1 Mayıs 2011 Pazar

Cemaat'in Kayıp Gül'ü ve ÖSYM


Yıllar evveldi, tüm inancımızla bir dava için çalışıyorduk. “ben” değil “biz” diyorduk, bunu tüm kalbimiz ve inancımızla söylüyorduk. Tüm varlığımız “bizimdi”. Biz, inananlardık ve bir cemaat idik. Ama cemaatin bize ihtiyacı yoktu, bizim cemaate ihtiyacımız vardı. Ve bireysel yanlışlıkları cemaate mal etmemeliydik. Bu düsturlara bağlıydık.

Kendisine tabii olmayanlara özenle, şefkatle ve yardımsever davranan cemaat, birgün bana sırt çevirdi. Orada “biz”den sıyrılıp “ben” oldum. Bu "ben", Tanrıdan başka kimseye ihtiyaç duymayacaktı. Bunu o gün öğrendi ve yollarını ayırdı cemaatle. Bu ayrılık varlığıyla aramdaki duygusal bağı koparmadı. Çekilen eziyetleri, çileleri, yaşanılan haksızlıkları biliyordum ve bu memleketin izbe ideolojisine karşı uygulanan politik duruşu o günlerde takdir ediyordum.

Aradan uzun bir zaman geçti. Bir yerde yine karşılaştık. Bu kez o büyümüş ve izbe ideolojiyi ayakları altına almıştı. Keyfi yerindeydi doğrusu. Fakat üzerine yapılandığı sermaye, içinde bir bozulma başlatmıştı. İçimden, çok kalmaz yakında kokusu çıkar demiştim. Hep uzaktan seyrederek, gönül bağıyla baktığım cemaat, son iki yıldır etrafa kötü kokular salan kokuşmuş bir yapıya dönüştü.

Sermayeyle ilkesel duruşunu kaybeden, özüyle çelişerek; sataşan, fişleyen, karalayan ve en sonunda hileye başvuran çirkef bir yapıya dönüştü cemaat. Bu dönüşümün bir diğer ayağında ise AKP var. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır: ÖSYM sınavlarındaki kopya hilesinden elbette.

Mücadele etmek güzel bir şeydir. Her insanın bir mücadelesi olmalıdır. Ama eğer mücadelen ilkeli ve dürüst bir çizgiyle gidiyorsa onurlu bir mücadeledir. Adaletsizlik ve hileyi mücadelene eklediğin anda illegal olursun zihinlerde. Bugünlerde bizleri endişelendiren şey yakınlarımızın sınavlarda başarılı olup olmayacağı değil; gönül vermiş olduğumuz bir yapının nasıl olur da böyle çirkin bir yola başvurmuş olabileceğidir. Bunu yapmak için inançtan arınmış olman gerekir, Hz Ömer’in adaletini ağzına almaya utanman gerekir!

Kendi adıma, çevremdekileri cemaatten uzaklaşması için uyarıyorum. Yakınlarımı bu seçim sürecinde hükümetin ÖSYM’ye tavrına karşı karar vermeleri yönünde uyarıyorum. Her şeyi anlayabilirim, zamanı değildir diye bahanelere yumuşak bakabilirim! Ancak binlerce çocuğun, gencin, binlerce işsiz insanın geleceğini ve yaşamını ilgilendiren böylesine çirkin bir durumu anlayamam. İster cemaat olsun, ister en büyük inancımız olsun; sorgulamak, karşısında durmamız gerekir.

Geçtiğimiz günlerde, cemaatte aynı dönemde beraber çalıştığımız bir arkadaşla karşılaştım. Bir mağazadaydık. Öğretmen kendisi. Sohbet epey uzadı derken konu dönüp dolaşıp gazetelere geldi. Falanca kişi falanca gazetede böyle bir şey yazmıştı dedim, bir konu hakkında. Olumsuz bir şeydi. Aaa dedi, o gazete müspet bir gazetedir bildiğim kadarıyla. Müspet kelimesini böyle bir cümlede duyunca, hatırladım. O dönem, bizden olan her şey müspetti. Diyeceğim odur ki; tek gazeteyi, önlerine sunulanı okuyan cemaat üyeleri “müspet” denileni sorgulamaz; ne deniyorsa öyledir. Ağabeyler öyle demiştir, ablalar öyle demiştir. Velhasıl, biri ÖSYM’de hile yapacağız da demiş olabilir, onu diyen bir abi ya da hoca efendi ise “müspettir”.

Bazen “ben” olmamız gerekir. “ben” olabilmek bir cesarettir. Yanlışa yanlış demek, insanca bir tutumdur. Dilerim, bizleri ürküten ve korkutan bu tür büyük hatalar tekrarlanmaz.

Bir de cemaatin yayıncılığından bahsedeceğim. Malumunuz, timaş ve yan kuruluşları pek çok yayın evi var. Cağaloğlu’nda çalıştığım dönemlerde kitap fuarlarına da katılırdım. Oraya sık sık öğrenci grupları gelirdi. Ellerinde öğretmenlerinin verdiği kitap listesi ile… Bakardım listeye, kitabın adı, yazarı ve yayın evi yazıyor. Örneğin dünya çocuk klasikleri birçok yayınevinde bulunur ama çocukların ellerindeki listede “timaş” yazardı. Çocuklar eğitmenlerin gözetiminde timaş ve yan kuruluşlarının stantlarını gezer sonra çekip giderlerdi. Dehşet bir tekelleşmedir bu. Bir de bu yayınevlerinin kendi yazarları vardır. Misal bu yazar binlerce baskı yapar ve kitabı başka dillere çevrilir. Dünyanın her ülkesinde okullar açan, gönüllü elçiler gönderen bir cemaat yayınevi için bir kitabın başka dillere çevrilmesinden doğal ne olabilir? Nepal’de, Uganda’da dilini ve inancını yaymak için okullar açıyor ve bu yayılımcı politikanı benimsetmek için bir araç arıyorsan bu “kayıp gül” gibi bir kitap olabilir. 17 yaşındaki bir genç bundan çok etkilenecektir gerçekten. Ama sen aynı yazarı ülkende pazarlarken lütfen “binlerce baskı yaptı, birçok dile çevrildi” gibi, okur-yazar dünyasının genel geçer kurallarını hiçe sayamazsın. Bu kitabı ancak elinde listeyle dolaşan çocuklara, gençlere pazarlayabilirsin. Ve gerçek edebiyat okuruna alay konusu olursun. Son birkaç yıldır bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. Aynı sunumla pazarlanan bu kitapla ilgili yazmak istemişimdir hep. Geçenlerde bir eleştirmen yazmış ve çelişkileri gözler önüne sermiş. Ben okurken epey güldüm. Eleştirileri hafif bulduğumu da söyleyebilirim.

Efendim; kitabınız binlerce dile çevrilebilir. Binlerce baskı yapabilir. Ulusal ve uluslar arası birçok programa davet edilebilirsiniz! Bunlar kıstas değildir. Bir okur olarak benim kıstasım senin elli yıl, yüz yıl sonra nerede olacağındır. Okur, eseri okurken bunu anlar, hisseder. Ama çevrilen diller, baskı adetleri uçucudur, popüler olan tükenir ve ölür. Gerçek edebiyat tükenmez, insanlar tükenir, doğar, büyür, ölür ama onlar hep yaşar.

Ey Yazar! Okuruna edebiyatınla gel, yalnızca edebiyatınla!

d..f..

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kirpiklerimin Güzü


rüzgar
savuruyor
tülden yorgunluğumu.

nisan,
yağmur olmuş
adınla.

parmak uçlarım
delindi yine bugün.

bugün
konuştum kendimle;

hiçbir yer bu oda kadar geniş değil,
sesim yankılanmıyor
buradan başka bir yerde.

ben
rüzgara
en değerlimi verdim.

bahar bitiyor,
dökülen kirpiklerimin güzü
gücü sözün...

bahar yitiyor
ve sen beni kalın bir harf yığınının altına gömüyorsun.

"...tut derdim..."

d..f..

- resim: Bedri Rahmi Eyüboğlu

26 Nisan 2011 Salı

methiye şapşalları


Kapı üç kere çalındı. “girin” sesinden sonra içeri girdi. İri yarı, genç bir erkekti. Yüksek ve tok bir sesle;

- Efendim, arabayı yıkattım, eksikleri aldım, fatura ve arabanın anahtarları burada!

Tek adım ileri çıkarak anahtar ve faturayı masasının üzerine bıraktı. Masadaki, dudaklarını büzüştürerek;

- Hımm... Güzel! Teşekkür ederim!

