30 Eylül 2010 Perşembe

"dönmek"

her yeri içime aldım.
ama sonsuz bir boşluk var hala.
bir yakarışla dolduruyorum
o bitimsizliği.

d..f..

şarkı sözlerinde geçiyor:
"mümkün mü artık gitmek?
neresi sıla bize,
neresi gurbet?
yollar bize memleket"

yeni türkü / dönmek şarkısından...

evet, bu yer, içinde olduğumuz memleket yollardan ibaret. evimiz, neşemiz, acımız, gülüşümüz hep yol. bu koca yer yollarla örülmüş bir labirent. en değerli şey ise öğrenmek. bilginin umutsuz hüznü o boşluğu oyalayan yegane şey.

bu vesileyle bir link vermek istiyorum. çok sevdiğim bir arkadaşım, bir blog açmış. vakit ayırmış, yazmış... bu daha güzel olanı. dili biraz akademik olabilir ama tespitleri bana ilham veren, düşün gücüne hayran kaldığım biridir o. bir gün bir şey sormak istemiştim, beceremedim. soru sormak yetenektir çünkü. bilginin verdiği yalnızlığı nasıl kaldırıyorsun demek istemiştim. çünkü, çevreleyen duvarlar ve sıkışmışlığın insana verdiği yalnızlık duygusu diğer yalnızlıklara benzemez. o, evreni de saran bir yalnızlıktır. neyse... kendisi henüz 3 makale yazmış. ilerleyen günlerde devam edecektir mutlaka. bugünü daha iyi anlayabilmek ve ona göre davranabilmek için okunmasını tavsiye ederim.

http://kaosunezgisi.blogspot.com/

29 Eylül 2010 Çarşamba

iki/yüz bir şiir



korkusuzluğumu anlattım
korkumu saklamak için.
öfkemi susturup karanlık saçlarınla
annemin rahmine dönmek istedim
oynamak için yaşam bağımla!

artık korkarak yaşıyorum
ikiyüzlülüğümden.

d..f..

***

.
.
.

iç sıkıntısıdır bu! -sahte yaşlar gözünde
darağaçları düşler tüttürüp çubuğunu.
-ikiyüzlü okur, -benzerim, -kardeşim, onu
bu, kibar canavarı iyi tanırsın sen de!

c.baudelaire - okur'a şiirinden...




patti smith - land
Yükleyen aosonho. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

-* fotodaki bendeniz-dir...
**şarkının 3:23 - 3:26 aralığındaki 5 saniyeyi videodan izleyin -

27 Eylül 2010 Pazartesi

...

...

mektup - I

bulamadım.
bakmak istediğim tek yer gökyüzü. ay'ı ve o yanyana üç sönük yıldızı görünce rahatlıyorum biraz. gök kafesinin üzerimize serdiği örtü bu. sen de onların altındasın. bizim nefesimizle titriyor o sönük yıldızlar. aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamıyorum, ay ve üç yıldızdan başka.

kitap okumak istedikçe elime aldığım romanlara karşı bir isteksizlik duyuyorum. tanrım, hepsi bir kuyu gibi. hikayeler de öyle. bu, belki benin seçimimle ilgili. illa kuyu eşeleme hevesim. yazarlar, romanlarında kuyular kazmış, ansızın içinde buluyorsun kendini. sonra karanlığını görüp kuyunun, tanıyorsun. karanlığı tanımak! bütün karanlıklar aynıdır. içinde aynı şeyi taşır: korku ve kendin. peki ya şiir? her yere onunla gidebildiğin "köprüdür". ama geri götürmez. gittiğin yerde kalırsın yani hep uzaklaşırsın.

bu sabah uyandığımda, kuyuyu düşünmek istediğimi fark ettim. bir kulede doğmuşum. o tatlı çocukluk, o dağların şarkılı nöbetleri... kuleymiş; o zaman, bir kuleye inşaa edilmiş. insan büyüdükçe iniyor işte. şimdi hep gölgeler ve kuyular içre, akıcı, yapışkan sesler. kulak duvarlarımda garip yankılar... nereden yüklemişler, kimi şekil yaptığımda kulağıma kazınmış o fonlar? farkında değilim. dalgınlığım beni bir yerde biriktirmiş. kuleden indirilmişim, kapanmış kulenin kapısı. köhne, mahzen kokulu.. hani nem ve küf kokusu, bilirsin. bir değil dağ kokusuyla küf kokusu. bir rüzgar yoksunluğu ayırır onları.

soru sormak, merakın uyanıklığı... uyumasını isterdim oysa. unutmak da, unutulmak da özgürlüktür çünkü. bir ucu yanılsama olsa da. -sana kalsa aşk da bir yanılsama.- sormayacağım. hep, kendimle konuşur gibi her şey. ne sıkıcıdır, kendinden bıkan için. kimi suçlayacağım? bu sebeple lekeledim yalnızlığımı.

ağustos böceğinin sesini duyuyorum. tanrım, ne çok özlemişim bu sesi! özlenen ses... okumuyorum! yığılıp kalmışım duvar dibine. işte, arada uyanıp hafif uykularımdan göğe bakıyorum geceleri. uykunun sıkıcılığı ve boğuculuğundan nefes almak gibi bu! bunu yazıyorum çünkü, elimde değil. yazmadan yaşamak gerçekten inceltiyor beni, bedenen ve ruhen inceliyorum. boğazıma basıyormuş gibi, gizli bir basınç yaşıyor içimde.

yazmak arzusunu çok ikiyüzlü buluyorum. neden yazar insan? neden, ben buradayım diye bağırmak ister içindeki egosundan? buna tahammül edemiyorum! büyük bir ikiyüzlülükle yaşamak, insanın kendine öfke duyması da bir yandan. takdir edilmek, bunu ben bildim, ben yazıyorum, herkesin acısını yazabilirim, mutluluğunuz kakülünüz olsun, yalan..! tüm ketum cümleler ikiyüzlü. ve sen, onların içinde geziniyorsun, bir nehri taşlara basarak geçmek ister gibi, ayakları ıslanmadan!

içimde okuyacağını bilen, kendinden emin bir küstah var. ona, boşa uğraştığını anlatmak istiyorum. ama ona da yeniğim daha baştan. inanıyorum sana. yanlışlığına, yalanlarına, yokluğuna, ölmüşlüğüne, gitmişliğine, uzaklığına, hepsine inanıyorum. içimde yüksek sesle konuşan sezgilerim, sürekli vaat ediyor. vaaz eder gibi.

bu günlerde en korktuğum şey, "gitmek" fikri. tanrım! parsellenmemiş, gidilmemiş, bekareti çalınmamış yer yok, yeryüzünde. içimi kemiren gitmek fikrini nereye götürebilirim? o, doymayan çocuklar gibi, kendine yeni gidilecek oyuncaklar bulmaktan bıkmıyor. e hadi! sen git, bulunca beni de çağırırsın madem!

sana yazmadığım için bana yazdım. oysa sana ne güzel yazardım. buraya taşıyamadım tüm eşyaları. örneğin, en sevdiğim kelimeler eski evimde kaldı. burada "sen", kupkuru bir zamirden başka bir şey değilsin. ne gözün var ne ellerin. ne de senden beklentilerim. ama yine de yazıyorum. çünkü, varım; ikiyüzlü ve küstah!

fatma.

26 Eylül 2010 Pazar

...

yazacak bir şey bulamıyorum buraya artık.
daha doğrusu, buraya yazmak içimden gelmiyor.
belki sonu geldi. buradan da gitmeli belki..

d..f..

24 Eylül 2010 Cuma

genç fidan



şu dağlar
Bulut içmiş.
Kimi saç kıran,
Kimi taş basmış böğrüne.
Ben de o taşlardan biriyim.
Rüzgar estikçe ufalanır ellerim.

Doğunun ve batının sahibi
Bana kuzeyin dağlarını bıraktı.
Doğunun ve batının sahibi
Bana dağlarla konuşmayı öğretti
Toprakla kan bağı kurmayı...

yalnızlık burada hiç doğmadı.
göz alabildiğine kuzey dağları
saçlarımı kırağıyla okşadı.
Burada dağların kalbiyle konuşuruz.
Rüzgar kayalarla konuşur bazen
bazen en eski ninnileri çalar
kuru tahtalar oyuklarından.

burada yalnızlık yoktur.
dağlar yüzyıllardır antlı bizimle.


d..f..

-yaylada yalnız yaşayan fidan halama... -
*fotoğraf halama aittir - temmuz 2010-

22 Eylül 2010 Çarşamba

duvarların mevsimi



şu duvarda eskiden ucuz bir tablo vardı, iki laleyi konu alan. tam karşı duvarında anlamsız bir şeyler, duvarı işgal etsin diye asılmış. en sevdiğim duvarda armağan bir hat çalışması. hat çalışması diğer duvarda artık, diğerlerini indirdim. en sevdiğim duvarda bir çivi kaldı. asacak bir şeyim yok ona. zaten çivi de çok güzel duruyor onda. keşke öyküler asabilsem ona. uykumdan uyanıp rüyalarımı tekmeleyen sözleri yazabilsem oraya. en sevdiğim duvar, dibinde uyuduğum, soğuk lekeli duvar. en yakın arkadaşım gibi, hiç ses vermeyen ama hep dinleyen.


***

duvarların mevsimlerini dinleyin. siz neyi yaşarsanız, sizinle onu yaşarlar. bahara çok var biz de. şimdi güz seslerini dinliyoruz.


- az bu yorgunluk, bu dargın, aptal kafaya... eşyalara sataşmak morluk yapıyor, kelimelere sataşmak... ancak leke! -

d..f..

17 Eylül 2010 Cuma

(.)




garip değil mi, ne garip?
***

ülke olarak bir karmaşanın içinden bölünmüş bir bütün olarak çıkarıldık. şimdi bizi bir yola çıkaranlar; bu yolun sonundaki "eşit özgürlükler meydanına" taşıyabilmenin sorumluluğunu sahiplendiklerinin farkındalar umarım! güzellikler diliyorum insanımıza... o kirli sözlerine dokunmaktan kaçınarak bir literatürün.
***

bayramı geçirdik. yaz'ı geçirdik. eylüldeyiz, varlığına minnet duyduğum ay. şimdi gövdelerin nasıl yalnızlaşacağını ve yalnızlığından nasıl bir ölüm uykusu büyüteceğini seyredeceğiz. her yıl, hiç bıkmadan, aynı hüzünle... bir doğuma birikmenin başlangıcını... her şey bir kum saati inceliğinde.

bazı şeyleri garipsiyorum. ilk olmasalar bile, her yaşadığımda garipsemekten bıkmıyorum. ayvanın ve narın sarı ve kırmızıda bize anlattığı o kalabalık hikayeleri her güz dinlemekten garip bir mutluluk duyuyorum.
***

bekleme odasını evimden kaldırdım. odama başka bir model verdim. kalemlerim yanımda, başucumda değil artık. kitaplarım derli toplu. eşyalarla aramızdaki inatlaşma ruhumun yılmışlığından, onlar bunu bilmiyor. her akşam küçük bir topla tokatladığım odamın en sevdiğim duvarını kışa ısıtıyorum. beklenti içindeler; kağıtlarım, yarım bıraktığım kelimelerim... meraklı meraklı gözümün içine bakıyorlar ve bu beni çok rahatsız ediyor. çırılçıplak bir odada kalmaya zorluyorlar beni. perde ve ben, dışarıyla aramda bir çekimlik eylem: duvara dönüştüren.
***

rüya görmek istemiyorum artık! çık git içimden! ruhumu sağan şiirler yazmaktan yorgun düştüm. kurduğum her cümle yanan bir şehir gibi. dokunduğun tüm eşyalarımı terket! kendimi bir hikayeye doldurup yakmak istiyorum. hepsi bu.

d..f..

