evde yalnızım. bu evimiz için hiç alışık olmadığım bir durum. bu yüzden yadırgamakla birlikte garip bir huzur ve farklılık içindeyim. ailemizin yarısı şehir dışında. geç bir saatte kalkıp güzel bir kahvaltı yaptım. sonra televizyonun karşısına oturup saatlerce izledim. ormanda böcekle beslenen adamdan, avrupa yakası dizisinin tekrarına kadar... ev öyle dağınık ki, çarşaflar yataktan sarkıyor, içilmiş soda şişelerine sigara söndürülmüş, orada burada bırakılmış meyve tabakları, ambalajlar, çıkartılıp fırlatılmış giyecekler... içimi kemiren kurdu takmıyorum. şimdi kalkıp mutfakta bir şeyler yapayım dedim, sadece kendim için yemekten çok yapmaktan zevk alacağım bir şey olsun... günün şarkısı roll over beethoven, chuck berry, elo ve beatles yorumlarının içinden en iyisi elo... girizgah enfes... tatlı bir elvis havası, ohh..
akşamı ettik tembel bir tospağa gibi... şimdi ortalığı bir gıdım toplayıp içimdeki kurdu sakinleştireyim. sonra mutfağa girip ortalığı karıştırayım elo ile... sonra da bir film izlerim, tembelliğim tavan yapar. daha ne olsun :/
d..f..
25 Temmuz 2010 Pazar
ordan burdan...
dün gece haber izliyorum kanal 7 de... trt de program yapan nuriye akman'ın konuğu olan ali nesin'den bahsediyordu haberlerde. ali nesin, başörtü sorununa çözüm olarak üniversite rektörlerinin yasakçı ve haksız buldukları kararlara karşı gelmesi gerektiğini, onlara uymamaları gerektiğini söylüyordu. rektörlerin uymadığı kararlar neticesinde yargılanıp hapse atılma tehlikesine karşın da hapishane kötü bir yer değildir diyordu. kanal 7 bu haberi bir bilim adamının özgürlük beyanı olarak hevesle ve heyecanla yayınladı. bir kaç hafta önce aynı ali nesin radikal gazetesindeki "TÜBİTAK Başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş'e açık mektup" başlıklı yazısında bilimsel çalışmalarında önünün sürekli kapatıldığından, çalışmalarının ideolojik sebeplerle yok sayıldığından dert yanıyordu. bu yazının haberi değeri şüphe taşımaz. ama haberi maalesef göremedim bu kanallarda. samimiyeti sorgulamak gerekiyor, eğer özgürlük istiyorsak kendimize istediğimiz kadarını başkası için de istememiz gerekir. yoksa olmaz, samimiyeti kalmaz.
***
annem kuş oldu uçtu akşam üstü... memlekete gitti, trabzona... ne fena kadındır ha, gitmesin istedik, hasta olur, zayıflayan kemikleri kırılır korkusuyla... ama kime diyorsun. işten geldiğimde valizini hazırlamıştı bile. güle güle gitti. gitmeden bana yemek yapmış bir de... on gün kadar yalnızım. artık bol bol memleket havaları dinlerim, annemi özlerim, darmadağın bıraktığı evi azar azar yavaş yavaş toplarım. sonra o yine bir şenlikle ve çarşı pazar telaşıyla gelir. evin her yerine renk katar, ses verir, can verir. 72 yıllık bu enerji beni bile utandırıyor. sağ salim gider döner inşallah. -amin-
bende de nasıl bir özlem yığılması oldu akşam akşam, buradan dağlara denizlere, ağaçlara bakıp fotoğraflarda iç geçiriyorum. gitmeye heves ettiğin onca yere kıyasla doğduğun toprakların çekim gücü başka bir şey. bütünün parçasını çekişi gibi, tamamlanacağın hava su toprak orada. sanki içimizde varlığımızla birlikte büyüyen yalnızlığın annesi o topraklar. bu yüzden buralarda daha hasretle doluyuz her şeye, doyamıyoruz...
(ali nesin'in tübitak'la ilgili bir girişim ve diyaloğunun olduğu çok ilginç ama üzücü olayı anlattığı yazının linki...)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspxaType=RadikalHaberDetay&Date=09.06.2010&ArticleID=1001454
22 Temmuz 2010 Perşembe
bir dil bir dua

sabah işe giderken göğe bakıyorum her zamanki gibi, mahmurluğu alıyor benden. iş dönüşü başka düşüncelerle seyrettiğim gök sabahki gök değil sanki. bu girizgahı şunun için yaptım...
kuran da tanrının en sevdiğim sözü "siz hiç düşünmez misiniz?" sözüdür. sarsıcı, cımbızlayan, iğneleyen, varlıklar içindeki farklılığımızı en yalın haliyle vurgulayan çok güzel bir ikaz sorusudur benim için. geçen gece içimde şiddetli bir dua arzusu uyandı. size çok açık bir şey itiraf edeyim. son yıllarda tanrıyla olan irtibatımda hep kendi dilimi kullandım.
eğitim sistemimiz her yıl kendini yenilediğini zannetse de ezbere dayalı varlığını bir türlü yok edemedi. benim okulumda bu ezbere dayalı sistemi benimsemiş hantal bir yapıya sahipti. bize orada "düşünmek" öğretilmedi. ezberlemek öğretildi diğer okullarda olduğu gibi. oysa dini eğitimi baz alan okul temel dayanağı olan kitaba uygun davranmıyordu bu eğitim anlayışıyla. insan düşünmek için bir dile ihtiyaç duyar. bu dil onun bütün varlığını ele geçirmiş olmalıdır, tüm zamanını doldurmuş olmalıdır. yani anadili olmalıdır. eğer akademik bir çalışma olmayacaksa insanın kendi dilinden başkasında rahat edemeyeceğini biliriz, yabancı diller her zaman misafirliğe gittiğimiz evler gibidir. hep diken üstündeyizdir, hep biraz rahatsısızdır orada. hal böyleyken bir inanç sisteminin öğretisini nasıl olur da kendi dilimizin dışında idrak etmeye çalışırız.
çok sade bir örnek vereyim. dua etmek benim için tanrıdan istemek değildir sadece. düşünün, tüm sırlarınızı bilen bir arkadaşınızla konuşmanın rahatlığı, hazzı diğer arkadaş sohbetlerine benzer mi? dua, her şeyden önce tanrıyla konuşmaktır. ona kendini, bildiğini bildiğin halde kendi cümlelerinle bir daha anlatırsın. anlatırken sen de bir kez daha anlarsın. belki yanlışını da görürsün. işte bu içsel irtibatı kurarken öz dilinin dışında o derinliği yakalayamzsın. dahası, duaların bile ezbere yapıldığı bir toplumda yaşıyorsak, din dedikleri inanışın içini ne kadar anladıklarını ne kadar doldurabildiklerini düşünmemeiz gerekir. insan tanrıyla arasındaki tüm perdeleri kaldırmalı. dilemek ise çok daha başka güzel.
tanrıdan istemek, dilemek tanrının varlığını ve gücünü bildiğin ölçüde güzeldir. varlığın oluşumunu, devamlılığını, tabiat sistemlerini, dönüşümlerini bilmek... yaşamın kaynağını ve güzelliğini anlamak ve sevmek... bakarken sanatsal bir estetikle baktığının içine girebilmek... bunu başardığında tanrıdan ev ya da araba talep etmezsin. güzel olana hayranlığın seni onun devamlılığını istemeye davet eder. huzur istersin, aşk istersin, daha çok bilmek istersin, daha çok görmek duymak istersin. bunları yaparken de "ecmain" demezsin, tüm insanlar için bu güzellikleri istiyorum dersin. çünkü ana rahminde duyduğun o ilk kelimelerle tanrının varlık rahminde de o seslerle ve kelimelerle vahdete ermiş, bütünleşmişsindir.
bildiğin kadar, sınırların kadar istersin. tanrıdan talep ettiğin hayatının özetidir aslında.
ne zaman dua etme arzusu kalbime düşse ne yalan söyleyeyim, aşkla başlayıp, aşkla bitiriyorum. varlığın özünde onun olduğuna tanrıya inanır gibi inanıyorum. aşk, bilmekten geçer... tanrı insanları ruhlarını aydınlatacak nitelikli bilgiyle kuşatsın. amin.
ve insan yalnızlığından tanrıya ulaşır.
d..f..
20 Temmuz 2010 Salı
yağmur şehir müzik
yağmur yağıyor - 13:35 -
gördüğüm rüya, kulağımın içinde tüm vücudumu gezen bir fısıltı...
hiç ses yok burda yağmurdan başka. rüzgar denizden esiyor olmalı, damlalar batıya yaslanarak düşmekte. denizin rengi içine kapandı.
yağmurlu hamaklı bir hayal geçti demin gözlerimin önünden. bak şimdi hatırladım, yine şemsiye almadım yanıma. her yağmurda 3 liralık şemsiyeye 5 lira veriyorum, göz göre göre verdiğim 2 liralık fark beni kızdırıyor. sırf yağmura yakalandım diye olmaz ki ama, en azından her seferinde yapmayın. akşam caz festivalinin son demlerinde, buika konserine yer bulduk. latin flamenko caz... fakat 2010 avrupa kültür başkentimizde tüm güzel festivallerin yanına çok komik bir de not düşeyim. toplu taşımalar gece 12'den sonra birçok yerde yok, işlemiyor. bizim başkentliğimiz gece 12 ye kadarmış yani! bunu düşünmez mi bir büyük şehir belediyesi?
sahi ne zamandır ne müzik ekliyorum ne resimli bir şey... birikmiş bir şeyler var ama... bir ara dökerim buralara..
d.f..
-yağmurun şerefine..-
gördüğüm rüya, kulağımın içinde tüm vücudumu gezen bir fısıltı...
hiç ses yok burda yağmurdan başka. rüzgar denizden esiyor olmalı, damlalar batıya yaslanarak düşmekte. denizin rengi içine kapandı.
yağmurlu hamaklı bir hayal geçti demin gözlerimin önünden. bak şimdi hatırladım, yine şemsiye almadım yanıma. her yağmurda 3 liralık şemsiyeye 5 lira veriyorum, göz göre göre verdiğim 2 liralık fark beni kızdırıyor. sırf yağmura yakalandım diye olmaz ki ama, en azından her seferinde yapmayın. akşam caz festivalinin son demlerinde, buika konserine yer bulduk. latin flamenko caz... fakat 2010 avrupa kültür başkentimizde tüm güzel festivallerin yanına çok komik bir de not düşeyim. toplu taşımalar gece 12'den sonra birçok yerde yok, işlemiyor. bizim başkentliğimiz gece 12 ye kadarmış yani! bunu düşünmez mi bir büyük şehir belediyesi?
sahi ne zamandır ne müzik ekliyorum ne resimli bir şey... birikmiş bir şeyler var ama... bir ara dökerim buralara..
d.f..
-yağmurun şerefine..-
19 Temmuz 2010 Pazartesi
kafes
gururun yelelerimizi okşadığı bayır,
hayır diyemedik kendimize.
en zayıf yerimizdi gözlerimiz,
bakmayı bilen gördü içimizi.
en güçlü yerimizdi gözlerimiz
doğru baktığımızda, susardı.
gururun sırtımızı sıvazladığı çekim,
bir nefeste göğü çektik içimize.
insanlar küçüldü,
nokta nokta dizildiler önümüze.
eyy, şemse tutulan,
yüzünün taldasında ağlıyor
kozasını terketmiş kelebekler.
barış gölgesi susa karışmış,
dudağından şerbet hiç yansıması.
eyy, şemsle tutulan,
rüyaları dolduran fısıltınla
kemiklerimden testiler oyuyorsun.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
ağıt kuşları uçuyor siyah kanatlarıyla,
kara kuyu,
kara susku,
yel kara...
eyy, şemsin tuttuğu eller,
kafes demirlerini eritmez...
d..f..
- söz pas tutmaz, sussa da...-
hayır diyemedik kendimize.
en zayıf yerimizdi gözlerimiz,
bakmayı bilen gördü içimizi.
en güçlü yerimizdi gözlerimiz
doğru baktığımızda, susardı.
gururun sırtımızı sıvazladığı çekim,
bir nefeste göğü çektik içimize.
insanlar küçüldü,
nokta nokta dizildiler önümüze.
eyy, şemse tutulan,
yüzünün taldasında ağlıyor
kozasını terketmiş kelebekler.
barış gölgesi susa karışmış,
dudağından şerbet hiç yansıması.
eyy, şemsle tutulan,
rüyaları dolduran fısıltınla
kemiklerimden testiler oyuyorsun.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
ağıt kuşları uçuyor siyah kanatlarıyla,
kara kuyu,
kara susku,
yel kara...
eyy, şemsin tuttuğu eller,
kafes demirlerini eritmez...
d..f..
- söz pas tutmaz, sussa da...-
odalar dolusu yalnızlık
çok yorucu bir hafta geçirdim. en küçük abla bir ameliyat geçirdi. git/gellerden ziyade ailenin en küçüğü olmamıza karşın sükuneti ve huzuru telkin eden aile bireyi olma özelliğimiz bazen gereğinden fazla yorucu olabiliyor.
sabah saat 8 civarı. hastanenin bahçesinde on kişiyiz. hastaya moral olacak her türlü akılsız cümleleri kuruyoruz. sonra odasına çıkıyor yalnız başına. pencereden bize el sallıyor. az sonra ameliyat önlüğünü gösteriyor ve yüzündeki korkuyla telaşın birbirine karıştığı zoraki bir tebessümle perdeyi çekiyor. insan tüm sevgilerin ve aşkların içinde ne kadar yalnızmış meğer? "insanlarla dolu yalnızlık"* diyor yazar. gerçekten de öyle. bunca kalabalığa karşın yalnızlığımız ne kadar diri, hep var, hep olacak...
her şey yolunda, şükür... sadece yalnızlığın bizi bunca kuşatmışlığına duyduğum şaşkınlık geçmiyor.
d..f..
-* ferit edgü bu sözü kendisine mi yoksa kafka ya mı ait hatırlayamıyor, ben de kendisinden okudum.-
sabah saat 8 civarı. hastanenin bahçesinde on kişiyiz. hastaya moral olacak her türlü akılsız cümleleri kuruyoruz. sonra odasına çıkıyor yalnız başına. pencereden bize el sallıyor. az sonra ameliyat önlüğünü gösteriyor ve yüzündeki korkuyla telaşın birbirine karıştığı zoraki bir tebessümle perdeyi çekiyor. insan tüm sevgilerin ve aşkların içinde ne kadar yalnızmış meğer? "insanlarla dolu yalnızlık"* diyor yazar. gerçekten de öyle. bunca kalabalığa karşın yalnızlığımız ne kadar diri, hep var, hep olacak...
her şey yolunda, şükür... sadece yalnızlığın bizi bunca kuşatmışlığına duyduğum şaşkınlık geçmiyor.
d..f..
-* ferit edgü bu sözü kendisine mi yoksa kafka ya mı ait hatırlayamıyor, ben de kendisinden okudum.-
14 Temmuz 2010 Çarşamba
tezer özlü ve kelimelerin kardeşliğine dair..