Genç adam iri endamıyla masadakinin karşısında bir emir kulu edasıyla duruyordu, devam etti:

- Başka bir emriniz var mı efendim? Taze çay demledim, içmek isterseniz…

Bu sözler masadakinin buzdan egosuna adeta sıcak su etkisi yaptı; genleşti, büyüdü... Koltuğuna yaslanarak sağa sola döndü. “Şu gördüğünüz arazi benim emrimde” diyordu gözleri, çook içeride bir istihza vardır. Kabaran egosunu ses tonuyla dışa vurdu:

- Olur! Çıkabilirsin…

Çıktı genç adam, işini iyi yapmış olmanın verdiği gururla. Onun bir egosu yoktu. Masadaki, belli belirsiz mırıldandığı “ıhııı hıı hııı” şeklindeki taht şarkısını tekrarladı. Sonra küçük krallığını yönetmek üzere yüzünü ona döndü. O her zamanki gibi not alıyordu; insanın pişkin egosuyla nasıl küçük ve komik duruma düştüğünü kaydediyordu. Gülümsedi, masadaki anlamadı, Onu görecek yakınlıkta değildi.

Kendimden biliyorum; başarıma övgü aldığımda damarlarıma başka bir kan pompalanıyor sanki. İçimde beni şaşırtan, çok tanıdık olmadığım duygular, bedenime dökülüyor ve şapşallaştığımı saklamak için büyük çaba sarfediyorum. Ama beceremiyorum ve utanıyorum o halimden. Aynı şeyleri başkalarında da görüyorum. Kendine dair methiyeleri duyunca gözleri parıldayan, dudakları kıvrılan, yüzüne “ben” diye haykıran bir gülüş yerleşiyor insanların. Ve o haldeyken gerçekten çok şapşal görünüyoruz.

Bunu sizin için değil; kendim için yapıyorum.

d..f..

23 Nisan 2011 Cumartesi

sıradan yaşamlar

Dinle: Minoo Javan - Doghtar Boyerahmad

daha iyisini istiyorsan, elindekini kaybetmeyi göze almalısın. biliyorum, aforizmalardan çok sıkıldık. şurada, sanal ortamda, sözlerimizle varoldukça, aforizmalarla iletişim kuracağız. söyleyecek çok yeni sözümüz yok, evet yok! dünyanın bir tane anlamı var, onu bir nar tanesi gibi çoğaltıyoruz kendi kanımızdan. o anlam için, her şey... tüm yeni sözler onu anlatmak için, bir merdiveni çıkar gibi zamanda...

ben bir şey yaptım, hiç yapmadığım bir şey. bir kapıyı vurup çıktım, ardıma bakmadım. önüme baktım ama çok da önemsemedim önümdekileri, o an çıkmak vardı sadece, kaybetmeyi istemek...
***
yaşamımı dolduran, anlamladıran tüm şeyler, toplu taşımaların koridorlarında unutulup gidiyor. bir pencereden dışarı bakarken on beş dakika, bir hikaye yazıyorum kafamda. öyle şaşalı değil ha, yaşam kadar sıradan, bizden, insandan... sonra kapı açılıyor ve inip gidiyorum, o hikayeler orada sahipleriyle devam ediyor yolculuğuna...

metronun penceresinden, tünelden sıçrayarak yüzüme vuran ışıkları sayıyorum. bir an aklıma izlediğim film geliyor, neydi ismi hatırlamıyorum. vatman bir baba ve bir gence aşık kızı ile iki kişilik sıradan küçük bir hayat... tren raylar üzerinde ilerlerken bu ışıkları gösteriyordu, aynı benim dünyamdakiler gibi. bu bana orhan veli'yi hatırlattı. orhan veli şiiri, dönemin akademik çevrelerince, şiir olarak kabul edilmiyordu. uçarıydı, saçmaydı, günlük dille yazılıyordu. o dönem ahmet hamdi okulda asistan ve hocaları veli'nin şiirlerini şert bir dille eleştiriyor, dolaysıyla kendisi de orhan veli şiirlerini, şiir olarak kabul etmiyor. ahmet hamdi bir gün bir yolun karşısından gelen bir adam görüyor; elinde yemek kabı, yorgun kıyafetleri ve bıkkın yürüyüşü ile orhan veli'nin şiirlerinde anlattığı memura benziyor, hatta tıpkı o! bu iki görüntü üst üste oturunca, ahmet hamdi, orhan veli'nin gerçek bir şair olduğuna karar veriyor. çünkü gerçeği, hayatı resmediyor şair.

metroda yolculuk ederken, yolcuları didikliyorum. ellerine, ayakabılarına, yakalarına ve yüzlerine bakıyorum. ne iş yaptığını anlamaya çalışıyorum. sonra hayatlarını düşünüyorum, aklından geçenleri tahmin etmeye çalışıyorum. bunları yaparken, onların dışında hatta tepeden bakan bir yerde görüyorum kendimi. yüzüme çarpan ışıklar sayesinde kavrıyorum bu gerçeği. tepeden bakışa bu kadar öfke duymama, karşı çıkmama rağmen ben de yapıyorum bunu, kendimi yakaladım, evet! oysa, onlarla yıllarca aynı metroyu kullanarak; onlardan bir farkım olmadığını biliyorum. benim de dünyam küçücük. her sabah aynı saatte işe gidiyor, akşam geç saatlerde eve dönüyorum. neredeyse her gün salata yiyorum. her sabah bir kahve içiyorum. her cuma aynı gazete ekini okuyorum. alışkanlıkların ele geçirdiği, tespih sallamak, sigara içmek gibi... onların en sağlam parçasıyım.

... sanatın ne olduğunu keşfediyorum. izlediğim filmin beni taşıdığı yer, kendimim. bu film orhan veli şiiri gibi bana hayatı gösteriyor, aynayı yüzüme tutuyor ve gözaltımdai şişlikleri gösteriyor. bu benim! küçük insanlara küçük, basit hikayeler uydurarak, kendini yükseğe koyan ahmak yolcu.

biliyorum, hepimizin içinde bu ahmaktan bir tane var ama farketmiyoruz onu.
***

şükrü erbaş, yastık altı şairim oldu son günlerde. onun dışında evrim alataş'ın romanını okumaktayım. köy enstantaneleriyle beni çocukluğuma götüren haşarı ama yalın bir dil... köyün ve köylülüğün ayrıntıları çok güzel. deniz'e yazılmış bir ağıt gibi. henüz ortaladım, içinden ilginç ve de güzel cümleler sakladım.

bunun dışında pınar selek istanbul'a gelmiş, ne güzel... siyaset yazmak istemiyorum artık. o kadar içine girdim, o kadar çok yüzünü gördüm ki siyassetin ve siyasilerin, tiksiniyorum.
****

bir mektup var aklımda. onlarca kez düşünüp yazmadığım. neden üzülüyorum hala, neden azalmıyor? kaçtıkça ayaklarıma sarıla sarmaşık gibi, baktıkça batan dallar...

bir kuş olsaydım eğer
zamansız olurdu gökler,
isimler
ve
kaçardım suçluluğumdan.

d..f..

***

suç bendim ceza kalbi
çok eski bir kapı
bir daha kapandı...

ş. erbaş - alınlık şiirinden...
***
ey alışkanlığın dayanılmaz gücü
nasıl yaşardık sen olmasaydın..

ş. erbaş - mumdan zamanlar

-yazıların kusurunu bağışlayın, tekrar okumuyorum.-

resim; kandınsky

13 Nisan 2011 Çarşamba

av ve bahar


"...dürbünü gözlerime götürüyorum. karşı yamaçta kurtlar. bir sürü, on on iki kurt, bir geyiğin peşinde. tek başına bir geyiğin. nereye kaçacağını bilmeyen, sağa sola şaşkın kuşkulu gözlerle kaçmaya çalışan geyiğin. sanki bana doğru geliyor. tüfeğimi alıyorum, ağzım kupkuru. kurtlardan biri geyiğe varıyor, boynuna atlamaya çalışıyor. geyik bir an durup boynuzlarını kurdun böğrüne saplıyor. yeniden kaçmaya başlıyor sonra. zikzaklar yaparak kaçıyor. kurt sürüsü şaşkın, kar üzerinde kan izlerini görüyorum. tüfeğimi ateşliyorum, sürünün başındaki kurt ayakları üzerine doğruluyor sonra düşüyor. onu vuruyorum. diğer kurtlar bir an dağılıyor. sonra toparlanıp yeniden geyiği kovalamaya başlıyorlar. yol büyük bir uçuurmda bitiyor. aşağısı kayalık. geyik uçurumun başında durup aşağıya bakıyor. sonra kurtlara dönüp bakıyor. ve kendini uçurumdan aşağıya bırakıyor. kurt sürüsü oraya gelip aşağıya bakıyor, geyiği seyrediyorlar bir süre, huysuz huysuz tepiniyorlar. geyiğe bakıyorum dürbünümle, boynuzları çarptığı kayalarda kırılmış, can çekişiyor usul usul. avcılık yaşamımda gördüğüm ilk intihar. onu kurtaramadım, imkanım yoktu.