14 Eylül 2010 Salı

"dokunma kalbime zira"



dokunma kalbime zira çok incedir, kırılır.
o tıpkı mabede benzer ki orda hıçkırılır.

gülersen aşkıma gönlüm harap olur, yıkılır.
o tıpkı mabede benzer ki orda hıçkırılır.

makam: Zîrgûle'li Sûzinâk
beste-güfte: Gavsi Baykara

Murat Bardakçı'nın eşliğiyle Yaprak Sayar icrası...

veda ve kutlama olsun.

youtube'u açılmayanlar için Yaşar Özel yorumuyla: http://fizy.com/#s/1g4ieu

11 Eylül 2010 Cumartesi

çöpçü süpürgesi



çöpçünün süpürme saati, mesaisi başladı. eskiden çalı süpürgeler kullanılırdı, asfaltla hırlaşan bir musikisi vardı. şimdi plastik süpürgeler, asfalta uyum içinde sinir bozan bir ses çıkarıyor:

- hırrrt! hırrrrttt! hırrrtttt!

05:56

29 Ağustos 2010 Pazar

"onlar"




saat 06:33
en son baktığım saat. kitap gözlerimi bırakmıyor. göz kapaklarımı açıp kapadıkça içinde çıkan arpacık canımı yakıyor. acısına dayanamayıp kitabı kapatıyorum.

15:40

uyandığımda yanıbaşımda duran kitabı elime alıyorum. evde kimse yok sanırım, sessiz. okudukça içindeyim. saat 18:00 kapı açılıyor. annem. uyanmadın mı diye söyleniyor. görünce susuyor. dakikalar geçtikçe...

ağacın dalları özgürlüğe susamış diyor. insanlar buduyor, kendilerine benzetmek için mi? evet, onlara benzemeyen hakkında konuşulmayı, kötü konuşulmayı hak ediyor. "onlar" kim?

- ne yemek yapıcaz?
--....
- kimse gelecek mi iftara?
-- bilmi...
- az yemek yapalım, hep kalıyorlar!
--.. hımm...

"onlar"dan çok tanımıyorum. aslında kendilerini saklıyorlar. konuşulmasını, haklarında cümleler kurulmasını istemiyorlar. bundan üzüntü duydukları için değil, kuru gürültü olduğu için. nereden biliyorsam...?

- kainat peygamberi... ınınııımmm... o ki...
-- fenerbahçe maç hazırlıklarına devam e...
--- başbakan erdoğan... kastederek... güm güm güm!

onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını düşünüyorum. bu duyu kayıplarının sebebi, hepsinden fazlasıyla yüklenmiş olmaları. onların dışındakiler görsün, duysun, işitsin, tüm nimetlerden yararlansınlar. yeter ki gürültü etmesinler!

- acep ... gelir mi bu akşam?
-- biilmi...
- ... çağıralım mı? uşağı ramazanda yalnız bırakıp gitmiş, nasıl anne?
-...

zehra teyzesinin kokusunu arıyor şaşı kadında. bulamaz tabi. çocukluğun aroması başkadır, bir kez büyüdün mü tüm o aromatik kokular geçmişte hapsolur. şimdi sürekli gelip giden ihtiyar kadın, annem yani... düşüncelerimin orta yerine ses bombası gibi bıraktığı anlamsız sorularıyla onun içinden çıkmışlığımı, organik bağımızı yalanlıyor sanki! sahi, birinin içinden çıkıp ondan bunca hızlı ve keskin ıramak da neyin nesi? tıpkı ağacın kökleri ve dalları gibi!

akşam iftarımı nerede yapsam? bu düşüncelerden kaçmam için, o sevmediğim kuru gürültülerin içine girmem gerek! bir kaç yeri arayıp kim var diye soruyorum. o sırada kapı çalıyor, gelen: ... nasıl seviniyorum, sarılıp öpüyorum. mutfağa dalıp atıştıracak bir şeyler ayarlıyorum. balkona oturup kuru gürültü çıkarıyoruz, ağız şapırtılarımız gürültüye karışıyor. balkon karanlıkta kalıyor. sigaramı yakıp başımı mermere dayadığım kollarımın üzerine bırakıyorum. ılık bir rüzgar...

- bundan içecek misin?
-- ı ıh!
-karpuzları bitirin!
-...
- gene kaldı ...
-...

onlar, en başından sağır, kör ve dilsiz doğsalarmış, kederleri daha mı hafif olurdu acaba?

d..f..

- bir günlük onlardan -

geceyi saran ses

güzel bir çarşambaydı, bizimkilerle sessiz sakin bir iftar için yer düşündük. gülhane dedik. sandviç, meşrubat ve bir termos çayla gülhaneye gittik. sessiz, karanlık, serin... çay keyfi sırasında, ormanın içinde uzun gövdeli ağaçların dalları arasından göğü seyrederken, bir "ses" geldi derinden. sanki içimden etrafa yayılıyormuş gibi. dinledikçe mest eden sese doğru yürüdüm. gülhanenin diğer tarafından geliyordu, duvarın ötesinden. arkeoloji müzesinde caz festivali... hemen oraya oturup dinlemeye devam ettim. aşina bir müzik ve ses... dhafer youssef... daha evvel de bir videosunu paylaşmıştım buradan.

"ramazanda caz" etkinliği çerçevesinde enfes bir sentez. belirtmek isterim ki, bu fikir kültür bakanından çıkmış. diyorum ki şu bir türlü güncellenemeyen, zamanı yorumlamayı beceremeyen ortaoyunu vs ramazan etkinliklerinin yerini sentez tatlarla süslemeye devam etsek..! ille de kültürümüzü koruyalım diyenler: ortaoyunlarının, meydanları dolduran döner/suçuk/yiyecek masalarına üşüşmenin dışında manevi haz veren etkinliklerin farkına varsınlar ve bu kısır ramazan etkinliklerini mutlaka gözden geçirsinler. bu konserler alternatif etkinliklerden öteye gitsin, ramazanlarda geleneksel hale getirilsin. bir duvarın arkasından "korsan dinleyici" olduğum müzik beni mest etti, aldı götürdü. ramazanın derinliğine, zarafetine denk bir etkinlik. çok sevindirici... bu vesileyle sultanahmet meydanından kaldırılan portatif lokantalar beyazıd meydanına taşınmış. buna da sevindim. bir de şu, belediyelerin sokak ortasında yüzleri, binleri aşan kişiye kurduğu iftar masalarının ardından ortaya çıkan çöp yığınları ve pislik çok can sıkıcı. keşke paket halinde dağıtılsa ve herkes evine götürüp yese! belediyelerin giriştiği iftar yarışı amacı aşıyor sanki. israf da çok fazla... ne diyelim, öğreneceğiz bir gün... -buraya bir hatırlatma notu bırakayım, neyi öğreneceğimize dair? -




http://fizy.com/s/12d714

d..f..

28 Ağustos 2010 Cumartesi

yaz saati uygulamasında buluşmaya geç kalmak




kısacık bir aradan sonra...

akşam kuledibi çay bahçesindeki buluşmaya koşuyorum. her zamanki gibi geç kalmışım. telefonum çalıyor açmıyorum. kulaklarım da nefes almama yardımcı olacak kadar koşmuş, iyice yorulmuşum. -bu yüksek kaldırım bay "C." nin kaldırımları. "güler"i kovladığı yerler olmalı...- bahçeye varıp oturuyorum, garson çay diyor alamam diyorum. bekleyen yok. onca insanın içinde bekleyenim yok! sonra, aklıma geliyor arkadaşımın telefonda söylediği sözler "geç kalmazsın değil mi?" demişti. 20 dakika bekleyip gitmiş olmalı telefonu açmayınca. yerimden fırlayıp istiklale doğru yürüyorum, bakınıyorum, yok... bir türlü sevemediğim, alışamadığım cep telefonuma bakıyorum. o esnada çalıyor. neredesin? - tünele doğru yürüyorum, geç kaldım kusura bakma diyor. içim rahatlıyor. çay bahçesine dönüyorum, evet, bu kez orada beni bekliyor. geç kaldığın için teşekkür ederim diyorum. birini bekletmek çok daha zor beklemekten. belki bu yüzden ben hep beklemekten yanayım, bekletirken bile...

müzeler, sergiler, referandum, ortak arkadaşlar, gizem derken... saat 22 olmuş. istiklale dönüyoruz evimize gitmek için. caddede ilerledikçe uğultu artıyor. yine omuzlarımız, kalçalarımız sızlıyor sağa sola dönüp çarpmaktan. bir tanıdık göremedim diyorum. ileride, bir sokak arasındaki tanıdığı kastederek, belki ileride görürsün diyor. oysa ben başka bir tanıdığı görmeyi umuyorum, sadece benim tanıdığım, diğerlerinin onda eksik kaldığı...

gizemden bahsediyoruz. renklerin ve örtülerin gizeminden bahsediyorum. gizeme inanmıyor. hatırlıyor musun diyorum? içmiştin, yemek yemeği unuttuğun, süzülüp iyice zayıfladığın zamanlardı. sana yemek yemeni tavsiye ettiğimde bana gözlerini sormuştun. - hala aynı derinlikte bakabiliyor muyum? gözlerim tek sermayem bu aşkta demiştin? hatırlamıyor. onun gizemi gözlerindeydi.

renklerin ve örtülerin gizemi, anlamları içinde saklayan... sanat neyi çözmeye çalışıyor bunca yıldır? gizemi olmayan, anlamını kaybetmiştir. imgeler, çağrışımlar, ipuçları... gizemin gücüyle var oldular. sadece tanrısal değil bu! kendi arasını bulup, oraya yerleşmişlerin dünyası. fantastik değil, gizemin yakan gerçekçiliği.
***

sıvazlayıp yerine koydum.
önceden yeri canlıların arasıydı
şimdi cansız.
konuşmaya gücü yok.
ben ise ancak onunla konuşabiliyorum.

kalem.

d..f..

resim: hakkı anlı

15 Ağustos 2010 Pazar

kedi

şiddetli başıboşluk
yollardan geçerken tüm hızıyla
arka ayaklarımı çaldı zamandan.

uzuvlar yara aldıkça
rahmimde hissettiğim sancı...
aynı sancıyla
gövdem ikiye bölündü.
bir yarısı yeryüzünde
öteki başka birine ait şimdi.

kalbin olduğu yer
rahimdir önce.
koptuğu yer ise
...