kitap okumanın büyük seçicilik ve özen istediğine inanırım hep. eğer siyaseti tarih, inceleme türü okuyacaksan yazarın ideolojik felsefesine dikkat etmen gerekir. felsefe okuyacaksan yazarı yaşadığın çağın şartlarıyla birlikte düşünmek zorundasın. eğer edebiyat okuyacaksan diğer unsurlardan çok daha fazlasına dikkat etmek zorundasındır. siyaset yazan bir yazarın özel yaşamını bilmeniz gerekmez ama edebi bir tür okuyacaksan önce yazarı okuman gerekir. örneğin şiir... yazara dair en içkin yazın türüdür şiir. bir şiiri okurken önce şairin hayatını, sonra o şiiri yaşamının hangi döneminde yazdığı, hangi duygularla yazmış olduğuna dair ip uçlarınız varsa elinizde o şiiri gerçekten okumuş sayılırsınız. ama bundan daha da önemli bir ayrıntı var. kelimeler...
her insanın iç dünyasında diğerlerinden daha çok parlayan bazı kelimeler vardır. o kelimeler, kalbimizde yaşamla birlikte renk değiştirir ve bize türlü türlü çağrışımlar taşırlar. yaşanmışlıklarımız kelimeleri bir maden gibi işler. her şairin kendine özgü bir kelime dünyası vardır ve o kelimeler onun yaşamla arasındaki damarlardır. okuyucu şiiri okurken ortak kelimeleri olan şairleri seçtiklerinde o şiirin içine daha iyi girerler.
dün tezer özlü nün yeni yayınlanan, ferid ergü ile mektuplaşmalarından oluşan kitabını aldım. uzun zamandır okumak istediğim "yaşamın ucuna yolculuk" kitabından önce bu mektuplaşmaları okumanın daha elverişli olacağına kanaat getirmiştir nitekim öyle de oldu. tezer özlünün dinlediği müzikten, okuduğu yazarlara, gezdiği sayısız şehirden, taşıdığındığı onlarca eve, evliliklerinden arkadaşlıklarına kadar birçok ayrıntıya ulaşmış oldum. tabi bunun yanında mektup yazınının da güzelliğine dikkat çekmek isterim. ben eski beri mektup yazmayı çok sevmişimdir fakat bazı yazarların mektuplaşmalarından kendim yazıp rahatlamış gibi keyif alırım. bir dosta yazılmış mektup ruhunuzdaki tüm ağırlıkları, tüm gri bulutları alır götürür sizden. yazdığınız kişinin derinliği, kelimelere yüklediğiniz ya da yüklemek istediğiniz her anlamın anlaşılacağını bilme, bu kaygısızlıkla yazmanın lüksü başka hiçbir yazında yoktur. gerçekten de "soyunmak" gibidir, mektup yazmak. tezer bu mektuplarda rahatsızlığının verdiği bazı özel anların dışında son derece samimi ve büyük bir dolulukla yazmış ve aynı şekilde de cevaplar almış. bir kaç gülünç ayrıntı, dönemin yazar-çizer taifesine ait ipuçları da bulmak bu mektupların diğer tatlı yanları. bu sebeple ferif edgü ye bu mektupları okuyucuyla bukuşturma nezaketi ve tercihi için teşekkür ediyorum.
bir solukta okuduğum kitabı küçük bir yolculuğa çıkaracağım ve mektup arkadaşıma ulaştırmaya çalışacağım. ama kitaba ve tezer özlü ye dair bir kaç şey daha söylemek isterim. delilik mefhumu benim özel kıldığım, yukarlarda tuttuğum bir "mertebedir." tanrı bu hissiyatı ve düşünce yapısını herkese vermez. bazı insanların gerçekten seçilmiş olduğuna inanırım, ama o seçilmiş insanlar kendilerinin seçilmiş olduğundan hoşnut olmazlar bazen. işte tezer özlü de aslında bu düşünce ve yazın halinin kendisine verilmesinden hoşnut olmayan ama buna rağmen yazmaya sığınan özel bir kadın. ruh sağlığı ciddi anlamda yara alsa da o hep bir çıkış yolu bulmuş ve yaşama tutunmayı seçmiş. bunu mektuplarından anlıyoruz. bach dinelemeyi çok sevdiğini, kafka yı büyük bir tutkuyla sevdiğini öğreniyoruz.
çevirmenlerle ilgili bir kaç cümle de eklemek isterim. aslında çok uzun bir yazı olması gerekirdi sadece çevirmenlerle ilgili. çünkü bir edebi yazını çevirmek, yukarıda saydığım "okuma disiplininin" çok daha üzerinde bir disiplin gerektiriyor. varlığa, yaşama dair kendine özgü bir pencere edinmiş her yazar ona yakın bir pencereden bakabilen bir çevirmen tarafından tercüme edilmelidir. can yayınları bu konuda çok değerli eserler üretmekte. örneğin en son can yayınlarından okuduğum hayvanlar çiftliği eserinde çevirmenin çok değerli bir önsöz notu vardı. bu eser sosyalizmle birlikte kapitalizmi de eleştirmektedir deniyordu. oysa daha önce sadece diktatörlüğe dönüşen sosyalizmi eleştirdiği yansıtılmış ve çevirmen bunu özsözde belirterek okuyucuyu dikkatli olmaya davet ediyor. bunlar çok değerli ipuçlarıdır.
"her şeyin sonundayım"
tezer özlü - ferid edgü mektuplaşmaları
sel yayınları
110 sayfa / 10 tl
11 Temmuz 2010 Pazar
cumartesiden kalanlar...
kuşları seyrettim bugün bir köprü altından. vapurlar istifini bozmadan gidip geliyordu sürekli, bir ağırbaşlılıkla. hava gri, yağmur haber bekliyor. derken kuşlar bulutlara bir şeyler fısıldamış olmalı. ansızın döküldü gök. düşünecek ne çok şey var. garson sürekli çay taşıyor masama. düşünecek ne çok şey var, çay dayanmıyor. göğe takılıp gittim. döndüğümde boş değildim.
annemin memelerinde
diş ağrılarıyla beslendim.
süt beyaz işledi ağzımı annem.
temiz, arı, yosunsuz...
sonradan büyüdü tütün sarısı sözcükler.
ellerim annemin yazmasını sararken
sararken, sarardı.
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
temmuz açıyor iliklerimi
annemin koynuna benziyorum.
yüzümün kasnağı
hicri aylara bölünüyor.
elmacık kemiklerim şevval
alnımın duvarında ısınıyor zilhicce.
eylül ve nisan senden,
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
kuşlar bulutlara ne fısıldar?
aynını sana söylemek istiyorum.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
kuş sözü kadar yok hükmüm,
yok ....
d..f..
işte geldi uyku, elleri vaat dolu..
annemin memelerinde
diş ağrılarıyla beslendim.
süt beyaz işledi ağzımı annem.
temiz, arı, yosunsuz...
sonradan büyüdü tütün sarısı sözcükler.
ellerim annemin yazmasını sararken
sararken, sarardı.
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
temmuz açıyor iliklerimi
annemin koynuna benziyorum.
yüzümün kasnağı
hicri aylara bölünüyor.
elmacık kemiklerim şevval
alnımın duvarında ısınıyor zilhicce.
eylül ve nisan senden,
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
kuşlar bulutlara ne fısıldar?
aynını sana söylemek istiyorum.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
kuş sözü kadar yok hükmüm,
yok ....
d..f..
işte geldi uyku, elleri vaat dolu..
10 Temmuz 2010 Cumartesi
bekleyip gideceğim bir gün
... elini alime alıp kavradım sımsıkı. avucumuzun içindeki çizgiler kenetlendi, birleşti, aynı yöne akan bir nehre dönüştü. ve sımsıcak tek hecelik bir kelimeyi sakladılar içinde. o bir ağaçtı. her baktığımda daha da incelen, daha da yere derinleşen. gittikçe yontulup bir çelloya dönüşen... ve dönüştükçe bana benzeyen.. hangimiz daha önce geldik buraya bilemiyorum. ama önemsemiyorum bunu. burası bir bekleme salonu. burası cumartesi, günlerin kuşu. burası kimsenin gelmeyeceği bir şehir odası. eli elimde kaldı. almaya gelmeyecek biliyorum. çünkü kaf dağındaki ağaçlar göklere değil, yere dayanıyor. o sırtını toprağa dayamış ben ise göğe. kuşlar parmaklarını taşıyor bana her gün. her güne bir su küpesi...
beni tanımadı, sesimi reddetti. asılı kaldım gökte, yer beni tanımıyor. kalbimi yakıyor mavi. mavi, sözlerinin hücresi...
d..f..
-(...)-
beni tanımadı, sesimi reddetti. asılı kaldım gökte, yer beni tanımıyor. kalbimi yakıyor mavi. mavi, sözlerinin hücresi...
d..f..
-(...)-
7 Temmuz 2010 Çarşamba
istanbuldan, ordan burdan...
ismini unuttum, bir kadın yazar, akademisyendi sanırım... özen göstermediğimiz dil ile ilgili bir kitap yazmış ve içine tv de geçen cümlelerden tutun, gazete yazılarına kadar tüm günlük dil kullanımından örnekler vermiş. ama en önemlisi cümle şuydu, yabancılar türkçeyi bizden iyi kullanıyor diyordu. kitabın ismi "where are you going to türkçe".. isim kara güldürü örneği istedim diyor. "kara güldürü", kara mizah demiyor... evet jülide gülizar yazarın ismi.
***
akşam istiklalde yürüdük, insanlar ölümüne alış veriş yapıyordu. her şey "al beni" diye bağırıyor.. insanlar bile birbirlerine bir şeylerini satmak ister gibiydi, gözlerini, bakışlarını, saçlarını, bacaklarını... satabileceğimiz ne kalmadı? çağ, pazarlama ve reklam çağı. her birimiz bir ürünün mankeniyiz aslında. ne sıkıcıyız.
***
geçenlerde yahya kemal müzesinin olduğu külliyeye girdim, az nefes alayım, bir tellendireyim diye. restorasyonu bir türlü bitmeyen külliyenin avlusundan bankları kaldırmışlar. her taraf çöp içinde :( içim el vermedi, oradaki kitap dükkanındaki beyden süpürge istedim. bir de kürek. sandığımdan genişmiş avlu. tam iki saat sürdü süpürmem. kıyı bucak süpürdüm ama ellerim su topladı farkına varamadım. beyefendi bana çay ısmarladı. o değil de öyle güzel bir dua eyledi ki.. sürekli tekrarlıyorum içimden, unutmayayım, ben de edeyim diye başkalarına. biraz delidir o dükkanın beyefendisi. ansızın size bir soru sorar ve altüst olursunuz. bakışları da şair ibrahim tenekeciye benzer. aslında avlunun ortasındaki minik yeşil bahçenin de bakıma ihtiyacı var. küçük fıskiye çalışmıyor. izin alabilirsem ve yanıma gönüllü bir arkadaş bulabilirsem bahçenin çiçeklendirilmesinde vs bakımında bizzat çalışmak isterim. hem ne kadar rahatlatıcı, ney eşliğinde kendini unutuyor insan. sanki o minicik avlu istanbul un yahya kemal günlerinde kalmış, hiç de bugüne gelmeye niyeti yok. huzur avlusu...
ne güzel bir şehirdir, yavrum istanbul.
d..f..
***
akşam istiklalde yürüdük, insanlar ölümüne alış veriş yapıyordu. her şey "al beni" diye bağırıyor.. insanlar bile birbirlerine bir şeylerini satmak ister gibiydi, gözlerini, bakışlarını, saçlarını, bacaklarını... satabileceğimiz ne kalmadı? çağ, pazarlama ve reklam çağı. her birimiz bir ürünün mankeniyiz aslında. ne sıkıcıyız.
***
geçenlerde yahya kemal müzesinin olduğu külliyeye girdim, az nefes alayım, bir tellendireyim diye. restorasyonu bir türlü bitmeyen külliyenin avlusundan bankları kaldırmışlar. her taraf çöp içinde :( içim el vermedi, oradaki kitap dükkanındaki beyden süpürge istedim. bir de kürek. sandığımdan genişmiş avlu. tam iki saat sürdü süpürmem. kıyı bucak süpürdüm ama ellerim su topladı farkına varamadım. beyefendi bana çay ısmarladı. o değil de öyle güzel bir dua eyledi ki.. sürekli tekrarlıyorum içimden, unutmayayım, ben de edeyim diye başkalarına. biraz delidir o dükkanın beyefendisi. ansızın size bir soru sorar ve altüst olursunuz. bakışları da şair ibrahim tenekeciye benzer. aslında avlunun ortasındaki minik yeşil bahçenin de bakıma ihtiyacı var. küçük fıskiye çalışmıyor. izin alabilirsem ve yanıma gönüllü bir arkadaş bulabilirsem bahçenin çiçeklendirilmesinde vs bakımında bizzat çalışmak isterim. hem ne kadar rahatlatıcı, ney eşliğinde kendini unutuyor insan. sanki o minicik avlu istanbul un yahya kemal günlerinde kalmış, hiç de bugüne gelmeye niyeti yok. huzur avlusu...
ne güzel bir şehirdir, yavrum istanbul.
d..f..
4 Temmuz 2010 Pazar
zaman tamircisi
kalp tansiyonunu ölçüyor zembereğin.
bileğinden kanıyor,
zamanın damarları kesilmiş.
gün kaybediyor,
gün, revandan...
öpsün istedim bileğimden,
akan günlerden öpsün.
"tamir edilemeyen saat yoktur*"
demişti bir saat ustası.
tamir edilemeyen zamanlar
kanıyor bileklerimde.
tüm zamanlar bozuk gibi
öyle hissettiriyor
kalbimi sokan akrep.
***
küller sarhoş..
unutulmak, biraz da özgürlüktür.
bir kayanın etekleri
rüzgarla tutuştuğunda
kum ağlar.
işte böyle,
acele etmeden
yavaş yavaş dökülelim
kucaklarımızdan.
gün gelecek
kimse kalmayacak "geride"
gün gelecek,
sonsuzlukla aynı yerde birleşeceğiz.
öyle mi?
geride kimse kalmadığında
biriktiğimiz yeri koruyacağız.
öyle mi?
burada beceremedik,
beceremedik işte.
***
sonra
öpülmekten yorgun düşmüş
dudakları anımsadım.
anımsamak mevsimiyle geliyor.
ağustostu, dardı kapılar
ve limanları terk etmişti şehir.
hangi mutluluk kederi güldürebilirdi?
yolda gördüğüm yorgun dudaklar
ağustos kokuyordu.
çok mutsuz bir ağustos..
işte böyle akıyor zaman bileklerimden,
sıcak bir ağustos gibi...
rengi mutsuz, soluk kırmızı..
***
ne zaman tanınmasam
bunca yaşamışlığımı yadırgıyorum.
o yorgun ağustos sen neredeydin?
güneşin ve rüzgarın
saçlarında bıraktığı toz...
yürüdüm, bekledim, baktım.
kimse görmedi.
kaldım.
zamanım bozuk,
tanınmıyorum.
d..f..
* recep gürgen - bir saat tamircisi, zanaatkarı..
(...)
bileğinden kanıyor,
zamanın damarları kesilmiş.
gün kaybediyor,
gün, revandan...
öpsün istedim bileğimden,
akan günlerden öpsün.
"tamir edilemeyen saat yoktur*"
demişti bir saat ustası.
tamir edilemeyen zamanlar
kanıyor bileklerimde.
tüm zamanlar bozuk gibi
öyle hissettiriyor
kalbimi sokan akrep.
***
küller sarhoş..
unutulmak, biraz da özgürlüktür.
bir kayanın etekleri
rüzgarla tutuştuğunda
kum ağlar.
işte böyle,
acele etmeden
yavaş yavaş dökülelim
kucaklarımızdan.
gün gelecek
kimse kalmayacak "geride"
gün gelecek,
sonsuzlukla aynı yerde birleşeceğiz.
öyle mi?
geride kimse kalmadığında
biriktiğimiz yeri koruyacağız.
öyle mi?
burada beceremedik,
beceremedik işte.
***
sonra
öpülmekten yorgun düşmüş
dudakları anımsadım.
anımsamak mevsimiyle geliyor.
ağustostu, dardı kapılar
ve limanları terk etmişti şehir.
hangi mutluluk kederi güldürebilirdi?
yolda gördüğüm yorgun dudaklar
ağustos kokuyordu.
çok mutsuz bir ağustos..
işte böyle akıyor zaman bileklerimden,
sıcak bir ağustos gibi...
rengi mutsuz, soluk kırmızı..
***
ne zaman tanınmasam
bunca yaşamışlığımı yadırgıyorum.
o yorgun ağustos sen neredeydin?
güneşin ve rüzgarın
saçlarında bıraktığı toz...
yürüdüm, bekledim, baktım.
kimse görmedi.
kaldım.
zamanım bozuk,
tanınmıyorum.
d..f..
* recep gürgen - bir saat tamircisi, zanaatkarı..
(...)
insan üzüldüğü zaman yüzünü dövüyor çizgileriyle
sözlerden, gözlerden uzak
bir tapınak aynasına bakarken
bir keder dilemek tanrıdan
insandan, sözlerden, gözlerden uzak...
insan üzüldüğü zaman
yüzünü dövüyor çizgileriyle
hep aynı yerinden
derinleşerek...
başka bir yüz çizmek istiyor
tapınak aynasının yüzüne.
***
beni tanımadığında
şiddet gördüm.
ellerim kendini dövdü,
sözlerim sessizliğini..
bir hava baloncuğu gibi
izlerden gittim
görünmeyen.
beni tanımadığında
kan gördüm.
rüyam bozuldu.
***
kuyudan un çektim,
eledim gözbebeklerimi suyla.
ah revan
ah sus!
iniltisi dünyanın
neye dolacak?
neye sığacağız
niye konuşacak?
sükunetinde yangın olanın
sesinde nasıl sağalacağız?
***
sözlerden, sus'lardan uzak...
sükuneti bilmeyen bir dünyanın
dilsiz aynalarında
dudağına yeşeren ova...
yok öyle bir ülke,
kanatsız ruhlar,
öldüğünüzde susmuş olacağız
sadece
sese.
bana göklerden ve maviden bahsetme,
umuttan, aşktan
ve sonunu bilmediğin sonsuzluktan...
daha büyük bir şiddet istiyorum,
tanınmamışlığımı öldürecek,
yokluğumu..
***
...ve şehre siyah kanatlar takıp
gitmesini istedim omuzlarımdan.
beni eskimiş bir gününde bırakarak...
d..f..
*tanrım, yazmak, yazıyor olmak ne büyük bir acı. unutayım kelimeleri, bir kez daha...
bir tapınak aynasına bakarken
bir keder dilemek tanrıdan
insandan, sözlerden, gözlerden uzak...
insan üzüldüğü zaman
yüzünü dövüyor çizgileriyle
hep aynı yerinden
derinleşerek...
başka bir yüz çizmek istiyor
tapınak aynasının yüzüne.
***
beni tanımadığında
şiddet gördüm.
ellerim kendini dövdü,
sözlerim sessizliğini..
bir hava baloncuğu gibi
izlerden gittim
görünmeyen.
beni tanımadığında
kan gördüm.
rüyam bozuldu.
***
kuyudan un çektim,
eledim gözbebeklerimi suyla.
ah revan
ah sus!
iniltisi dünyanın
neye dolacak?
neye sığacağız
niye konuşacak?
sükunetinde yangın olanın
sesinde nasıl sağalacağız?
***
sözlerden, sus'lardan uzak...
sükuneti bilmeyen bir dünyanın
dilsiz aynalarında
dudağına yeşeren ova...
yok öyle bir ülke,
kanatsız ruhlar,
öldüğünüzde susmuş olacağız
sadece
sese.
bana göklerden ve maviden bahsetme,
umuttan, aşktan
ve sonunu bilmediğin sonsuzluktan...
daha büyük bir şiddet istiyorum,
tanınmamışlığımı öldürecek,
yokluğumu..
***
...ve şehre siyah kanatlar takıp
gitmesini istedim omuzlarımdan.
beni eskimiş bir gününde bırakarak...
d..f..
*tanrım, yazmak, yazıyor olmak ne büyük bir acı. unutayım kelimeleri, bir kez daha...
30 Haziran 2010 Çarşamba
mektubunuz var efendim

