23 Nisan 2010 Cuma

bir sümüklü böceğim gülhane parkında!

bugün özel bir durum dolaysıyla gülhane parkına uğradım sabah 11 civarıydı. aslında kısa bir yürüyüş yapıp çıkacaktım. fakat çıktığımda saat 16 idi :)) e güzeldi, kuşlar, çiçekler, kokular çarptı beni. çıkar adım bir müze gördüm, "islam bilim ve teknoloji tarihi" müzesi... ilk defa gördüm bu müzeyi. neyse, çıktığımda ayaklarımın tabanı yanıyordu. fazla kaptırmışım, görevli dedi ki ilk defa sizin kadar okuyanını gördüm, turist gibisiniz... müze göz sağlığı, madenler, astronomi, tıp, denizlik vs gibi ilk islam eserlerinden bahsediyordu dolaysıyla metinler çok fazlaydı. görsel materyalden çok, okumayı gerektiriyor... ama tabi mimari bölümünde cami minyatürüyle gülüşerek foto çektiren kızları görünce... yoksa görevli benimle konuşmak için bahane mi aradı? neyse, ziyaretçi defterine ekledim: "göz sağlığı bölümündeki tıbbi materyaller numaralandırılmamış, denizcilik bölümündeki yazılar yanlış ışıklandırmadan dolayı yansıma yapıyor, okunmuyor." kısa günün karı, bir yığın oryantalist isim edindim. edward said i düşündüm, gözlerim kapalı... sabah yeni bir işe başlayacağım, oysa hiç havamda değilim, neyse bakalım... resimlerimize bakalım efenim.



çok sevdiklerim, papatyalar... açılış kurdelesi gibiler..



bunlar da "aşiyanlar"... ağaçların tepesinde onlarca kuş yuvası... gözlemledim, neredeyse hepsi dolu, daha çok martılar var... papağanlar da gördüm, yemyeşil...



azıcık gözbebeğime, bi tutam yanaklarıma, birazcıkın saçlarıma...



tanrım! şu dalın güzelliğine bakın, aşk gibi bir şey, hayran olunası, kalbi yerinden fırlatacak kadar heyecan ve coşku verici... beyaz bahar dalı...



orada ağacın kovuğuna dikkatlice bakın! bir adet sümüklü böcek, hala uyanmamış kış uykusundan :) hemen tanıştım kendisiyle: "hemşerim memleket nere?"



koparmadan özür diledim önce. sonra ona "bana güzel haberler ver"dedim, "ulvi bir amaç için döküleceksin" dedim. ikna ettiğimi düşüyorum. derken bir ağaca yaslanıp başladım, seviyor sevmiyor... bunu kırk kere tekrar etmiş olmalıyım. orada kalan tek yaprak yüzümü güldürdü. hemen onu minik ajandamın arasına sakladım. "ah şu papatya falları..." yüzümü güldürdünüz kuzum vallahi :)



dilime dolanan şarkı "..." hay aksi vallahi şimdi unuttum :) eskilerden bir şeydi... papatyalardan kopamadım, dahası da var burada...



papatyalar meydana toplanmış kutlama yapıyorlardı. oradan bir gemi geçmekte. gülhane setüstü civarı... fena halde sarhoşum, kokular beni ele geçirdi...



laleler ve sümbüller. sümbül müydü bunlar? biz sümbül derdik. çok güzel kokuyordu bu minik lalezar...



gövdesi sedef hastalığına yakalanmış gibi... üzerinde sümüklü böceklerin ayak izlerini gördüm, güneş vurdukça parlıyordu izler.

22 Nisan 2010 Perşembe

çağrışım yıldızları



kır oyunu; sarı, bulgur kokulu
midilli atları; belini sardığım ninni güzeli.
bir avuç kelebek; toz kanatlı ülkeler
müstakbel kapı aralıkları; sessiz ol, ebe yaklaşıyor!
güneşin çil dağıtan yanakları; beni ebeledi çil çil ışıkları..
lodosun eskimemiş saçları; rüzgar saçlarıma aşıktı, biliyorum.
bir baharın kucağında biriken; neşeli bağrışmalar, seslerimiz...

- ah anne! eskime! benden gitsin güzler, nisanlar biriksin sana...

şiir bana biraz neşe ver borcum olsun.
yarın güne bir gülüş sözüm vardı.

kül tablası; ciğerlerimden ölüme kül yolculuğu
aşk; ciğerlerimde açan esmer gelincik tarlası.

- çocuk! bana geri dön, bir rahim kadar derin olsun dönüşün.

su; beni unutma, alnımın masumiyet secdesi, beni unutma!

d..f..



-rodrigo&paco de lucia... kaçırdığım bir istanbul konseri, aşk olsun haber vermeden geçtin hayatımın ritmi...-

.

19 Nisan 2010 Pazartesi

çamurdan bilyeler


her insanın derinlerde bir yerinde çocukluk oyuncaklarını sakladığı bir odası vardır. plastiklerin, kağıtların, camların henüz girmediği kırsal alanlarda oyuncaklar çocukların el becerileri ve hayal gücüyle şekillenirdi. oyuncakların ham maddesi ise doğanın kendisiydi. örneğin tabanca, araba, bilye, bebek gibi oyuncaklar çocuklara bir yerlerden alınmazdı, yoktu çünkü. bisiklet mesela, sadece siyah beyaz televizyonda gördüğümüz bir şeydi. zaten bizim köyün şartları bisiklet kullanmak için de uygun değildi. sarı uzuun bir otobüs vardı, bizden daha derinlerde kalan köylere yolcu taşırdı. onun arkasında demir bir merdiven olurdu. ona takılıp giderdik bazen, annem içine girmememizi söylerdi çünkü içi kusmuk kokarmış hep. ama merdivenine takılmak bize yeterdi zaten bir iki kilometre, hırlayarak giden egzozu pis kokular çıkaran sarı bir canavara benzerdi. oyuncak araba yapardı abimler. ağacın gövdesinden kestikleri dairemsi parçalardan dört teker için günlerce yontup biçer sonrada onları üzerine iki kişinin bineceği bir arabaya dönüştürürlerdi. bayır aşağı patika yolda bu arabaya dört kişi biner son sürat giderdik. çıkardığı ses hala kulaklarımda ama bizim bağrışmalarımız o sesi bastırırdı. bisikletin yerine geçerdi bu araba. freni bayırın bittiği yerdi. tabanca da ağaçlardan yapılırdı. hatta yay ve ok yaptıklarını hatırlıyorum abimlerin. onlarla pek oynamazdım. çünkü yay boyum kadar olurdu. bebekler bez parçalarından, mısır koçanlarından olurdu zaten, kobel denirdi onlara.

ama en güzeli bilyelerdi. camdan bilye her çocukta bir iki tane olurdu en fazla. onlarda içindeki renk kuşağı, aldığı darbelerden görünmez halde ama oldukça değerli tutulurdu. bilye oynamak için ekstra üretim gerekirdi. balçık çamurdan bilyeler yuvarlardı abim. küçük bir ırmağın kenarında sarı bir çamurdan elleriyle parçalar koprarır onları bir çömlekçi gibi evirip çevirip bir kiremidin üzerine dizerdi. daha dokunulmazdı onlara kuruyuncaya kadar. ama benim sabırsızlığım her seferinde abimi kızdırır, parmak izlerimi bulduğu yamulmuş bilyeler yüzünden annemin yanına kadar kovalanırdım tarafından. kuruyanlardan çalardım ama asla o renkli cam bilyeler gibi olmazdı onlar. cam bilyeler bir dünya gibiydi. güneşe bakabilirsin onlarla, gözlerin yanmaz, göğe baktığında içlerinde eciş bücüş şekiller görür hayal kurarsın. bu minik kürenin içinde birileri yaşıyor sanki, hadi çıkın ortaya, o hava baloncuklarını kim bıraktı oraya? yeşil sarı, mavi, kırmızı... genelde üçlü olurdu renkleri. abimler bilye oynayıp kaybettiğinde üzerlerindeki giysilerin düğmelerini söküp vermek zorunda kalırdı. ablam hala anlatır, kırmızı hırkasının tüm düğmelerini amcamın oğluna kaptırdığı için annemden çok korkmuşmuş... bu bilyelerden hala incik boncuk sandığımda saklarım bir kaç tane. aslında bi kaç sene önce epey çoktular ama çocukların karşı koyamadığı bu minik renkli küreler verdikçe azaldı işte.

aşağıdaki link ise en sevdiğim çizgi film clamentine in jenerik müziği... sebebini bilmem ama her izlediğimde derin bir hüzne kapılırdım. kötülüğü bir ateşle, iyiliği ise havadan gelen bir baloncuğun içindeki güzel saçlı beyaz giysili kızla sembolleştiren bu film beni çok etkilerdi. clamentine çok masum ve korunmaya muhtaç bir kızdı ve ateş onun için fazla kötüydü gerçekten.

küçük bir yolculuğa çıktım yine bugün. şimdi dönme zamanı...

d..f..

http://www.youtube.com/watch?v=OERB_2dEQgs&feature=related



.

gülen yüzler

günlerdir süren bir telaştı bu. koşuşturmacalar, telaşlar sona erdi. şimdi yaşamını birleştiren iki gencin geleceği için güzel dilekler ve dualarla dolu bir geceye dönüşmüştük. bir yeğenim daha evlendi. o kadar çok gülüyordu ki yüzleri, gece gölgelerini sakladı sevinçlerin aydınlığında. ömürlerince mutluluk ve huzur diliyorum. amin...

neyzenin üflediği kalp perdesi havalandı bir ara. açıldı kalbim ve ortada kaldı çırılçıplak. kalabalık silindi mekandan ve orada gülüşü parlayan: tanrı... içi teşekkür ve minnet dolu düşüncelerimden el salladım Ona. buradasın ey kalbime şenlik veren, şenliğin içini kendiyle süsleyen, ey...! ne güzelsin, düğün gibi, şenlik gibi, göremediğim yüzün bu gece insanların yüzünden bakıyor bana. kalbimdeki tahtından mutluluk ve huzurla bahsediyorum her zaman. çünkü varlığın, naçiz varlığıma anlam katan yegane dirilik ve tazeliktir. bana kendini hissetirdiğin için teşekkür ederim biricik tanrım. teşekkür ederim, güzel gülüşün için. bizleri varlığına layık kıl. amin.
***

rüzgarı yüzümü hırpalayacak
büyük bir dağ aradım.
zamanı bekleyiş kabuğunda büyütürken
saatlerin kumunu yüzünde biriktirecek
büyük bir dağ rüzgarı aradım.

bekleyişlerim sona erdiğinde
yüzün bir çöle benzeyecek.

nisana boyanıp
rüzgarın avuçlarında eridim.
şehirlerin kokuyor
karanlık şehirlerin...
kollarını bedeninden koparıp
saklayacak kalbine göçebeliğim.
saçlarının karanlığından
rüyalar örecek bekleyişine.

bekleyişlerim sona erdiğinde
bedenin suyla kavuşacak.

kelimelerimden sökülüyorum,
başka bir yumakta birikiyor
başka bir elde derinliğe dönüşüyorum.
unutma!
boşluğu dolduran derinliktir.
bir mezarcı gibi ilerliyor
en derine gömülüyor sözlerin.

bekleyişlerim sona erdiğinde
ellerin çıkacak derinliğimden.

d..f..