şiddetli bir başıboşluk
yollardan geçerken tüm hızıyla
kalbim rahime düştü yeniden.

sizin ölü dedikleriniz
bizim zamansızlığımızdı.
burada arka ayaklar
gövdesi olmadan koşar.
sizin başıboşluğunuz
buraya erişemez.
ve burada kalp
bir daha rahime düşmez!

d..f..

-yas-

9 Ağustos 2010 Pazartesi

kuzum benim




pek çok özledim :(

5 Ağustos 2010 Perşembe

lüzucet mevsim sayıklaması

fabrikada çalışan ağabeyim, akşam beni yanına çağırıp "n'olacak bu gidişat, askerin yaptıklarını görüyor musun? vatanı satıyor bunlar. iş yerinde bir arkadaş var chp li, ona anlatıyorum, dinlememek için kaçıyor. geçen gün ona bir taraf gazetesi götürdüm, oku dedim!" diyor. sonra demokrat partili vekili kürsüden indirip yumruklayan dedemden bahsediyor.

söyleyecek söz mü kaldı?
***

kendimi, kirlenip azalmış suda çırpınan bir balık gibi hissediyorum. benzetme edatlarından nefret ediyorum. "gibi" değilim, ta kendisiyim!

tanrım birazcık daha umut ver, bu kadarıyla yaşanmıyor.
***

ne zaman çok kirlendiğimi hissetsem ruhumu onaran parçaları hatırlarım. ninemi... tek gözü görmeyen, aksi bir ihtiyardı. bir yazmasını döndürüp başının üzerinden, diğerini de çenesinin altından, düğüm yapardı. çenesinde beyaz kalın kılları ziftle alan... aynı zifti ayak topuğundaki çatlaklarına sağaltmak için süren... köy evlerinin kalın taş duvarları gibi garip bir sağlamlıkla dünyada duran... nereden geldi bizim bu naifliğimiz?
***

çoban yıldızını seyrediyorum. hiçbir şey gölge düşüremiyor güzelliğine, yanından geçen uçaklar bile. tanrım! ne yaptık dünyaya böyle?
***

lüzucet bir mevsimin koynunda sayıklıyorum.

ismim gıcırdıyor
söylendikçe azalıyor yoldan.
azap kuşu rüyama kondukça
her gün erimiş bir güne dönüyorum.
erimiş, tozunu yutmuş bir güne.
kara delik ruh
açlığını hacimsizliğinde sorguluyor.
içine çektiği günler
beyazını, ışığını yitiriyor.

size de oluyor mu?
sizi bulanlar
sizden kaçıyor mu?

ruh çatlıyor
sertleşiyor
ufalanıyor sonra.
***

buharlaşan ufukta
kaybolan at...

hatırla!
sırtımda toynakların...
o resim,
kürek kemiklerinin arasında sakladığın
yorgun şelale...
sen bir ölü değilsin,
uzatıyorum elimi
bana sıcak ver.

d..f..

- youtube da, fizy de bulamadım. bulabilirseniz "Farid Farjad - Bekhatereh Tou" anroozha-3 albümünün 8. parçası...

3 Ağustos 2010 Salı

tanrı lekesi


anneden bölündükçe
birbirlerine sarıldılar
ağlayarak.
***
bakışların
"kendini suçlama" dedikçe
suçladım kendimi.
oysa bu tanrının utancıydı.
ben bir tanrı lekesiyim
gölgesi yeryüzünde pas tutmuş
bir tanrı lekesi...
***
yitmeyi çok istediğimde
korkuyorum isteklerden.
ten beni buluyor,
soyuyor, inceltiyor sonra.
koptuğum yerde tanrı yaramı hatırlıyorum.
"acıyacak" diyor,
"istedikçe acıyacak"

lekenin damarları kabarıyor
içkin bir nefesle.
hep göğe bakışım bundan.
bana bir utancı hatırlatıyor.
mavi yüzlü
arınmış bir utancı.
***
sığmıyor yeryüzü odalarına,
leke dokunduğuna fısıldıyor beni.
ayaklarım gölge sesiyle
çekiliyor aranızdan.
ben ölümsüz bir lekeyim,
tanrı utanıyor yaptığından.
***

kime kırıldın?
senin yerine döküldüm
bu yeryüzüne.

kime kırıldın?
ben kesildim yerine,
kurban
leke...

d..f..


- affeyle/me -

1 Ağustos 2010 Pazar

ışıklı rüya


neydi dokunduğum?
daha dünyaya doğmamış gibi
ilk bana doğdu rüyamda.
ışık!
ışığa nasıl dokur insan?
geride bıraktığım tünel aydınlandı.
sana dokundum,
ilk defa ben dokundum
ellerim ışık kadar bakirdi.
rüyamı sarstı heyecan
ismine uyandım.
duvarın diğer tarafından kim bakıyor şimdi?
sen, neresinde duruyorsun anlamın?
beni bırak deme bir daha!
yağmurun büyütmediği ellerim
ancak seni tutabiliyor.
ancak sende bakir.
seni bırakamam,
acın,
cennetin anahtarı.

d..f..

-waymon kadının siyah sesi... beni yanlış anlamalarını istemem tanrım diyor. beni yanlış anlama. yanılgılarımı anla. -



youtube açamayanlar için:)
http://fizy.com/s/1jsibm

-"beni öptüğün yerden başlayacak hayat"-

31 Temmuz 2010 Cumartesi

dalgınlık

bu sabah işe giderken tramvayın camından dışarı dalmışım. bir durak fazla gittim. geçen ay da tramvayın giriş turnikesine doğru yürüyorum. hızlı bir dalış yaptım, pat diye takıldım, dönmedi turnike. şaşkın şaşkın durup elimle yokladım dönmüyor. sonra bir an akpil basmadığımı fark ettim. bu dalgınlık halimi benden başka anlayan olmuyor o an. gerçi ben uzun uzun gülüyorum kendime, o da ayrı bir komedi. gülhane den yukarı yürürken sabahleyin, ağzımı toplayamadım bir türlü. ama en komiği yerebatan sarnıçı nı bulamayışımdı. bir de tramvay durağında bugün mavi gözlü orta yaşlı bir kadın bana bakıp duruyordu. radikal kitap eki okuyordum, boş tramvay beklerken her seferinde baktığını gördüm. acaba dedim tanıdığım biri mi, tanıyıp unuttuğum...?

yavaş yavaş kayboluyorum, ne güzel.

yakında bir okuma kampına gireceğim. gördüğüm, duyduğum kitaplarla haşır neşir oldukça kendimi kaybolmuş, bir "hiç kimse" gibi hissediyorum. bu hafta için güzel planlarım var.

bir kaç cümle de yalnızlık için yazayım. çok güzeldir, sağaltıcıdır, yaşatıcı... iyi olacak, iyi...

ve günlerin kuşu cumartesi... bugün kanadında havalanacağım. uzak bir sırta taşı beni.

d..f..

30 Temmuz 2010 Cuma

ışığa davet

ışık gökten geliyor denmişti.
yerde ışığı davet eden karanlık
bizim biriktirdiğimiz sesti.
bizdik ışığa gideceği yolu gösteren.
***

saçlarımın
yağmur koktuğu zamanlardı.
gürgen yapraklarının arasından sarkan
güneşin küpeleriydi.
ne kadar acele ettimn.

bir kuşa anne olmak için.
benekli yumurtaları seyrederken yuvada
sesimi saklıyordum onlardan.
benim ellerim güneş anne,
toprağın sevdiği bir şarkıydı.
benim ellerim güneş anne,
mavi boyalı pencere kanatlarını açan
son ellerdi.
benim ellerimi hiç büyütmedi yağmurlar.
belki çok tutunmasın diye yaşama
az verdi avuçlarıma sahiplenmeyi.

benim ellerim güneş anne
küpelerini sevdi en çok.
mabetlere tanrı süsü küpelerini
...
ışığı davet eden bendim
karanlığı büyümüş ellerimle.

d..f..

araf




daha saatler var,
o saatlere.
orada,
bir kapının arkasına asılmış
gri bir ceketin
göğüs cebinde
zembereği gölgelerce boğulmuş
bir kış saati...
uzun etekleri çamurlu..
hatırlar mısın bilmem,
ben henüz yaşamadım
ama anımsıyorum,
gelecek.
omuzları dağmış
bir zamanlar.
bir sökükten heybetine sızan
ah o ne hain
ne kahretici...
bir düşünce kemirdi
dağ bedenini.
zaman ölü bulundu
çarkların arasında.

duydun mu zamanın duran sesini?

daha saatler var
o saatlere
git!
zaman öldü,
beklemek
heybetini kaybetmiş
bir dağ şimdi.
***

bir duvarın dibinde uyuyorum.
rüyamdan uyanıp
başka bir rüyanın içine
duvarın diğer tarafından gelen
fısıltıyı dinliyorum.
"git" diyor bana,
"bekleme burada."

tanrım!
ölümü beklediğim bu yer
bir fısıltıyla çalınıyor benden.
nereye gideyim?
yer ve gök arasında
değmediğin neresi var?
***

elimi kesik buldum bir sabah.
avucuma sıkıştırılmış
deniz uğultusu
saçlarımdan koptuğu için inliyordu suya.

her yeni gün
bir rüya kesiğiyle başlamak bir şeylere...
fısıltı su gibi yayılıyor bedenime.
gelme git,
ölme git..!
sen kalmayı da kaçmayı da
bir oyun sanıyorsun hala.
ama değil,
kalmak gün aşırıdır
kaçmak parçalara bölünmüş uykusuz zaman!

gelme git,
ölme git..!
burası
arafın gölgesiz ateşi.
yakma
yan!

d..f..

-şiiri ana rahminden önce duydum, tevatür değildir yanılgılarım.-

27 Temmuz 2010 Salı

Burka


Burka bir başka uzay. İçindeki kadını bir gölgeye indirgeyen, insanoğlunun bulduğu en arkaik form. Burkaya duyulan merak bir başka evrene duyulan merak kadar büyük ve kışkırtıcı.

Kendi hacmi, aurası, bağımsızlığı olan bu kadim giysinin, modern dünyayı meşgul etmesi çok anlaşılır.

Burkayı en fazla Amerikan işgali sonrası ajanslara düşen fotoğraflardan biliyoruz; toz içinde, kurak, Mars'ın yüzeyi gibi görünen mezarlıklarda, ölülerinin başında kıvrılmış, yerle yeksan olmuş kadın bedenlerini örtüyordu.

Burkayı ülkesinde görmek ise bambaşka bir deneyim. Afganistan'ı görüp görmemek kadar dramatik bir fark bu. Hakikatine varmak nerdeyse imkânsız. Afganistan'a gitmeden önce burka giymek aklıma gelmemişti. Ama orada gördüğüm kadınlar, onların burka içindeki varlığı, o kadar dikkat çekiciydi ki, dünyalarına biraz olsun yaklaşabilmek için burka giymeye karar verdim. Dışından bakmakla, içinden bakmak arasındaki fark ancak öyle anlaşılırdı. Burkanın içindeki kadın kimdi? Peşinden seğirten çocuklardan hakkında fikir sahibi olduğumuz o varlık aslında neydi?