dedi ki
içimi boşalttım üzerinize
yine de azalmadı mavim.
yine de mavimi anlamadınız.
***
çok uzun bir yazı birikti içimde. göğün ilhamı şüphesiz, kanatlarında taşıyor sözlerimizi. bir yığın umutsuzluğa karşın hala devam edebilmek anlamlı.
bu yazı aslında bir mektup. yazıldığı yer sözün kardeşliği, halkların kardeşliği... göğün kardeşliği, mavinin...
yaşadığımız zaman ve topraklar tarihinden bu yana bölünmelere sahne olmuş ama özünde bir kalabilmiş bir mecra. mekanla sınırlandırmak istemiyorum, ruhuyla bir bütün çünkü. son yıllarda ülkemizde derin kamplaşmalar, bölünmeler, yırtılmalar oldu. aynı şehri, komşu semtleri paylaşanlar bir önyargı penceresinden uzaklık ördüler aralarına. onlarca ortak noktaya, onlarca bilincinde olmadığımız aynılığa rağmen, ıradık durduk. bunu hep anlamsız ve acıtan bir yara olarak duyumsadım. hala zaman zaman beni kederlendirir.
sanal dünyanın hayali bir yurdu var. neden hayali dediğime gelince, görmediğimiz, duymadığımız insan çeşitleri bir ekmek etrafında toplanabiliyoruz. bir ekmek tarifiyle kokuya, tada, una suya dokunuyoruz. yürüdüğümüz yolları, gördüğümüz güneşi, müziği yazıp tüm derin çatlakları bir hamurla dolduruyoruz. önce konuşuyoruz yani, önce kelimelerimizle ve anlamlarımızla var oluyoruz. sonrasını önemsiz kılan bu söz kardeşliği tüm uzak mesafeleri de gideriyor. sokakta görsek, bir toplantıda karşılaşsak belki konuşmaya cesaret edemediğimiz, edemeyeceğimiz insanlar burada önce en zor olanı konuşarak başlıyor. bu hayali yurt, gerçek dışı değil. hayali dememin sebebi, hayal kadar güzel bağlar kurabiliyor olması. bazen aynı cümleyi, aynı anlamı kurmak aslında ne kadar aynı olduğumuzun bir kanıtıydı. kadınlar ve erkekler olarak bu hayal yurdunda kendimize nefes aldıracak bir gök açtık. bu gök dışarıda yağmur yağdığında buradan daha güçlü hissedilen bir göktü. çünkü anlamak her şey... bu yüzden tatile gidenler bavullarını bizimle doldurdu, tatilini bizimle yaptı, evine döndüğünde önce ekmek fırınını açtı, ekmek kokusunu yaydı. çünkü burası dışarıdan daha gerçek, daha dürüst ve samimi "çoğu kez". anlamak ve anlatmaktan başka derdimiz yok çünkü. burası beraber yaşayabileceğimizin bir örneği. buydu mektuba yazmak istediklerim.
yani, önyargılar varlığımızı öldürüyor. birbirimizi öldürüyoruz durmadan. konuşalım, yazalım, kelimelerimizi birbirimiz için yaşatalım. anlamak her şey...
kafka milena ya yazdığı mektuplarında diyor ki; yazmak hayaletler önünde soyunmak gibi...
sümüklü böcek böyle düşünüyor :)
d..f..
22 Haziran 2010 Salı
günübirlik acılar
ne çok acı var değil mi? hiç biri bizim suçumuz değilmiş gibi! acıyıp acıyıp geçiyor, günler öyle artık. yemek yerken gördüğümüz, duyduğumuz bir kayıp için bir lokma eksik yediğimiz oluyordur. gün içinde bir kahkahamızı içimizde tutuyoruz belki. bir yandan günün akışı devam ederken diğer yanda kayıpların artık olmayışı garip bir hüzünle içimizde bekleyip ertesi gün yerini bir başkasına bırakıyor. ama hepsi bu! oysa gidenlerin yerinde kendimizin olduğunu düşününce korkuyoruz, belki dehşete kapılıyoruz! ben bir bombayla ya da bir kurşunla bir yerde yaşamımı yitirsem, geride kalan dünyanın yiten yaşamımla düzene girmesini isterim. ben gittim madem, dünya buna mukabil içinde bir iyilik doğursun isterim. ama ertesi gün unutulup, günü birlik bir acıyla buharlaşacağım düşüncesini aklım almıyor. oysa giden her halk parçası bu kaderi yaşıyor. onca askerin, onca pkk lının bundan başka bir sonu olmadı. hiçbiri uğur mumcu ya da hrant değildi. kimi askerdi, kimi öğrenci kimi de "yoldan geçen"... yoldan geçen, yoldan geçmek... hepimiz olabiliriz ama değiliz. oysa az evvel kurduğum empati kesinlikle herkesin ortak hissiyatıdır. insan kendini önemser. kendini önemseyen insan başkasını günübirlik önemsiyor "ama"
ne kadar kolaylaştı acıyı sindirmek? "şehit" dediğimizde de aynı sindirme işlemini, aynı unutkanlığı yaşamıyor muyuz? tanrım, her şeyin içini nasıl da boşalttık! çaresizlik insanı çıldırtabilir.
"salıhıımmm" diye ağıt yakan mardinli annenin boğazındaki yangın yaşadıkça sönmeyecek. şimdi ne yapıyordur kim bilir? yüreğinin ateşi yorgun bedenine nefes aldırıyor mudur? anne, karşılıksız seven tek varlık! bu ateşi yakanların arasındayız şöyle ya da böyle! kimse mesuliyetsiz değil! sorumluluğumuz günübirlik kederden çok, çok daha fazlasıdır.
d..f..
ne kadar kolaylaştı acıyı sindirmek? "şehit" dediğimizde de aynı sindirme işlemini, aynı unutkanlığı yaşamıyor muyuz? tanrım, her şeyin içini nasıl da boşalttık! çaresizlik insanı çıldırtabilir.
"salıhıımmm" diye ağıt yakan mardinli annenin boğazındaki yangın yaşadıkça sönmeyecek. şimdi ne yapıyordur kim bilir? yüreğinin ateşi yorgun bedenine nefes aldırıyor mudur? anne, karşılıksız seven tek varlık! bu ateşi yakanların arasındayız şöyle ya da böyle! kimse mesuliyetsiz değil! sorumluluğumuz günübirlik kederden çok, çok daha fazlasıdır.
d..f..
16 Haziran 2010 Çarşamba
körler ve görenler

borges ulusal kütüphaneye müdür olduğunda görme duyusunu kaybetmişti artık. bunu şu cümleyle ifade eder "sekiz yüz bin kitapla aynı anda gelen karanlık tanrının bana bir ironisidir."
körlüğü açalım mı? borgesin körlüğü şüphesiz bir karanlık değildi. bilginin ve düşünce gücünün ışığıdır ruhu aydınlatan. eğer gördüklerimiz bize aydınlık sunsa idi tüm gün huzur sarhoşu olmaz mıydık? görme duyusu varlığın algılanışındaki pencerelerden biridir sadece.
asıl körlük, içinde bulunduğumuz varlık deryasının bilgisini zihinsel olarak görememektir. yaşam bilgisine karşın şiddetli bir körlükle iç içeyiz. bu da bir ironi değil midir? fiziksel olarak görme ile zihinsel olarak görme eylemleri arasındaki farkın aydınlık ve karanlık kadar sert uçlarda kalışı görmek eyleminin içselliğine götürür bizi.
tanrını verdiği körlüğü ironi olarak yorumlayan borges, aceba bu düşüncesini sonradan irdelemiş midir? tırnaklarınız derinden kesilmişse tutunmak için daha çok çaba sarfeder, daha çok zahmet çekersiniz. zahmetle gelen, huzur bırakır. huzur en şiddetli aydınlıktır.
rodrigo nun körlüğü mesela. müziğinde renkleri işlediğini düşünmüşümdür. o kadar içtendir ki o renklere dokunursunuz.
ve elbette cemil meriç in körlüğü... bir arayış kapısı olmamış mıdır yazara? fiziksel karanlığından bir iç aydınlık yolculuğuna çıkmamış mıdır?
fiziksel körlük gelirken yanında getirdiği karanlıkta oyulmak istenen bir duvarla gelir. -şüphesiz öyledir- ışık için duvarları delmelisiniz.
oysa tüm duyuları sağlıklı olan birçok insan zihinsel duvarlarını aşıp öz aydınlık yolunu göremezler. işte bu körlük en aşılmaz ve en kronik körlüktür. gündelik koşuşturmanın içinde görüp de varlıklarını kavrayamadığımız varlıklar yığını, yaşam hurdasına dönüştürüyor hayatlarımızı.
görmek için değil, anlamak için bakmalı. gözlerin hakkını vermeli. kör olmanın bir armağan olduğu hayatlar bugün bize bunu öğütlüyor. körlüğün niteliğini..
d..f..
14 Haziran 2010 Pazartesi
bir şeftaliden süt sağmak