aşağıda duruyor, gözleri açık, gökyüzüne bakıyor, boynuzları kırık..." Ferid Edgü - Yaralı Zaman

okurken hepimiz bir geyik oluyoruz. hepimiz, avcının beceriksizliğe kızıyoruz. sonra düşünüyoruz, önce kurtların şartlarını bilseydik...? bir dağ başı, aç bir kurt sürüsü, geyiği yiyemezse ölecek hepsi. açlıktan ölecekler. doğanın kuralları gereği bu olağan bir gidişat... kurtlara da hak veriyoruz, onların çerçevesinden düşününce. sonra avcı oluyoruz; profesyonel bir avcı... ve bu doğal hadise karşısında duygusal davrandığımızı düşünüyoruz. kurtlar kovalamasaydı belki biz vuracaktık geyiği..?

insan her şey olmaya çok müsait. ama doğa değil. rüzgar sadece esiyor, kurtlar karın doyurmak için avlanıyor, geyik sonunu kestirebiliyor. ama insan hem rüzgar, hem kurt, hem geyik hem yalçın bir dağ başı olabiliyor. insanın hamurunda her şey var. ve insan neye en yakın ise, o oluyor.

bu hikaye, ferid edgü'nün kitabındandı. olduğu gibi aktarmadım, içinde zap suyundan, avcılığa, insana her şey olduğunu anlatan gözlemler ve hikayeler var; hikayeler, gerçeğin ta kendisi! kısacık sayfaları, incecik bedeniyle yüz sayfalık bu kitabı bitirmek istemeyeceksiniz. istemeyin zaten, istemeyin.

****

yüzünü siliyorum günle
kararıyor
ansızın gece oluyor.

kalabalıklar...
homurdanan bakışlar...
düşüncelerimi düşürüyorum,
ekmek kırıntısı gibi
düşürüp unutuyorum...

köprülere yürüyorum
köprülerde
kanmışlığını arıyorum,
kanmışlığını...

kendime yeni bir hikaye arıyorum
yalanları daha az
daha az acıtan
aynı yaramı.

inatçı bir kayboluş bu bendeki;
karın doyurmaz şeyler uğruna.

sana da oluyor mu,
bilmiyorum.
her ikindi bir kez
kırıyor beni kanatlarımdan
bu gökyüzü
uçmak istiyorum diye mi?

kanatlarımdan...!

gülmek istiyorum diye dudaklarımdan
anlatmak istiyorum diye sözcüklerimden
sevmek istiyorum diye kalbimden...

ona bakarken bir pencereden,
gökyüzü...

oysa
her şeyim ben
kırılırken bile
tomurcuklanıyor
göğüs kafesim.

çocuklaşıyor bahar
ben büyüdükçe...
düşlerimde her zaman
her zaman
ellerini uzatıyor
görünmez gövdesinden.
bir elma uzatıyor
tanıyorum onu parmaklarından,
ansızın dönüyor sonra
tanıyorum onu
geride bıraktığı rüzgarından.

sonra
iğne görüyorum
deliniyor kavuşmam.

bakıyorum
gece solmuş
kaçmış rengi günde doğru.
ağaçlar tomurcuklarını uzatmış pencereme.
kalbim burkuluyor
bu mahsun uzanışa.

ben
bu baharı şımartacak
mutuluğa sahip değilim.

d..f..

(d..f.. / Fatma Sancak imzasıdır)

6 Nisan 2011 Çarşamba

kendini sokan akrebin adaleti...*


bugün garip bir şeye tanık oldum.
bir kadın köhneye tünemiş dileniyordu. buraya kadar "normal" her şey...
fakat kadın dilenirken "Allah kimseyi muhtaç etmesin, Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin" diyordu dilenirken. dilencilikte postmodern yöntem diye geçirdim içimden.
hiçbir şey eskisi gibi değil.
***
işe giderken metrobüse binen orta yaşlı, düzgün görünümlü kadın, çantasından iri bir domates çıkardı ve iştahla domatesi dişledi. üzerine akan domates suyuna aldırış etmeden, yemeğe devam etti. yıllardır domatese hasret olan ben, imrenen gözlerle kadına baktım, durdum. o an olsa da yesem dedim, o kalabalık tıkış tıkış yerde, olsaydı yerdim valla.
***
son günlerde gündemi işgal eden konuların ruhumuzu sıkan, inciten yanlışlarını düşündükçe, arkadaşımın sözlerini anımsıyorum. benzer şeyleri yazmıştım buraya. her şey büyük bir anlamsızlık içinde. bu kadar yanlışın içinde, hatanın, adaletsizliğin içinde var olma hali, doğruyu anlatma kaygısı, anlamlandırma telaşı, iyiye tutunma gayreti o kadar yorucu ki...

işte bahar geldi, tomurcuklar açtı, 'defne' yaprakları koktu, içimiz coştu da coştu derken tereddüt ediyor insan. doğanın bu harikulade dönüşümü, disiplini karşısında, hiç mi görmüyoruz, örnek almıyoruz, 'güzel' diyerek özümseyemeden geçiyoruz sanki. anlayamıyoruz, varlığı anlamlandıramıyoruz sanki.

bir kitap okuyorum. okurken titriyorum. çok güzel hikayeler, çok güzel cümleler. ferid edgü - yaralı zaman... kitapta bir av hikayesi var. onu paylaşmak isterim. okuduğum başka bir hikayeyi anımsatıyor. okurken kah geyik oluyorsun boynuzları kayalara çarpan, kah aç kurt, kah nişan alan kafası karışık insan... bu çelişkiler bütünü, sana her şey olabileceğini, her şey yapabileceğini hatırlatıyor.

dünyanın acımasızlığı, işte böyle bir şey. kalbine bastırarak sevdiğin, kalbini ısırıp kanatıyor. güven duygusu kevgire dönüyor, anlamamak, merakını köreltmek istiyorsun. nasıl olur ki böyle.

Ruhi Su - Aşağıdan Gelen


ah nisan...
***
.
.
Ne uykudayız, ne de uyanık
biziz, başka bir şey değil işte!

An ayrılmakta kendi kendinden
ve duraksamaların oluşturduğu
geçite dönüşmekte.

O. Paz - Gitmekle Kalmak arasında, şiirinden...

***

sen sus şair,
bu kez uçma.
gölgenin taldasına gir.
bak
gök
acıyı doğuruyor
güneş ışıklarından.


aldatan,
sıcak
sarı
sevgili
ışıklarından...

d..f..

*adaletin...

28 Mart 2011 Pazartesi

baharın korkunç güzelliği


:)
ve
korku...

efendim, sabah iş yolu güzergâhımda kulağımda müzikle ilerlerken... kokular ve isimler... üzerlerinden geçen ağır kış, onları bana unutturmuştu. hatırladım, kokuları ve isimleri...

kaldırımlarda, parklarda açan beyaz erik çiçeklerini gördüm. her bahar olduğu gibi, papatyalardan sonra ilk açan erik çiçekleri. öğlen yemeğini, tatlı kokular ve güneşli bir hava eşliğinde yedim.

bugün gördüm, bahar gelmişti ve toprağın üzerine tüm cazibesiyle yayılmıştı. koynuna çekiyordu, içine, rahat bırakmıyordu bir türlü. uydum ona, uydum ve tanrıya gülümsedim: "ne kadar güzelsin tanrım, ne kadar..." bahar bu kadar güzelse...

eve geldiğimde büyük kase salata yaptım kendime, kekik serpiştirdim üzerine.

öğlen yemeklerine çıktığımda restoranlardan küçük kekik poşetlerini çalıp ceplerime kouyuyorum. elimi cebimi her attığımda alıp kokluyorum. tarçın ve kekik, ah...

pekala, şimdi bir bahar şarkısı ekleyelim: Kardeş Türküler - Gülüşün Gülden Güzel
bu şarkı her bahar dinlediğim listebaşı şarkılarımdandır ve feryal Öney'in müthiş sesi beni kış uykusundan uyandırır. çok sesliliğin aynı ritimle aynı güzelliği örselemesi, ona yeniden hep yeniden şekil vermesi çok şaşırtıcı. Kardeşlerim benim, müthişsiniz.

İstanbul'un en tatlı, en içkin vaktidir. şöyle tabanı ince bir çift ayakabı, içi boş küçük bir çantayla parkların, denizin olduğu yerlerde, aşiyan taraflarında, üsküdar sahil boylarında, cihangir sokaklarında ince ince yürüyeceksin. derken nisan yağmurları başlayacak. ama onu sonra yazacağım, nisan yağmurları... neydi o mısra unuttum; baharın yakasındaki çiçek nisan... gibi...

cemrelerin havaya suya toprağa düşme vakitlerinde, insana da bir şey düşüyor, bir şey değiyor, hatta içine nüfuz ediyor olmalı. içerimden çığ gibi patlayan coşkunluk hissini bir aşkta bir de bahar aylarında yaşıyorum. ve korkuyorum; yaşam çok güzel tanrım, çok güzel bahar. ve çok güzel, "badem çiçekleri, korkma!" hatırlıyorum -12 mart-

d..f..