Doğurduğu çocukların güzelliğinden, saç ve göz renklerinden hakkında ipuçları bulacağınız o varlık örtünün altında başka bir uzaya ait. Burka ülkesine... Burkanın kadını yok eden, onu hiçliğe indirgeyen bir örtü olduğu kuşku götürmez. Ama o hiçlikteki görkemi, estetiği de kabul etmek gerek. Burka arkaik formuyla başörtüsünden çok daha etkileyici.

Doğuyla ilişkisini batı üzerinden kuran bir kültürden geliyorsanız, burka merakınızı, oryantalizme düşmeden samimi biçimde aktarmanız kolay değil. Burkanın içine girmenin ne anlama geldiğini öncelikle kendinize anlatmanız gerekiyor.

Burka talebim oradaki yardımsever dostlar tarafından, anında karşılandı!

Acemiliğe denk gelen aşamaları Özbek şoförümüz sayesinde rahatlıkla geçtim. Gözlere denk düşen kafesi kaplayan tülün, makasla kesilmesi gerekiyormuş. Sentetik burkanın gözleri Özbek şoförümüz sayesinde dünyaya açıldı!

Yardımsever bir başkası, yüzün nasıl açılacağını gösterdi. Burkanın içinde yüzünüz açıkken her şey normal. Sıradan bir örtü gibi. Ama kapanınca dünya da kapanıyor!

Belki acemilikten, belki de burkanın özelliğinden üzerimdeki örtüyü bir fanus gibi hissettim. Ama bu hissin genelleştirilmemesi gerektiğini toz fırtınasını görünce anlıyorsunuz; orada burkanın fonksiyonel bir karşılığı var çünkü!

Afganistan'da sadece kadınlar değil, erkekler de Tuareg savaşçıları gibi yüzlerini tozdan korunmak için kapatıyorlar.

Burkanın içindeki kadının ne hissettiğini, örtünmeyi nasıl yaşadığını o kültüre ait değilseniz anlamanız çok zor. Binyıllar içinde birikmiş İslam öncesi geleneklere ait o giysiyi, bugünden bakarak yorumlamanız sizi her durumda anakronizme düşürür.

Tarihi kadın üzerinden okuyan ve kadın üzerinden toplumları ileri-geri, modern-ilkel diye kategorilere ayıran aydınlanmacı bakışa malzeme yaratan bu geleneği anlamak için, sıra dışı bir düşünce sistematiğine ihtiyaç var. Fransa'daki burka yasağı sonrasında Nilüfer Göle'nin söyledikleri bu bakımdan önemli. Dönemsel olarak hatırlanan bu görkemli perde için Göle, 'Burkanın karanlığını seviyorum.' demiş. Mahremiyeti hatırlatan koruyucu bir nesne olarak tarif ettiği burka, ona göre; her şeyin görünür olamayacağının işareti. Göle'nin bu kışkırtıcı zihin temrini 'kendisi burka giysin' sığlığına kurban edilemeyecek kadar değerli. Batı'daki bütün tartışma şunu gösteriyor; gelenek içinde anlamlı olan, bir başka kültürde görünür olunca sorun başlıyor!

Burkaya öncelikle Afgan kültürünün kendi dinamikleri içinden bakmak gerekiyor. Ama Afganistan'a bakınca sadece burka görenlere de şunu söylemekte fayda var: Burka Afganistan'da alt sınıflara mahsus bir örtünme biçimi. Taliban'ın bir dönem bütün kadınlar için zorunlu kıldığı burka şimdilerde sadece yoksulların tercihi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile katıldığımız karşılama ve açılış törenlerinde tek bir burkalı kadına rastlamadık. Gezimiz boyunca bize eşlik eden Afganistan'ın kadın Sağlık Bakanı Süreyya Dalil başta olmak üzere, Mezar-ı Şerif'teki karşılamada kadınlar, İran usulü saçları gösteren biçimde örtünmüşlerdi.

Kadınlar orada, yıllar süren Rus etkisinin yanı sıra, Özbek, Tacik kültürden gelen özelliklerle, toplumda güçlü biçimde temsil ediliyorlar. Bürokrat çevrelerin, gücü elinde bulunduran yönetici elitin kadınları burka giymiyor. İktidarda olan elit, kendini burkanın 'karanlığından' kurtarmış yani!

Neticede kadının toplumdaki statüsünü örtünme üzerinden açıklamak çok zor. Afganistan ve Pakistan'da örtünmek alt sınıflara özgüyken, Uzakdoğu'da elitlere mahsus bir özellik. Örtünmenin sınıfa ilişkin farkını Vietnam'da da net biçimde gördük. Hanoi'de eli yüzü maskeli olanlar, tüller içinde tenlerini koruyanlar üst sınıfa ait kadınlardı. Bize rehberlik eden genç kız 'Bizim gibi köylülerin öyle bir derdi yok. Zaten esmeriz. Üst sınıfın beyaz tenlileri örtünüyor burada.' diyordu.

Bu örnek, tarih içinde örtünmenin nasıl üst sınıflardan başladığı, altlarda yaşayanların siyah esmer tenleriyle güneşin etkilerinden korunmak gibi bir lükslerinin olamayacağını kanıtlıyor.

Afganistan'ın Belh şehrinden geçerken fotoğrafını çektiğim burkalı bir kadının görüntüsü ise bambaşka bir gerçeğe işaret ediyordu:

Çocuğunu emzirmekte olan kadın, yüzü tamamen kapalı olduğu halde, göğsünün görünmesini sorun yapmıyordu. Hemen yanında diz çökmüş oturan kocasının kucağında taşıdığı bebek de düşünülürse aralarında eşit bir ilişki var gibiydi. Afganlı erkekler çocuk sorumluluğunu Batılı bir erkek gibi paylaşabiliyorlardı.

Bütün bunlar şunu gösteriyor: Geleneksel toplumlarda, kadın-erkek ilişkilerini belirleyen şey, kadının örtünme biçimi değil, geleneğin kendisidir.

b. matur / zaman gazetesi / 27/07/2010
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1009031&title=burka

- bir dipnot düşmek istiyorum. Gombrich, sanatın doğuşuyla ilgili "sanatın öyküsü" adlı kapsamlı eserinde; sanat diye bir şey yoktur. tüm eserler işlevseldi başlangıçta diyor. buradan yola çıkarak bugün başka anlamlar kattığımız her gelenek başlangıcında işlevsellikten doğmuştur dersek hata etmiş sayılmayız düşüncesindeyim.

diğer taraftan doğu ile batı arasından oryantalizm denen bir olgunun doğuşu bir perspektif sonucu ya da sorunudur. batının garip bir derinlik sorunu var; içine girememe, ürperme, kendine ısrarla bir üst söylem oluşturma yaklaşımı... fakat üst söylem oluşturmak istiyorsan üzerine çıkmak istediğin değerleri iyi analiz etmen, ruhunu saptaman gerekir. tasavvuf geleneği olmadığı için varlığı bir görüntüden öteye taşıyamayan yorumlar bugün bu sebeple oryantalist kalıyor.

matur yazısını burkanın içine girerek yazmış. ama tabii, ayşe armanın örtünüp yazdığı manada değil, kültürün içine girmek, tozun içine... şüphesiz anlamak için bakmak yeterli değil. eğer sadece bakmakla duymakla dokunmakla koklamakla tatmakla varlığı algılayabilseydik batıdan ne farkımız kalırdı? doğuyu doğu yapan sezgileriyle çıktığı o derin yoldur... yazarın bu yazısı doğunun hala aynı derin yolda yolcuları olduğunun da işaretidir. d..f.. -

25 Temmuz 2010 Pazar

tembel pazar günü

evde yalnızım. bu evimiz için hiç alışık olmadığım bir durum. bu yüzden yadırgamakla birlikte garip bir huzur ve farklılık içindeyim. ailemizin yarısı şehir dışında. geç bir saatte kalkıp güzel bir kahvaltı yaptım. sonra televizyonun karşısına oturup saatlerce izledim. ormanda böcekle beslenen adamdan, avrupa yakası dizisinin tekrarına kadar... ev öyle dağınık ki, çarşaflar yataktan sarkıyor, içilmiş soda şişelerine sigara söndürülmüş, orada burada bırakılmış meyve tabakları, ambalajlar, çıkartılıp fırlatılmış giyecekler... içimi kemiren kurdu takmıyorum. şimdi kalkıp mutfakta bir şeyler yapayım dedim, sadece kendim için yemekten çok yapmaktan zevk alacağım bir şey olsun... günün şarkısı roll over beethoven, chuck berry, elo ve beatles yorumlarının içinden en iyisi elo... girizgah enfes... tatlı bir elvis havası, ohh..



akşamı ettik tembel bir tospağa gibi... şimdi ortalığı bir gıdım toplayıp içimdeki kurdu sakinleştireyim. sonra mutfağa girip ortalığı karıştırayım elo ile... sonra da bir film izlerim, tembelliğim tavan yapar. daha ne olsun :/

d..f..

ordan burdan...


dün gece haber izliyorum kanal 7 de... trt de program yapan nuriye akman'ın konuğu olan ali nesin'den bahsediyordu haberlerde. ali nesin, başörtü sorununa çözüm olarak üniversite rektörlerinin yasakçı ve haksız buldukları kararlara karşı gelmesi gerektiğini, onlara uymamaları gerektiğini söylüyordu. rektörlerin uymadığı kararlar neticesinde yargılanıp hapse atılma tehlikesine karşın da hapishane kötü bir yer değildir diyordu. kanal 7 bu haberi bir bilim adamının özgürlük beyanı olarak hevesle ve heyecanla yayınladı. bir kaç hafta önce aynı ali nesin radikal gazetesindeki "TÜBİTAK Başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş'e açık mektup" başlıklı yazısında bilimsel çalışmalarında önünün sürekli kapatıldığından, çalışmalarının ideolojik sebeplerle yok sayıldığından dert yanıyordu. bu yazının haberi değeri şüphe taşımaz. ama haberi maalesef göremedim bu kanallarda. samimiyeti sorgulamak gerekiyor, eğer özgürlük istiyorsak kendimize istediğimiz kadarını başkası için de istememiz gerekir. yoksa olmaz, samimiyeti kalmaz.

***

annem kuş oldu uçtu akşam üstü... memlekete gitti, trabzona... ne fena kadındır ha, gitmesin istedik, hasta olur, zayıflayan kemikleri kırılır korkusuyla... ama kime diyorsun. işten geldiğimde valizini hazırlamıştı bile. güle güle gitti. gitmeden bana yemek yapmış bir de... on gün kadar yalnızım. artık bol bol memleket havaları dinlerim, annemi özlerim, darmadağın bıraktığı evi azar azar yavaş yavaş toplarım. sonra o yine bir şenlikle ve çarşı pazar telaşıyla gelir. evin her yerine renk katar, ses verir, can verir. 72 yıllık bu enerji beni bile utandırıyor. sağ salim gider döner inşallah. -amin-

bende de nasıl bir özlem yığılması oldu akşam akşam, buradan dağlara denizlere, ağaçlara bakıp fotoğraflarda iç geçiriyorum. gitmeye heves ettiğin onca yere kıyasla doğduğun toprakların çekim gücü başka bir şey. bütünün parçasını çekişi gibi, tamamlanacağın hava su toprak orada. sanki içimizde varlığımızla birlikte büyüyen yalnızlığın annesi o topraklar. bu yüzden buralarda daha hasretle doluyuz her şeye, doyamıyoruz...