yorucu bir hafta sonu geçirdim. kuzenler davet etti, dut yemeye gittik akçakoca ya. güzel bir yerdir akçakoca. düzceye bağlı, deniz kenarında sevimli, yeşili ve denizi iç içe bakir bir belde. çok sevdiğim bir yerdir. misafir olduğum evin göz alabildiğine bir bahçesi var. tüm meyveler olmasa da, dut erik ve kiraz mevsimi. ama asıl sürprizi anlatacağım.
memleket özlemi içimizde bir yerlerde her daim taze kaldığından, yeşile, ağaca, çiçeğe hasret yaşıyoruz bu şehir sıkışıklığında. ağaca çıkmayı pek severim. çünkü meyveyi ağacında yemenin tadı başka türlüdür. yıkamazsın bile! seçmece yapabilirsin. karıncalar seni ağaçtan ayırmaz, her bir yanından yürürler. sabah erkenden erik ağacına çıkıp kendisiyle hasret giderdik. aslında armut ağacıyla daha bir samimiydik ama kendisi henüz olgunluğa uyanmamıştı. tabii, bahçede bir inek, bir buzak, bir horoz, 8 tavuk ve bir de ferik vardı :) ineğin adı şeftali. buzağı henüz 8 aylık, şımarınca boynuzlarıyla şakalaşmayı seviyor, kolumda küçük bir sıyrık var :) ortalama on beş kişinin yayıldığı bu bahçe herkese seveceği bir uğraş bulmak hiç zor değil. ben ağaçlar ve hayvanlarla oynamaktan yorgun düştüm. bir ara bahçe fırınını yakıp sütle yoğrulmuş hamurdan enfes pideler yaptık. sonra onları şeftalinin sütünden yapılmış tereyağı ve dut ağaçlarından yapılmış pekmezle donatıp yedik. on beş kişi birden :) esasen sayı daha fazla olabilir emin değilim. ortamda koyu chp li bir bey vardı. öğretmen kendisi. yıllarca sürülmüş oradan oraya. mahkemeler vs derken bugünlerde biraz rahat nefes alıyor. siyaset mavalları havada uçuşurken mümkün olduğunda uzak durdum. bu doğal ortamda siyasetin yapaylığını dillendirmek ne kadar itici. masada yemek yerken şeftalinin nazlı buzağı yanı başımda omuzuma başını uzatıyor, gülüşüyoruz.
akşama yakın kiraz toplamaya gidelim dedik. sepetleri alıp yüksek tepelerin üzerindeki toprak yoldan tozu dumana katarak on dakika kadar gittik. fınrık bahçelerinin içinde iki tane beyaz kiraz ağacı. ama onlara doğru yürürken bir ne göreyim, yabani çilek dolu her taraf. sevincindem çılgına döndüm :)) kirazı mirazı unutup hemen araziye yayıldım. minnacık, serçe parmağı ucu kadar, iri yeşil otların arasından kıpkırmızı minik yüzleriyle toprağa neşe saçıyorlar. kokularını tarif etmek mümkün değil, yiyorum, kokluyorum, yanımda gelen arkadaşa anlatıyorum. toplayıp yapraktan yaptığım külahların içine dolduruyorum. ortam gerçekten doğal, çakal görüyoruz yolda, sincaplar vs... arabamıza yerleşmiş bir uğur böceği eve adar eşlik ediyor bize. uzun eteğim kırdaki tüm dikenleri toplamış, ayak bileklerim çiziklerle dolu. öyle kendimden geçmişim ki acısını çok sonra hissediyorum. fotoğraflar arkadaşta kaldı, eklerim bir ara. velhasıl akşam yola çıkıp dönüyoruz, istanbul trafiği. olsun, çıkış yolu var ya şehrin! ya olmasaydı?
kardelen gelmiş ben yokken, 6 yaşında bir kız. tatlılar tatlısı. bu evde hiç çocuk yok demiş. fatma nerde diye sormuş sonra. evdekiler benlen alay ediyordu. orada da fatma nur ve mustafa vardı. mustafa 5 yaşında. beni incir ağacının arkasına götürüp bir oyun sergiledi. tekerleme söyleyip dans etti. ablası yoğurduğu çamuru gösterip kurutmaya bıraktığı kilden topu gösterdi. onlara kayıtsız kalmak öyle zor ki. çünkü bu büyük bahçe benim çocukluğumun bahçesine çok benziyor. ve mustafanın oyunu tıpkı benim çocuklukluğumda kendi kendime konuştuğum hayalli oyunlar gibi. bir çocuğun yalnızlığı bir büyüğün yalnızlığı kadar büyük değildir. çünkü göremedikleri onun arkadaşıdır hep. bizlerin göremedikleri ise korkularına dönüşüyor zamanla.
bu gece erken yatıp birimiş uykusuzluğumu gidereceğim. tatlı yorgunluğumu, ayak bileklerimdeki dikenlerin izlerini rüyalarımda yeniden yaşayacağım muhtemelen :) hahahaa, arkadaşım gece kalkıp duvara parmaklarıyla dokunarak hesap yapıyormuş. rüyasındaki hesap makinesi gerçek hayatta bir duvar olunca insan bir tuhaf oluyor -çok gülse de- rüyasını anlattı da... önemli olan işlevselliği tabi.
d..f..
* fotoğraf akçakoca belediyesinden.
5 Haziran 2010 Cumartesi
1 Haziran 2010 Salı
mutsuzluğun bedeli

dün akşam eve gittiğimde 00:30 a kadar haber izledim. malumunuz, tartışmalar, yorumlar, yeni gelişmeler... kendimi kaptırmışım. buraya onların özetini geçecek değilim. bir ara ağladım. ankarada farklı kesimlerden toplanan kabalığı görünce... yemek yediğim ana denk geldi, ağzımı tıka basa doldururken öte taraftan burnum akıyor, yanaklarım ıslanıyor... ama sanki daha bir iştahla yiyorum. sonra başımı yastığa koyunca bu kürede mutlu olup olmadığımı düşündüm. evet, vallahi mutlu değilim bu kürede yaşamaktan.
bir kaç yıl evvel israil, yine ahlaksız savaş anlayışıyla halkların vicdanlarını ayaklandırmıştı. tepki için malum siyasi oluşumun toplandığı o klasik şişli meydanına gitmeye karar verdim. yağmurlu soğuk bir gün. meydan bağırışmalarla inliyor. kalablık canlı bir organizma gibi sürekli kendini yeniliyor, istanbulun bir çok köşesinden devam eden sirkülasyon... yumruklar havaya kalkıyor, birşeyler kahroluyor... şemsiyelerin gölgesinde üzerideki kapşonlu yağmurluğumla yumruğumu ben de havaya kaldırmışım. ben de kahrediyorum onlar gibi. o sırada önüme bir adam geçiyor, omzunda bir çocuk. ülke ismini telaffuz edemiyor, zar zor duyabildiğim sesi beni incitiyor. yumruğumu indirip meydanı terkediyorum. neden bilmem ama kendimi oraya ait hissedemedim o an. daha doğrusu sığamadım. insan bazen nerede duracağını bilemiyor. çook keskin bile olsa hatlar an geliyor kopuyorsunuz o keskinlikten, başka şeylerde varolabilme arzusuna dönüşüyorsunuz.
biliyoruz ki ortadoğu, kaderi savaşlarla barışık garip bir coğrafya. orada yaşammın içine girmek, doğarak; sonradan dahil olmaktan çok daha kolay. içinden giriyorsun şiddetin. orada şiddetle ve ihanetle büyüyorsun. bizler yanıbaşımızda olsa da alışamıyoruz buna bir türlü oysa onlar bunu günlük yaşamın bir parçası gibi kabul etmişler sanki. kadercilik, böyle bir şey mi?
bir arkadaşımla konuşurken düşünmekte olduğum bir şyi onunla paylaşmıştım. bu çok basit bir çıkarım, belki doğruluk payı var belki yok... sebze ve meyve tüketenler yani tarımla yaşamlarını sürdürenler hayvancılık yapan coğrafyalara nazaran daha kan dökücü sanki. hani karaenizde "faşist" bir vurgu olsa da günlük yaşamın içinde töresel, ya da ona benzer şeylerden kan dökme eylemleri duymayız çok fazla. ama doğudan çok sık duyuyoruz bu tür haberleri. aceba hayvancılık yapan toplumlar, şartları gereği kan dökmeye daha mı meyilli? bunu israile bağlayacak değilim elbette, bu coğrafi şartlarla ilgili bir durum. kadercilik denilen şey, budur işte.
neyse... gece başını yastığa koyunca insan daha kozmik düşünüyor. eskiden böyle düşününce biraz gevşerdim oysa bugün umutsuzluğun koyulaştığı bir manzara görüyorum. sadece can kaybına yol açmak değildir katliam. coğrafyasına yaydığı mutsuzluğun, huzursuzluğun da günahını yüklenmektedir israil. bizlere yaşattığı umutsuzluğun da...
şiddetin varlığını kabullenen ve yer yer olumlayan bir yazım vardı. belki de şiddeti bir daha sorgulmak gerekir.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
cumartesi kuşu, şiir, şarkı ve bekleme salonu...
24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku
iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte
24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki
rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi
geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.
Çay Bahçesi - c.süreya
cumartesi...
gün bekleme salonu, yağmur yağıyor...
gelmeyeceğini bildiğim bir günde, gelmeyişini bekliyorum.
sevgilim cumartesi, günlerin kuşu..
d..f..
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku
iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte
24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki
rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi
geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.
Çay Bahçesi - c.süreya
cumartesi...
gün bekleme salonu, yağmur yağıyor...
gelmeyeceğini bildiğim bir günde, gelmeyişini bekliyorum.
sevgilim cumartesi, günlerin kuşu..
d..f..
15 Mayıs 2010 Cumartesi
bir hamalın yorgunluk serüvenleri
nasıl geçti bir hafta, anlamış değilim. yokuş aşağı freni boşalmış bir tır gibi zaman. bir vakitler her şey çok genişti. her şey çok iriydi. şimdi ise her şey küçüldü, sıkıştı da ben irileştim sanki. zaman sıkıyor, sık boğaz ediyor.
sabahın köründe böyle şeyler de yazılır mıymış? metroda etrafa buzul saçan klimanın etkisiyle belki de soğuk şeyler düşünüyor insan. soğumak istiyor belki.. oysa dün gece gözlerimi kapar kapamaz yorgunluktan kendimi bir rüyanın içinde bulup o şaşkınlıkla gözlerimi açmıştım yeniden. yıldız yağıyordu. bir kaç saniyelik, belki de yorgunluğun verdiği sanrı. neden bu kadar yoruyorum kendimi?
beden ve ruh bir denge tutturamayınca yaşam raydan çıkıyor. sürekli bir daire çizen ve büyüyemeyen kısır bir yolculuğa dönüşüyor. ruhumun içinde sıkışıp kaldığı bu dişli beni o daraltmaya doğru çekerken bedenimle onu oradan kurtarmaya çalışıyorum. bir kaç sene evvel, kederim içime sığmayacak kadar büyüdüğünde köye gidip bir kaç hafta tarla kazmış, ağır işlerde çalışmıştım. akşam olup da başını yastığa koyduğunda hiçbir şey düşünemeden uyuya kalmanın güzelliğidir bu. ruhun hafif, özgür, biraz da dışlanmış hisseder kendini ama iyidir, iyi gelir ona bedeninin yorgunluğunda varlığını hissetmek.
burada yani büyük ve kalabalık şehirlerde yorucu işlerde çalışmak köyde tarla kazmak gibi olmasa da hiç yoktan iyidir. insan kendimden kaçayım derken aslında kendine dönmeyi özlemektedir.
bir de hep geç kaldığım bir şeyler vardır. tanrım! bir şeyi aylarca kovalayıp yorgun düştüğünüzde ansızın yanınızdan geçip gittiğini düşünün. işte böyle bir şey yaşadım. bunu haksızlık olarak düşündüm. söylendim, öfkelendim kendime. elime bir kalem alıp, sıradan ama anlamlı bir kalem, saatlerce yürüdüm ayağımı acıtan o aptal ayakabıların içinde. eve vardığımda yürüyemiyordum. bu yorgunluk hali ancak 3 sayfa yazı yazamakla biraz huzur verdi bana. oysa ne kadar yazsam söyleyemediğim tüm sözler gene kalbimin cebinde küskün küskün benimle uykuya daldı.
iç karartıcı değil mi? bahar iyiliktir demişti şair. bahar geçiyor ve ben korkuyorum. bu gün bir gemi kalkacak şiir iskelesinden. gitmeyeceğim. kızgınım ama kime kızdığımı bile bilmiyorum, garip bir durum.
bekleme odam, cumartesi günü. ne güzelsin, saçına tek yaprağı kalmış bir papatya takıyorum. bekliyorum, bekliyorum... godot tüm günlerimizi eline geçirmiş.içimizde beklemeyi seven ve isteyen kabarık bir deniz var.
şimdi hal böyleyken deniz baykalın ahlak anlayışını, oynadığı kasetleri, piyasa çıkaracağı "...devam edecek" dvd leri hiç umrumda değil doğrusu. her sabah gördüğüm evsiz adamın "aceba tuvaletimi nereye yapsam" düşüncesi kadar ilgilendirmiyor beni.
bu vesileyle öpüyorum cumartesimin zarif ellerinden..
d..f..
sabahın köründe böyle şeyler de yazılır mıymış? metroda etrafa buzul saçan klimanın etkisiyle belki de soğuk şeyler düşünüyor insan. soğumak istiyor belki.. oysa dün gece gözlerimi kapar kapamaz yorgunluktan kendimi bir rüyanın içinde bulup o şaşkınlıkla gözlerimi açmıştım yeniden. yıldız yağıyordu. bir kaç saniyelik, belki de yorgunluğun verdiği sanrı. neden bu kadar yoruyorum kendimi?
beden ve ruh bir denge tutturamayınca yaşam raydan çıkıyor. sürekli bir daire çizen ve büyüyemeyen kısır bir yolculuğa dönüşüyor. ruhumun içinde sıkışıp kaldığı bu dişli beni o daraltmaya doğru çekerken bedenimle onu oradan kurtarmaya çalışıyorum. bir kaç sene evvel, kederim içime sığmayacak kadar büyüdüğünde köye gidip bir kaç hafta tarla kazmış, ağır işlerde çalışmıştım. akşam olup da başını yastığa koyduğunda hiçbir şey düşünemeden uyuya kalmanın güzelliğidir bu. ruhun hafif, özgür, biraz da dışlanmış hisseder kendini ama iyidir, iyi gelir ona bedeninin yorgunluğunda varlığını hissetmek.
burada yani büyük ve kalabalık şehirlerde yorucu işlerde çalışmak köyde tarla kazmak gibi olmasa da hiç yoktan iyidir. insan kendimden kaçayım derken aslında kendine dönmeyi özlemektedir.
bir de hep geç kaldığım bir şeyler vardır. tanrım! bir şeyi aylarca kovalayıp yorgun düştüğünüzde ansızın yanınızdan geçip gittiğini düşünün. işte böyle bir şey yaşadım. bunu haksızlık olarak düşündüm. söylendim, öfkelendim kendime. elime bir kalem alıp, sıradan ama anlamlı bir kalem, saatlerce yürüdüm ayağımı acıtan o aptal ayakabıların içinde. eve vardığımda yürüyemiyordum. bu yorgunluk hali ancak 3 sayfa yazı yazamakla biraz huzur verdi bana. oysa ne kadar yazsam söyleyemediğim tüm sözler gene kalbimin cebinde küskün küskün benimle uykuya daldı.
iç karartıcı değil mi? bahar iyiliktir demişti şair. bahar geçiyor ve ben korkuyorum. bu gün bir gemi kalkacak şiir iskelesinden. gitmeyeceğim. kızgınım ama kime kızdığımı bile bilmiyorum, garip bir durum.
bekleme odam, cumartesi günü. ne güzelsin, saçına tek yaprağı kalmış bir papatya takıyorum. bekliyorum, bekliyorum... godot tüm günlerimizi eline geçirmiş.içimizde beklemeyi seven ve isteyen kabarık bir deniz var.
şimdi hal böyleyken deniz baykalın ahlak anlayışını, oynadığı kasetleri, piyasa çıkaracağı "...devam edecek" dvd leri hiç umrumda değil doğrusu. her sabah gördüğüm evsiz adamın "aceba tuvaletimi nereye yapsam" düşüncesi kadar ilgilendirmiyor beni.
bu vesileyle öpüyorum cumartesimin zarif ellerinden..
d..f..
8 Mayıs 2010 Cumartesi
bi cumartesi bi çay
sabahın erken saati. bu saatte boştur diyorsun sokaklar, meydanlar. ama öyle değil. turistler erkenden kalkıp bizi ve kendilerinden arda kalanları görmek için yarışıyorlar. çayımı içiyorum, gazetemi açıyorum derken gölgesinde oturduğum çiçekli bir ağaçtan masama çiçekler dökülüyor. ve bekleme salonunu andıran cumartesi günüm neşeleniyor, umutlanıyor. sonra meydanı martılar basıyor, turistler fotoğraf makinelerine sarılıyor. neyse kalkmalı...
3 Mayıs 2010 Pazartesi
yol hikayeleri
günleri kendi yoluna bıraktım. beni nereye götürmek isterlerse gitmeye karar verdim. düşüncelerimden kurtulmak için, kafamı meşgul edecek sert bir işe sarıldım. sadece yaz, sadece oku, sadece ... o seni bulacaktır.. gitmek istediğim yoldan geri çevrildikçe garip bir işaretin üzerimde hesaplar yaptığını fark ettim. bana ait hiçbir şey yok. bunu istemiyor muydum? silik ve kayıp bir zaman dilimi bana verilen. bunu istemiyor muydum? çırpınmak yok. bu kez çırpınmak yok. o beni bulacak ve tozumu silecek. o gün bile bana ait olmayacak hiçbir şey. bunu istemiyor muydum? hafiflemek bu mudur? içimde var olmak isteyen o şiddetli, telaşlı benliğim, her şeye bir bahane buluyor nasılsa. bu kez susmalı ve verilen kadar olmalı varlığını. öğreneceksin sıradanlığı, öğreneceksin..
sezgilerimi takip ederek geldiğim kapıda, arındım. ten uçtu gitti ruhumdan. aşkla kaldı ruhum, aşk ve duyumsamakla. böylece geldiği kapıda yalnız kalmadığını, kapının aralığından uzanan sabrı ve beklemeyi gördü. seni hak etmek için, içimdeki beni evcilleştirdim. ruhum tüm varlığı sadece duyarak algılayacak. ten uçtu ruhumdan. düşüncelerim oruçta, düşüncelerimin elleri yok artık. sezgilerimin inandığım gücü, bir gün kapıyı açacak ardına kadar. sesin sesimi davet edecek. buna kavuşmak derler sözün odalarında. kavuşmak sana sevgili, sesimle sesine sarılarak... teşekkür ederim.
rüzgarı terk etsek de
haritalar çizilmeye devam edecek yüzümüzde.
d..f..
-...-
sezgilerimi takip ederek geldiğim kapıda, arındım. ten uçtu gitti ruhumdan. aşkla kaldı ruhum, aşk ve duyumsamakla. böylece geldiği kapıda yalnız kalmadığını, kapının aralığından uzanan sabrı ve beklemeyi gördü. seni hak etmek için, içimdeki beni evcilleştirdim. ruhum tüm varlığı sadece duyarak algılayacak. ten uçtu ruhumdan. düşüncelerim oruçta, düşüncelerimin elleri yok artık. sezgilerimin inandığım gücü, bir gün kapıyı açacak ardına kadar. sesin sesimi davet edecek. buna kavuşmak derler sözün odalarında. kavuşmak sana sevgili, sesimle sesine sarılarak... teşekkür ederim.
rüzgarı terk etsek de
haritalar çizilmeye devam edecek yüzümüzde.
d..f..
-...-
30 Nisan 2010 Cuma
.
gecemi bölen uğultuya açtım uykumu.
sesim çıkmamıştı bir gece..
doğmuyordu, kelimeler unutmuştu ruhumu.
ve kelimelerle gitmişti her şeyin gerçekliği.
ve sen beni duydun.
sonra uyurken bu rüyanın yorumunda
uykumu böldü uğultu.
sesini unutma dedi,
sesini unutma.
ve sen beni duydun
ama
***
rüzgarı terk ettik,
muhalif yüzüm yorgun.
sesim çıkmamıştı bir gece..
doğmuyordu, kelimeler unutmuştu ruhumu.
ve kelimelerle gitmişti her şeyin gerçekliği.
ve sen beni duydun.
sonra uyurken bu rüyanın yorumunda
uykumu böldü uğultu.
sesini unutma dedi,
sesini unutma.
ve sen beni duydun
ama
***
rüzgarı terk ettik,
muhalif yüzüm yorgun.
28 Nisan 2010 Çarşamba
çok soğuk, çok çok soğuk, çipçok soğuk, sopsoğuk
çok soğuk. kendimi tosbağa gibi hissediyorum :/ çiçek böcek kuş anladık da nerede güneş, nerede sıcak havalar, nerede o caanım lodos, özledik vallahi... kaçtır eve buz kalıbına dönmüş bir şekilde düşüyorum. iki saat battaniyeye sarılıp kıpırdamıyorum, gece sıcak su torbası ayaklarımda... allahım nasıl bi ayaz, nasıl bi soğuk! tepemde kapalı bi klima var, acep ondan mı psikolojik üşüme diyorum ama ı ıh... aya baktım demin, titriyor aycağaz, abartıyorsam ne olayım :)
aynur un yeni albümü çıkmış, ne güzel. hiç yazasım da yok, yazmak için yazıyorum. aslında yazacak çok şey var da istek yok, üşümekten homurdanmaktan elim bir şeye varmıyor. ha bire uyuyorum sanki. sahi bir rüya gördüm, sakladım onu dün gece, birazdan yormak için yanına varacağım yeniden :) ımm... çok soğuk :(
gideyim ben, çawreşa -o ne demekse, eykidi utku :) -
aynur un yeni albümü çıkmış, ne güzel. hiç yazasım da yok, yazmak için yazıyorum. aslında yazacak çok şey var da istek yok, üşümekten homurdanmaktan elim bir şeye varmıyor. ha bire uyuyorum sanki. sahi bir rüya gördüm, sakladım onu dün gece, birazdan yormak için yanına varacağım yeniden :) ımm... çok soğuk :(
gideyim ben, çawreşa -o ne demekse, eykidi utku :) -
25 Nisan 2010 Pazar
dokunduğunu hissetmeyen eller...