-aşk müstakil evresinde kana karışıyor usulca...-



-mim/sin-

15 Nisan 2010 Perşembe

siz hiç duvar oldunuz mu?

siz hiç duvar oldunuz mu? eğer duyup bilmediklerim yüzünden veremediğim tepkiler beni duvarlaştırıyorsa bu duvar oluş şekli bilinçsizdir. birkaç kez duvar oldum bilinçli... şimdi üzerime yıkıldı o duvarlar. şuan bir taraflara duvar olmuş muyum diye yokluyorum vicdanımı, kalbimi... çünkü o duvarların altında kalmak çok hırpalayıcı bir duygu. duvarken, umursamazlığın verdiği rahatlığın daha sonra bir işkenceye dönüşeceğini hiç düşünemiyorsun. öğrenmek böyle oyunlarla dolu, böyle yaralayıcı bir talan... öğrendikçe hafifliğiniz talan ediliyor. ağırlıktır "sevgilim yaşam"dan geriye kalan...
***

bundan yıllar evvel dilenciye para veren bir arkadaşıma bunu neden yaptığını sordum. Allah rızası için dedi. Allah sağ el ile verdiğinden sol elin haberi olmasın diyor... yani iyiliği içselleştirmek istiyor. bunu kendisine bir tapınma şekli için yapmıyor aslında. bu toplumsal bir görev ve en önemlisi insanın varlık amacı ve şekline anlam katan yegane eylem...

bugün 20 yaşlarında bir arkadaşla sohbet esnasında mutluluğun ve huzurun şeklini sorguladık. iyi giden şeylerde bilinçli bir huzursuzluk çıkardığını itiraf etti. sebebini anlayamadığını ekledi. ona iyiliğe ihtiyacı olduğunu telkin ettim. evet, huzursuzluk bazen yegane huzurumuz oluyor değil mi? hep mutluluk ve huzurlu bir yaşamın dayattığı can sıkıntısı bizi bir huzursuzluk arayışına ve eyleme zorluyor. bu belki içsel bir arayış. etrafımızda ve çok uzağımızda var olan zor yaşamların üzerimizdeki basıncıdır bu huzursuzluk arayışı. asıl huzurumuzun bizi bekleyen iyiliklere yönelmekle ve varlığımıza anlam katacak eylemlerle ortaya çıkacağına ihtimal vermedik hiç. ne tanrı için ne başka bir dayatma ile olmaz.

insanın sonsuz bencil olduğuna inandığım zamanlar oldu. bu öyle bir çelişki ki, insana sonsuz güvendiğim anların yanında o bencilliğini de gördüm hep. evcilleşmemiş o kadar yanımız var ki! hırslarımızı, açgözlülüğümüzü, böbürlenen, hakir görmekte haklılık arayan o kaba saba ilkel yanlarımızı "insani" değerler gibi savunup doğal karşılamamızı çoğu zaman anlayamadım. ilkellik dedim buna, yabanilik dedim. törpülenmemiş o yanlarımızı da kaba bir savaşla vurup kırarak, kah derin kah kanatarak incelttik, incelttiler. oysa vicdan gün gibi aşikar ve aydınlık bir alandır. vicdanı duvar yaptığımızda önümüze; iyiliği de, evcilleşme sürecimizi de daha az yara alarak ve daha medeni bir üslupla tamamlayabiliriz. sonsuz inanıyorum insana çünkü o donanıma sahip, o cevher var. ama bencillik duvarlarımız o kadar kalın ki... ve vicdanımızı o kadar az kullanır olduk ki...

duvar oluşluğumuz sonradan kavradığımız bir şey değil. çok moda tabir "empati"... empati insanı değiştirmez, başka biri yapmaz, kendini keşfedersin empatiyle. davranışlarını bir süzgeçten geçirir toplum içindeki yerini ve konumunu yeniden yorumlarsın. doksan derecelik dik bir açın varsa onu genişletir daha geniş bir ufukla bakarsın. duvar varlığımızın farkında olmak, o duvarın üzerine yıkıldığı gün başka duvarların da farkında olmaktır aynı zamanda. o kadar çok soyut duvarlarımız var ki, tıpkı bir domino oyunu bu yaşam... kendimizden çıkıp, kaçıp uzaktan bir bakalım geride bıraktığımız posaya...

mutedil ve sıradan olmayı aşkla seviyorum. belki özümseyemediğim için, içlerine girmek hevesiyle birer tutkuya dönüştüler kalbimde. sıradanlığı iç sesimin isyanına rağmen bastırdığım için bana öfkeli bir yanım. ama hayır! bu bencilliği kaldıracak sağlamlıkta değil ruhum! sıradan ve mutedil bir kimya beni üzerime yıkılacak duvarların ağırlığından koruyacaktır.

anarşist bir şarkı ama... duvarlarımıza gelsin... duvarlarımıza ve evcilleşme sürecimize...



d..f..

11 Nisan 2010 Pazar

iki vakit iki söz yığını gece

..

sabahtır yiyemedim.
her şeyin içi geçmiş,
neşesi olmayınca insanın
yumurta sarısı solgun, peynir baygın
zeytin kekik kokmuyor.
ve çay zorla kesilmiş gibi
inat kokulu, tatsız...

kuşluk vaktini bekledim uyurken,
uçamadım.
uyandım hala buradayım,
oysa hazırlamıştım kendimi bu kez...
içimde habis bir hücre var
hissediyorum.
azar azar yayılıyor içime
ses etmiyorum.
işgali bittiğinde dönüşüm olmayacak.

okuduğum tüm hayat dolu şiirlerden özür dilerim.
bazen gerçekten kendime güceniyorum,
zayıflığıma, kabullenişime
elime alıp alıp düşürdüğüm kırılganlara...

sonra bilmenin hüznüne boyun eğmeyi
durduğum yerde taşlaşan kalbime
sabır ismini vermeyi erdem göremiyorum.
göremiyorum artık,
her şey uzaklaşırken
bana hızla yaklaşandan başkasını
göremiyorum.
kaçtıkça içimde götürdüğüm yolculuk!
ne zayıfım sana karşı
ve bunu kabul etmek ne kadar da kırıcı.

d..f..

-hoşçakal "yok kimsesi kimsenin" - emre aydın, dinle..-

.
.
.

sonra uyandı gün kızıl sarhoşluğundan.
seni bir safir maviliğinde
bir lal rengi suskunluğunda
ama kırmızı
ama kırmızı
bir ağız içi kokusu gibi
içilmemiş bardaklarda biriktiriyorum.

tadı sek güzelliğin
suya baş kaldıran diriliği
çekiyor beni umutsuzluktan.
oradasın ve ben
yanındaki tüm boşlukları
bir bekleyişle dolduruyorum.
ama kırmızı
ama mavi
ama kuzeyli
kayaların heybetli sabrına özeniyorum.
kayalar
içlerinde sabırdan bir kalp taşıdığında
atışlarından sesini dinliyorum.

kanatlarım çıkıyor azar azar
tüyleri kayaların kalbinden yadigar
sana uçacak bir yükseklik biriktiriyorum.

beni bekle
orada, yanını doldurduğum her yerde
beni ve kayaların giydirdiği kalbimi bekle.
ben seni her gün
bir önceki günden daha dolu bekliyorum.
dolu ve sabırlı,
toprağın üzerimizde bahar açtığı gün bile
avuçlarımda bekleyeceksin
doğacak güneşi.
unutma!
yanındayım, her yerde her zaman
bir tanrı yakarışı gibi
seni çevreliyorum.
unutma.

d..f..

-haritalar eskidi, yeryüzü eskimedi parmaklarımdan...-

7 Nisan 2010 Çarşamba

kalbe nazire



belki dönüşümü bekliyor o rüya,
ıslak topuk sesimin
kayalara gömülüşünü dinleyecek usulca.
her şey bulanık eşiğin taraflarında.
itilsem bir yanım sise karışacak
çekilsem diğer yanıma uçurum bulaşacak.

dokunulmazlık eşikte saklı
tanrı buyruğudur.

dokunulmazlık kabuğunda
saflıkla yıkanan inci
her sabah bir kez soyunuyor kendine.

içinde görmek istiyor beni o rüya
belki sesimden kuşlara kanatlar takacak
belki kuşkularımı eşiğimden silecek...
o rüya,
tanrının sakladığı o gizli bahçe
sabahların uyandığı bir "yuva"dır eşikte.

d..f.