(ali nesin'in tübitak'la ilgili bir girişim ve diyaloğunun olduğu çok ilginç ama üzücü olayı anlattığı yazının linki...)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspxaType=RadikalHaberDetay&Date=09.06.2010&ArticleID=1001454

22 Temmuz 2010 Perşembe

bir dil bir dua


sabah işe giderken göğe bakıyorum her zamanki gibi, mahmurluğu alıyor benden. iş dönüşü başka düşüncelerle seyrettiğim gök sabahki gök değil sanki. bu girizgahı şunun için yaptım...

kuran da tanrının en sevdiğim sözü "siz hiç düşünmez misiniz?" sözüdür. sarsıcı, cımbızlayan, iğneleyen, varlıklar içindeki farklılığımızı en yalın haliyle vurgulayan çok güzel bir ikaz sorusudur benim için. geçen gece içimde şiddetli bir dua arzusu uyandı. size çok açık bir şey itiraf edeyim. son yıllarda tanrıyla olan irtibatımda hep kendi dilimi kullandım.

eğitim sistemimiz her yıl kendini yenilediğini zannetse de ezbere dayalı varlığını bir türlü yok edemedi. benim okulumda bu ezbere dayalı sistemi benimsemiş hantal bir yapıya sahipti. bize orada "düşünmek" öğretilmedi. ezberlemek öğretildi diğer okullarda olduğu gibi. oysa dini eğitimi baz alan okul temel dayanağı olan kitaba uygun davranmıyordu bu eğitim anlayışıyla. insan düşünmek için bir dile ihtiyaç duyar. bu dil onun bütün varlığını ele geçirmiş olmalıdır, tüm zamanını doldurmuş olmalıdır. yani anadili olmalıdır. eğer akademik bir çalışma olmayacaksa insanın kendi dilinden başkasında rahat edemeyeceğini biliriz, yabancı diller her zaman misafirliğe gittiğimiz evler gibidir. hep diken üstündeyizdir, hep biraz rahatsısızdır orada. hal böyleyken bir inanç sisteminin öğretisini nasıl olur da kendi dilimizin dışında idrak etmeye çalışırız.

çok sade bir örnek vereyim. dua etmek benim için tanrıdan istemek değildir sadece. düşünün, tüm sırlarınızı bilen bir arkadaşınızla konuşmanın rahatlığı, hazzı diğer arkadaş sohbetlerine benzer mi? dua, her şeyden önce tanrıyla konuşmaktır. ona kendini, bildiğini bildiğin halde kendi cümlelerinle bir daha anlatırsın. anlatırken sen de bir kez daha anlarsın. belki yanlışını da görürsün. işte bu içsel irtibatı kurarken öz dilinin dışında o derinliği yakalayamzsın. dahası, duaların bile ezbere yapıldığı bir toplumda yaşıyorsak, din dedikleri inanışın içini ne kadar anladıklarını ne kadar doldurabildiklerini düşünmemeiz gerekir. insan tanrıyla arasındaki tüm perdeleri kaldırmalı. dilemek ise çok daha başka güzel.

tanrıdan istemek, dilemek tanrının varlığını ve gücünü bildiğin ölçüde güzeldir. varlığın oluşumunu, devamlılığını, tabiat sistemlerini, dönüşümlerini bilmek... yaşamın kaynağını ve güzelliğini anlamak ve sevmek... bakarken sanatsal bir estetikle baktığının içine girebilmek... bunu başardığında tanrıdan ev ya da araba talep etmezsin. güzel olana hayranlığın seni onun devamlılığını istemeye davet eder. huzur istersin, aşk istersin, daha çok bilmek istersin, daha çok görmek duymak istersin. bunları yaparken de "ecmain" demezsin, tüm insanlar için bu güzellikleri istiyorum dersin. çünkü ana rahminde duyduğun o ilk kelimelerle tanrının varlık rahminde de o seslerle ve kelimelerle vahdete ermiş, bütünleşmişsindir.

bildiğin kadar, sınırların kadar istersin. tanrıdan talep ettiğin hayatının özetidir aslında.

ne zaman dua etme arzusu kalbime düşse ne yalan söyleyeyim, aşkla başlayıp, aşkla bitiriyorum. varlığın özünde onun olduğuna tanrıya inanır gibi inanıyorum. aşk, bilmekten geçer... tanrı insanları ruhlarını aydınlatacak nitelikli bilgiyle kuşatsın. amin.

ve insan yalnızlığından tanrıya ulaşır.

d..f..

20 Temmuz 2010 Salı

yağmur şehir müzik

yağmur yağıyor - 13:35 -
gördüğüm rüya, kulağımın içinde tüm vücudumu gezen bir fısıltı...

hiç ses yok burda yağmurdan başka. rüzgar denizden esiyor olmalı, damlalar batıya yaslanarak düşmekte. denizin rengi içine kapandı.

yağmurlu hamaklı bir hayal geçti demin gözlerimin önünden. bak şimdi hatırladım, yine şemsiye almadım yanıma. her yağmurda 3 liralık şemsiyeye 5 lira veriyorum, göz göre göre verdiğim 2 liralık fark beni kızdırıyor. sırf yağmura yakalandım diye olmaz ki ama, en azından her seferinde yapmayın. akşam caz festivalinin son demlerinde, buika konserine yer bulduk. latin flamenko caz... fakat 2010 avrupa kültür başkentimizde tüm güzel festivallerin yanına çok komik bir de not düşeyim. toplu taşımalar gece 12'den sonra birçok yerde yok, işlemiyor. bizim başkentliğimiz gece 12 ye kadarmış yani! bunu düşünmez mi bir büyük şehir belediyesi?

sahi ne zamandır ne müzik ekliyorum ne resimli bir şey... birikmiş bir şeyler var ama... bir ara dökerim buralara..

d.f..

-yağmurun şerefine..-

19 Temmuz 2010 Pazartesi

kafes

gururun yelelerimizi okşadığı bayır,
hayır diyemedik kendimize.
en zayıf yerimizdi gözlerimiz,
bakmayı bilen gördü içimizi.
en güçlü yerimizdi gözlerimiz
doğru baktığımızda, susardı.

gururun sırtımızı sıvazladığı çekim,
bir nefeste göğü çektik içimize.
insanlar küçüldü,
nokta nokta dizildiler önümüze.

eyy, şemse tutulan,
yüzünün taldasında ağlıyor
kozasını terketmiş kelebekler.
barış gölgesi susa karışmış,
dudağından şerbet hiç yansıması.
eyy, şemsle tutulan,
rüyaları dolduran fısıltınla
kemiklerimden testiler oyuyorsun.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
ağıt kuşları uçuyor siyah kanatlarıyla,
kara kuyu,
kara susku,
yel kara...
eyy, şemsin tuttuğu eller,
kafes demirlerini eritmez...

d..f..

- söz pas tutmaz, sussa da...-

odalar dolusu yalnızlık

çok yorucu bir hafta geçirdim. en küçük abla bir ameliyat geçirdi. git/gellerden ziyade ailenin en küçüğü olmamıza karşın sükuneti ve huzuru telkin eden aile bireyi olma özelliğimiz bazen gereğinden fazla yorucu olabiliyor.

sabah saat 8 civarı. hastanenin bahçesinde on kişiyiz. hastaya moral olacak her türlü akılsız cümleleri kuruyoruz. sonra odasına çıkıyor yalnız başına. pencereden bize el sallıyor. az sonra ameliyat önlüğünü gösteriyor ve yüzündeki korkuyla telaşın birbirine karıştığı zoraki bir tebessümle perdeyi çekiyor. insan tüm sevgilerin ve aşkların içinde ne kadar yalnızmış meğer? "insanlarla dolu yalnızlık"* diyor yazar. gerçekten de öyle. bunca kalabalığa karşın yalnızlığımız ne kadar diri, hep var, hep olacak...

her şey yolunda, şükür... sadece yalnızlığın bizi bunca kuşatmışlığına duyduğum şaşkınlık geçmiyor.

d..f..

-* ferit edgü bu sözü kendisine mi yoksa kafka ya mı ait hatırlayamıyor, ben de kendisinden okudum.-

14 Temmuz 2010 Çarşamba

tezer özlü ve kelimelerin kardeşliğine dair..


kitap okumanın büyük seçicilik ve özen istediğine inanırım hep. eğer siyaseti tarih, inceleme türü okuyacaksan yazarın ideolojik felsefesine dikkat etmen gerekir. felsefe okuyacaksan yazarı yaşadığın çağın şartlarıyla birlikte düşünmek zorundasın. eğer edebiyat okuyacaksan diğer unsurlardan çok daha fazlasına dikkat etmek zorundasındır. siyaset yazan bir yazarın özel yaşamını bilmeniz gerekmez ama edebi bir tür okuyacaksan önce yazarı okuman gerekir. örneğin şiir... yazara dair en içkin yazın türüdür şiir. bir şiiri okurken önce şairin hayatını, sonra o şiiri yaşamının hangi döneminde yazdığı, hangi duygularla yazmış olduğuna dair ip uçlarınız varsa elinizde o şiiri gerçekten okumuş sayılırsınız. ama bundan daha da önemli bir ayrıntı var. kelimeler...

her insanın iç dünyasında diğerlerinden daha çok parlayan bazı kelimeler vardır. o kelimeler, kalbimizde yaşamla birlikte renk değiştirir ve bize türlü türlü çağrışımlar taşırlar. yaşanmışlıklarımız kelimeleri bir maden gibi işler. her şairin kendine özgü bir kelime dünyası vardır ve o kelimeler onun yaşamla arasındaki damarlardır. okuyucu şiiri okurken ortak kelimeleri olan şairleri seçtiklerinde o şiirin içine daha iyi girerler.

dün tezer özlü nün yeni yayınlanan, ferid ergü ile mektuplaşmalarından oluşan kitabını aldım. uzun zamandır okumak istediğim "yaşamın ucuna yolculuk" kitabından önce bu mektuplaşmaları okumanın daha elverişli olacağına kanaat getirmiştir nitekim öyle de oldu. tezer özlünün dinlediği müzikten, okuduğu yazarlara, gezdiği sayısız şehirden, taşıdığındığı onlarca eve, evliliklerinden arkadaşlıklarına kadar birçok ayrıntıya ulaşmış oldum. tabi bunun yanında mektup yazınının da güzelliğine dikkat çekmek isterim. ben eski beri mektup yazmayı çok sevmişimdir fakat bazı yazarların mektuplaşmalarından kendim yazıp rahatlamış gibi keyif alırım. bir dosta yazılmış mektup ruhunuzdaki tüm ağırlıkları, tüm gri bulutları alır götürür sizden. yazdığınız kişinin derinliği, kelimelere yüklediğiniz ya da yüklemek istediğiniz her anlamın anlaşılacağını bilme, bu kaygısızlıkla yazmanın lüksü başka hiçbir yazında yoktur. gerçekten de "soyunmak" gibidir, mektup yazmak. tezer bu mektuplarda rahatsızlığının verdiği bazı özel anların dışında son derece samimi ve büyük bir dolulukla yazmış ve aynı şekilde de cevaplar almış. bir kaç gülünç ayrıntı, dönemin yazar-çizer taifesine ait ipuçları da bulmak bu mektupların diğer tatlı yanları. bu sebeple ferif edgü ye bu mektupları okuyucuyla bukuşturma nezaketi ve tercihi için teşekkür ediyorum.

bir solukta okuduğum kitabı küçük bir yolculuğa çıkaracağım ve mektup arkadaşıma ulaştırmaya çalışacağım. ama kitaba ve tezer özlü ye dair bir kaç şey daha söylemek isterim. delilik mefhumu benim özel kıldığım, yukarlarda tuttuğum bir "mertebedir." tanrı bu hissiyatı ve düşünce yapısını herkese vermez. bazı insanların gerçekten seçilmiş olduğuna inanırım, ama o seçilmiş insanlar kendilerinin seçilmiş olduğundan hoşnut olmazlar bazen. işte tezer özlü de aslında bu düşünce ve yazın halinin kendisine verilmesinden hoşnut olmayan ama buna rağmen yazmaya sığınan özel bir kadın. ruh sağlığı ciddi anlamda yara alsa da o hep bir çıkış yolu bulmuş ve yaşama tutunmayı seçmiş. bunu mektuplarından anlıyoruz. bach dinelemeyi çok sevdiğini, kafka yı büyük bir tutkuyla sevdiğini öğreniyoruz.