mutfakta kek yapıyorum, manuel mikserle uğraş babam uğraş... o ara büyük abim geliyor yanıma, neden mikserle çırpmıyorsun diyor. hakikaten, neden? unutmuşum işte... dur diyor ben çırpayım tel mikserle sen un dök... kocaman elleriyle tıpkı mikser gibi çırpıyor. ellerine bakıyorum, yara bere içinde ve kalın bir deriye sahip. çünkü o bir işçi. bu eller dokunduğunu hissetmiyordur. sahi dokunduğunu hissetmemek, nasıl bir şeydir kim bilir?
demokratik açılım lakırtılarından günlerdir fenalık geldi. ama demokratik açılıma emeği dahil etmek kimsenin aklına gelmedi mecliste. çünkü onların elleri dokunduğunu hissediyor! ahmet insel'in güzel bir yazısı vardı radikalde, aşağıya linkini ekleyeceğim.
ılımlı islam modeli denilen siyasi tanım, liberalizmi zemin edinen bir model. mutedil bir siyasi dil kulaklara hoş gelirken ekonomik yönünü es geçmekle büyük bir hataya düşmüş oluyoruz. liberalizm, kapitalizme yaşam akıtan şah damarı adeta. tüketim ve serbest piyasa çılgınlığı bugün ekonomik krizlerde orta sınıfın alaşağı edilmesi demek. ekonomik hiyerarşinin katmanları arasında uçurumlar meydana gelmesi vicdani noktada kabul edilebilir bir durum değil.
var olma noktasında devlet dünya sistemi içine karışmış, güçlü bir ekonomiye sahip olabilmek için didiniyor. ama dönen çarklar devletin ekonomisini büyütürken, büyüyen ülke içindeki zenginler oluyor sadece. orta sınıf hep aynı kısır döngüde, hep aynı dar yaka modelinde sürünüyor. şimdi size bilim, felsefe ve sosyoloji alanlarından bir kaç not düşeceğim. hepsi temelde insanın oluşturduğu statükocu hiyerarşinin çirkin varlığını işaret eden düşünceler.
gabriel marcel metafizik üzerine bir sohbetinde diyor ki... kişi kendine bir fonksiyonlar yığını olarak gösteriliyor. önce yaşamsal fonksiyonlar, sonra toplumsal fonksiyonlar... yemek yemek, fiziksel ihtiyaçlarını gidermek yaşamsal fonksiyonlar iken, sosyal yaşam alanında bizden beklenenleri yerine getirmek de toplumsal fonksiyonlarımız oluyor: çalışmak, vatandaşlık görevlerimiz vs gibi... fakat tüm bu fonksiyonlarımız içinde mekanik ve materyalist bir yaşam rutini içindeyizdir. bir robot gibi programlanıp fonksiyon çeşitliliğimizi idame ederiz. sonra günün birinde emekliye ayrılır, yaşamın bu kasvetli yerinde ölümü bekleriz. fizyolojik fonksiyonlar (yaşam ve ölüm gibi) nesneldir. yani kullanılır olan, kullanılırlığını yitirir, sosyal ve yaşamsal fonksiyonlar biter. kayıttan düşer.
bu yaşam, sistemlerin insana biçtiği "fonksinel yaşam tarzı" ne kadar hazmedilir? ne kadar insani? bu tabloyu bir kenara koyalım lütfen...
stephen jay gould'un vaktiyle evrim teorisinin keskinliğine getirdiği itirazı okurken bazı cümleleri çok çarpıcı bulmuştum. diyordu ki gould... insan çok kibirli bir varlık. varlığını evrenin merkezi haline getirmiş. mesela tek hücreliler ekosistem içinde çok baskındırlar ama insanlar tarafından organizmal indirgemecilikle "basit" türler içinde yer alırlar. gould, insan; sosyal alanda da doğa tarihinde izlediği yolu seçerek hiyerarşik bir düzen içinde gittikçe modernleştiğini düşünür diyor. böler; yönetir, statükocu hiyerarşiler üretir; yönetir, elitist bir açı oluşturarak ilerlediğini düşünür burjuva yaşamında.
insanın varlığını fizyolojik ve fonksiyonel alanlarda nasıl anlamlandırdığını gördük bu iki örnekte. birinde burjuvanın insana dayattığı fonksiyonel yaşam, diğerin de insana tüm canlı varlıklar içinde biçtiği fizyolojik değer... fizyolojik hiyerarşide insan en gelişmiş varlık iken, fonksiyonel hiyerarşide burjuva en üst kademede kendini en gelişmiş gösteriyor.
bu noktada devreye sokulması gereken, vicdani sorgudur! insan kainat içinde iradesi ve düşünce gücüyle en gelişmiş varlıktır, evet... ama ona yaşam alanı sunan ekosistem bir canlılar bütünüdür, yani komplekstir. bu önemli birliktelik, tüm canlılara saygı ve yaşam hakkı tanımayı gerektirir. diğer taraftan insana bir madde, bir mekanik fonksiyon sunan yaşam, insanın beden ile ruh birlikteliğini birbirinden koparacak derinlikte bir uçurum açıyor. işte tüketim dünyası, kapitalizm, liberalizm denilen hiyerarşi fabrikası insan ruhunu emip, sığ bir hayat dayatıyor. bedeninin fonksiyonlarını kullanıp işi bitince emekliye ayırıyor, ruhunu tüketiyor.
insan yığınları günlük geçim derdinde debelenirken reklam kazanovaları dört yanımızda flaşlarını patlatıyor. sanayi devrimi ardından fransız ihtilalinde robespierre in "insan hakları bildirgesinde" çok değerli maddeler yer almıştı. bu maddelerinden birinde robespierre diyor ki: "toplum, bütün üyelerinin geçimini sağlamak zorundadır; bunu onlara iş sağlayarak ya da çalışamayacak durumda olanlara da yaşama imkanı sağlayarak yapar. ihtiyaçlarını karşılayamayanlar için zorunlu olan maddi yardım, fazlasıyla sahip olanın borcudur: bu borcun nasıl ödeneceğini belirlemek yasanın görevidir." bir de özgürlükler adına çok şahane başka bir madde ilgimi çekti: "insanın zaman aşımına uğramayan haklarını ihlal eden her yasa, özünde adaletsiz ve zorbacadır. asla bir yasa sayılmaz."
buradan en başa dönersek... liberal ekonomi hiyerarşiler üreten, burjuvalar, elitistler üreten, insan ruhunu örseleyen, yaşamını sığlaştıran son derece kusurlu bir ekonomi anlayışıdır. insana değer veren, yaşam hakkını önceleyen, adalete inanan, vicdanı/sağduyusu çalışan, dini inançları olan hiçbir insan bu sistemi kabul edemez, kendiyle çelişir.
en önemlisi nasıl kapitalist sömürüyle islam anlayışı, özü gereği bir araya gelemezse, liberal ekonomi de aynı gerekçelerle islam ile bağdaşmaz. bu noktada ılımlı islam modeli, zarar veren radikal islamı tecrit etmek amacıyla yeni dünya düzenine uyum sağlayacak yeni bir islam modeli uydurma çabasıdır.
bugün, demokrasiye değer katacak en önemli hak ekonomik dengelerdir. dokunduğunu hissetmeyen fonksiyonel ellerin bir maddeden ne farkı var?
d..f..
http://www.radikal.com.tr/Default.aspxaType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=992559&Yazar=AHMET%20%DDNSEL&Date=25.04.2010&CategoryID=98
Etiketler:
ahmet insel,
fisyolojik hiyerarşi,
fonksiyon yaşam,
gould,
liberalizm,
marcel,
robespierre
23 Nisan 2010 Cuma
bir sümüklü böceğim gülhane parkında!
bugün özel bir durum dolaysıyla gülhane parkına uğradım sabah 11 civarıydı. aslında kısa bir yürüyüş yapıp çıkacaktım. fakat çıktığımda saat 16 idi :)) e güzeldi, kuşlar, çiçekler, kokular çarptı beni. çıkar adım bir müze gördüm, "islam bilim ve teknoloji tarihi" müzesi... ilk defa gördüm bu müzeyi. neyse, çıktığımda ayaklarımın tabanı yanıyordu. fazla kaptırmışım, görevli dedi ki ilk defa sizin kadar okuyanını gördüm, turist gibisiniz... müze göz sağlığı, madenler, astronomi, tıp, denizlik vs gibi ilk islam eserlerinden bahsediyordu dolaysıyla metinler çok fazlaydı. görsel materyalden çok, okumayı gerektiriyor... ama tabi mimari bölümünde cami minyatürüyle gülüşerek foto çektiren kızları görünce... yoksa görevli benimle konuşmak için bahane mi aradı? neyse, ziyaretçi defterine ekledim: "göz sağlığı bölümündeki tıbbi materyaller numaralandırılmamış, denizcilik bölümündeki yazılar yanlış ışıklandırmadan dolayı yansıma yapıyor, okunmuyor." kısa günün karı, bir yığın oryantalist isim edindim. edward said i düşündüm, gözlerim kapalı... sabah yeni bir işe başlayacağım, oysa hiç havamda değilim, neyse bakalım... resimlerimize bakalım efenim.