- telmih değil naziredir kalbine"

patlak göz



bu akşam yeğenim'in doğum günü vardı. bir ara yeğencağazımla fotoğraf çekildik. onunla ilgili unutamadığım hatıralarım aklıma geldi. öss sınavına girecektim, onun doğacağı tutmuş. ağabeyim ablamı hastaneye götürmüştü ben tek başıma taksiyle gitmek zorunda kalmıştım sınava. bu ilk anımızdı sanırım, hızlı bir başlangıç yaptı beyefendi :) ama hiç unutamadığım başka şeyler de var, her seferinde sürekli güldüğüm şeyler. bir gün anlatıyor, sanırım 4-5 yaşlarında. merak çağlarında soruyor "teyze kakamı yaparken niye yüzüm kızarıyo?" bu abuk soruya nasıl cevap verirsin :/ bir keresinde de komşularından duymuş: "..teyze diyo ki bi sapık varmış kızlara bakıyomuş. ama ..teyze sadece kızlara baktığını söyledi. kızları sesinden mi tanıyo?" hayır deyiverdim. "nerden anlıyo peki?" cevap üretemiyorum ve pes ediyorum: evet canım sesinden tanıyormuş.

8 yaşına kadar dünya çirkini bir çocuktu. zapzayıf, yüzünde sadece bir çift pörtlek gözü olan bi şey düşünün. patlak derdik ona. sonra minik bir ameliyat geçirdi ve bi anda serpildi. çirkin ördekti adeta, kuğuya döndü :)bir ara eve sürekli aşk mektupları getiriyor. kız arkadaşları eline veriyormuş, çantasına koyuyormuş... o dönem yeğenlerin elime geçen mektuplarından bir koleksiyon yapma hevesiyle hemen birini sakladım. işte o mektuplardan biri, ilkokul çağında bir kız arkadaşı şu acıklı satırları yazmış ona:

"kürşat, seni seviyordum ama başka birisi girdi araya bıraktım. özür dilerim senden, sakın üzülme. mutluluklar dilerim." aslına bakarsanız bu mektup çok hasarlı, okuyabildiğim kadarıyla böyle. onca aşk mektubundan arakladığım mektup bir terk mektubu çıktı. ama kız arkadaşının severken bırakmış olmasının çok geçerli bir sebebi var elbette, araya reklam almışa benziyor :))

bugün 14 yaşına girdi. ne umutlu şey hepsiyle beraber büyümek, büyütürken büyütmek... teyze anne yarısıdır, hala da fena değil canım, yeğen vallahi candır. :) Allah güzel ve sağlıklı bir ömür nasip etsin. amin.

d..f..

4 Nisan 2010 Pazar

özgürlük de sevdaya dair...



güzel bir gündü. geçti. tüm günler gibi. gelecek günleri rengarenk düşünürüz, geçen tüm günler ise hep sarı kalıyor sanki.

lale mevsimi istanbul un... bir yürüyüş yaptım uzun ağaçların minik tomurcuklu gölgesinde. toprak ve çimenler özlemiş güneşin şefkatli ışıklarını. ben de özledim. hiç fırsat vermiyorum kendime, kalbim özlemek için çarpıyor sanki.

zuhal in şarkısı dilimde döndü durdu. "ayrılıklar da sevdaya dair" derken şair acaba neler düşünmüştü? ben ölümün de hayata dair olduğunu düşünürüm bu şiirle. hani yalnızlığın özgürlük mü olduğunu soruyor ya şair? bu dünyada sonsuz yaşamın büyük bir tutsaklık olduğunu düşündürüyor bana. bu yüzden ölüm de hayata dairdir, parçası, en gerekli ve olması gereken...

ölüm korkusu, sonsuz yaşam korkusundan daha ağır değildir.

günün şiiri:

özgürlük

beni özlediğin gün
kuş olacağım.

d..f..




-resim: vasiliy kandinsky -
.

2 Nisan 2010 Cuma

yer ve gök yüzünü çaldırdı: davet!



yüce ruh adarken kendini bir çıkmaza, sorgulamayı en sona bırakmıştır. sen, sorgu! orada kal ve bana yaklaşma! avuçlarım sorgu süzgecinden geçmeden şuurlu dokunacak ilk defa! bu bir ilk! bu yüzden "ünlem" koyuyorum her ağaca!

!Davetkar deniz anasının saydam kolları
Tüm mavi suları geçiriyor içinden.!

beni içinden geçirdi. arzum yıkanıp parladı. bu onun davetkar bahçesiydi. çağırdıkça gittiğin, gittikçe sana ırayan, ıradıkça daha içine girdiğin! davetkar bahçeye her şey davetlidir ama sen giremezsin! saydam kollarını yutmaktayım...!

Yersizler davetli değilse bu görkemli törene
Duyurmasın yeryüzü onlara yaşamın şehvetini.

yerin ve göğün yüzü çalındı. yüzsüz bir dünyada yersizliğimi sahipleniyorum. ve yaşam şehvetli gülüşünü savurup beni yersizliğimle suçluyor. yaşam töreni ne kadar da görkemli, ne kadar da arzulu... hatırla!
"kulağının kıvrımında bir var/lık fısıltısı
bir tohum, açılması hep ertelenen...
esmer yüz"... benim olan tüm esmer yüzler gibi yer ve göğün yüzünden çalınan zaman karaları... hatırla!

tüm zamanlardan bakan davet
körlüğe sebebiyet veriyor, körlüğe yankı.
cıvaya dokunmuştum kurşun akşam.
onda da gördüm aynı daveti.
içine alıp dokundurmayan!

davetin adil değil, davetin bir cıva kadar sokulgan ve bir cıva gibi kaçak! bu haksız günce sürekli gülümserken korkuyorum. bir çemberin başı dönmüş çapı gibi hacmimi kaybediyorum zamansızlığın davetinde.

kuralları ürkek bu tuhaf oyun
beni en diri makamımdan oynuyor.

d..f..

- indukti / freder... dinle!-

resim: lolita asil

30 Mart 2010 Salı

köprüye direniyor uçurum



biliyor musun?
bazen iyi bir şair olduğumu düşünüyorum.
sonra seni düşününce vazgeçiyorum.
en iyi şair tanrı
seni okudukça inanıyorum.
***

bir köprüye direnir gibi
denizle ne alıp veremediğim var?
küreklerimi kemiriyor mavi
göbek deliğim su alıyor,
kalbimde yeşil mercanlar...

bir köprüye direniyor uçurum.
iç organlarım yok yerinde
en çok da kalbim,
sağır bu gece
ses, sise karışmış gibi.
direniyorum.
ey uçurum!
köprülerin direnişimi geçiremez,
beklemek yok hiç bir yakada.
ey sevgilim uçurum!
beni düşür acına.
***

nü elma
yer çekimine karşı
cenneti soydu bizden.
biz ki
kadınlarız
savaşan erkeklerin
omuz yarası.
bazen kirli bir duvar,
oysa az ötesinde çiçekler.
ama hiçbiri gidemedi
öteler derin,
boğuldular omuzu yaralı adamlar.
bir bayramlık ceket gibi
asılı kaldılar memelerimizde.
***

yabancıyım üzerimdekilere.
beni örtmez bu renk
bu renksizlik...
huzursuzluk seçilmiş
ince kelimelerden,
üzerime giydirilen
şekilsiz hiç.

bana ait değil bu öyküsüzlük!
dipdiri hatalar doğurur gibi
kuşatılmışım yabancılıkla.
benim değil üzerimdekiler.
ben
benim olmayanların gölgesiyim sadece.
bu yüzden cebren sataşıyor yüzüme rüzgarın işvesi.
baharın neşesi cebren ilişiyor cebime.

ama zorlamıyor beni aşk
gülmek için göğüne.
mavi, yalnız ve derin...
aşk,
kusursuz bir yenilgi.

d..f..

-şairin biri dert yanmış şiirinde kendinden. baktım diyor, hep aşk şiiri yazmışım. gülümsedim ona. içinde aşk olmayan şiir olur mu? müşahhas, sığ değil aşk, bir bakarsın göktedir bir bakarsın karanlığa saklanmış evrenin bir köşesinde. bazen bir sümüklü böceğin antenlerinde. aşksız ne var şu kainatta? hiç aşksız şiir olur mu sevgili Uyar? -

.

26 Mart 2010 Cuma

gün güzeli cumartesi



bakıyorum, ekranda belirmek isteyen harfler var, içimde debelenen kelimeler. bu beni hep korkutmuştur. akşam teyzem bir şey söyledi, hem çok güldüm hem de şaşırdım. Allah dağları boşanan eşler için yaratmış dedi. ayrıldıklarında aralarına bir dağ koyar Allah. çok seviyorum böyle sözler duymayı. modernizmin dışında kalan, hantal, geleneksel gibi görünse de, bana başka bir açı kazandırıyor. ve şaşırtıyor da... yaşamdaki en tatlı duygulardan biri de şaşkınlık. bu duyguyu hissettiğim sürece, yaşadığımı fark ediyorum sanki. bir kırılmışlık var üzerimde. bir de inceden öfke. ama sebebini buraya yazamayacağım. yazdığım başka bir yer daha var. sebebini oraya yazacağım sanırım.

baharın dili kazınmış,
göçmen kuşların göğü hala gökteki.

bir ayvada gördüm ellerini
kıştı, cam üşüyordu.
kapıyı aralayıp içeriye aldım
beklemekten yılmış bir cumartesiyi.
ellerinin olduğu ayvayı sevdi,
giyindi sarı rengini
dinlendi uzunca.
cumartesi,
bir arap esmerliğinde sesizliği.

bir günü eksildi kalan haftalarımın.

bir ayvada gördüğümde ellerini
üşüdüm.
beni alsın istedim
sararmış rengiyle sarsın,
sevsin çekirdeğimden
ekmeğine katsın.
sonsuz hesaplar yaptırmasın bana,
gözbebeğim gibi bir dünya
küçük ve kaçık...
nasılsa cumartesiler de yok artık.

kuş günü gelmeyecek,
götürdü şehrin güneşini içimden.
gün güzeli cumartesi,
sevgiliye adanmış bir bekleme yeri şimdi
biricik gün güzeli...
gitti.

d..f..