çevirmenlerle ilgili bir kaç cümle de eklemek isterim. aslında çok uzun bir yazı olması gerekirdi sadece çevirmenlerle ilgili. çünkü bir edebi yazını çevirmek, yukarıda saydığım "okuma disiplininin" çok daha üzerinde bir disiplin gerektiriyor. varlığa, yaşama dair kendine özgü bir pencere edinmiş her yazar ona yakın bir pencereden bakabilen bir çevirmen tarafından tercüme edilmelidir. can yayınları bu konuda çok değerli eserler üretmekte. örneğin en son can yayınlarından okuduğum hayvanlar çiftliği eserinde çevirmenin çok değerli bir önsöz notu vardı. bu eser sosyalizmle birlikte kapitalizmi de eleştirmektedir deniyordu. oysa daha önce sadece diktatörlüğe dönüşen sosyalizmi eleştirdiği yansıtılmış ve çevirmen bunu özsözde belirterek okuyucuyu dikkatli olmaya davet ediyor. bunlar çok değerli ipuçlarıdır.

"her şeyin sonundayım"
tezer özlü - ferid edgü mektuplaşmaları
sel yayınları
110 sayfa / 10 tl

11 Temmuz 2010 Pazar

cumartesiden kalanlar...

kuşları seyrettim bugün bir köprü altından. vapurlar istifini bozmadan gidip geliyordu sürekli, bir ağırbaşlılıkla. hava gri, yağmur haber bekliyor. derken kuşlar bulutlara bir şeyler fısıldamış olmalı. ansızın döküldü gök. düşünecek ne çok şey var. garson sürekli çay taşıyor masama. düşünecek ne çok şey var, çay dayanmıyor. göğe takılıp gittim. döndüğümde boş değildim.


annemin memelerinde
diş ağrılarıyla beslendim.
süt beyaz işledi ağzımı annem.
temiz, arı, yosunsuz...
sonradan büyüdü tütün sarısı sözcükler.
ellerim annemin yazmasını sararken
sararken, sarardı.
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
temmuz açıyor iliklerimi
annemin koynuna benziyorum.
yüzümün kasnağı
hicri aylara bölünüyor.
elmacık kemiklerim şevval
alnımın duvarında ısınıyor zilhicce.
eylül ve nisan senden,
gün geçtikçe esmerleşiyorum.

kuşlar bulutlara ne fısıldar?
aynını sana söylemek istiyorum.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
kuş sözü kadar yok hükmüm,
yok ....

d..f..

işte geldi uyku, elleri vaat dolu..

10 Temmuz 2010 Cumartesi

bekleyip gideceğim bir gün

... elini alime alıp kavradım sımsıkı. avucumuzun içindeki çizgiler kenetlendi, birleşti, aynı yöne akan bir nehre dönüştü. ve sımsıcak tek hecelik bir kelimeyi sakladılar içinde. o bir ağaçtı. her baktığımda daha da incelen, daha da yere derinleşen. gittikçe yontulup bir çelloya dönüşen... ve dönüştükçe bana benzeyen.. hangimiz daha önce geldik buraya bilemiyorum. ama önemsemiyorum bunu. burası bir bekleme salonu. burası cumartesi, günlerin kuşu. burası kimsenin gelmeyeceği bir şehir odası. eli elimde kaldı. almaya gelmeyecek biliyorum. çünkü kaf dağındaki ağaçlar göklere değil, yere dayanıyor. o sırtını toprağa dayamış ben ise göğe. kuşlar parmaklarını taşıyor bana her gün. her güne bir su küpesi...

beni tanımadı, sesimi reddetti. asılı kaldım gökte, yer beni tanımıyor. kalbimi yakıyor mavi. mavi, sözlerinin hücresi...

d..f..

-(...)-

7 Temmuz 2010 Çarşamba

istanbuldan, ordan burdan...

ismini unuttum, bir kadın yazar, akademisyendi sanırım... özen göstermediğimiz dil ile ilgili bir kitap yazmış ve içine tv de geçen cümlelerden tutun, gazete yazılarına kadar tüm günlük dil kullanımından örnekler vermiş. ama en önemlisi cümle şuydu, yabancılar türkçeyi bizden iyi kullanıyor diyordu. kitabın ismi "where are you going to türkçe".. isim kara güldürü örneği istedim diyor. "kara güldürü", kara mizah demiyor... evet jülide gülizar yazarın ismi.
***

akşam istiklalde yürüdük, insanlar ölümüne alış veriş yapıyordu. her şey "al beni" diye bağırıyor.. insanlar bile birbirlerine bir şeylerini satmak ister gibiydi, gözlerini, bakışlarını, saçlarını, bacaklarını... satabileceğimiz ne kalmadı? çağ, pazarlama ve reklam çağı. her birimiz bir ürünün mankeniyiz aslında. ne sıkıcıyız.
***

geçenlerde yahya kemal müzesinin olduğu külliyeye girdim, az nefes alayım, bir tellendireyim diye. restorasyonu bir türlü bitmeyen külliyenin avlusundan bankları kaldırmışlar. her taraf çöp içinde :( içim el vermedi, oradaki kitap dükkanındaki beyden süpürge istedim. bir de kürek. sandığımdan genişmiş avlu. tam iki saat sürdü süpürmem. kıyı bucak süpürdüm ama ellerim su topladı farkına varamadım. beyefendi bana çay ısmarladı. o değil de öyle güzel bir dua eyledi ki.. sürekli tekrarlıyorum içimden, unutmayayım, ben de edeyim diye başkalarına. biraz delidir o dükkanın beyefendisi. ansızın size bir soru sorar ve altüst olursunuz. bakışları da şair ibrahim tenekeciye benzer. aslında avlunun ortasındaki minik yeşil bahçenin de bakıma ihtiyacı var. küçük fıskiye çalışmıyor. izin alabilirsem ve yanıma gönüllü bir arkadaş bulabilirsem bahçenin çiçeklendirilmesinde vs bakımında bizzat çalışmak isterim. hem ne kadar rahatlatıcı, ney eşliğinde kendini unutuyor insan. sanki o minicik avlu istanbul un yahya kemal günlerinde kalmış, hiç de bugüne gelmeye niyeti yok. huzur avlusu...

ne güzel bir şehirdir, yavrum istanbul.

d..f..

4 Temmuz 2010 Pazar

zaman tamircisi

kalp tansiyonunu ölçüyor zembereğin.
bileğinden kanıyor,
zamanın damarları kesilmiş.
gün kaybediyor,
gün, revandan...

öpsün istedim bileğimden,
akan günlerden öpsün.

"tamir edilemeyen saat yoktur*"
demişti bir saat ustası.

tamir edilemeyen zamanlar
kanıyor bileklerimde.
tüm zamanlar bozuk gibi
öyle hissettiriyor
kalbimi sokan akrep.
***

küller sarhoş..
unutulmak, biraz da özgürlüktür.
bir kayanın etekleri
rüzgarla tutuştuğunda
kum ağlar.
işte böyle,
acele etmeden
yavaş yavaş dökülelim
kucaklarımızdan.
gün gelecek
kimse kalmayacak "geride"
gün gelecek,
sonsuzlukla aynı yerde birleşeceğiz.
öyle mi?
geride kimse kalmadığında
biriktiğimiz yeri koruyacağız.
öyle mi?
burada beceremedik,
beceremedik işte.
***

sonra
öpülmekten yorgun düşmüş
dudakları anımsadım.
anımsamak mevsimiyle geliyor.
ağustostu, dardı kapılar
ve limanları terk etmişti şehir.
hangi mutluluk kederi güldürebilirdi?
yolda gördüğüm yorgun dudaklar
ağustos kokuyordu.
çok mutsuz bir ağustos..

işte böyle akıyor zaman bileklerimden,
sıcak bir ağustos gibi...
rengi mutsuz, soluk kırmızı..
***

ne zaman tanınmasam
bunca yaşamışlığımı yadırgıyorum.
o yorgun ağustos sen neredeydin?
güneşin ve rüzgarın
saçlarında bıraktığı toz...

yürüdüm, bekledim, baktım.
kimse görmedi.
kaldım.
zamanım bozuk,
tanınmıyorum.

d..f..

* recep gürgen - bir saat tamircisi, zanaatkarı..

(...)

insan üzüldüğü zaman yüzünü dövüyor çizgileriyle

sözlerden, gözlerden uzak
bir tapınak aynasına bakarken
bir keder dilemek tanrıdan
insandan, sözlerden, gözlerden uzak...

insan üzüldüğü zaman
yüzünü dövüyor çizgileriyle
hep aynı yerinden
derinleşerek...
başka bir yüz çizmek istiyor
tapınak aynasının yüzüne.
***

beni tanımadığında
şiddet gördüm.
ellerim kendini dövdü,
sözlerim sessizliğini..
bir hava baloncuğu gibi
izlerden gittim
görünmeyen.

beni tanımadığında
kan gördüm.
rüyam bozuldu.
***

kuyudan un çektim,
eledim gözbebeklerimi suyla.
ah revan
ah sus!

iniltisi dünyanın
neye dolacak?
neye sığacağız
niye konuşacak?

sükunetinde yangın olanın
sesinde nasıl sağalacağız?
***

sözlerden, sus'lardan uzak...
sükuneti bilmeyen bir dünyanın
dilsiz aynalarında
dudağına yeşeren ova...

yok öyle bir ülke,
kanatsız ruhlar,
öldüğünüzde susmuş olacağız
sadece
sese.
bana göklerden ve maviden bahsetme,
umuttan, aşktan
ve sonunu bilmediğin sonsuzluktan...

daha büyük bir şiddet istiyorum,
tanınmamışlığımı öldürecek,
yokluğumu..
***

...ve şehre siyah kanatlar takıp
gitmesini istedim omuzlarımdan.
beni eskimiş bir gününde bırakarak...

d..f..