çok sevdiklerim, papatyalar... açılış kurdelesi gibiler..

bunlar da "aşiyanlar"... ağaçların tepesinde onlarca kuş yuvası... gözlemledim, neredeyse hepsi dolu, daha çok martılar var... papağanlar da gördüm, yemyeşil...

azıcık gözbebeğime, bi tutam yanaklarıma, birazcıkın saçlarıma...

tanrım! şu dalın güzelliğine bakın, aşk gibi bir şey, hayran olunası, kalbi yerinden fırlatacak kadar heyecan ve coşku verici... beyaz bahar dalı...

orada ağacın kovuğuna dikkatlice bakın! bir adet sümüklü böcek, hala uyanmamış kış uykusundan :) hemen tanıştım kendisiyle: "hemşerim memleket nere?"

koparmadan özür diledim önce. sonra ona "bana güzel haberler ver"dedim, "ulvi bir amaç için döküleceksin" dedim. ikna ettiğimi düşüyorum. derken bir ağaca yaslanıp başladım, seviyor sevmiyor... bunu kırk kere tekrar etmiş olmalıyım. orada kalan tek yaprak yüzümü güldürdü. hemen onu minik ajandamın arasına sakladım. "ah şu papatya falları..." yüzümü güldürdünüz kuzum vallahi :)

dilime dolanan şarkı "..." hay aksi vallahi şimdi unuttum :) eskilerden bir şeydi... papatyalardan kopamadım, dahası da var burada...

papatyalar meydana toplanmış kutlama yapıyorlardı. oradan bir gemi geçmekte. gülhane setüstü civarı... fena halde sarhoşum, kokular beni ele geçirdi...

laleler ve sümbüller. sümbül müydü bunlar? biz sümbül derdik. çok güzel kokuyordu bu minik lalezar...

gövdesi sedef hastalığına yakalanmış gibi... üzerinde sümüklü böceklerin ayak izlerini gördüm, güneş vurdukça parlıyordu izler.

çok sevdiklerim, papatyalar... açılış kurdelesi gibiler..

bunlar da "aşiyanlar"... ağaçların tepesinde onlarca kuş yuvası... gözlemledim, neredeyse hepsi dolu, daha çok martılar var... papağanlar da gördüm, yemyeşil...

azıcık gözbebeğime, bi tutam yanaklarıma, birazcıkın saçlarıma...

tanrım! şu dalın güzelliğine bakın, aşk gibi bir şey, hayran olunası, kalbi yerinden fırlatacak kadar heyecan ve coşku verici... beyaz bahar dalı...

orada ağacın kovuğuna dikkatlice bakın! bir adet sümüklü böcek, hala uyanmamış kış uykusundan :) hemen tanıştım kendisiyle: "hemşerim memleket nere?"

koparmadan özür diledim önce. sonra ona "bana güzel haberler ver"dedim, "ulvi bir amaç için döküleceksin" dedim. ikna ettiğimi düşüyorum. derken bir ağaca yaslanıp başladım, seviyor sevmiyor... bunu kırk kere tekrar etmiş olmalıyım. orada kalan tek yaprak yüzümü güldürdü. hemen onu minik ajandamın arasına sakladım. "ah şu papatya falları..." yüzümü güldürdünüz kuzum vallahi :)

dilime dolanan şarkı "..." hay aksi vallahi şimdi unuttum :) eskilerden bir şeydi... papatyalardan kopamadım, dahası da var burada...

papatyalar meydana toplanmış kutlama yapıyorlardı. oradan bir gemi geçmekte. gülhane setüstü civarı... fena halde sarhoşum, kokular beni ele geçirdi...

laleler ve sümbüller. sümbül müydü bunlar? biz sümbül derdik. çok güzel kokuyordu bu minik lalezar...

gövdesi sedef hastalığına yakalanmış gibi... üzerinde sümüklü böceklerin ayak izlerini gördüm, güneş vurdukça parlıyordu izler.
22 Nisan 2010 Perşembe
çağrışım yıldızları

kır oyunu; sarı, bulgur kokulu
midilli atları; belini sardığım ninni güzeli.
bir avuç kelebek; toz kanatlı ülkeler
müstakbel kapı aralıkları; sessiz ol, ebe yaklaşıyor!
güneşin çil dağıtan yanakları; beni ebeledi çil çil ışıkları..
lodosun eskimemiş saçları; rüzgar saçlarıma aşıktı, biliyorum.
bir baharın kucağında biriken; neşeli bağrışmalar, seslerimiz...
- ah anne! eskime! benden gitsin güzler, nisanlar biriksin sana...
şiir bana biraz neşe ver borcum olsun.
yarın güne bir gülüş sözüm vardı.
kül tablası; ciğerlerimden ölüme kül yolculuğu
aşk; ciğerlerimde açan esmer gelincik tarlası.
- çocuk! bana geri dön, bir rahim kadar derin olsun dönüşün.
su; beni unutma, alnımın masumiyet secdesi, beni unutma!
d..f..
-rodrigo&paco de lucia... kaçırdığım bir istanbul konseri, aşk olsun haber vermeden geçtin hayatımın ritmi...-
.
19 Nisan 2010 Pazartesi
çamurdan bilyeler