-bu şiirler sahipsizdir, ne yazıldı ne de okunacak-

24 Mart 2010 Çarşamba

dört yapraklı yonca



kasvetli bir hava var dışarıda. sert rüzgar sisi savuruyor sokak lambalarının ışığında. bir sokak köpeği köşe bucağı koklayarak ilerliyor ağır ağır. bir ambalaj kağıtı rüzgara bırakmış kendini. birkaç gece yolcusu caddenin sağından yürüyorlar parkalarına sarılarak. biraz kafamı dağıtayım dedim dışarıya bakarak. ölecekmişim gibi bir his var içimde bu gece. olur ya bazen. caddeyi seyredeyim dedim, hava benden kasvetli çıktı. ölsem de ağzım burnum toprakla doysa, toprak doyursa açlığımı ve isteklerimi dedim, dedirtti hava...
***
ten, nasıl öpülmek istendiğini bana anlatarak, isteğimi tanıdı. bir kapıyı açmak için kavramak gibi kolunu tüm beden bilinciyle... - ölümün isteği dizginlemesi -
***

nereden aklıma geldi bilmiyorum. ellerini bir ayvada görmüştüm. gözleri bir kilisenin yüksek penceresindeydi. kusurluydu. insanlar kusursuzluğu anlayamazlar. kusursuz bulmak bir şeyi, kendilerini kusurlu kılar. zafiyettir aslında kusursuzluk.

kusurluydu. kusursuzluk aramadım çünkü kusursuzluk yoktu. bir gün göğü bana çok mavi bakarken gördüm. kusursuzdu. bu fazla mavilik gözlerimi boyamıştı. hayranlığım kusurunu örtmüştü göğün. gözleri, o çok mavi gök gibiydi. kusurlu...

anladım ki, kusur bir düğümdür. onu çözdüğünde kusursuzluğa çıkarsın. o düğüm bir sırdı, bir gizem... kusurluydu gözleri o çok mavi gök gibi. hayrandım gözlerine. buna rağmen gördüm kusurunu ve o kusur beni çok mutlu etti. göğün kusurunu bildiğim gibi gördüm.

kusur bir düğümdür, açıldığında kusursuzluk çıkar içinden. işte o kusursuzun içinde tanrıyı görürsün. ve seni tanrıya götüren bir kusurda tanrının sırrını ararsın. sır... gözleri sırdı.
***

"ben çok aptalım
arıyorum boş yere
kendi küllerime gömdüğüm ışığı"
m. gürpınar - gözyaşıyla söner mi yangın şiirinden
***

"dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var"
b.keskin
***

dörtlü yonca
aranmak için geceyi seçti.
tanrı şansa bırakmaz,
beni gözlerinin kusuruyla kutsayacak.
d..f..

(...)

22 Mart 2010 Pazartesi

not defterimden birkaç cümle



ahmaklar, dünyanın sevgi, aşk gibi renkleri parlak duygularla parlamasını isterler hep. daha ahmaklar ise; açlığın ve sefaletin son bulmasını isterler. ama dünya düzeninin bu kör noktalar üzerine çivilendiğini göremezler. bu kronik düzen bir fenomendir ve insan tarihinden bu yana aynıdır "düzen"
***

birey olabilmemiz için; içine doğduğumuz tüm şartları sorgulamamız ve yeniden yorumlamamız gerekir.

***

kimsenin sevmediği yerlerinden
koparıp sevdim seni.
yokluğunda
ağzımda kelimeler birikti
yuttum, uyudular.
bir istanbul ikindisiydin
kızıl, şarabî sular...
kuşlarını aradım galata da
yoktular.
ceplerimi yokladım soğuktan
sözlerin çıktı,
sıcağından acıttılar.

yine mi karşılaştık bu kuytuda?
d..f.. tarih bir iki yıl evvel olmalı...

***

bana hep mutluluk veren bir şey beni öldürür. bu acının gerçeği... acıdıkça, yaşarsın.

***

bizlere sunulmuş hayatı, başkalarının düşünceleriyle idame ettirdikçe başkalarını büyütür, kendimizin de küçültürüz. kendi yolumuzu aramalıyız ve o yoldan gitmek için inat etmeliyiz. bu bizim yegane onurumuz olmalı.
***

yukarıdaki parça cümleler ve şiir çantamda taşıdığım minik not defterinden çıktı. buraya not aldım onları. son iki yıldır orada burada aklıma gelen şeyler. ama cep telefonuma kaydettiklerimi bir yazabilsem :/ bir kere de ona cesaret ederim belki. hadi hayırlısı.

d..f..

21 Mart 2010 Pazar

yer ve gök...



uçma dileğim kanatlandı
gece kör bir pervane
dudaklarım yandı suskunluktan.

anlat bana öykücü,
işgalin sınırı var mı?
yer ve gök
yüzünü benden sakındığında
kanatlarımı vuracağım bir ülke var mı?
var mı konabileceğim
yüzü benden arınmış saf bir bahar?

uçma dileğim kanatlandı.
ölümden arınan sözün suyu
yandı dudaklarımda.

su yandı,
rüya kül kustu.
uyandır...



d..f..

- vadetmedi henüz sahiplenme yazgımı..-

18 Mart 2010 Perşembe

küçük bir gezinti



























































bu sıralar bir memleket özlemi depreşti yine içimde. 06 yılında çekitğim fotoğraflara baktım. '08 de çektiğim asıl güzel fotoğraflar çöken pc ile buharlaşıp gitti. aslında orada çok daha güzel çocukluk objelerim vardı. çilek mesela... burada dağ çileği diyorlar biz orada "hamunçara" derdik. muhtemelen rumca bir kelimedir, kullandığımız birçok kelime gibi. hamunçara çiçek gibi her yerde bitiveren bir meyveydi. ve civarında bir çeşit bitki daha vardı. ip gibi upuzun, en ucunda sadece bir iki yaprağı olan, uzun bir ot. hamunçaraları toplayıp o ipe geçirirdik, kıpkırmızı taşları olan bir kolyeye benzerdi. bazen hamunçarayı taze fındık yaprağına sarıp yerdik. mayıs ayının sonu gibi olgunlaşırdı hamunçaralar. yeşil çimenlerin, otların içinde kıpkırmızı gülümserlerdi. tatlarını anlatmam mümkün değil. istanbula geldikten sonra uzun bir süre köye gitmemiştim. öyle çok özlüyordum ki, rüyamda sık sık hamunçara görürdüm. hatta adapazarında öğrenciyken gördüğüm rüyayı arkadaşlarıma anlatırdım. bir gün akyazı-altındere ye gittik. karadeniz bitki örtüsünün aynı, dağ içinde bir mesire yeri. baktım heryerde hamunçara var. allahım, o günü hiç unutmuyorum, tüm gün topladım, o ipten de vardı, toplayıp ipe geçirdim, arkadaşlara yedirdim. 2008 yılında en son memlekete gittiğimde bu hatıramı bir daha gerçekleştirdim. gerçekten, müthiş güzeldi, bir rüya gibi tatlı ve doyumsuz. hamunçaranın kokusu da tarifsizdir. buralarda ki tadı tuzu, kokusu başka bir şeye dönüşmüş çileğe hiç benzemez. bir gün yolunuz düşerse, mayıs ayı sonu, haziran ayı gibi, mutlaka hamunçara toplayıp tadına bakın ve hatta koklayın. yukarda bir iki tane fotoğrafını koydum hamunçaranın.

ağabeyimle bir plan yaptık. bu yaz tüm kardeşler toplanıp doğduğumuz o eve ve topraklara gideceğiz yeniden. sekiz kardeş ve çocukları... babamız orada oyun oynadığımız bahçede yatmakta. evimiz ortadan ikiye ayrıktı eskiden. bir tarafında amcamlar ve 8 çocuğu diğer tarafında biz... daracık bir oda hatırlıyorum, orada yan yana yatırırdı annem büyükleri. ben annemle yatardım çünkü en küçüktüm ve annemin kocası bir gurbetçiydi. annemin sol koluna sarılarak uyuyan ve sabahleyin de çay kaşığının bardağın içine bırakıldığında çıkardığı o sesle uyanırdım. tam sekiz çaykaşığı sesi, müthiş bir müzik... evin dışındaki musiki ile evin içindeki müzik öyle uyumluydu ki... fotoğraflarda vardır, dere sesi ve kuşlar.. sonra yatağımdan kalkıp annemin kucağına oturduğumda beni dizinin üzerinde "tatatatataa" şeklinde tuhaf bir türküyle nazlatarak kendi içtiği bardaktan çay içirir, kendi kaşığıyla yedirirdi.

üç katlı bir ev... bilirsiniz... alt kat ahır, orta kat biz, üst kat kışlık malzemler... tabii ineklerin kışlığı da üstte. kuru çayırlar, benim dört kat büyüklüğümde kırmızı küpler... içleri su dolu, elma, muşmula ve armut doldurulmuş... kışın içine kepçe daldırarak buz tutan yüzeyini kırıp çıkartırdık. bir çeşit turşu gibi ama hala çok lezzetli. bazen o çayırların içinde uyuya kalırdım, hiç ineklerin yerinde olmak istediniz mi :) evet, o çayır kokusu bunu insana istediyor vallahi.. huzur kokan bir şey. bazen de kuruması için ön bahçeye serilmiş otlar olurdu. aniden yağmur bastırınca annem üzerlerini bir naylon örtü ile örtmemi söylerdi. onları bir yerde toplayıp üzerinlerine naylonu çekersin ve sen de içerilerine saklanırsın. o irice damlalar naylonu tokatladığında, sen içerde kuru otun sıcaklığı ve kokusuyla göğe bakarsın ıslanmadan. bu bir çeşit salıncaktır, göğün ellerinde sallanıyormuşsun gibi...

yüzlerce muhteşem anı vardır, inanın. anlatmakla bitiremezsiniz. bu yaz sağ salim hepimiz oarada toplanabilirsek yeniden... çocukluğumuzun geçtiği, bizi büyüten ağaçları, merdivenleri, duvarları, daracık patika yolları yeniden şenlendireceğiz. onlar da bizi özlemişler midir aceba? biz gerçekten çok özledik. toplandığımızda açılan sohbet genelde köyde geçen zamanlarla ilgili oluyor. aynı hikayeyi yüz kere de dinlemiş olsak aynı kişiden, aynı tebessümle dinliyoruz ilk gibi. ne sağlam bir bağdır bu! ne bitimsiz bir bağlılık ve çekim gücü...