27 Mart 2011 Pazar

al beni yarana bandır


dün gece içimde bir sancı vardı. iç sıkıntısı gibi değildi tam olarak. doğum sancısı gibi, bir birikme hali vardı. yazmamak için direndim. başımı yastığa koyduğumda hücum eden kelimelerin ağırlığına dayanamayıp yastığım altındaki kağıt-kaleme davrandım. sonra uyudum. rüyamda saçlarımı tarıyordum, kısacıktı saçlarım ve yana doğru tarıyordum onları. bir köy çocuğunun saçına model verme arzusu gibiydi.

sonra bugün bir şey okudum gazetede. oyuncu Olgun Şimşek diyordu ki; "hayatla bir derdi olan kendi kendisiyle konuşur. Derdi olmayan her yerde konuşur, mutludur" bu cümle beni çok mutlu etti. ben de çok konuşurum kendi kendimle. konuşmak istediklerimi konuşabileceğim kimse yok. çocukluğumda da kendi kendime çok konuştuğumu hatırlıyorum. demek böylesine güzel bir yalnızlığım olacağı için, kendi kendime yetmeyi öğrenmişim. bir ben daha vardı konuştuğum ama susmamı istedi ona. ve ben yine kendime konuşuyorum eskisi gibi.

üsküdar iskelesindeyim. bekleme salonunda, pencerenin dibinde yanaşan vapuru seyrediyorum. halatlar atılıyor, gemi iskeleye bağlanıyor ve ağzını açıyor. insanlar koşar adım vapurun kapısından inip benim ağzıma giriyorlar. ve akşam bu kalabalık lokmayla başlıyor. karaköy sahiline bakıyorum vapurdan. ışık oyunları, kararmış sular. oarada bir yerde, diyorum içimden. yaşıyor, şehir gibi canlı, vücudumdaki bir organ gibi. bana nereden hayat verdiğini bilmiyorum.

tüneldeyim. uçta durmuş raylara bakıyorum. işte çocukluğuma giden tünel bu Tünel. kısa, yokuş ve diğer tarafı çok yakın olmasına rağmen görünmüyor, sadece hissediliyor.

istiklaldeyim. lokmalarım çoğalıyor. ayakabılara bakıyorum, bir yere bir göğe arada bir insanların kıçlarına bakıyorum. ellerinde neler taşıdıklarına. hiçbirinin gözü yok. o sırada bir grup kör geçiyor, görerek, gülümsüyorum. mephistodayım. yine aynı rafların önünde diz çömüşüm, o şiiri arıyorum. yok. onlarca kitaba değiyor elim. biri var, elime aldım, içimde büyük bir korkuyla açtım kapağını, bir cümle okudum, sonra bir cümle daha. sustum, kapağını okşayarak yerine bıraktım. onu hiçbir zaman almayacağım. müziklere baktım, selva erdener çalıyor "seherin vaktinde ötüyor kuşlar"...

d&r'dayım. aynı rafın önünde. aradığım kitapların hiçbiri yok. elimi bir atıyorum ferid edgü. bırakmıyorum onu geri. sonra bir kitap daha görüyorum. onu da alıyorum. hepsi dağ şarkıları söylüyor aslında ağıt, şarkı da değil. ağıt şarkı değildir. gözyaşı şarkıysa, ağıtta şarkıdır.

kalabalıktayım. yürüyorum, çok hızlı ama. kalabalıktan mı, yavaş yürümeyi beceremiyorum. kuledibine geldiğimde terlediğimi farkediyorum. bir kahveye son sigaramı yakıyorum. hep iki şeker koyuyor, ben de dört şekerli içtiğimi bir türlü söyleyemiyorum. oysa sütlü mü diye sormuyor artık. yürüyorum galatadan, halk otobüsüne biniyorum. ayaklarım sızlıyor. bir süre kımıldamıyorum. sonra kalabalık lokmalarımı kusma isteği beliriyor, çok güçlü bir istek bu.

yol boyunca, hiç durmadan yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. gerçekten yazmayı isterdim ama yalnızca düşünüyorum, yazar gibi. işte bu an, kendi kendime konuştuğum andır.

parlak ayakabıları hatırladın mı, caddenin vitrinleri yansımıştı üzerine.
- evet, mor ceketli kadın, siyah benekli çoraplarıyla taşları örseliyordu, elinde bir sigara vardı, sevgilisine içiriyordu gah. ayakabıları rugandı, vitrinin ışığı yansıyordu.
neyi hatırlattı sana?
- hoşuna gidiyor değil mi, kendine bunu yapmayı seviyorsun.
...
- evet, bunu hatırlamak beni uzaklaştırıyor sanıyordum. her yer taş, her taşın altı dolu. parlak ayakabıları seviyorum.
içinden geçenleri biliyorum.
- içimin içi, içimden geçenlerin başka biçimi yok, sen içimsin. vicdan azabı çekiyorum. azap çekiyorum, vicdanım kurusun.

ayaküstü okuduğum yeni sesler kulağımda yankılanıyor. rüyamda taradığım saçlarım, kendiyle konuşan adam. ve bana artık olgunlaştığını söyleyen eski... bunu düşünmüştüm, olgunlaşmayı yani. öyle bir anda çöken ağırlık gibi değilmiş. biraz sinsi, sis gibi çöküyor insanın ruhuna. yerleşiyor. her şeyi sevemiyorsun eskisi gibi, yeni bir yerde oturmak istemiyorsun, aynı eski şehrin yeni eski köhnelerinde gezinmek istiyorsun. tünele girip, kaybolmak istiyorsun. bir de biliyorsun, nerde olsan, orası olmak istediğin yer değil ve buna rağmen hala başka yerlerde olmak istiyorsun. hala gitmek... ne güzel sözdür gitmek. "ben gidiyorum" ne güzel basit cümle.

paco pena - pedregales - claroscura... yol boyunca dinlediğim paco pena, beni gidebileceğim her yere götürdü. kendimle konuşturdu. yordu, susturdu. -paco pena'nın tarzı orhan gencebay müziğinin altyapısına katkı sağlayan flamenkodur, tüm tınılarda bulabilirsiniz-

sonra evime geldim. dün gece sürpriz yaparak ankara'dan gelen ağabeyimi evde bulurum umuduyla, yoktu.
....

uyuyorlar.
ben
uyanığım tüm uykularda.

kestane kabuğu güneş,
insanlar birer kirpi.
bahar
çürümüş kış kokuyor.
al beni
güneşi yeniden yaz,
iyiliğinle uyut.

dünyanın gözleri beton tutmuş
yeşiller ters
kuzey
batıdan yana.
al beni
lale konuş
sarı yut
kaldır kuzeyi yarım dünyadan.

atom masalı
kuşku mayası
kuru, yağandır.
al beni
suyuna bandır.


incinmiş elma çekirdeği
süklüm püklüm kapı
gıcırdıyor dişleri hala
ağrılarımın.
kalabalık
öznesi gizli yangın.
al beni
yanına...
al beni
yarana bandır.

d..f..

- resim; veli sapaz -


(...)

24 Mart 2011 Perşembe

devamım, öte'n...

bir ucum
devamım
adımlarında.

sürüklenmez ses
sürükler.

bir ucum
devamım
atacağın adım.

ve ötesi
ve öten
atların toz kustuğu yer
benim çöllerimdir
senden önce
kuruttuğum
adınla.

d..f..




Joaquin Cortes - flamenko dans..