her insanın derinlerde bir yerinde çocukluk oyuncaklarını sakladığı bir odası vardır. plastiklerin, kağıtların, camların henüz girmediği kırsal alanlarda oyuncaklar çocukların el becerileri ve hayal gücüyle şekillenirdi. oyuncakların ham maddesi ise doğanın kendisiydi. örneğin tabanca, araba, bilye, bebek gibi oyuncaklar çocuklara bir yerlerden alınmazdı, yoktu çünkü. bisiklet mesela, sadece siyah beyaz televizyonda gördüğümüz bir şeydi. zaten bizim köyün şartları bisiklet kullanmak için de uygun değildi. sarı uzuun bir otobüs vardı, bizden daha derinlerde kalan köylere yolcu taşırdı. onun arkasında demir bir merdiven olurdu. ona takılıp giderdik bazen, annem içine girmememizi söylerdi çünkü içi kusmuk kokarmış hep. ama merdivenine takılmak bize yeterdi zaten bir iki kilometre, hırlayarak giden egzozu pis kokular çıkaran sarı bir canavara benzerdi. oyuncak araba yapardı abimler. ağacın gövdesinden kestikleri dairemsi parçalardan dört teker için günlerce yontup biçer sonrada onları üzerine iki kişinin bineceği bir arabaya dönüştürürlerdi. bayır aşağı patika yolda bu arabaya dört kişi biner son sürat giderdik. çıkardığı ses hala kulaklarımda ama bizim bağrışmalarımız o sesi bastırırdı. bisikletin yerine geçerdi bu araba. freni bayırın bittiği yerdi. tabanca da ağaçlardan yapılırdı. hatta yay ve ok yaptıklarını hatırlıyorum abimlerin. onlarla pek oynamazdım. çünkü yay boyum kadar olurdu. bebekler bez parçalarından, mısır koçanlarından olurdu zaten, kobel denirdi onlara.
ama en güzeli bilyelerdi. camdan bilye her çocukta bir iki tane olurdu en fazla. onlarda içindeki renk kuşağı, aldığı darbelerden görünmez halde ama oldukça değerli tutulurdu. bilye oynamak için ekstra üretim gerekirdi. balçık çamurdan bilyeler yuvarlardı abim. küçük bir ırmağın kenarında sarı bir çamurdan elleriyle parçalar koprarır onları bir çömlekçi gibi evirip çevirip bir kiremidin üzerine dizerdi. daha dokunulmazdı onlara kuruyuncaya kadar. ama benim sabırsızlığım her seferinde abimi kızdırır, parmak izlerimi bulduğu yamulmuş bilyeler yüzünden annemin yanına kadar kovalanırdım tarafından. kuruyanlardan çalardım ama asla o renkli cam bilyeler gibi olmazdı onlar. cam bilyeler bir dünya gibiydi. güneşe bakabilirsin onlarla, gözlerin yanmaz, göğe baktığında içlerinde eciş bücüş şekiller görür hayal kurarsın. bu minik kürenin içinde birileri yaşıyor sanki, hadi çıkın ortaya, o hava baloncuklarını kim bıraktı oraya? yeşil sarı, mavi, kırmızı... genelde üçlü olurdu renkleri. abimler bilye oynayıp kaybettiğinde üzerlerindeki giysilerin düğmelerini söküp vermek zorunda kalırdı. ablam hala anlatır, kırmızı hırkasının tüm düğmelerini amcamın oğluna kaptırdığı için annemden çok korkmuşmuş... bu bilyelerden hala incik boncuk sandığımda saklarım bir kaç tane. aslında bi kaç sene önce epey çoktular ama çocukların karşı koyamadığı bu minik renkli küreler verdikçe azaldı işte.
aşağıdaki link ise en sevdiğim çizgi film clamentine in jenerik müziği... sebebini bilmem ama her izlediğimde derin bir hüzne kapılırdım. kötülüğü bir ateşle, iyiliği ise havadan gelen bir baloncuğun içindeki güzel saçlı beyaz giysili kızla sembolleştiren bu film beni çok etkilerdi. clamentine çok masum ve korunmaya muhtaç bir kızdı ve ateş onun için fazla kötüydü gerçekten.
küçük bir yolculuğa çıktım yine bugün. şimdi dönme zamanı...
d..f..
http://www.youtube.com/watch?v=OERB_2dEQgs&feature=related
.
gülen yüzler
günlerdir süren bir telaştı bu. koşuşturmacalar, telaşlar sona erdi. şimdi yaşamını birleştiren iki gencin geleceği için güzel dilekler ve dualarla dolu bir geceye dönüşmüştük. bir yeğenim daha evlendi. o kadar çok gülüyordu ki yüzleri, gece gölgelerini sakladı sevinçlerin aydınlığında. ömürlerince mutluluk ve huzur diliyorum. amin...
neyzenin üflediği kalp perdesi havalandı bir ara. açıldı kalbim ve ortada kaldı çırılçıplak. kalabalık silindi mekandan ve orada gülüşü parlayan: tanrı... içi teşekkür ve minnet dolu düşüncelerimden el salladım Ona. buradasın ey kalbime şenlik veren, şenliğin içini kendiyle süsleyen, ey...! ne güzelsin, düğün gibi, şenlik gibi, göremediğim yüzün bu gece insanların yüzünden bakıyor bana. kalbimdeki tahtından mutluluk ve huzurla bahsediyorum her zaman. çünkü varlığın, naçiz varlığıma anlam katan yegane dirilik ve tazeliktir. bana kendini hissetirdiğin için teşekkür ederim biricik tanrım. teşekkür ederim, güzel gülüşün için. bizleri varlığına layık kıl. amin.
***
rüzgarı yüzümü hırpalayacak
büyük bir dağ aradım.
zamanı bekleyiş kabuğunda büyütürken
saatlerin kumunu yüzünde biriktirecek
büyük bir dağ rüzgarı aradım.
bekleyişlerim sona erdiğinde
yüzün bir çöle benzeyecek.
nisana boyanıp
rüzgarın avuçlarında eridim.
şehirlerin kokuyor
karanlık şehirlerin...
kollarını bedeninden koparıp
saklayacak kalbine göçebeliğim.
saçlarının karanlığından
rüyalar örecek bekleyişine.
bekleyişlerim sona erdiğinde
bedenin suyla kavuşacak.
kelimelerimden sökülüyorum,
başka bir yumakta birikiyor
başka bir elde derinliğe dönüşüyorum.
unutma!
boşluğu dolduran derinliktir.
bir mezarcı gibi ilerliyor
en derine gömülüyor sözlerin.
bekleyişlerim sona erdiğinde
ellerin çıkacak derinliğimden.
d..f..
-aşk müstakil evresinde kana karışıyor usulca...-
-mim/sin-
neyzenin üflediği kalp perdesi havalandı bir ara. açıldı kalbim ve ortada kaldı çırılçıplak. kalabalık silindi mekandan ve orada gülüşü parlayan: tanrı... içi teşekkür ve minnet dolu düşüncelerimden el salladım Ona. buradasın ey kalbime şenlik veren, şenliğin içini kendiyle süsleyen, ey...! ne güzelsin, düğün gibi, şenlik gibi, göremediğim yüzün bu gece insanların yüzünden bakıyor bana. kalbimdeki tahtından mutluluk ve huzurla bahsediyorum her zaman. çünkü varlığın, naçiz varlığıma anlam katan yegane dirilik ve tazeliktir. bana kendini hissetirdiğin için teşekkür ederim biricik tanrım. teşekkür ederim, güzel gülüşün için. bizleri varlığına layık kıl. amin.
***
rüzgarı yüzümü hırpalayacak
büyük bir dağ aradım.
zamanı bekleyiş kabuğunda büyütürken
saatlerin kumunu yüzünde biriktirecek
büyük bir dağ rüzgarı aradım.
bekleyişlerim sona erdiğinde
yüzün bir çöle benzeyecek.
nisana boyanıp
rüzgarın avuçlarında eridim.
şehirlerin kokuyor
karanlık şehirlerin...
kollarını bedeninden koparıp
saklayacak kalbine göçebeliğim.
saçlarının karanlığından
rüyalar örecek bekleyişine.
bekleyişlerim sona erdiğinde
bedenin suyla kavuşacak.
kelimelerimden sökülüyorum,
başka bir yumakta birikiyor
başka bir elde derinliğe dönüşüyorum.
unutma!
boşluğu dolduran derinliktir.
bir mezarcı gibi ilerliyor
en derine gömülüyor sözlerin.
bekleyişlerim sona erdiğinde
ellerin çıkacak derinliğimden.
d..f..
-aşk müstakil evresinde kana karışıyor usulca...-
-mim/sin-
15 Nisan 2010 Perşembe
siz hiç duvar oldunuz mu?
siz hiç duvar oldunuz mu? eğer duyup bilmediklerim yüzünden veremediğim tepkiler beni duvarlaştırıyorsa bu duvar oluş şekli bilinçsizdir. birkaç kez duvar oldum bilinçli... şimdi üzerime yıkıldı o duvarlar. şuan bir taraflara duvar olmuş muyum diye yokluyorum vicdanımı, kalbimi... çünkü o duvarların altında kalmak çok hırpalayıcı bir duygu. duvarken, umursamazlığın verdiği rahatlığın daha sonra bir işkenceye dönüşeceğini hiç düşünemiyorsun. öğrenmek böyle oyunlarla dolu, böyle yaralayıcı bir talan... öğrendikçe hafifliğiniz talan ediliyor. ağırlıktır "sevgilim yaşam"dan geriye kalan...
***
bundan yıllar evvel dilenciye para veren bir arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum. Allah rızası için dedi. Allah sağ el ile verdiğinden sol elin haberi olmasın diyor... yani iyiliği içselleştirmek istiyor. bunu kendisine bir tapınma şekli için yapmıyor aslında. bu toplumsal bir görev ve en önemlisi insanın varlık amacı ve şekline anlam katan yegane eylem...
bugün 20 yaşlarında bir arkadaşla sohbet esnasında mutluluğun ve huzurun şeklini sorguladık. iyi giden şeylerde bilinçli bir huzursuzluk çıkardığını itiraf etti. sebebini anlayamadığını ekledi. ona iyiliğe ihtiyacı olduğunu telkin ettim. evet, huzursuzluk bazen yegane huzurumuz oluyor değil mi? hep mutluluk ve huzurlu bir yaşamın dayattığı can sıkıntısı bizi bir huzursuzluk arayışına ve eyleme zorluyor. bu belki içsel bir arayış. etrafımızda ve çok uzağımızda var olan zor yaşamların üzerimizdeki basıncıdır bu huzursuzluk arayışı. asıl huzurumuzun bizi bekleyen iyiliklere yönelmekle ve varlığımıza anlam katacak eylemlerle ortaya çıkacağına ihtimal vermedik hiç. ne tanrı için ne başka bir dayatma ile olmaz.
insanın sonsuz bencil olduğuna inandığım zamanlar oldu. bu öyle bir çelişki ki, insana sonsuz güvendiğim anların yanında o bencilliğini de gördüm hep. evcilleşmemiş o kadar yanımız var ki! hırslarımızı, açgözlülüğümüzü, böbürlenen, hakir görmekte haklılık arayan o kaba saba ilkel yanlarımızı "insani" değerler gibi savunup doğal karşılamamızı çoğu zaman anlayamadım. ilkellik dedim buna, yabanilik dedim. törpülenmemiş o yanlarımızı da kaba bir savaşla vurup kırarak, kah derin kah kanatarak incelttik, incelttiler. oysa vicdan gün gibi aşikar ve aydınlık bir alandır. vicdanı duvar yaptığımızda önümüze; iyiliği de, evcilleşme sürecimizi de daha az yara alarak ve daha medeni bir üslupla tamamlayabiliriz. sonsuz inanıyorum insana çünkü o donanıma sahip, o cevher var. ama bencillik duvarlarımız o kadar kalın ki... ve vicdanımızı o kadar az kullanır olduk ki...
duvar oluşluğumuz sonradan kavradığımız bir şey değil. çok moda tabir "empati"... empati insanı değiştirmez, başka biri yapmaz, kendini keşfedersin empatiyle. davranışlarını bir süzgeçten geçirir toplum içindeki yerini ve konumunu yeniden yorumlarsın. doksan derecelik dik bir açın varsa onu genişletir daha geniş bir ufukla bakarsın. duvar varlığımızın farkında olmak, o duvarın üzerine yıkıldığı gün başka duvarların da farkında olmaktır aynı zamanda. o kadar çok soyut duvarlarımız var ki, tıpkı bir domino oyunu bu yaşam... kendimizden çıkıp, kaçıp uzaktan bir bakalım geride bıraktığımız posaya...
mutedil ve sıradan olmayı aşkla seviyorum. belki özümseyemediğim için, içlerine girmek hevesiyle birer tutkuya dönüştüler kalbimde. sıradanlığı iç sesimin isyanına rağmen bastırdığım için bana öfkeli bir yanım. ama hayır! bu bencilliği kaldıracak sağlamlıkta değil ruhum! sıradan ve mutedil bir kimya beni üzerime yıkılacak duvarların ağırlığından koruyacaktır.
anarşist bir şarkı ama... duvarlarımıza gelsin... duvarlarımıza ve evcilleşme sürecimize...
d..f..
***
bundan yıllar evvel dilenciye para veren bir arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum. Allah rızası için dedi. Allah sağ el ile verdiğinden sol elin haberi olmasın diyor... yani iyiliği içselleştirmek istiyor. bunu kendisine bir tapınma şekli için yapmıyor aslında. bu toplumsal bir görev ve en önemlisi insanın varlık amacı ve şekline anlam katan yegane eylem...
bugün 20 yaşlarında bir arkadaşla sohbet esnasında mutluluğun ve huzurun şeklini sorguladık. iyi giden şeylerde bilinçli bir huzursuzluk çıkardığını itiraf etti. sebebini anlayamadığını ekledi. ona iyiliğe ihtiyacı olduğunu telkin ettim. evet, huzursuzluk bazen yegane huzurumuz oluyor değil mi? hep mutluluk ve huzurlu bir yaşamın dayattığı can sıkıntısı bizi bir huzursuzluk arayışına ve eyleme zorluyor. bu belki içsel bir arayış. etrafımızda ve çok uzağımızda var olan zor yaşamların üzerimizdeki basıncıdır bu huzursuzluk arayışı. asıl huzurumuzun bizi bekleyen iyiliklere yönelmekle ve varlığımıza anlam katacak eylemlerle ortaya çıkacağına ihtimal vermedik hiç. ne tanrı için ne başka bir dayatma ile olmaz.
insanın sonsuz bencil olduğuna inandığım zamanlar oldu. bu öyle bir çelişki ki, insana sonsuz güvendiğim anların yanında o bencilliğini de gördüm hep. evcilleşmemiş o kadar yanımız var ki! hırslarımızı, açgözlülüğümüzü, böbürlenen, hakir görmekte haklılık arayan o kaba saba ilkel yanlarımızı "insani" değerler gibi savunup doğal karşılamamızı çoğu zaman anlayamadım. ilkellik dedim buna, yabanilik dedim. törpülenmemiş o yanlarımızı da kaba bir savaşla vurup kırarak, kah derin kah kanatarak incelttik, incelttiler. oysa vicdan gün gibi aşikar ve aydınlık bir alandır. vicdanı duvar yaptığımızda önümüze; iyiliği de, evcilleşme sürecimizi de daha az yara alarak ve daha medeni bir üslupla tamamlayabiliriz. sonsuz inanıyorum insana çünkü o donanıma sahip, o cevher var. ama bencillik duvarlarımız o kadar kalın ki... ve vicdanımızı o kadar az kullanır olduk ki...
duvar oluşluğumuz sonradan kavradığımız bir şey değil. çok moda tabir "empati"... empati insanı değiştirmez, başka biri yapmaz, kendini keşfedersin empatiyle. davranışlarını bir süzgeçten geçirir toplum içindeki yerini ve konumunu yeniden yorumlarsın. doksan derecelik dik bir açın varsa onu genişletir daha geniş bir ufukla bakarsın. duvar varlığımızın farkında olmak, o duvarın üzerine yıkıldığı gün başka duvarların da farkında olmaktır aynı zamanda. o kadar çok soyut duvarlarımız var ki, tıpkı bir domino oyunu bu yaşam... kendimizden çıkıp, kaçıp uzaktan bir bakalım geride bıraktığımız posaya...
mutedil ve sıradan olmayı aşkla seviyorum. belki özümseyemediğim için, içlerine girmek hevesiyle birer tutkuya dönüştüler kalbimde. sıradanlığı iç sesimin isyanına rağmen bastırdığım için bana öfkeli bir yanım. ama hayır! bu bencilliği kaldıracak sağlamlıkta değil ruhum! sıradan ve mutedil bir kimya beni üzerime yıkılacak duvarların ağırlığından koruyacaktır.
anarşist bir şarkı ama... duvarlarımıza gelsin... duvarlarımıza ve evcilleşme sürecimize...
d..f..
11 Nisan 2010 Pazar
iki vakit iki söz yığını gece
..
sabahtır yiyemedim.
her şeyin içi geçmiş,
neşesi olmayınca insanın
yumurta sarısı solgun, peynir baygın
zeytin kekik kokmuyor.
ve çay zorla kesilmiş gibi
inat kokulu, tatsız...
kuşluk vaktini bekledim uyurken,
uçamadım.
uyandım hala buradayım,
oysa hazırlamıştım kendimi bu kez...
içimde habis bir hücre var
hissediyorum.
azar azar yayılıyor içime
ses etmiyorum.
işgali bittiğinde dönüşüm olmayacak.
okuduğum tüm hayat dolu şiirlerden özür dilerim.
bazen gerçekten kendime güceniyorum,
zayıflığıma, kabullenişime
elime alıp alıp düşürdüğüm kırılganlara...
sonra bilmenin hüznüne boyun eğmeyi
durduğum yerde taşlaşan kalbime
sabır ismini vermeyi erdem göremiyorum.
göremiyorum artık,
her şey uzaklaşırken
bana hızla yaklaşandan başkasını
göremiyorum.
kaçtıkça içimde götürdüğüm yolculuk!
ne zayıfım sana karşı
ve bunu kabul etmek ne kadar da kırıcı.
d..f..
-hoşçakal "yok kimsesi kimsenin" - emre aydın, dinle..-
.
.
.
sonra uyandı gün kızıl sarhoşluğundan.
seni bir safir maviliğinde
bir lal rengi suskunluğunda
ama kırmızı
ama kırmızı
bir ağız içi kokusu gibi
içilmemiş bardaklarda biriktiriyorum.
tadı sek güzelliğin
suya baş kaldıran diriliği
çekiyor beni umutsuzluktan.
oradasın ve ben
yanındaki tüm boşlukları
bir bekleyişle dolduruyorum.
ama kırmızı
ama mavi
ama kuzeyli
kayaların heybetli sabrına özeniyorum.
kayalar
içlerinde sabırdan bir kalp taşıdığında
atışlarından sesini dinliyorum.
kanatlarım çıkıyor azar azar
tüyleri kayaların kalbinden yadigar
sana uçacak bir yükseklik biriktiriyorum.
beni bekle
orada, yanını doldurduğum her yerde
beni ve kayaların giydirdiği kalbimi bekle.
ben seni her gün
bir önceki günden daha dolu bekliyorum.
dolu ve sabırlı,
toprağın üzerimizde bahar açtığı gün bile
avuçlarımda bekleyeceksin
doğacak güneşi.
unutma!
yanındayım, her yerde her zaman
bir tanrı yakarışı gibi
seni çevreliyorum.
unutma.
d..f..
-haritalar eskidi, yeryüzü eskimedi parmaklarımdan...-
sabahtır yiyemedim.
her şeyin içi geçmiş,
neşesi olmayınca insanın
yumurta sarısı solgun, peynir baygın
zeytin kekik kokmuyor.
ve çay zorla kesilmiş gibi
inat kokulu, tatsız...
kuşluk vaktini bekledim uyurken,
uçamadım.
uyandım hala buradayım,
oysa hazırlamıştım kendimi bu kez...
içimde habis bir hücre var
hissediyorum.
azar azar yayılıyor içime
ses etmiyorum.
işgali bittiğinde dönüşüm olmayacak.
okuduğum tüm hayat dolu şiirlerden özür dilerim.
bazen gerçekten kendime güceniyorum,
zayıflığıma, kabullenişime
elime alıp alıp düşürdüğüm kırılganlara...
sonra bilmenin hüznüne boyun eğmeyi
durduğum yerde taşlaşan kalbime
sabır ismini vermeyi erdem göremiyorum.
göremiyorum artık,
her şey uzaklaşırken
bana hızla yaklaşandan başkasını
göremiyorum.
kaçtıkça içimde götürdüğüm yolculuk!
ne zayıfım sana karşı
ve bunu kabul etmek ne kadar da kırıcı.
d..f..
-hoşçakal "yok kimsesi kimsenin" - emre aydın, dinle..-
.
.
.
sonra uyandı gün kızıl sarhoşluğundan.
seni bir safir maviliğinde
bir lal rengi suskunluğunda
ama kırmızı
ama kırmızı
bir ağız içi kokusu gibi
içilmemiş bardaklarda biriktiriyorum.
tadı sek güzelliğin
suya baş kaldıran diriliği
çekiyor beni umutsuzluktan.
oradasın ve ben
yanındaki tüm boşlukları
bir bekleyişle dolduruyorum.
ama kırmızı
ama mavi
ama kuzeyli
kayaların heybetli sabrına özeniyorum.
kayalar
içlerinde sabırdan bir kalp taşıdığında
atışlarından sesini dinliyorum.
kanatlarım çıkıyor azar azar
tüyleri kayaların kalbinden yadigar
sana uçacak bir yükseklik biriktiriyorum.
beni bekle
orada, yanını doldurduğum her yerde
beni ve kayaların giydirdiği kalbimi bekle.
ben seni her gün
bir önceki günden daha dolu bekliyorum.
dolu ve sabırlı,
toprağın üzerimizde bahar açtığı gün bile
avuçlarımda bekleyeceksin
doğacak güneşi.
unutma!
yanındayım, her yerde her zaman
bir tanrı yakarışı gibi
seni çevreliyorum.
unutma.
d..f..
-haritalar eskidi, yeryüzü eskimedi parmaklarımdan...-
7 Nisan 2010 Çarşamba
kalbe nazire
belki dönüşümü bekliyor o rüya,
ıslak topuk sesimin
kayalara gömülüşünü dinleyecek usulca.
her şey bulanık eşiğin taraflarında.
itilsem bir yanım sise karışacak
çekilsem diğer yanıma uçurum bulaşacak.
dokunulmazlık eşikte saklı
tanrı buyruğudur.
dokunulmazlık kabuğunda
saflıkla yıkanan inci
her sabah bir kez soyunuyor kendine.
içinde görmek istiyor beni o rüya
belki sesimden kuşlara kanatlar takacak
belki kuşkularımı eşiğimden silecek...
o rüya,
tanrının sakladığı o gizli bahçe
sabahların uyandığı bir "yuva"dır eşikte.
d..f.
- telmih değil naziredir kalbine"
patlak göz