*tanrım, yazmak, yazıyor olmak ne büyük bir acı. unutayım kelimeleri, bir kez daha...

30 Haziran 2010 Çarşamba

mektubunuz var efendim


dedi ki
içimi boşalttım üzerinize
yine de azalmadı mavim.
yine de mavimi anlamadınız.

***

çok uzun bir yazı birikti içimde. göğün ilhamı şüphesiz, kanatlarında taşıyor sözlerimizi. bir yığın umutsuzluğa karşın hala devam edebilmek anlamlı.

bu yazı aslında bir mektup. yazıldığı yer sözün kardeşliği, halkların kardeşliği... göğün kardeşliği, mavinin...

yaşadığımız zaman ve topraklar tarihinden bu yana bölünmelere sahne olmuş ama özünde bir kalabilmiş bir mecra. mekanla sınırlandırmak istemiyorum, ruhuyla bir bütün çünkü. son yıllarda ülkemizde derin kamplaşmalar, bölünmeler, yırtılmalar oldu. aynı şehri, komşu semtleri paylaşanlar bir önyargı penceresinden uzaklık ördüler aralarına. onlarca ortak noktaya, onlarca bilincinde olmadığımız aynılığa rağmen, ıradık durduk. bunu hep anlamsız ve acıtan bir yara olarak duyumsadım. hala zaman zaman beni kederlendirir.

sanal dünyanın hayali bir yurdu var. neden hayali dediğime gelince, görmediğimiz, duymadığımız insan çeşitleri bir ekmek etrafında toplanabiliyoruz. bir ekmek tarifiyle kokuya, tada, una suya dokunuyoruz. yürüdüğümüz yolları, gördüğümüz güneşi, müziği yazıp tüm derin çatlakları bir hamurla dolduruyoruz. önce konuşuyoruz yani, önce kelimelerimizle ve anlamlarımızla var oluyoruz. sonrasını önemsiz kılan bu söz kardeşliği tüm uzak mesafeleri de gideriyor. sokakta görsek, bir toplantıda karşılaşsak belki konuşmaya cesaret edemediğimiz, edemeyeceğimiz insanlar burada önce en zor olanı konuşarak başlıyor. bu hayali yurt, gerçek dışı değil. hayali dememin sebebi, hayal kadar güzel bağlar kurabiliyor olması. bazen aynı cümleyi, aynı anlamı kurmak aslında ne kadar aynı olduğumuzun bir kanıtıydı. kadınlar ve erkekler olarak bu hayal yurdunda kendimize nefes aldıracak bir gök açtık. bu gök dışarıda yağmur yağdığında buradan daha güçlü hissedilen bir göktü. çünkü anlamak her şey... bu yüzden tatile gidenler bavullarını bizimle doldurdu, tatilini bizimle yaptı, evine döndüğünde önce ekmek fırınını açtı, ekmek kokusunu yaydı. çünkü burası dışarıdan daha gerçek, daha dürüst ve samimi "çoğu kez". anlamak ve anlatmaktan başka derdimiz yok çünkü. burası beraber yaşayabileceğimizin bir örneği. buydu mektuba yazmak istediklerim.

yani, önyargılar varlığımızı öldürüyor. birbirimizi öldürüyoruz durmadan. konuşalım, yazalım, kelimelerimizi birbirimiz için yaşatalım. anlamak her şey...

kafka milena ya yazdığı mektuplarında diyor ki; yazmak hayaletler önünde soyunmak gibi...

sümüklü böcek böyle düşünüyor :)

d..f..

22 Haziran 2010 Salı

günübirlik acılar

ne çok acı var değil mi? hiç biri bizim suçumuz değilmiş gibi! acıyıp acıyıp geçiyor, günler öyle artık. yemek yerken gördüğümüz, duyduğumuz bir kayıp için bir lokma eksik yediğimiz oluyordur. gün içinde bir kahkahamızı içimizde tutuyoruz belki. bir yandan günün akışı devam ederken diğer yanda kayıpların artık olmayışı garip bir hüzünle içimizde bekleyip ertesi gün yerini bir başkasına bırakıyor. ama hepsi bu! oysa gidenlerin yerinde kendimizin olduğunu düşününce korkuyoruz, belki dehşete kapılıyoruz! ben bir bombayla ya da bir kurşunla bir yerde yaşamımı yitirsem, geride kalan dünyanın yiten yaşamımla düzene girmesini isterim. ben gittim madem, dünya buna mukabil içinde bir iyilik doğursun isterim. ama ertesi gün unutulup, günü birlik bir acıyla buharlaşacağım düşüncesini aklım almıyor. oysa giden her halk parçası bu kaderi yaşıyor. onca askerin, onca pkk lının bundan başka bir sonu olmadı. hiçbiri uğur mumcu ya da hrant değildi. kimi askerdi, kimi öğrenci kimi de "yoldan geçen"... yoldan geçen, yoldan geçmek... hepimiz olabiliriz ama değiliz. oysa az evvel kurduğum empati kesinlikle herkesin ortak hissiyatıdır. insan kendini önemser. kendini önemseyen insan başkasını günübirlik önemsiyor "ama"

ne kadar kolaylaştı acıyı sindirmek? "şehit" dediğimizde de aynı sindirme işlemini, aynı unutkanlığı yaşamıyor muyuz? tanrım, her şeyin içini nasıl da boşalttık! çaresizlik insanı çıldırtabilir.

"salıhıımmm" diye ağıt yakan mardinli annenin boğazındaki yangın yaşadıkça sönmeyecek. şimdi ne yapıyordur kim bilir? yüreğinin ateşi yorgun bedenine nefes aldırıyor mudur? anne, karşılıksız seven tek varlık! bu ateşi yakanların arasındayız şöyle ya da böyle! kimse mesuliyetsiz değil! sorumluluğumuz günübirlik kederden çok, çok daha fazlasıdır.

d..f..

16 Haziran 2010 Çarşamba

körler ve görenler


borges ulusal kütüphaneye müdür olduğunda görme duyusunu kaybetmişti artık. bunu şu cümleyle ifade eder "sekiz yüz bin kitapla aynı anda gelen karanlık tanrının bana bir ironisidir."

körlüğü açalım mı? borgesin körlüğü şüphesiz bir karanlık değildi. bilginin ve düşünce gücünün ışığıdır ruhu aydınlatan. eğer gördüklerimiz bize aydınlık sunsa idi tüm gün huzur sarhoşu olmaz mıydık? görme duyusu varlığın algılanışındaki pencerelerden biridir sadece.

asıl körlük, içinde bulunduğumuz varlık deryasının bilgisini zihinsel olarak görememektir. yaşam bilgisine karşın şiddetli bir körlükle iç içeyiz. bu da bir ironi değil midir? fiziksel olarak görme ile zihinsel olarak görme eylemleri arasındaki farkın aydınlık ve karanlık kadar sert uçlarda kalışı görmek eyleminin içselliğine götürür bizi.

tanrını verdiği körlüğü ironi olarak yorumlayan borges, aceba bu düşüncesini sonradan irdelemiş midir? tırnaklarınız derinden kesilmişse tutunmak için daha çok çaba sarfeder, daha çok zahmet çekersiniz. zahmetle gelen, huzur bırakır. huzur en şiddetli aydınlıktır.

rodrigo nun körlüğü mesela. müziğinde renkleri işlediğini düşünmüşümdür. o kadar içtendir ki o renklere dokunursunuz.

ve elbette cemil meriç in körlüğü... bir arayış kapısı olmamış mıdır yazara? fiziksel karanlığından bir iç aydınlık yolculuğuna çıkmamış mıdır?

fiziksel körlük gelirken yanında getirdiği karanlıkta oyulmak istenen bir duvarla gelir. -şüphesiz öyledir- ışık için duvarları delmelisiniz.

oysa tüm duyuları sağlıklı olan birçok insan zihinsel duvarlarını aşıp öz aydınlık yolunu göremezler. işte bu körlük en aşılmaz ve en kronik körlüktür. gündelik koşuşturmanın içinde görüp de varlıklarını kavrayamadığımız varlıklar yığını, yaşam hurdasına dönüştürüyor hayatlarımızı.

görmek için değil, anlamak için bakmalı. gözlerin hakkını vermeli. kör olmanın bir armağan olduğu hayatlar bugün bize bunu öğütlüyor. körlüğün niteliğini..

d..f..

14 Haziran 2010 Pazartesi

bir şeftaliden süt sağmak


yorucu bir hafta sonu geçirdim. kuzenler davet etti, dut yemeye gittik akçakoca ya. güzel bir yerdir akçakoca. düzceye bağlı, deniz kenarında sevimli, yeşili ve denizi iç içe bakir bir belde. çok sevdiğim bir yerdir. misafir olduğum evin göz alabildiğine bir bahçesi var. tüm meyveler olmasa da, dut erik ve kiraz mevsimi. ama asıl sürprizi anlatacağım.

memleket özlemi içimizde bir yerlerde her daim taze kaldığından, yeşile, ağaca, çiçeğe hasret yaşıyoruz bu şehir sıkışıklığında. ağaca çıkmayı pek severim. çünkü meyveyi ağacında yemenin tadı başka türlüdür. yıkamazsın bile! seçmece yapabilirsin. karıncalar seni ağaçtan ayırmaz, her bir yanından yürürler. sabah erkenden erik ağacına çıkıp kendisiyle hasret giderdik. aslında armut ağacıyla daha bir samimiydik ama kendisi henüz olgunluğa uyanmamıştı. tabii, bahçede bir inek, bir buzak, bir horoz, 8 tavuk ve bir de ferik vardı :) ineğin adı şeftali. buzağı henüz 8 aylık, şımarınca boynuzlarıyla şakalaşmayı seviyor, kolumda küçük bir sıyrık var :) ortalama on beş kişinin yayıldığı bu bahçe herkese seveceği bir uğraş bulmak hiç zor değil. ben ağaçlar ve hayvanlarla oynamaktan yorgun düştüm. bir ara bahçe fırınını yakıp sütle yoğrulmuş hamurdan enfes pideler yaptık. sonra onları şeftalinin sütünden yapılmış tereyağı ve dut ağaçlarından yapılmış pekmezle donatıp yedik. on beş kişi birden :) esasen sayı daha fazla olabilir emin değilim. ortamda koyu chp li bir bey vardı. öğretmen kendisi. yıllarca sürülmüş oradan oraya. mahkemeler vs derken bugünlerde biraz rahat nefes alıyor. siyaset mavalları havada uçuşurken mümkün olduğunda uzak durdum. bu doğal ortamda siyasetin yapaylığını dillendirmek ne kadar itici. masada yemek yerken şeftalinin nazlı buzağı yanı başımda omuzuma başını uzatıyor, gülüşüyoruz.