22 Mart 2011 Salı

Bahar ve Ritim


ben iyi bir müzik dinleyicisiyim. güzel olan her türlü müziği severek dinlerim. ama bazı müzikler özeldir benim için. bunların başında flamenko gelir. flamenko denilice de iki isim vardır benim için; tony gatlif ve paco de lucia... ama tabi, flamenko arap müziğinden, caza pekçok müzikle çok güzel anlaşabilen nadir müzik türlerinden biri. hepsinden önemlisi, flamenko ritmi en güzel veren müziktir.

bu sebeple flamenko dinlemek için jesse cook'tan, camaron'a, jorge pardo'dan, paco pena'ya, esperanza fernandez'e pekçok sevdiğim müzisyen var. flamenko hem dans, hem söz hem de müziktir.

klasik gitarı çok sevmem ama flamenko, ritim verdiği her enstrümana can veriyor.

esperenza'nın ve tony'nin film albümlerinde müthiş sözlü yorumlar vardır mesela; anlatmak çok güç ama tüm bedenime işliyor o sesler. çok güçlü, çok işgalci...

bahar mevsiminde flamenko dinlemeyi çok seviyorum... ben her mevsim, her ay başka bir müzik dinlerim. mesela nisan geliyor, nisan şarkılarım vardır, o ay dinlenir. bir şarkıyı ilk duyduğumda, bu şu ayın şarkısı diye ayırırım köşeye.

müzik müthiş bir şey; enstrümanlar özellikle. yabancı dilim yok mesela, ama çok fazla yabancı müzik dinliyorum. bunun bir de avantajlı yanı var. bazen sözler müziği daraltabiliyor. sesin götürdüğü derinliği, sözler kısırlaştırabiliyor. ama sözü bilmediğin zaman kendin veriyorsun anlamı. mesela benim flamenko şarkılarım için sözlerim vardır, her biri için, ayrı ayrı birikmiş kelimelerim vardır.

mesela arjantin tangosu dinlerken de özellikle D'arianzo'da koşarım içimden. sürekli tepeli bir yolda, hatta şu küçük prensin dünyası gibi bir küçük gezegende koştuğumu hissederim. yüzümde rüzgarı hissederim. D'arianzo da nisancılarımdandır. güldürür beni, mutlu eder, "hıh" dedirtir içimden, burun kıvırtır, koşarken... tangoyu da çok severim ama arjantin tangosunu.

ama en çok baharda, uzun yürüyüşlerde, çiçeklerin yeni açtığı, dünyanın iç seslerimle uyandığı... adım adım günaydınlarımı sunduğum günlerde, ritimle karşılarım yeniliği. seslerin, insanların ruhunda esen fırtınalarla karşılarım... dünyanın öteki ucundan, buraya sesten bir köprü kurarım... ve kimse duymaz benden başka. yürürken içimden düşündüğüm absürd şeylerin dudağıma düşürdüğü tebessümü gizleyerek, yürür giderim.

şimdi bunca sözden sonra, bir flamenko dinletmeden olmaz, ayıp bana :)

buradan buyurun: dave holland - pepe\03. Camarón (taranta)
D'arienzo'da borcum olsun, nisan ayına...

nisanı iple çekiyorum.
-her şeye rağmen-

d..f..

20 Mart 2011 Pazar

dünyanın uykusu deldi küpünü


gecenin bir vaktidir. dışarısı berbat, dünyanın özeti gibi.
sis, kirli hava, yağmaya üşenen yağmur, rüzgarlı sokaklar, izbe ve ıslak...

uyumakta çok güçlük çekiyorum. kendimi hain hissediyorum, vurdumduymaz, çok rahat, cehennem gibi zalim bir yüreğim olmalı.

birazdan uyuyacağım. mışıl mışıl. yatağım sıcacık, evim sıcacık. hiçbir eksiğim yok. hamdolsun.
bu kadar rahatlık içindeyken, insan ne yapar, uyumaktan başka?

başımı yastığa koyduğumda dev dalgalara kapılan insanların çığlığını duyuyorum. bir anne ve kızını birbirinden ayıran korkunç bir camın varlığını görüyorum. insanların yıkıntılar arasında umut aramaktan yılmış olduğunu görüyorum. yirmi bin insanın, bir anda aramızdan ayrılışını düşünüyorum. sesler ve görüntüler... tüm bunların üzerine nükleer santralin soğuduğunu, tehlikenin azaldığını duyunca sevinebiliyorum.

sonra, dünyanın başka bir yerinde, yapay ve sanal kamuoyuyla bir diktadörü tahtından indirmek için, başına örülen çorabı canlı canlı izliyorum. demokrasi diyorum içimden, ey tanrı gibi kullanılan şeytan! nasıl girdin dünyanın hayatına? ve sen özgürlükleri biçerken dişlilerinle senin için hala ölenler var! demokrasi, hiç eskimeyen yalan.

şimdi, şuanda, bir yerde bomba palıyor, bir yerde insanlar aç, bir yerde bir şehir can veriyor. ve ben, sıcak yatağıma girip mışıl mışıl uyuyacağım. Allahım, hamd olsun demeye utanıyorum.

bir söz bulayım teselli olsun. sarılıp uyuyayım.
" Onlardan yana üzülme. Kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme." Nahl 70
....

Gördüm, onları, gördüm,
Çatlak gözleri vardı
Kenevir sakalları
Geçtiler patikadan.

Canımı alıverdi içlerinden birisi
Ve şimdi benim canım tıpkı bir çan gibidir
Onun cebinde çalan.

Derimi alıverdi derken başka bir adam
-Kimseye duyurmayın-
Farkı yoktur derimin
Pörsümüş bir davuldan.

Bu kaskatı toprağa
İplerle bağladılar beni ayaklarımdan;
Bana bakın, bana bakın
Kelimeyim artık ben.
...
E.verhaeren - Deli Şarkısı


küpünü deldi, uykusu dünyanın

d..f..

15 Mart 2011 Salı

Bahar Kızıyım

on iki yıl önce 33 yaşındaydım,
bir yıl önce 17 yaşında...
şuan parmaklarıyla hesap yapan
küçük bir kız çocuğuyum.
birazdan başımı yastığa koyduğumda
ölüm kadar yaşlanmış olacağım.

içimde
mevsimleri dönüştüren el...

tespihten günler döndükçe
hep aynı yokluğa çıkıyorum.
döndükçe
içime doğru derinleştiğim
doğurgan yol...

gülümsesin bana
lodosun yüzü
sarılsın sımsıkı parmaklarıma
savursun hayatımı yeniden.
kabarsın yine
bahardan damar.

yüzler
bir koleksiyon,
saklansın duvarımda.
baksın gecenin gözleri
ardımda sakladığım kalabalığa.

neden burada
sözcüklerin içinde
yok yeri kimsenin.
koskoca bir boşluk yazıyorum.
okunurken korkutan!

Tanrım!
hayat çok güzel.
korkutuyor beni
bunca güzellik.

ben bir bahar günü
yolda ses arıyorum.
yok.

ne tuhaf,
hala annemin bağıyla
soluk alıyorum.

oysa
kozamı nerede bırakacağım
kim bilir?

d..f..


bahar gelmiş, neden mişli geçmiş zaman kullandığımı açıklayayım. bir arkadaş her gün baharın geldiğini söylüyor coşkuyla. görüyorum ben de ama yetişemiyorum onun coşkusuna. bir bahar çocuğuyum oysa, bir bahar kızı...

korkutuyor beni bu büyük güzellik. pazar sabahı okunan sela sesine mukabil annemin söylediği sözü anımsıyorum: "bu vakitlerde ölenlere daha çok üzülüyorum, dünyanın bu güzel zamanını göremiyorlar" diyor. yani baharı son bir kez göremeden gidenler... çok güzel bahar, korkutacak kadar güzel. her bahar gelişinde doğduğum yerin kokularını duyumsuyorum. hemencecik dün gibi, dönüp baksam açan mart çiçeklerine dokunacakmışım gibi canlı her şey.

teşekkür ederim Biriciğim.
herşeyimi borçlu olduğum yegane tanrım, Allahım.
neşelerim, hüzünlerim, kederlerim tatlı mutluluklarım için
çok teşekkür ederim.
verdiklerin, çok istesem de vermediklerin için
çok teşekkür ederim.
bu baharı da bana gösterdiğin için teşekkür ederim.
annemi hala bana bağışladığın için çok teşekkür ederim.
güzel, sıcak ve dünya güzeli ailem için çok teşekkür ederim.
seni seviyorum.

bu sene sessiz geçti.
bu yıl unuttular galiba.
artık geçen yılların şaşalı kutlamalarıyla teselli bulacağım :)
böylesi de pek güzel oluyormuş meğer.
yarın kendime bir yürüyüş ısmarlayacağım.

hoş geldin 34... çok fazla yerleşme olur mu?

kendime bir şiir ve bir şarkı armağan ediyorum:

Sevda kuşun kanadında - Cem Karaca

....
sevdalılar bilir
bir kuş yağmurudur ilkbahar
sevmeyi beceremeyenlerin koyduğu yasaklar
çözülüp gider çocuk gölgelerinde yazın
ve ağzımızın içinde dağılır aşk
sapsarı bir şeker gibi erirken sonbahar
bitmeyen bir kıştan söz açılırsa sevgilim
sevgilim
yalnızca kanatlarına güven

...

A.Akova - "yalnızca kanatlarına güven" şiirinden...

d..f..





11 Mart 2011 Cuma

bugün gözkapaklarımı yarıya indirdim

(Kız Çocuğu - Sevingül Bahadır'dan)
kayaların dili tutuldu
taş kesildiler bugün.

ne çok kardeşimiz var,
onlar gittikçe anladığımız.

bastığım yerkürenin ötesinde
şimdi yok ayakları.


ne çok kardeşimiz var,
isimsiz.
neyi sevdiklerini bilmediğimiz
neyi özlediklerini...
bize bıraktılar ne varsa
onların yerine seveceğiz
daha çok özleyeceğiz.

bugün
göz kapaklarımı yarıya indirdim.

ne çok kardeşimiz vardı,
gitti bir çoğu.
bizlere isimlerini bile söylemeden.