yukardaki fotoğraflar anısı olan şeyler.
.. bakın mesela bir tane minik balkabağından oyuncak yapardık. şöyleki, kimse görmeden usulca koparırdık ve gövdesine çalılardan ayak takarak ineğe dönüştürüdük. sonra, o mısır koçanı var ya, mısır değil o, kızıl saçlı bir bebek :) genelde uzun ve renkli püsküllüleri makbuldur mısır koçanlarının çünkü bebeği güzel kılan saçlarıdır. bir çift kara lastik... ve bir bileğ taşı, orak bilemek için kullanılır o. ve mart çiçekleri, her yerde... bu çiçekler hem yenir, hem kopartılıp düdük gibi öttürürüz hem de o malum ipe dizip kolye yaparız... e bir de yenir ha... resimlerde evimiz de var... yüksekleri sise bürünmüş dağı-göğü birbirine girmiş koyu mevsimlerin memleketi işte... ve içinde, oracıkta mavi bir ev...

bejan matur'dan duyduğum kitap ismiydi programda... pablo neruda "yaşadığımı itiraf ediyorum" anı, otobiyografi kitabı... vaktiyle bir iki sayfasını okuyup kitaplığımda unuttuğum bu kitabı elime aldığımda kayboldum gittim. çocukluğunun geçtiği o şili ormanları, denizleri, kıyıları, böcekleri, bitkileri... sanki çocukluğumu yeniden yaşadım dünyanın başka bir köşesinde. o kokladığım hamunçaranın kokusu bugün beni anlamlandırıyor. tünel demiştim, bir ses, koku, görüntüden yola çıkan bir tünel gibi yaşam. işte tünelin başladığı yer bu iri dağların içinde saklanmış minik evlerin birinde doğanın kucağında başlıyor müthiş bir ışık ve doğa ile... iki şaire de teşekkür ediyorum. ve tanrıya da minnet duyuyorum. çünkü şehirlerde doğan çocukların hep eksik kaldığını düşünmüşümdür. doğanın içindeki özgürlükle doğmak ve ona ayak uydurmayı öğrenerek yaşama başlamak çok daha insani değerler yüklüyor sanki ruha. belki yanılıyorumdur, kim bilir...

d..f..

-(...)-

17 Mart 2010 Çarşamba

16 Mart 2010 Salı

15 Mart 2010 Pazartesi

sürpriz doğum günü ritüelleri...





maksat bir doğum günü yaygarası koparmak değil. lütfen yanlış anlaşılmasın. sadece sürpriz doğum günlerinin zor yönlerine parmak basmak istiyorum. geniş ailemizin pazar günü gailesini bildiğimden bir takım göze batan ipuçlarından her yıl ki sürprizlerden birinin daha yaklaştığını anladım. ablalar, yeğenler, abiler yavaş yavaş toplandı. herkes gülümsüyor. yemek merasimi es geçiliyor. sadece çay içeceğiz öyle mi? birileri gidiyor geliyor falan... derken kapı çalıyor ve benim bakmam için uygun ortam hazırlanıyor. dış kapıya yaklaşırken gülümsemek için ağzımı toplamaya çalışıyorum. e zor tabii. malumunuz pasta, mum, ışıldak falan... bir anda evde büyük bir gürültü patlaması yaşanıyor. fakat pastayı tutan el hep aynı, fotoğraflarda da baktım, her pasta fotoğrafında aynı el :) bu yıl ağlamaklı oldum nedense. hani çocukluk, gençlik gitti, orta yaşa giriyorum, bu yüzden mi? geçen akşam ablalar anne evde toplaşmış aile kadınlarının doğurganlık yaşlarını konuşuyorduk bir sebepten. ben ailenin küçüğü olarak fırlamalık hakkımı kullanıp "20 sene daha doğurdum, doğurdum!" dedim, ablam çok güldü.

unutamadığım ve çok sevdiğim sürpriz doğum günlerimden biri şöyleydi. annem hastanede yatıyordu ben de yanında refakatçiydim. doğum günümün olduğu gün ondan bir kaç saat izin istedim. arkadaşımla buluştum. beni bir yere götürdü. bir baktım tüm ablamlar orada. az sonra da annemi getirdi ağabeyim. hastaneden sonra onu orada görmek, hep birlikte orada olmak çok güzeldi.

diğeri ise geçen yıl ki doğum günümdü. tanımadığım insanlar vardı orada. yüzlerini ilk defa orada görüyordum. ama sözleri paylaşmışlığımız vardı elbette. 6-7 kişiydik. ve pasta yerine arkadaşım burcunun yaptığı profiterolden yedik. aslına bakarsanız onu hazır almıştı ama ben yaptım demişti :)) sonra adnan bey gitarını alıp şarkı söylemişti tüm akşam o güzel sesiyle. evet, gerçekten çok güzeldi. aslında güzel olan ilk defa görüp, daha yeni tanıştığım bu arkadaşlarımın bana böyle sıcak bir jest yapmasıydı. sanırım bu iki doğum gününü hiç unutmayacağım.

en değerlim! bu tatlı anlar, anılar ve sevgi dolu sıcacık insanların içine beni yakıştırdığın için sana çok teşekkür ederim. beni onlara layık gördüğün için sana minnettarım. bu içten, sıcacık ve neşe dolu aileyi bana verdiğin için teşekkür ederim. annem için çok teşekkür ederim. ve arkadaşlarım için de... biricik Allahım, seni seviyorum. bizleri dilediğin iyilik üzerine yaşat. amin.

d..f..

- sessizliğimin sardığı şehir, söz ver...? -

"Günlerdir beklediği ses
Gizlenmiş tepelerin ötesine"
..b.m...

14 Mart 2010 Pazar

pazar şarkısı




pazar günü şarkımı arıyorum. azıcık neşeli olsun, azıcık şekerli olsun, içinde bir tutam da keder olsun, sonra çiçek koksun ve bir de insanlardan bahsetsin...istiyorum.

fotoğraftaki kişileri tanımıyorum. ama sevdim onları. bahara yakışıyorlardı, tüm insanlar gibi... dün bir yerde bir bacon cümlesi okudum. çok güzeldi. toparlayabilirsem aktaracağım: "sanat, doğaya eklenmiş insandır" bacon. -pekala gogle hazretlerinden aratarak yazdım :)

keyifli pazarlar...

11 Mart 2010 Perşembe

"bana kalsın"



bahar gelmiş diyorlar. henüz bir tomurcuk göremedim, kalbimdekinden başka. bir bahar çocuğu, mart çocuğu olarak baharın tabiattaki doğuşunu içimde aynı güzellikte yaşarım. coşku dolu bir şeydir. baharım diyorum ona, aşk gibi bir şey. her şeyi kuşatan, saran bir cümbüş.

henüz şehirde bir bahar sesi duymasam da bahar mevsiminin ilk ayına girmiş olmanın sevinci var içimizde. çocukluğumdan bu yana, köyümde bir bahar mevsimi göremedim bir daha. oranın baharları benzemez hiçbir bahara. güneş tepeden doğduğunda tepe eriyecek dersiniz içinizden. ve yeşil bulaşıcı bir renge dönüşür orada. çok özlüyorum gerçekten. her yeri kirletmişim de köyüm tertemiz kalmış gibi hissediyorum bazen. çok bakir, çok ıssız bir güzellik.

yazmak istediklerimin etrafında dönüp duruyorum işte. her seferinde çocukluğuma saplanıp kalıyorum. belki unutmak arzusu, belki kaçmak... sevgilim bahar, sevgili çocukluğum diyorum içimi çekerek...

"ay bana kalsın,
güller bana,
şarkılar bana kalsın
geceler bana.
yalnızlık bana kalsın
gemiler bana"

diyor ezginin günlüğü yukarıdaki şarkıda.

...gemiler bana kalsın, denizler sana...

d..f..

-sevgili zafer, cevabınızı gün içinde yazmak istiyorum. şu an dünyada değilim. -

.

10 Mart 2010 Çarşamba

kekik



baharatları bilirsiniz. yemeklerdeki yolculuklardır onlar. yani bir tas zeytine bir tutam baharat serpersiniz, zeytin sizi başka yerlere götürür gibi. bu vesileyle kekikten bahsetmek istedim. aslına bakarsanız kekikle tanışmam çok eski değil. bir gün baharatlıkların içindekileri koklayarak, haşladığım kaysı yumurtaya baharat arıyordum. genelde isimlerini karıştırdığım için, koklayarak kodluyorum kendilerini. neyse efenim, kekik kokusunu duydum. hımm.. hemen öğrencilik yıllarıma gittim. adapazarı, atatürk bulvarının üzerinde bir karavan. içinde bir tavuk dönerci sanırım bereket dönerdi. çok temiz ve kimsenin gitmediği bir yer. -depremden sonra yerinde yoktu zaten- soğuk ve yağmurlu bir hava, biraz da yağmurdan kaçmak için girdik içeriye. pide arası tavuk ve içine bol baharat! yediğim en leziz tavuktu. o baharat kekikti çünkü. ısındık. sonra arkadaşlar bizi dar sokakta bir yere götürdü. köşe başında küçücük bir büfe. tam ekmek, yarım ekmek ve çeyrek ekmek yapıyor, tavuk döneri elbette. biraz tereddüt içinde çeyrek aldık. sonra ikişer çeyrek daha... çünkü onların sosunda baharat çeşitleri çoktu ama kekik her yerde aynı güzellikteydi. tabii ben o yıllardan sonra kekiği unutmuşum. ne zaman zeytinle yedim... koku başka ama tadı da bambaşka. çok basit bir kekik tarifi vereyim mi? kızartılmış ekmeğin üzerine yağ sürün ve üzerine de kekik serpin... allahım allahım :)

farkettim ki baharatların her biri insanın duygusal anları için bilinçli kokulandırılmış birer yolculuk bulutu. gözlerini kapat ve kokla, doğru zamanda doğru baharat... ama kekik öyle değil, her zaman koklanmak isteyen bir hınzırlığı var. kokla beni, ye beni diye zorluyor insanı. nihat behram'ı ve ahmet kaya şarkısını anımsamadan olmaz "doruklara sevdalandım" ve bir şiirinde diyor ki şair:

Kırk sevginin baygınıyım - belki de yüzkırk -
yine de yalnızlık yalazlanır kırık kalbimde

Otların tutuklusu
haylazı ağzım
şimdi tutlusu kara suların.