bu akşam yeğenim'in doğum günü vardı. bir ara yeğencağazımla fotoğraf çekildik. onunla ilgili unutamadığım hatıralarım aklıma geldi. öss sınavına girecektim, onun doğacağı tutmuş. ağabeyim ablamı hastaneye götürmüştü ben tek başıma taksiyle gitmek zorunda kalmıştım sınava. bu ilk anımızdı sanırım, hızlı bir başlangıç yaptı beyefendi :) ama hiç unutamadığım başka şeyler de var, her seferinde sürekli güldüğüm şeyler. bir gün anlatıyor, sanırım 4-5 yaşlarında. merak çağlarında soruyor "teyze kakamı yaparken niye yüzüm kızarıyo?" bu abuk soruya nasıl cevap verirsin :/ bir keresinde de komşularından duymuş: "..teyze diyo ki bi sapık varmış kızlara bakıyomuş. ama ..teyze sadece kızlara baktığını söyledi. kızları sesinden mi tanıyo?" hayır deyiverdim. "nerden anlıyo peki?" cevap üretemiyorum ve pes ediyorum: evet canım sesinden tanıyormuş.
8 yaşına kadar dünya çirkini bir çocuktu. zapzayıf, yüzünde sadece bir çift pörtlek gözü olan bi şey düşünün. patlak derdik ona. sonra minik bir ameliyat geçirdi ve bi anda serpildi. çirkin ördekti adeta, kuğuya döndü :)bir ara eve sürekli aşk mektupları getiriyor. kız arkadaşları eline veriyormuş, çantasına koyuyormuş... o dönem yeğenlerin elime geçen mektuplarından bir koleksiyon yapma hevesiyle hemen birini sakladım. işte o mektuplardan biri, ilkokul çağında bir kız arkadaşı şu acıklı satırları yazmış ona:
"kürşat, seni seviyordum ama başka birisi girdi araya bıraktım. özür dilerim senden, sakın üzülme. mutluluklar dilerim." aslına bakarsanız bu mektup çok hasarlı, okuyabildiğim kadarıyla böyle. onca aşk mektubundan arakladığım mektup bir terk mektubu çıktı. ama kız arkadaşının severken bırakmış olmasının çok geçerli bir sebebi var elbette, araya reklam almışa benziyor :))
bugün 14 yaşına girdi. ne umutlu şey hepsiyle beraber büyümek, büyütürken büyütmek... teyze anne yarısıdır, hala da fena değil canım, yeğen vallahi candır. :) Allah güzel ve sağlıklı bir ömür nasip etsin. amin.
d..f..
4 Nisan 2010 Pazar
özgürlük de sevdaya dair...

güzel bir gündü. geçti. tüm günler gibi. gelecek günleri rengarenk düşünürüz, geçen tüm günler ise hep sarı kalıyor sanki.
lale mevsimi istanbul un... bir yürüyüş yaptım uzun ağaçların minik tomurcuklu gölgesinde. toprak ve çimenler özlemiş güneşin şefkatli ışıklarını. ben de özledim. hiç fırsat vermiyorum kendime, kalbim özlemek için çarpıyor sanki.
zuhal in şarkısı dilimde döndü durdu. "ayrılıklar da sevdaya dair" derken şair acaba neler düşünmüştü? ben ölümün de hayata dair olduğunu düşünürüm bu şiirle. hani yalnızlığın özgürlük mü olduğunu soruyor ya şair? bu dünyada sonsuz yaşamın büyük bir tutsaklık olduğunu düşündürüyor bana. bu yüzden ölüm de hayata dairdir, parçası, en gerekli ve olması gereken...
ölüm korkusu, sonsuz yaşam korkusundan daha ağır değildir.
günün şiiri:
özgürlük
beni özlediğin gün
kuş olacağım.
d..f..
-resim: vasiliy kandinsky -
.
2 Nisan 2010 Cuma
yer ve gök yüzünü çaldırdı: davet!

yüce ruh adarken kendini bir çıkmaza, sorgulamayı en sona bırakmıştır. sen, sorgu! orada kal ve bana yaklaşma! avuçlarım sorgu süzgecinden geçmeden şuurlu dokunacak ilk defa! bu bir ilk! bu yüzden "ünlem" koyuyorum her ağaca!
!Davetkar deniz anasının saydam kolları
Tüm mavi suları geçiriyor içinden.!
beni içinden geçirdi. arzum yıkanıp parladı. bu onun davetkar bahçesiydi. çağırdıkça gittiğin, gittikçe sana ırayan, ıradıkça daha içine girdiğin! davetkar bahçeye her şey davetlidir ama sen giremezsin! saydam kollarını yutmaktayım...!
Yersizler davetli değilse bu görkemli törene
Duyurmasın yeryüzü onlara yaşamın şehvetini.
yerin ve göğün yüzü çalındı. yüzsüz bir dünyada yersizliğimi sahipleniyorum. ve yaşam şehvetli gülüşünü savurup beni yersizliğimle suçluyor. yaşam töreni ne kadar da görkemli, ne kadar da arzulu... hatırla!
"kulağının kıvrımında bir var/lık fısıltısı
bir tohum, açılması hep ertelenen...
esmer yüz"... benim olan tüm esmer yüzler gibi yer ve göğün yüzünden çalınan zaman karaları... hatırla!
tüm zamanlardan bakan davet
körlüğe sebebiyet veriyor, körlüğe yankı.
cıvaya dokunmuştum kurşun akşam.
onda da gördüm aynı daveti.
içine alıp dokundurmayan!
davetin adil değil, davetin bir cıva kadar sokulgan ve bir cıva gibi kaçak! bu haksız günce sürekli gülümserken korkuyorum. bir çemberin başı dönmüş çapı gibi hacmimi kaybediyorum zamansızlığın davetinde.
kuralları ürkek bu tuhaf oyun
beni en diri makamımdan oynuyor.
d..f..
- indukti / freder... dinle!-
resim: lolita asil
30 Mart 2010 Salı
köprüye direniyor uçurum

biliyor musun?
bazen iyi bir şair olduğumu düşünüyorum.
sonra seni düşününce vazgeçiyorum.
en iyi şair tanrı
seni okudukça inanıyorum.
***
bir köprüye direnir gibi
denizle ne alıp veremediğim var?
küreklerimi kemiriyor mavi
göbek deliğim su alıyor,
kalbimde yeşil mercanlar...
bir köprüye direniyor uçurum.
iç organlarım yok yerinde
en çok da kalbim,
sağır bu gece
ses, sise karışmış gibi.
direniyorum.
ey uçurum!
köprülerin direnişimi geçiremez,
beklemek yok hiç bir yakada.
ey sevgilim uçurum!
beni düşür acına.
***
nü elma
yer çekimine karşı
cenneti soydu bizden.
biz ki
kadınlarız
savaşan erkeklerin
omuz yarası.
bazen kirli bir duvar,
oysa az ötesinde çiçekler.
ama hiçbiri gidemedi
öteler derin,
boğuldular omuzu yaralı adamlar.
bir bayramlık ceket gibi
asılı kaldılar memelerimizde.
***
yabancıyım üzerimdekilere.
beni örtmez bu renk
bu renksizlik...
huzursuzluk seçilmiş
ince kelimelerden,
üzerime giydirilen
şekilsiz hiç.
bana ait değil bu öyküsüzlük!
dipdiri hatalar doğurur gibi
kuşatılmışım yabancılıkla.
benim değil üzerimdekiler.
ben
benim olmayanların gölgesiyim sadece.
bu yüzden cebren sataşıyor yüzüme rüzgarın işvesi.
baharın neşesi cebren ilişiyor cebime.
ama zorlamıyor beni aşk
gülmek için göğüne.
mavi, yalnız ve derin...
aşk,
kusursuz bir yenilgi.
d..f..
-şairin biri dert yanmış şiirinde kendinden. baktım diyor, hep aşk şiiri yazmışım. gülümsedim ona. içinde aşk olmayan şiir olur mu? müşahhas, sığ değil aşk, bir bakarsın göktedir bir bakarsın karanlığa saklanmış evrenin bir köşesinde. bazen bir sümüklü böceğin antenlerinde. aşksız ne var şu kainatta? hiç aşksız şiir olur mu sevgili Uyar? -
.
26 Mart 2010 Cuma
gün güzeli cumartesi

bakıyorum, ekranda belirmek isteyen harfler var, içimde debelenen kelimeler. bu beni hep korkutmuştur. akşam teyzem bir şey söyledi, hem çok güldüm hem de şaşırdım. Allah dağları boşanan eşler için yaratmış dedi. ayrıldıklarında aralarına bir dağ koyar Allah. çok seviyorum böyle sözler duymayı. modernizmin dışında kalan, hantal, geleneksel gibi görünse de, bana başka bir açı kazandırıyor. ve şaşırtıyor da... yaşamdaki en tatlı duygulardan biri de şaşkınlık. bu duyguyu hissettiğim sürece, yaşadığımı fark ediyorum sanki. bir kırılmışlık var üzerimde. bir de inceden öfke. ama sebebini buraya yazamayacağım. yazdığım başka bir yer daha var. sebebini oraya yazacağım sanırım.
baharın dili kazınmış,
göçmen kuşların göğü hala gökteki.
bir ayvada gördüm ellerini
kıştı, cam üşüyordu.
kapıyı aralayıp içeriye aldım
beklemekten yılmış bir cumartesiyi.
ellerinin olduğu ayvayı sevdi,
giyindi sarı rengini
dinlendi uzunca.
cumartesi,
bir arap esmerliğinde sesizliği.
bir günü eksildi kalan haftalarımın.
bir ayvada gördüğümde ellerini
üşüdüm.
beni alsın istedim
sararmış rengiyle sarsın,
sevsin çekirdeğimden
ekmeğine katsın.
sonsuz hesaplar yaptırmasın bana,
gözbebeğim gibi bir dünya
küçük ve kaçık...
nasılsa cumartesiler de yok artık.
kuş günü gelmeyecek,
götürdü şehrin güneşini içimden.
gün güzeli cumartesi,
sevgiliye adanmış bir bekleme yeri şimdi
biricik gün güzeli...
gitti.
d..f..
-bu şiirler sahipsizdir, ne yazıldı ne de okunacak-
24 Mart 2010 Çarşamba
dört yapraklı yonca

kasvetli bir hava var dışarıda. sert rüzgar sisi savuruyor sokak lambalarının ışığında. bir sokak köpeği köşe bucağı koklayarak ilerliyor ağır ağır. bir ambalaj kağıtı rüzgara bırakmış kendini. birkaç gece yolcusu caddenin sağından yürüyorlar parkalarına sarılarak. biraz kafamı dağıtayım dedim dışarıya bakarak. ölecekmişim gibi bir his var içimde bu gece. olur ya bazen. caddeyi seyredeyim dedim, hava benden kasvetli çıktı. ölsem de ağzım burnum toprakla doysa, toprak doyursa açlığımı ve isteklerimi dedim, dedirtti hava...
***
ten, nasıl öpülmek istendiğini bana anlatarak, isteğimi tanıdı. bir kapıyı açmak için kavramak gibi kolunu tüm beden bilinciyle... - ölümün isteği dizginlemesi -
***
nereden aklıma geldi bilmiyorum. ellerini bir ayvada görmüştüm. gözleri bir kilisenin yüksek penceresindeydi. kusurluydu. insanlar kusursuzluğu anlayamazlar. kusursuz bulmak bir şeyi, kendilerini kusurlu kılar. zafiyettir aslında kusursuzluk.
kusurluydu. kusursuzluk aramadım çünkü kusursuzluk yoktu. bir gün göğü bana çok mavi bakarken gördüm. kusursuzdu. bu fazla mavilik gözlerimi boyamıştı. hayranlığım kusurunu örtmüştü göğün. gözleri, o çok mavi gök gibiydi. kusurlu...
anladım ki, kusur bir düğümdür. onu çözdüğünde kusursuzluğa çıkarsın. o düğüm bir sırdı, bir gizem... kusurluydu gözleri o çok mavi gök gibi. hayrandım gözlerine. buna rağmen gördüm kusurunu ve o kusur beni çok mutlu etti. göğün kusurunu bildiğim gibi gördüm.
kusur bir düğümdür, açıldığında kusursuzluk çıkar içinden. işte o kusursuzun içinde tanrıyı görürsün. ve seni tanrıya götüren bir kusurda tanrının sırrını ararsın. sır... gözleri sırdı.
***
"ben çok aptalım
arıyorum boş yere
kendi küllerime gömdüğüm ışığı"
m. gürpınar - gözyaşıyla söner mi yangın şiirinden
***
"dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var"
b.keskin
***
dörtlü yonca
aranmak için geceyi seçti.
tanrı şansa bırakmaz,
beni gözlerinin kusuruyla kutsayacak.
d..f..
(...)
22 Mart 2010 Pazartesi
not defterimden birkaç cümle

ahmaklar, dünyanın sevgi, aşk gibi renkleri parlak duygularla parlamasını isterler hep. daha ahmaklar ise; açlığın ve sefaletin son bulmasını isterler. ama dünya düzeninin bu kör noktalar üzerine çivilendiğini göremezler. bu kronik düzen bir fenomendir ve insan tarihinden bu yana aynıdır "düzen"
***
birey olabilmemiz için; içine doğduğumuz tüm şartları sorgulamamız ve yeniden yorumlamamız gerekir.
***
kimsenin sevmediği yerlerinden
koparıp sevdim seni.
yokluğunda
ağzımda kelimeler birikti
yuttum, uyudular.
bir istanbul ikindisiydin
kızıl, şarabî sular...
kuşlarını aradım galata da
yoktular.
ceplerimi yokladım soğuktan
sözlerin çıktı,
sıcağından acıttılar.
yine mi karşılaştık bu kuytuda?
d..f.. tarih bir iki yıl evvel olmalı...
***
bana hep mutluluk veren bir şey beni öldürür. bu acının gerçeği... acıdıkça, yaşarsın.
***
bizlere sunulmuş hayatı, başkalarının düşünceleriyle idame ettirdikçe başkalarını büyütür, kendimizin de küçültürüz. kendi yolumuzu aramalıyız ve o yoldan gitmek için inat etmeliyiz. bu bizim yegane onurumuz olmalı.
***
yukarıdaki parça cümleler ve şiir çantamda taşıdığım minik not defterinden çıktı. buraya not aldım onları. son iki yıldır orada burada aklıma gelen şeyler. ama cep telefonuma kaydettiklerimi bir yazabilsem :/ bir kere de ona cesaret ederim belki. hadi hayırlısı.
d..f..
21 Mart 2010 Pazar
yer ve gök...

uçma dileğim kanatlandı
gece kör bir pervane
dudaklarım yandı suskunluktan.
anlat bana öykücü,
işgalin sınırı var mı?
yer ve gök
yüzünü benden sakındığında
kanatlarımı vuracağım bir ülke var mı?
var mı konabileceğim
yüzü benden arınmış saf bir bahar?
uçma dileğim kanatlandı.
ölümden arınan sözün suyu
yandı dudaklarımda.
su yandı,
rüya kül kustu.
uyandır...
d..f..
- vadetmedi henüz sahiplenme yazgımı..-
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