***

taş gibi sözler söylemek istiyorum:

tüm ömrümü zamana verdim
o da benim gibi,
en sevdiğini öldürüyor.

d..f..

9 Mart 2011 Çarşamba

ellerin dünyası


size iki dünyanın ellerinden bahsedeceğim. aslı tohumcu, yıllardır düşündüğüm ve gözlemlediğim bir bakış açısını "taş uykusu" romanında işlemiş. benim bakış açım biraz daha farklı tabi ama olayın mihengi toplu taşıt yolcuları...

Yaşadığım ilçe ile çalıştığım ilçeler arasında çok uzun mesafeler olmasa da bir "ıraklık" var. Kültür, yaşam ıraklığı bu… bir iki somur örnek vereyim.

burada bindiğim metro sürüsücü (vatman) "kapılara dayanmayın diyorum!" şeklinde hırçın anonslar yaparken on durak sonraki aktarmada başka bir metroda anons yapan kadın "plase..." diye başlar, yumuşak sesiyle.

Burada metroya binenlerin elleri yara ve bere içindeyken orada yumuşak, bakımlı eller, demir kolları kavrıyor. Burada demir, ellerden incinirken, on durak ötede eller, demirin sertliğinden inciniyor.

Burada toplu taşımalar bazen ağız, bazen yağlı saç çoğunlukla ter kokusu yaygındır. Çok nadirdir hoş kokulu bir vagona denk gelmek. Ama on durak ötede tatlı kokar tüm kısa yolculuklar. Tatlı, güzel, ıtırlı...

"bu otobüs Türkiye'dir" diyor aslı tohumcu kitabı için. Spesifik bir yaklaşım… "Dünyadır" deseydi keşke. Dünyanın her yerinde aynı ellerin, aynı kokuların on durak arayla büyük farklıklar gösterdiğini kim yalanlayabilir?

Esasen yaralanmış sert eller, yumuşak ellerin eseridir. Onlara o estetiği veren, sert ellere yüklenen sorumluluklardır. Sert ellerin memleketinde ne yaşansa “suç” sayılırken, yumuşak ellerin memleketindeki suçlar bazen “kültür-sanat” formuna bile girebiliyor.

Zannederler ki, sert ellerin ülkesi, yumuşak ellerin ülkesini işgal edecek, ele geçirip, talan edecek. Hayır! İsterler ki; kendi ülkeleri de yumuşatsın ellerini, gidersin yaralarını. Talan değil de bir süreliğine takas etmeyi isterler ama… Bir günlük saadet için değil, görsün isterler, yumuşak eller, buralarda da insanların varolduğunu, burada aynı ellere hayatın ne kadar sert dokunduğunu…

Bu, bir savaştır. Gözlerimiz, bilincimiz algılayamıyor bu savaşı. Doğayı örnek almış kötü bir taklit...

Burada, aynı şehirde iki ayrı dünya yaşıyor. Dünyalardan biri “yumuşak ellerin dünyası”, diğeri “sert ellerin dünyası” … bu iki dünyayı ayıran, “eller”… Belki ötekileştirme, belki indirgeme, belki yok sayma, belki belki… Ama derin bir “yabancılık” var özünde.

Bu dünyada asfaltlar çamursuz, her ev bahçeli, her bahçe ağaçlı, çiçeklidir. Marketlerinde daha koyudur çikolatalar, içecekler daha saftır. Hatta size bir sır vereyim mi? Sert ellerin ülkesinde burada satılan ürünlerin bir miktarı satılmaz. Bu ellere özeldir o ürünler.

bu yüzden mi toplu taşımaları hep güzel kokar, kaptanları hep kibar beylerdir? bu yüzden mi yolcuların elleri yumuşak, ayakkabıları parlaktır?



Bu yumuşak eller cimridir ama. Bir simit alırken en pişkinini, en susamlısını seçer, giyecek alırken; hep ikinci indirimleri bekler. Ucuz sayılanı alırken bile, kırk kere evirip çevirip inceler. Değerlidir onların kuruşları, zayi olursa kıyameti koparırlar. Öyle de bir çirkeftir cimri yanları. sorun çıkarmaya bayılırlar.

Yumuşak ellerin sorunsuz dünyasında kimler yoktur ki? Dile, dine, ırka bakmazlar. Ellerinin yumuşaklığıdır ortak yanları, bu yeter onları bu ülkede yaşatmaya beraberce, kardeşçe(!)

Gel gelelim sert eller ülkesine. (Siz gelin, ben zaten bu ülkedeyim.) Tüm ayrışmalar bu ülkededir. Kürtleri Türklerden ayırırlar, Alevileri Sünnilerden, Ermenileri Yahudileri, ayıracak ne varsa ayırırlar, pirincin yanındaki taş gibi ayırırlar. Kimini çürüğe çıkarırlar. Kabadır bu ülke vatandaşı. buna mecburdurlar. Ayırmazlarsa, ekmek vermez yumuşak ellerin sahipleri.

d..f..

aslı tohumcu romanını tavsiye ediyorum. orjinal karakterler var. acıklı ve drajikomik... tıpkı memleketimiz gibi. unutmadan, aslı bu kitabı yazarken 2-3 ay ümraniye yaşayıp bol bol toplu taşıma kullanmış. bir de küçük dokundurma yapayım: bir yumuşak el, sert elleri anlamk için ülkemize deşrif etmiş. olsun/du...

7 Mart 2011 Pazartesi

uçmak



uçmak,
kanatsız olur.

5 Mart 2011 Cumartesi

Kimse beni kendimden daha fazla acıtamaz


sabahları, aynı saatte, yolda şiş gözlerimi soğuk rüzgarla açmaya çalışarak işe koyuluyorum. alışamadım bu gözlüklere. baktıklarımın yarısı gözlük çerçevesinin dışında kalıyor, oysa ben bir bütün görmek istiyorum her baktığımı. nasıl olacak? zaten sürekli bir yerlerde unutuyorum. olmayacak gibi, bu yaştan sonra yeni bir alışkanlık kazanmak, sigarayı bırakmak kadar zor.

sabah yolda, metrobüsle, ayvansaraydan şişliye doğru giderken, galata kulesine bakıyorum:

camın ardından ısıtan güneş,
kulağımda bir memleketli ses
enseme nefesi değen kadın yolcu...

gözlerim yarım perdeden bakarken,
geceden kalma düşünce hiç yorulmuyor.
ben bir şehirim,
içinde sürgünler taşıyan...
şimdi ne yazsam
terkedilmiş kokuyor.
***

içimde devamı olan bir şiir bu. yazdıkça acıtacaktır beni, yazmayacağım. yazmaktan mı kurtulmalıyım, neden yazmak istediğim sorgusundan mı? beğenilme hissini şiddetli bir ikiyüzlülük olarak kabul ediyorum. ama, beğenilmek de istiyorum. ve en kötüsü, bu beğenilme isteği beni öfkelendiriyor, üzüyor. kendi ikiyüzlülüğüme katlanamıyorum.

sevgili Tezer, "artık sözcüklerin beni rahat bırakmasını istiyorum" diyor. ... ve devam ediyor: "yaşamın yazından daha güçlü olduğunu sanır, yaşamdan hiçbir şey kaçırmak istemezdim. ama gene de edebiyatın içinde yaşamaktan kendimi sıyıramaz, bu ikilmin müthiş çelişkisi altında bunalırdım" diyor.

bu cümleleri duymak ne güzel. beni rahatlatıyor. iyi geliyor. daha iyi gelen başka bir cümle daha var: "yazının, yaşamdan daha canlı bir olgu olduğunu ve yaşamdan taşarak oluştuğunu kavrıyorum" bu cümle edebiyatın yaşamdan soyutlandığı düşüncesini uyandırmasın sizde. çünkü Tezer devamında edebiyatı oluşturan insanların sokaklarda yaşayanlar olduğunu söylüyor.

bir başka açıklama okuyorum radikal kitap ekinde. ilaç arıyorum köşelerde, dileniyorum. Mario Vargas Llosa, bir konuşmasında şunları söylemiş:
"edebiyat, bize sahip olmadığımız şeylere sahip olabilme, kendimizi pagan tanrıları gibi aynı anda hem ölümlü hem de ölümsüz hissettiğimiz o olanaksız varoluşa erişebilme umudunu sunduğunda, ruhlarımıza uzlaşmazlık ve isyan kattığında, insan ilişkilerindeki şiddetin azalmasına katkıda bulunan tüm kahramanca eylemlerin ardında yatan bütün bu şeyleri kattığında, bir büyü gerçekleşir. işte bu yüzden, hayal etmeye, okumaya ve yazmaya devam etmeliyiz; ölümlülüğümüzün ağırlığını hafifletmenin, zamanın aşındırmasını alt etmenin ve olanaksızı olası kılmanın bugüne kadar bugüne kadar bulduğumuz en etkili yolu budur."