Her şeye yeniden başlayabilseydim eğer
aşkımı acıyla anmazdım artık.

Ben ki delisiyim suların, oysa bu sular
çöl rüzgarı kadar bulanık.

Akar gibi geçiyorum dünyadan, ısınıp bakınmadan,
sarhoş
sıkılgan
sırılsıklam...

Kırk diyarda kırkbin öpüşün bitkiniyim
dudağında kırkbin kekik tadı kamaşır
yine de kalbim ısırgan mı ısırgan.

Eşini çağlayana kaptırmış balığıyım bu nehrin
aydır, geceden beri dişlenmiş kelebeğin
her sabah ağzımda ölümüyle buluşan

n.behram - suda yiten ayışığı


ben kekiği bu şarkıyla özdeşleştiriyorum. koku ve ses bu duygu eşiğinde birleşiyor.



fotoğraf için bknz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kekik

d..f..

- gözlerimi kapatıp kokladım, haritası... tarçın gibi çil çil görünmez sihir -

.

9 Mart 2010 Salı

başlığım yok yazmaya blog açarım saçmalamaya



bu yolculuğu istemiyorsun. yanımda bir hayaletle mi dolaşıyorum yoksa? evet, başka ne olabilir..? sancı manifestosu!

pekala, kol saatlerimiz yüzümüzün rengini emsin, duvar saatlerimiz evimizin benzini emsin. ayrı dolaplarda çürüyelim öyle mi? pekala, çürüyelim. sarmaşık olmayı hiç istemedim. ne ağaç, ne su, ne de canımın cehenneme yolculuğu. ne davet, ne nezaket... doğaüstü değil varlığımız. sıradanız, kum taneleri gibi. kuyu manifestosu...

bana yakışan her acıyı iade ediyorum şahsınıza. bu boktan şiir kusmuklarının da canı cehenneme. tüm cümlelerim/mısralarım aklını kaçırmış olmalı. sataşacak kimsem olmadı, kendimden başka. şiir manifestosu..!


Yersizler davetli değilse bu görkemli törene
Duyurmasın yeryüzü onlara yaşamın şehvetini!


d..f..

- aaaa! / sen de anla! -

8 Mart 2010 Pazartesi

vaat tarlası yeryüzü



vaatler tarlasıdır yeryüzü.
her varlık vadeder.
ama en çok da kendine vadeder.

kendime suyu vadettiğimde
keryüzünü tanımıyordum henüz.
bir taşın ağırlığı kadar sanıyordum
bıraktığı acıyı.

bir çiçek tarlasının hayali acımasızdı o gün.
yokluğunda umut büyürdü, her olmayanın.
ve her umut maviden laciverde
olgunlaşan bir sağanağın rengiydi işte.

beklemekti umut
zamanda nasır tutan...
başka bir bekleyişi tutmak istediğinde
kalbinin parmaklarını acıtırdı.

ben kendime suyu vadettim.
çünkü yolu benim kuyumdan geçmişti.
yeryüzünü onun akışından tanıdım.
ilk defa önce aşk dedim.
her şeyden önce aşk.
hiç bir isme girmeden içi
benden önce ve sonra
aşk
dedim.

kendime suyu vadettim.
çünkü gök kadar kusurluydu.
vadettim çünkü
aşk bedensizdi.
çünkü
aşk bir bilgiydi
hamuru ateşle yoğrulan.

öğret bana su.
kalbim acıdan uyuştuğunda
ona uyuyup uyanan zamanı öğret.
toprağın tadını öğret
yemeyi unuttuğumda.
aşk hiç bitmeyen bir bilgidir.
öğret bana.
isteğin sırtımda kalınlaştığı gece
karanlığın nasıl hafiflediğini anlat.
kendime suyu vadettim.
oysa nihayetsiz şiirler
sonu kanayarak yitirilirler.

öğret bana,
Yüzüne bakarken
Yersizliğimi neden hatırladığımı öğret?

Yüzünün gizemi beni şiddetle savurduğunda
Yeryüzünü kaybettim.
kendime vadettiğim su
yüzündü.
hiç bir yere dolmayan,
her yerde hiç bir yersiz...
öğret bana yüzüm,
acımı suya dönüştürmeyi öğret.


d..f..

- sonrası davet... denizanası,, yaşamın şehveti deniz...-




adam hurst...

7 Mart 2010 Pazar

yüzler, güzler, ermeniler...



gökyüzüne bakıyorum. yaşlılar ve çocuklar geliyor aklıma. yüzlerine bakmayı çok severim. merhamet duygusu gelişiyor kalbin, yumuşuyorsun. çocukların ve yaşlıların "masumiyet" çatısında birleştiğini düşünürüm hep. ihtiyar, bir ömrü geride bırakmanın verdiği vicdan masumiyetiyle, çocuk ise dünyayı önünde top gibi koşturmak isteyen bir oyun masumiyetiyle bakar yaşama. en güzel yüzdür anne yüzü bu sebepten. oradaki çizgilerde kendine dair izler de vardır. annemin yüzünde benim yaşamımın kalıntıları. ne güzel. gökyüzüne bakıyordum..
***

tv izliyorum. eski bir diplomat ermeni yasa tasarısını anlatıyor. efendim, ermeni lobisinin tek dayanağı "soykırım" meselesidir diyor. bu dava onları bir arada tutuyor diyor. eğer böyle bir davaları olmasaydı asimilasyona uğrarlardı diyor. bu meseleyi yakından takip edince... değil mi, bir gölge oyunu gibi siyaset. bir liderin dili bir şey söylerken hemen gerisindeki gölgesi söylediğinin aksine farklı bir davranış şekline giriyor. gerçi oylamanın kendisi iyi bir mizah örneğiydi siyaset için. yahudi lobileri, bu mevzunun tarihçiler arasında çözülmesi gereken bir mesele olduğunu söylemişti. değil mi? tarihi bir mesele, tüm vesikalar orada bir yerlerde dururken ısrarla bu meseleyi siyasette sıcak tutarak araştırılmasını, ortak bir çalışılma yapılmasını istememek de siyasetin her dala sardığı merakla ilgili. başbakan diyor ya, tarih yazmaya kalkıyorlar" diye. evet, arada doğru cümleler kuruyor. şimdi "ermeni soykırımı" dünyaca kabul edilse ne olacak? bu "sanal" ayıbı bir baskı aracı olarak kullanmaya kalkışacaklar.

siyaset her yere sirayet etmiş. edebiyata, ödüllere, sanata, spora, daha daha... bakın bursaspor ile diyarbakırspor birbirlerini ne güzel ağırladı(!)
***

o halde göğe bakmaya devam edelim...

d..f..

.

6 Mart 2010 Cumartesi

çil




bir çilim
güneşten yüzüme düşen.
dünyaya bir leke bırakma arzusuyum güneşin.
kar eritmiyor rengimi
dönmüyorum beyaza.
lekelemek için bir toprak akını
kirli sözleri eşeliyorum.

yüzümdeyim hala
yüzündeyim bir kirlinin.

d..f..

4 Mart 2010 Perşembe

galata'dan at beni, in aşağı tut beni




mart ayındayız, bahar geldi ama içimize girmeye çekiniyor biraz. uzaktan seyrediyor olmalı. şimdilik arada uğrayan lodoslarla idare ediyoruz. her mevsimin, her ayın bir şarkısı vardır bende. hatta bir sesi... müzik... aslında ben ona ritm diyorum, her şeyin içinde olan o ses.

bugün Beyazıd dan başlayıp istiklalden çıktım. ayaklarım hala sızlıyor. kediler gibiydim, köşe bucakları koklayan, kendine malzeme arayan... galata köprüsünde aşağıya sarkıtılan oltalardan çırpınan balıkları seyrettim yine. gidip gelen vapurları. koşuşturan bir şehir. aslında yeni hastalığım galata kulesinin dibindeki çay bahçesi. yaz kış bahçesi açık. önünde dikilen ipiri bir yapı. hatta Karaköy'den yukarıya tırmanırken daha bir sokaktan karşına çıkıyor gulyabani gibi. tüm sokak başını tutmuş. yukarıda çektiğim bir fotoğrafı var haşmetlinin.

geçen yıl doğum günümde, bir arkadaşım seni Galata'ya çıkaracağım dedi. yükseklik korkumu bir tarafa bırakıp bir hevesle kabul ettim. daha evvel girdiğim kulenin balkonuna hiç çıkmamıştım. marttı, ve çok soğuk esiyordu. hava gri... balkona çıktık... tanrım! bu muhteşem bir şeydi. avuçlarımın içi terledi, sonra ayaklarım uyuştu, gözlerim yandı. geriye çekilip duvara yaslandım, derin nefesler aldım. arkadaşım solgun yüzümü görünce görevlinin de uyarısıyla içeri girdik. ama her şeyi hatırlıyorum. kuyu,kule metaforum o manzara sayesinde oluşmuştur.

galata kulesinin manzarası şöyle: tüm İstanbul'u içine alan bir bakış. en derin yeri kız kulesiyle ve galata köprüsüyle olan açısı. bunlar birer haberleşme köprüsü gibi. galata'dan havalanan martılar kız kulesine uçuyor. aralarında bir şey var, biliyorum. İstanbul'dan saklıyor olabilirler bunu. fakat tüm bu manzara şöleninin içinde derin bir yokluk vardı. o da galata kulesinin manzaradaki eksikliği. evet, galata kulesinden İstanbul'u seyredeyim derseniz, bilin ki en önemli manzarasını gözden çıkarmışsınız demektir.