ölümlülüğümüzü hafifletmek... öyle mi gerçekten? tüm sorularımın cevabı içimde. kendi adıma, ölümlülüğümü hafifletmek değil de, varlığımın yeryüzüne verdiği rahatsızlıktan dolayı özür dilemek için yazıyorum. ölümlülük beni hafifleten bir duygu, ölümün varlığı kadar huzur veren başka ne var? şu dünyada insanların iyiliği dışında zerre kaygısı olmayan biri olarak... beni bu dünyada mutlu edecek hiçbir şey göremedim.
nilgün'ün o sarsan mısrası gibi: "Ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben"... oysa yaşamı güzel buluyorum. dünyada binlerce güzellik var, binlerce yaşanılası şey...

her sabah işe giderken içimde kıpırdayan neşeyi seviyorum. ama insanların hayatlarını çok atıl buluyorum. güzelim yaşamlarına düğümler atıldığını ve her geçen gün körlük ve duyarsızlığın bir hastalık gibi daha da şiddetlendiğini hissediyorum. tanrım! bu çok kederli, ve ben gerçekten buna dayanamıyorum. mutluluk dediklerinin içinden ölümcül acılar çıkıyor. her örtü bir uzaklığı saklıyor, bu bir gerçek. ben, içime doğru küçülerek bir yumak olmak ve küçük bir noktayla sonlanmak istiyorum.

bu sebeple tanrıya inanıyorum, en büyük nimeti ölüm olduğu için ona tapıyorum.

Tezer beni Pavese şiirlerine sürükledi. ona hayır demeyeceğim. ben bir şehirim, içinde sürgünler yaşayan. kimse beni kendimden daha fazla acıtamaz.

d..f..

-yazmak, yanmak gibi... -

resim: Vildan Doğramacılar

2 Mart 2011 Çarşamba

taş yağmurlu rüyalar

ellerinin
güzelliğine
aitim.

d..f..

-kendinden incinme-



taş yağmurlu rüyalar

rüyalarımı ayıklıyorum.
taş yağıyor kimine.
uyanınca
yaralı buluyorum kelimeleri.
kimi kırılmış,
ortaya saçılmış içi.
o gün başka bakıyor anlam.
"ses" kırılmışsa
tüm gün konuşamıyorum.
"yüz" yaralanmışsa
yüzümü asıyorum.

bugün
ellerimi sokacak cebim yoktu,
bir kayalık aradım şehirde,
soğuktu.

taş yağıyordu,
elleri gördüm.
dokunuşlarım boğuktu bugün,
cebim kırıktı.

ayıklarken taşları rüyalarımdan,
içi bir kelimenin,
ölmüştü.
kayalık aradım şehirde
çocuk gömülmüştü.


d..f..

- al benden rüyalarımı -



Kadinsky

23 Şubat 2011 Çarşamba

uğultu

bir mânâ sürüsünü önüne katıp gitti.
elleri ıslak kaldı yeryüzünün.

göremiyorum.

suya sığlık karıştı.

d..f..



başımı yastığa koyunca gelenler, uykunun düşmanıdır. ben severim uykuyu, yitebildiğim tek yer; yer mi? bilemiyorum... uyku zamanın bir cebi gibi. belki arka cebi. ibaret olduğum düşüncelerin dışında başka hayat yok burada. burası yeryüzü. uykunun bir yaşam olduğu, hayatları kapsadığı, sakladığı yarı mutlu yalan.

kelimelere bunca ihtiyaç duymam neden?
"neden" çok acıtan bir sorudur, uğultuyla gelir.
nedenin yoksa, sadece uğuldarsın.

bir nedenim vardı oysa...

...

-resim kandinsky

21 Şubat 2011 Pazartesi

üvey kızın kaderi

uzun yüzlü
üvey kızın kaderi
güneyde siyah
kuzeyde esmer...

altı erkek kardeşin
günah tarlası.
kaşıdıkça kanatan kargaşa
bitli saçları.

babanın nefesi yanık
kusurlu,
acımasızca kusurlu meyveleri.

bu kız bana benziyor,
bir de sana.

uzun yüzlü
üvey kızın kaderi
kanatıyor savurdukça
bitli saçları.

saçları,
savurdukça yanıyor,
yanıyor özgürlük arzuları.

-afrika'ya...-

d..f..

13 Şubat 2011 Pazar

Trabzon Hurması



neye benziyor?
Trabzon hurması, kirazdan biraz büyük, küçük çekirdekli... kurutularak da tüketilir. ağabeyim memleketten getirmiş. baktım bir poşette küçük ve kara kara şeyler... unutmuşum, görünce hatırladım. hemen kokladım; nedense köyden gelen şeyleri önce kokluyoruz.



çocukluk yıllarımda bizim arazide bir hurma ağacımız yoktu. yüklediğim video 2006 yılında evimizin balkonundan çektiğim kısa bir görüntü. orada da görünür; bir dere yatağı, az yukarısında bir toprak araba yol, az yukarısında ise evler ortalama aynı hizada beş yüz metrelik mesafelerle dizili... bu sıra evlerin hemen üzerinde ev sahiplerine ait orman arazisi ve ormandan sonra da yine bir sıra evler ve tekrar orman olmak üzere dik bir tepenin zirvesine doğru devam eder yerleşim.

bizim ev araba yolunun hemen üzerinde, onun üzerinde ise ormanlık arazimiz vardı. hemen ikinci sıradaki evin bir hurma ağacı, tam ormanımızın yanında. bu ağaçtan meyve kopmaz, dalı kırmak zorundasındır. bir gün iki ağabeyimin peşine takılıp hurma çalmaya gittik. çalmak, köy yerindeki çocuklar için olağan bir iştir. çünkü göz alabildiğine arazi ve her arazi sahibi garip huylarıyla ün yapmış köylü insanlardı. kimi çok küfürbaz, kimi çok cimri, kimi düşmanlık beslediği komşuyla yıllarca konuşmayan, kimi cömert tatlı dilli...

hurma çalacağımız evin sahiplerini hatıramıyorum, ağabeylerim dalları el çabukluğuyla kırarken ben ağacın dibinden kafamı yukarı kaldırıp o kırmızı minik meyvelere bakıyordum. her biri yusyuvarlak ve koyu turuncu... misket mi, top mu, küçük renkli dünyalar. yemişten çok oyuncak gibi gelmişti. zaten sebze ve meyvelerdendi oyuncaklarımız da. ama sonra tadına baktığımda enfes bir şey olduğunu gördüm.

köyümüzden binbir çeşit hikaye ve kahraman çıkabilir, her Anadolu köyü gibi. bir komşumuz vardı mesela, "oflu" derdik onlara. çünkü ofluydular, sarışın ve mavi gözlü. muhtemelen Rum kökenli... en iyi komşularımızdan biriydi onlar. ailelerin çocukları komşu ailelerden kendi yaşlarına uygun bir arkadaş edinirdi. sekiz dokuz çocuklu ailelerimizden çocular, gençler ve büyükler beraber takılırdı. bazı geceler Almanya'dan gelen video filmleri seyrederdik ama ben hiçbirini sonuna kadar izleyemez, uyuya kalırdım.

ilginç bir şey anlatayım. komşumuz olan ofluların annesi her cümlede "sikine" derdi. ve bu teyzenin ismi "sikine teyze"ydi. evet, garip ama günlük dilde bu çok normal karşılanırdı. çünkü zaten köyümüzün kadınları aralarında açık saçık konuşur, arsız espriler yapar ve büyük kahkahalarla gülerlerdi. mesela karşı sıranın evlerinden birindeki kadına "şişe" derlerdi.

mesela bir Niyazi dayı vardı. hiç çocuğu olmayan. büyük arazisi ve meyve dolu bahçeleri vardı. çocuklar en çok onun bahçelerinden çalmaktan zevk alırdı. çünkü Niyazi dayı çok cimriydi. tüm meyve ve sebzeleri yalnız yaşadığı evinin çatı arasında biriktirirdi. çatı katına çıkıp çalarken yakalanan ve şamar yiyenler hala anlatır. korkunun tadı onları daha da arsızlaştırırmış. Niyazi dayı beş on yıl evvel evinde ölü bulundu.



bir hurmalık yolculuk...

d..f..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Paris Sıkıntısı'ndan...

bir kitap listesi yapmıştım bir iki yıl evvel. ortalama 150 kitaptan oluşuyor. tabi okuduklarım, listeye yeni eklenenler sayesinde bu sayı ortalama aynı kalıyor. bazı kitaplar var listede, bir türlü ulaşamıyorum, gözümde büyütüyorum, hatta rüyalarıma bile giriyorlar. herneyse...

paris sıkıntısı, Baudelaire...

-biliyor musunuz, Baudelaire ismini bir türlü telaffuz edemiyorum, Tansu Çiller'in "halisünasyon" kelimesini telaffuz edememesine benziyor.-

bir kaç güzel cümleyi paylaşmak istedim sizlerle.

"...pembe, kırmızı, mavi camlar? sihirli camlar, cennet camları? ne kadar düşüncesizsiniz! yoksul semtlerde dolaşmaya kalıyorsunuz, ama yaşamı güzel gösterecek camlarınız bile yok!"

"hele şükür! insan yüzünün zulmünden kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık!"

"bir sanattır kalabalığın tadını çıkarmak" bu cümle çok hoşuma gitti. bir yukardakiyle çelişiyor gibi görünse de, değil; ikisi çok farklı şeyler. hele şu cümle, yalnızlığımı kalabalık içinde yitirmek isteyişimi anlatıyor.

"yalnızlığını kalabalıkla doldurmayı bilmeyen kişi telaşlı bir kalabalık içinde yalnız olmasını da bilmez."

"yoksulun gözünde zenginin sevincinin yansıması her zaman ilginç bir şeydir."

"ekmeğin 'pasta' diye adlandırıldığı, tam bir kardeş kavgası doğuracak kadar ender bir katık olduğu görkemli bir ülke varmış demek!"

"yoksulun oyuncağı" hikaseinde çok güzel bir son cümlesi: biri zengin bir fakir çocuk, aralarında bir şatonun bahçe parmaklıkları... "ve iki çocuk, beyazlığı birbirine eşit dişlerle, kardeşçe gülüyordu birbirine."

"şaşırtma hazzı, şaşırma hazzından sonra en büyük hazdır."

"en korkunç acılar, sessiz acılardır"..................................

"tutkuyla severim gizemi çünkü hep 'çözme' umudunu taşırım" anladınız mı, gizeme olan tutkunuzu? merak, insan ruhunun mihengi, değirmen taşını döndüren güç...

"bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu." değil mi? hep bir gitmek arzusu, içimizi deşen bir yol çağrısı... huzursuzların, rahatı aradığı yer, olduğu yer değildir asla. aranan huzur, topraktadır.

"ancak eşit olduğunu kanıtlayan kişi, eşittir bir başkasına, özgürlüğü ancak onu kazanan hak eder." bir hikayede geçmektedir bu cümle. özgürlüğü hak etmek için eşitliği kanıtlamak, mücadele etmek...

Paris Sıkıntısı - Charles Pierre Baudelaire
adam yayınları


6 Şubat 2011 Pazar

bir ressam bir hayat


bugün hava güneşli ve tatlıydı. nihayet arkadaşımla Kahlo'nun sergisine gittik. Pera Müzesi, pazar günleri 12'de açılıyormuş. bir katı şenlendirecek kadar eser var; resim, fotoğraf ve eskizler...

herkesin severek izlediği ve Frida'yı bu filmden tanıdığını düşündüğüm "Frida" filmi etkisi olmalı. diğer önemli koleksiyonlarda böyle yoğunluk görmemiştim. filmin bu kadar çok sevilmesinin bir unsuru da şüphesiz birbirinden güzel müzikleriydi. dinlemeyen varsa, bu albümü mutlaka edinmeli.

diğer taraftan bu film, ressamın kız kardeşinin kaleme aldığı biyografik romandan uyarlanmış. (Frida / Barbara Mujica - oğlak yayınları)

"Meksika'da onlarca versiyonu olan bu halk şarkısının, en güzeli, Chavela Vargas'ın o muhteşem çatlak sesinden dinlenebilir. Frida'nın da bu şarkıyı sanatçıdan dinlemeyi pek sevdiği bilinmektedir..." deniyor film müziğiyle ilgili.


albüm ismi: Elliot Goldenthal – Frida Soundtrack

sergide ördüğüm resimler arasında elbette en ilgi çekeni kucak kucağa durmuş bir yaşam tasviriydi. Diego'nun çıplak bedenini kucaklamış anaç ve tutkulu bir Frida; Frida ve diego'yu kucaklamış bir bir toprak yani vatan Meksika betimlemesi ve hepsini birden kucaklamış bir aşk tasviri... ayrıntılar, ince işlemeler... Diego'nun elindeki ateş; bir aşkın, belki de ideolojiden ateşlenmiş bir figürdü... kucaklayan kadın figürünün bir memesinden damlayan süt, besleyen, hayat veren, devamlılık sembolü gibi...

bir sanatçının eserlerinde bu kadar yerel motiflere yer vermesi beni gerçekten heyecanlandırdı. Frida'nın resimlerde ve fotoğraflarda gördüğümüz giysiler ve üzerindeki işlemeler bizim de uzak olmadığımız motiflerdi. eteğindeki dantela, omuzlarında etamin işlemelerini andıran desenler... sonra kaktüslere, çiçeklere ve hayvanlara bu kadar yer vermeleri... bir bütün, bir şölen gerçekten.

tüm bu şölenin, renklerin ve güzelliğin içinde derin bir acı ve yıkım var. az kalmak, doyamamak gibi, biraz da öfke belki. fotoğraflardaki canlı bakışlar resimlere işleyememiş olsa da, aynı şeyleri söylüyorlar. çok şey söylenebilir şüphesiz. arkadaşımın söylediğine göre sergiye gelen koleksiyon eksikmiş. sergide 40 kadar eser var ve sadece 20 tanesi Frida'nın... zaten tüm resimleri 200'ü bulmuyormuş.





dinleyin, izleyin...

d..f..

4 Şubat 2011 Cuma

söz



sözün yalnızlığına sarıldım.
“uyku”
beni bir düşle doyur;
üzerime kapatsın kanatlarını.
yüzleşeyim tenden sonra gelenle.
bıçkın adımların uçurumları
acıtmasın kuyumun karanlığını.
çok yanlış tanımışım
beni öldüren bu mutluluğu.
badem çiçekleri yandı.
şubat yanaklarında...
beni duy.

söz sarıldı yalnızlığıma
gecenin titreyen iskeleti,
narın ayaz kırmızısı
kışkırtıyor,
kışkırtıyor kış sükûnetimi.
bir rüyanın elleri değiyor dilime.
büyüyor ah,
büyüyor sabrımdaki ur.
bahara ne kalacak
zemherinin kemirdiklerinden?
kalkamıyor,
üzerinde bir âh göğüs kafesimin.
bir âh
yılgınlığı lekenin.
annem beni
bir âh doğurdu,
marttan eylüle uzayan…

lekenin mahpusluğu…

göremezsiniz tutsaklığımı
parmaklıklar
ellerimdir.

f..d..


Tüm sözleri bir çocuktan yazıyorum. Yaşamına yetecek kadar söz konmuş heybesine, günü gelip tükenince, yaşamı da anlamsızlaşacak. Gitmek için, ne güzel sebep;” sözüm kalmadı”. Kimse yok dünyada konuşacak. Şairler hep susuyor; diğerleri ise sözü hor kullanıyor, sözün canını yakıyor. Ben her ikisindenim. İkiyüzlü* bir okurum. –*c.b.-
***

mixoac köyümdü benim. üç hecesi gecenin,
bir güneşten yüz üzerinde, yarım maskesi gölgenin.
toz bulutları geldi ve yedi onu.
kaçtım ve yürüdüm dünyanın içinden.
sözlerim evimdi benim, hava türbem.

taşa yazılmayacak yazıt / octavio paz

***


Bir şey uzatıyorum ona, ellerini yumup gövdesine doğru çekiyor. Almak istiyor, çok istiyor hatta ama almıyor. Zorla sıkıştırıyorum bir yerine. Gözlerime bakmıyor. Bu çocuk gururu, üzerimizden bir türlü atamadığımız, büyüdükçe saflığını kaybedip çirkinleştirdiğimiz gururumuz…

Nereden esti bilmiyorum, dünyanın derdi başından aşkın. Topluma bir’den bakmak istiyorum. İnsan kalbinin sınırlarını, ruhunun açlığını, arayışını, kafa karışıklığını, bulduklarında yaşadığı doyumsuzluğu, doyumsuzluğun verdiği hırçınlığı…

Bir şey var, henüz söz değmemiş. Saklıyor kendini insandan. Onun için ölüyoruz.

Eğer iyilik olmasaydı, insanlar yaşamları boyunca mutsuz olurdu. İyilik yapmayanlar ise, kendilerine mutluluk veremeyecek kadar cimriler.

Bunlar, yol düşünceleri. Ellerin, yüzlerin, yorgunlukların sesleri… Gözlerimin mıknatıs gibi çekip düşüncelerime biriktirdikleri… Yazamıyorum eskisi gibi, en azından buraya. Öyle işte…

Sevgili günlük, bugün bir armut yedim, “kumluydu”

d..f..

resim: w. kandinsky / moskovalı kız
(dünyanın karmaşasında çocukluğunu unutmayanlar için...)