birinin anlattığı hikayeyi hatırlamıştım. bir adam sürekli büyük bir mimari yapıda vaktini geçirir, yemeğini, içkisini orada içermiş. bir gün sormuşlar ona, burayı çok seviyorsunuz herhalde, tüm vaktiniz burada geçiyor. adam cevap vermiş: bilakis, burayı hiç sevmiyorum, o kadar çirkin bir mimarisi var ki... sırf şehri bozan dış görüntüsünü görmemek için içine giriyorum. -buna benzer bir hikayeydi, tam cümleleriyle anlatamasam da... -

galata kulesi de bu hikaye gibi işte. içindeyken İstanbul manzarası hep eksik... elbette çok hüzünlü öyküleri de var. ümit yaşar oğuzcan'ın oğlu bu kuleden kendini atarak, 15 yaşında intihar etmiştir mesela. şairin bu intihar için bir de "galata kulesi" şiiri vardır.

kulenin dibindeki çay bahçesinin tek manzarası başını kaldırıp bakabileceğin kadar duvar yığını, kuleye dair. ama bildiğiniz bir şey var, o duvarlar tüm İstanbul'un ruhunu içine çekiyor her gün.

komik bir şey anlatayım :) balık pazarından geçeyim dedim. satıcılardan biri, yüzüme bakıp, abla hamsi de var, hamsi de diye bağırdı. içimden dedim ki, bu burun beni her yerde ele veriyor. mıknatıs gibi çekiyor hamsileri :)

sonra istiklal... ağzımın içine giren, iliklerimin içinde yürüyen insan yığınları... binbir çeşit insan, ses, yüz ve renk... yaz mevsimini özlemenin sebebi oldu, hava şartlarının bu yürüyüşlerimi kısıtlaması.

bu şehre her gün aynı yerlerinden aşık olmak çok yenileyici... ritm dolu...

-galata'dan at beni, in aşağı tut beni... kediler grubuma selam olsun... sevgiyle anıyorum kendilerini tek tek... -

.

28 Şubat 2010 Pazar

sanatın varlığını sorgulamak




sanatın ne olduğuyla ilgili tuhaf şüphelerim oldu hep. ortaya bir şey konup onu kitlelere sunmak, sunucu için kendinden ya da sanatından biraz ikiyüzlülük hissetmesi daha gerçekçi. burada sanatın aslında toplum için yapılıyor olması realitesi bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. sanat için sanat yapmak düşüncesi ise sanata tapınmak gibi geliyor. ama daha içkin sanki. bazı sanatçıları duymuşsunuzdur, toplumdam kopuk bir yaşam sürerler. içlerine kapanıktırlar. yaptıkları sanatı bile paylaşmaktan çekinirler. burada düşüncem bu içlerine kapanıklığın nedeninin sanatı sanat için yapıyor olmaları ihtimalinin yanında bir de mecbur kaldıkları durumdur. çünkü sanatkarın kendisi, içinde bu üreticilik güdüsüyle vardır en başından. sanatçılık sonradan kazanılan bir şey değildir. ama yaptığı sanat ile göklere çıkartılmayı gereksiz ve utandırıcı bulur içine kapanık sanatçılar. dolaysıyla sanatlarını kendi kendilerine yapar, mütevazi bir sanatçı yaşamı sürerler. aslına bakarsanız bu bir yönüyle sanatkarın gerçekliğini ve içindeki iç çatışmayı/kavgayı ifade eder.

sanatını toplumla paylaşan sanatçı kesimi ise bazen sanat görgüsüzlüğüne girebiliyor. toplum tarafından anlaşılmak sanatçı için derinliğinin yetersizliğini de ifade eder bir yandan. burada sanat görgüsüzlüğü denilen gereksiz çırpınışlara tanık oluruz. oysa sanat toplum içinse anlaşılmak en değerli paylaşımdır. yetersiz sanılan derinlik sanat görgüsüzlüğüne değil de derinleşme arzusuna dönüşmeli ve toplumdan ırama arzusu bastırılmalıdır. içine kapanık sanatçılarda bu tür davranışlara rastlamazsınız.

sanatın ne olduğunu çok düşünmüşümdür. sahi sanat nedir? sinemada sanatın ne olduğunu "yumurta" filminde anladım. bir yaşam kesitini olduğu gibi aktarıp, sessizliği, gürültüsü, kararsızlığı... bir kahvaltı masasında haşlanan yumurtayı... ve içine serpiştirilen bir "kuyu" hatırasını...

anladım ki sanat denilen şey günlük yaşamın içinde insanın kendini ve varlığını hatırlayıp kendi içine yöneldiği andır. işte "yumurta" filmi bunu çok güzel yansıtmıştı. tıpkı "iki dil bir bavul" filminde olduğu gibi. günlük karmaşa ve şaşkınlıkların içinde gece olup da insan bir başına kaldığında her şeyi farklı yorumluyordu. sinemada festival filmleri sanatı çok güzel başarıyor. "evet, bu" diyorsun.

sanatın öznel oluşu, çok fazla bireysel oluşu her insanın içinden bir kez geçen damara dokunabilme gücüyle ilgili. sanat ürünü insanın içindeki yolculuğu sonucu ortaya dökülüyor. yani sanat eşittir insan. peki ya varlık? varlık, bilgi ve sanatın derinliği için... olabilir mi? doğanın duruşunu bir sanat eseri ise, ona özeniyor olmamız doğanın bir parçası oluşumuzun en bariz örneği de değil mi diğer yandan?

gerçek sanatçı kimdir? doğa mı insan mı, tanrı mı?
bana kalsa tanrı; doğayı insana bir sanat örneği olarak sunup insana sanatı vererek kendi varlığını sağlamlaştırmış. ilham denilen pencerenin tanrıdan başka bir açıklamasını bulamıyorum. şiirin, islam dininde yasak olduğunu savunanlar ve tüm şiirleri ve şairleri yalancılıkla suçlayanlar bir noktada çok eksiktirler. ilham denilen mefhum tanrıdandır. tanrı söz verdiği gibi, renk ve yorum alanı verir. islamda şiirin yasak olması, dönemin şiir sanatında zirvede oluşu ve tanrı kelamı olan kitabın da şiir sanılmasını önlemek içindi. dönem şairlerinin toplumun ileri gelenlerini övmek üzere yazılan şiirlerin süslü söz sanatından ibaret methiyeler olduğundan da yola çıkmak gerekli... ve en önemlisi şiirin kendi içinde gerçeklikle çatışmasıdır. günü birlik aşk şairleri, ilham alanını sığlaştırıp sıkıcı bir aşk metnine tapınarak, gelmemiş zamanlar için sonsuz vaat söylemlerine karışmıştır. oysa sanatta arayış, uzay ruhu ve zamanla birlikte evrenle kat kat açılma arzusu vardır. gün birlik aşk şairleri, aşk sözcüğünü acıtırlar, genişliğini sığlaştırırlar. onlar aynı zamanda sanat görgüsüzleridirler. şiir; içinde felsefesi varsa, arayışı, ilerleyişi, evrenle birlikteliği varsa şiirdir. şiiri söz sanatlarıyla doldurup sözün içini boşaltan şairler bu yüzden sanatı kötüye kullanırlar bence.

çok keskin ve kuralcı gelebilir. ama zaten sanat bir disiplindir. ilham alanını kötüye kullananlar ve onların alıcıları da sanatı disiplinsizce kullananlara da, sanatçının görgüsüzlüğüne de göz yumanlardır.

diğer taraftan da sanatçının kapsadığı insan kitlesine birey olma bilinci vermesi gibi bir de içsel görevi vardır. arayış içinde olan sanatçı, kendi için aradığı mutluluğu/huzuru toplumuyla, insanıyla paylaşmak ister. içinde var olduğu ufku onlara da göstermek için didinir. eser, bu didinmedir. sanatçı, eleştirendir. en ağır eleştiriyi ise eserlerinde kendisine yapar. bu gerçekten de böyledir. bugün sanatçı denilenler devleti pohpohlamak için sıraya dizilmiş adeta. oysa sanatçı özgünlüğünü ve özgürlüğünü korumak için devleti değil, insanı merkeze almalıdır. sanat itirazdır!

sanatın ne olduğunu düşünmek ve onu içimizde yorumlamak gerekir diye düşünüyorum.

d..f..

- dipnot... Picasso'nun bir gravür koleksiyonu serisi şu an pera müzesinde sergileniyormuş. 16 Şubat-18 Nisan 2010 tarihleri arasında sanırım. gitmeli, görmeli..-

.

bulut sis...

yorgunum... sisi eteklerine inmiş ulu bir dağ eteğinde iki gece geçirdim. hastalıklı bir göğü vardı sanki. rüzgarı esmeyen... acele ve kaba saban bir gündü. geçti gitti iki geceyle beraber. bir daha gittiğimde cumalıkızık'a mutlaka uğrayacağım.

25 Şubat 2010 Perşembe

yaşamımıza saklanan bekleyişler




eskiden nasıl anlatırdım, hatırlayamıyorum. bugün epeyce zorlanıyorum. ya bir öykülük ya bir şiirden sesi, içine nasıl dökeceğimi bilemiyorum bu dümdüz cümlelerin.

97 yılıydı, godot'yu beklerken'i izlediğim yıl. bugünlerde o oyuna bambaşka anlamlar yüklüyorum. öyle bir bekleyiş içinde oturuyorum ki, gelmesi gerekenin ne olduğunu sık sık bilmiyorum. beklerken hayatın önümden akıp gitmesiymiş asıl beklemek. beklemek hayatın akışını gözden kaçırmak, umursamamakmış gibi bir şey sanki. ben ne beklediğimi bilsem de, beklediğimin gerçekleşmeyecek oluşu onun bilinmez kılıyor bu yönüyle. ve yaşam akıp gidiyor bilinmez bekleyişimin içinden.

köprüler... bir ağ gibidir zamandaki izlerimiz. sürekli bir köprü üzerinde, başka uçurumlardan köprüler döşemekteyiz. ötekilerimiz, berikilerimiz, sığlımız, derinliğimiz... içimizden daha içerideki içimize bile bir köprü ile geçmekteyiz. bir bilgiden başka çekirdek bir bilgiye inmek için köprülerden geçmek zorundayız. bugün, tüm yaşamların şeffaflığını seyrederken, farklılıkların aynılığa doğru çok geniş bir köprüden ilerlediklerini görüyoruz. köprüler bizi vahdete taşıyor. göçümüzün büyük bir kısmı köprüler vasıtasıyla...

bir mısranın köprüsünde, kalbimi taşıdığı dehliz, bu gün bir köprü yaşamına dönüştü. ve köprü yaşamıyla beklemek, denizleri karşına almak gibi bir şey. sizlere de olmuştur mutlaka. önünüzdeki şeye öyle odaklanırsınız ki, isteğiniz öyle iridir ki her şey buğulu bir camın gerisindedir artık. yani, geçmişte kullandığınız tüm köprüler uçurumlara yenik düşmüştür. tüm eski köprülerinizi terk etmişsinizdir. ve beklemek bir köprüde altından geçen yaşama da yol vermektir.

tüm varlığın bir muadili vardır. buradaki eş değerlik kavramını; karşıt uçtakinin ona varlık hakkı vermesiyle oluşan bir denge metaforu olarak düşünebiliriz. köprü-uçurum, kuyu-kule ve en kuşatıcı ve kaba tabiriyle yaşam-ölüm... denklik, mutedilliktir de bir yandan. kuyu ve kule tabirlerinin zihinde uyandırdığı anlam mesafenin dikey yönlerdeki karşıt uzunluğudur. burada, yükseklik ve derinlik ifadeleri yaşam bulur. denge ise ikisinin zıt gibi durmasına karşın bir ilerleyiş biçimini ve normali rendeleyen anormal seviye içermeleri durumudur. zemin yok. denge, derinlik ve yüksekliğin ruhunda var olan ilerleyiş ve çoğalmanın ortaklığıdır. köprü ve uçurumda ise aşırılığı zımparalayan bir nesne var. aynı mutedillik burada da var, aynı denge. birini var eden diğeri... uçurumun varlığı köprüyü var ediyor. ölüm, yaşamda hayat buluyor gibi. işte denge denilen yaşam değeri, içimizdeki en uç noktaların varlığını bulup, var edip sonra o dengeyi kurabilmek. kuyudan düşmeden, kuyuda boğulmadan... ama içinizde derin bir kuyu yoksa varlığınız eksik ve sığdır, yüzeyseldir gördüğünüz varlık. taşın sertliğini denemelisiniz. göğün yüksekliğini, sıcağın yakışını... yaşamınızda var olan kuyu kadar ona eşlik edecek bir dans arkadaşı gibi kulenin varlığı da şarttır. uyum, ahenk, denge... varlığınıza haksızlık etmeyin, onu yüceltin, artırın, eksiltin, boşaltın, doldurun...

neydi? sürekli tamamlanmak için aradığımız o eksik yanımız hiç dolmayacak bir yerdir aslında. bu boyutta ve zamanda bizi dolduracak ve tamamlayacak bir şey yok. olsaydı tanrı ölümü yaratmazdı değil mi? ölüm, boşluğumuzu, aradığımız eksik yanımızı tamamlayacak, kendi boşluğuyla.

bu metaforlar yaşamımızın içinde var olan, gözle görülmeyen mikroorganizmalar gibi, yaşamları kuşatan soyut varlıklardır. kendilerini tanımlayıp, bilinçli bir tanışıklık verirsek, kendilerinden daha fazla faydalanacağımızı umuyorum. hepimiz köprülerimizi, bekleyişlerimizi, karşımıza aldığımız denizi, kuyu-kule, köprü-uçurum metaforlarını arayalım içimizde. arayalım, bulana kadar. çünkü varlar. beklediğiniz her şey gibi varlar. umut inandığındır, ve inanıyorsan vardır.

denizi karşıma alarak bir köprüde bekliyorum.

d..f..

-muadil: denk, eş değer
-mutedil: ılımlı

(kendisine karşı olumsuz düşünceler beslesem de... bir söyleşisinde okuduğum davranış biçimi beni etkilemiştir. öğrendiğim yeni bir kelimenin önce etimolojisine bakarım diyor. sonra anlamını derinliğine araştırıp yazım dilimin içinde yaşatırım. kendisi elif şafak'tı... mini sözlüklerim devam edecek. amacı; düşünceyi, ruhu bize ait olan, bizden karılmış kelimler vasıtasıyla aktarmak. kullandığımız fransız kökenli kelimelerin sayısını öğrenince, canım yandı doğrusu düşündüğüm yerlerimden.-

.

23 Şubat 2010 Salı

gidemedikleri

Tavana bakıyorum.
Orada bir kuyu vardır
Benden önce açılmış
Yarım bırakılmış bir kuyu.
Bir ölünün kendini hapsettiği
Derinliği bana bırakılmış bir kuyu.

Duvar beni dinlemekten vazgeçtiğinde
Kuyuya iniyorum.
Bir ıslık çalıyorum
Islak bir ıslık…

Her şeye inat bu kuyu beni terk etmeyecek.
Biliyorum.
Sevmem oysa ölüleri
Beni terk ettikleri için.

Hep terk edilmiş bir kalp
Kuyuya saklar gidemediklerini.
Kuyuda saklar gelmeyenleri.

Hiç gelmedin
ama
Beni terk etme.

Kuyu çok derin
Tavan çok alçak…

d..f..

(...)


22 Şubat 2010 Pazartesi

ay

uyandığımda gitmişti.
tülden gri eteğiyle
çekilmişti söylenmiş sözlerin göğünden.
nerede yaşadığını merak ettiğimden bu yana
söylenmemiş sözleri arıyorum.
onlarla gri eteğini çıkarıp
bembeyaz eteğini giyiyor.
ayakları çıplak
gün tozunun sırtında yürüyor.
tuhaf, ışıltı yok yanaklarında.
gelmek için geceyi bekliyor.

d..f..

-ay için..-

20 Şubat 2010 Cumartesi

araya son..



biraz uzadı ara. burada, çantamda taşıdığım ajandamda bir yığın şey var aslına bakarsanız. yazarken bir yandan da kızıyorum kendime. ne olacak bütün bunlar? anlamı nedir bunca yazmanın? "duyurmak" neden? bu sorumun anlamını içindeki parçaları durmaksızın bir yere yazanlar anlayabilir ancak.

yazmak maalesef bir ihtiyaç benim için. içine doğduğum bir durum. maalesef dedim çünkü onunla yaşamak gerçekten çok zor. düşünce gücünden çok sık bahsettiğim zamanları da terk ettim. yazmak ihtiyacımla baş başayım. bu dünyaya kadın gelmek, dünyaya çirkin/güzel gelmek gibi bir durum. sizi gereğini yapmaya zorlayan bir durum. eğer yazmazsa bu ihtiyaç sahibi, inanın bir gün patlayabilir. ve içinde biriken kelimeler onun sonu olur.

okuduğum kitaplarla ilgili rüyalar görüyorum. Latin Amerikasında geziniyorum. diğer yandan dinlediğim müzikle oralarda derinleşiyorum.

mevsim geçişleri bazen keskin oluyor. ayak uydurmakta zorlanıyoruz. hafta sonu çok güzel bir hava vardı ve bahar herkesi kalbinden çarptı sanki.

dün gece bir şey oldu.
"nasıl öpülmek istendiğini anlatır ten,
aşk öğretir ellerine daha hiç dokunmadan"
burada kalsın bu mısralar. bazen unutmuyorum gerçekten.

Ankaradan bahsedeyim mi? üç arkadaşımı görme şansım oldu hatta bir gün ve geceyi beraber geçirdik. tekel işçilerini bile ziyaret ettik. trabzon çadırıydı, evet :) emin olduğum bir şey var ki, hiçbir basın organı/kurumu manzarayı olduğu gibi yansıtma güzelliğine ya da dürüstlüğüne sahip değil. bu memlekette bize hep masal anlatıyorlar, hep uyku gazı veriyorlar. bu memlekette kimse kimseden haberdar değil, kendimizi, birbirimizi halk olarak bu yaygaracı ve dürüst olmayan medya aracılığıyla tanımak anlamak zorunda kalıyoruz. oysa ya eksiğiz ya fazla, katışıksız değiliz o yazılarda ve ekranlarda. bu yüzden, ön yargı olgusu bizim gözlerimizin retina, iris gibi bir görme tabakası halini almış. bu illetten mutlak kurtulmalıyız. samimiyet için aracı değil, sıcak dokunuşlar gerek. arkadaşlarıma teşekkür ediyorum hoş vakitler için.

sıcağı sıcağına aktarabilseydim, çok eğlenceli hikayeler aktarabilirdim ama uçtular hafızamdan. tekrar söylemeden edemeyeceğim; Ankara berbat bir şehir.

biricik arkadaşım nilgün hanım yeni yıl için bana bir metis ajandası armağan etmişti. "illallah" isimli bir 2010 ajandası. ajandanın arasında ise bir şaireden yüzsüzlükle isteyerek aldığım bir kalem mevcut. bu minik şeyler beni fazlasıyla mutlu eder. kalem dinlerde kutsal bir araçtır mesela. İslam dini kalemi ekmek gibi kutsamıştır, saygısız davranılmaması telkin edilmiştir.

bu arada galata kulesinin dibini nasıl özledim, burnumda tütüyor her biri, Eminönü, İstiklal, Balat, ah Sultanahmet, Küçük Ayasofya, süleymaniye... galata ile ilgili bir kaç hikaye de eklemeliyim. üzerine konuşulmuş çok sözler ve yaşamlar vardır.

neyse... bu yazı biraz dağınık ve karmaşık oldu. diğerlerinde toparlanmak üzere, siftah olsun dedim efendim. izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, ilgimi çeken konular, gittiğim sergiler... ekleyeceğim...

d..f..

27 Ocak 2010 Çarşamba

... yol



...d..f..