akşama yakın kiraz toplamaya gidelim dedik. sepetleri alıp yüksek tepelerin üzerindeki toprak yoldan tozu dumana katarak on dakika kadar gittik. fınrık bahçelerinin içinde iki tane beyaz kiraz ağacı. ama onlara doğru yürürken bir ne göreyim, yabani çilek dolu her taraf. sevincindem çılgına döndüm :)) kirazı mirazı unutup hemen araziye yayıldım. minnacık, serçe parmağı ucu kadar, iri yeşil otların arasından kıpkırmızı minik yüzleriyle toprağa neşe saçıyorlar. kokularını tarif etmek mümkün değil, yiyorum, kokluyorum, yanımda gelen arkadaşa anlatıyorum. toplayıp yapraktan yaptığım külahların içine dolduruyorum. ortam gerçekten doğal, çakal görüyoruz yolda, sincaplar vs... arabamıza yerleşmiş bir uğur böceği eve adar eşlik ediyor bize. uzun eteğim kırdaki tüm dikenleri toplamış, ayak bileklerim çiziklerle dolu. öyle kendimden geçmişim ki acısını çok sonra hissediyorum. fotoğraflar arkadaşta kaldı, eklerim bir ara. velhasıl akşam yola çıkıp dönüyoruz, istanbul trafiği. olsun, çıkış yolu var ya şehrin! ya olmasaydı?

kardelen gelmiş ben yokken, 6 yaşında bir kız. tatlılar tatlısı. bu evde hiç çocuk yok demiş. fatma nerde diye sormuş sonra. evdekiler benlen alay ediyordu. orada da fatma nur ve mustafa vardı. mustafa 5 yaşında. beni incir ağacının arkasına götürüp bir oyun sergiledi. tekerleme söyleyip dans etti. ablası yoğurduğu çamuru gösterip kurutmaya bıraktığı kilden topu gösterdi. onlara kayıtsız kalmak öyle zor ki. çünkü bu büyük bahçe benim çocukluğumun bahçesine çok benziyor. ve mustafanın oyunu tıpkı benim çocuklukluğumda kendi kendime konuştuğum hayalli oyunlar gibi. bir çocuğun yalnızlığı bir büyüğün yalnızlığı kadar büyük değildir. çünkü göremedikleri onun arkadaşıdır hep. bizlerin göremedikleri ise korkularına dönüşüyor zamanla.

bu gece erken yatıp birimiş uykusuzluğumu gidereceğim. tatlı yorgunluğumu, ayak bileklerimdeki dikenlerin izlerini rüyalarımda yeniden yaşayacağım muhtemelen :) hahahaa, arkadaşım gece kalkıp duvara parmaklarıyla dokunarak hesap yapıyormuş. rüyasındaki hesap makinesi gerçek hayatta bir duvar olunca insan bir tuhaf oluyor -çok gülse de- rüyasını anlattı da... önemli olan işlevselliği tabi.

d..f..

* fotoğraf akçakoca belediyesinden.

5 Haziran 2010 Cumartesi

...-si


cumartesi,

yanağında açıyor

"su küpesi"

d..f..

-günümün şiiri-

1 Haziran 2010 Salı

mutsuzluğun bedeli


dün akşam eve gittiğimde 00:30 a kadar haber izledim. malumunuz, tartışmalar, yorumlar, yeni gelişmeler... kendimi kaptırmışım. buraya onların özetini geçecek değilim. bir ara ağladım. ankarada farklı kesimlerden toplanan kabalığı görünce... yemek yediğim ana denk geldi, ağzımı tıka basa doldururken öte taraftan burnum akıyor, yanaklarım ıslanıyor... ama sanki daha bir iştahla yiyorum. sonra başımı yastığa koyunca bu kürede mutlu olup olmadığımı düşündüm. evet, vallahi mutlu değilim bu kürede yaşamaktan.

bir kaç yıl evvel israil, yine ahlaksız savaş anlayışıyla halkların vicdanlarını ayaklandırmıştı. tepki için malum siyasi oluşumun toplandığı o klasik şişli meydanına gitmeye karar verdim. yağmurlu soğuk bir gün. meydan bağırışmalarla inliyor. kalablık canlı bir organizma gibi sürekli kendini yeniliyor, istanbulun bir çok köşesinden devam eden sirkülasyon... yumruklar havaya kalkıyor, birşeyler kahroluyor... şemsiyelerin gölgesinde üzerideki kapşonlu yağmurluğumla yumruğumu ben de havaya kaldırmışım. ben de kahrediyorum onlar gibi. o sırada önüme bir adam geçiyor, omzunda bir çocuk. ülke ismini telaffuz edemiyor, zar zor duyabildiğim sesi beni incitiyor. yumruğumu indirip meydanı terkediyorum. neden bilmem ama kendimi oraya ait hissedemedim o an. daha doğrusu sığamadım. insan bazen nerede duracağını bilemiyor. çook keskin bile olsa hatlar an geliyor kopuyorsunuz o keskinlikten, başka şeylerde varolabilme arzusuna dönüşüyorsunuz.

biliyoruz ki ortadoğu, kaderi savaşlarla barışık garip bir coğrafya. orada yaşammın içine girmek, doğarak; sonradan dahil olmaktan çok daha kolay. içinden giriyorsun şiddetin. orada şiddetle ve ihanetle büyüyorsun. bizler yanıbaşımızda olsa da alışamıyoruz buna bir türlü oysa onlar bunu günlük yaşamın bir parçası gibi kabul etmişler sanki. kadercilik, böyle bir şey mi?

bir arkadaşımla konuşurken düşünmekte olduğum bir şyi onunla paylaşmıştım. bu çok basit bir çıkarım, belki doğruluk payı var belki yok... sebze ve meyve tüketenler yani tarımla yaşamlarını sürdürenler hayvancılık yapan coğrafyalara nazaran daha kan dökücü sanki. hani karaenizde "faşist" bir vurgu olsa da günlük yaşamın içinde töresel, ya da ona benzer şeylerden kan dökme eylemleri duymayız çok fazla. ama doğudan çok sık duyuyoruz bu tür haberleri. aceba hayvancılık yapan toplumlar, şartları gereği kan dökmeye daha mı meyilli? bunu israile bağlayacak değilim elbette, bu coğrafi şartlarla ilgili bir durum. kadercilik denilen şey, budur işte.

neyse... gece başını yastığa koyunca insan daha kozmik düşünüyor. eskiden böyle düşününce biraz gevşerdim oysa bugün umutsuzluğun koyulaştığı bir manzara görüyorum. sadece can kaybına yol açmak değildir katliam. coğrafyasına yaydığı mutsuzluğun, huzursuzluğun da günahını yüklenmektedir israil. bizlere yaşattığı umutsuzluğun da...

şiddetin varlığını kabullenen ve yer yer olumlayan bir yazım vardı. belki de şiddeti bir daha sorgulmak gerekir.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

cumartesi kuşu, şiir, şarkı ve bekleme salonu...

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

Çay Bahçesi - c.süreya



cumartesi...
gün bekleme salonu, yağmur yağıyor...
gelmeyeceğini bildiğim bir günde, gelmeyişini bekliyorum.

sevgilim cumartesi, günlerin kuşu..

d..f..

15 Mayıs 2010 Cumartesi

bir hamalın yorgunluk serüvenleri

nasıl geçti bir hafta, anlamış değilim. yokuş aşağı freni boşalmış bir tır gibi zaman. bir vakitler her şey çok genişti. her şey çok iriydi. şimdi ise her şey küçüldü, sıkıştı da ben irileştim sanki. zaman sıkıyor, sık boğaz ediyor.

sabahın köründe böyle şeyler de yazılır mıymış? metroda etrafa buzul saçan klimanın etkisiyle belki de soğuk şeyler düşünüyor insan. soğumak istiyor belki.. oysa dün gece gözlerimi kapar kapamaz yorgunluktan kendimi bir rüyanın içinde bulup o şaşkınlıkla gözlerimi açmıştım yeniden. yıldız yağıyordu. bir kaç saniyelik, belki de yorgunluğun verdiği sanrı. neden bu kadar yoruyorum kendimi?

beden ve ruh bir denge tutturamayınca yaşam raydan çıkıyor. sürekli bir daire çizen ve büyüyemeyen kısır bir yolculuğa dönüşüyor. ruhumun içinde sıkışıp kaldığı bu dişli beni o daraltmaya doğru çekerken bedenimle onu oradan kurtarmaya çalışıyorum. bir kaç sene evvel, kederim içime sığmayacak kadar büyüdüğünde köye gidip bir kaç hafta tarla kazmış, ağır işlerde çalışmıştım. akşam olup da başını yastığa koyduğunda hiçbir şey düşünemeden uyuya kalmanın güzelliğidir bu. ruhun hafif, özgür, biraz da dışlanmış hisseder kendini ama iyidir, iyi gelir ona bedeninin yorgunluğunda varlığını hissetmek.

burada yani büyük ve kalabalık şehirlerde yorucu işlerde çalışmak köyde tarla kazmak gibi olmasa da hiç yoktan iyidir. insan kendimden kaçayım derken aslında kendine dönmeyi özlemektedir.

bir de hep geç kaldığım bir şeyler vardır. tanrım! bir şeyi aylarca kovalayıp yorgun düştüğünüzde ansızın yanınızdan geçip gittiğini düşünün. işte böyle bir şey yaşadım. bunu haksızlık olarak düşündüm. söylendim, öfkelendim kendime. elime bir kalem alıp, sıradan ama anlamlı bir kalem, saatlerce yürüdüm ayağımı acıtan o aptal ayakabıların içinde. eve vardığımda yürüyemiyordum. bu yorgunluk hali ancak 3 sayfa yazı yazamakla biraz huzur verdi bana. oysa ne kadar yazsam söyleyemediğim tüm sözler gene kalbimin cebinde küskün küskün benimle uykuya daldı.

iç karartıcı değil mi? bahar iyiliktir demişti şair. bahar geçiyor ve ben korkuyorum. bu gün bir gemi kalkacak şiir iskelesinden. gitmeyeceğim. kızgınım ama kime kızdığımı bile bilmiyorum, garip bir durum.

bekleme odam, cumartesi günü. ne güzelsin, saçına tek yaprağı kalmış bir papatya takıyorum. bekliyorum, bekliyorum... godot tüm günlerimizi eline geçirmiş.içimizde beklemeyi seven ve isteyen kabarık bir deniz var.

şimdi hal böyleyken deniz baykalın ahlak anlayışını, oynadığı kasetleri, piyasa çıkaracağı "...devam edecek" dvd leri hiç umrumda değil doğrusu. her sabah gördüğüm evsiz adamın "aceba tuvaletimi nereye yapsam" düşüncesi kadar ilgilendirmiyor beni.

bu vesileyle öpüyorum cumartesimin zarif ellerinden..

d..f..

8 Mayıs 2010 Cumartesi

bi cumartesi bi çay

sabahın erken saati. bu saatte boştur diyorsun sokaklar, meydanlar. ama öyle değil. turistler erkenden kalkıp bizi ve kendilerinden arda kalanları görmek için yarışıyorlar. çayımı içiyorum, gazetemi açıyorum derken gölgesinde oturduğum çiçekli bir ağaçtan masama çiçekler dökülüyor. ve bekleme salonunu andıran cumartesi günüm neşeleniyor, umutlanıyor. sonra meydanı martılar basıyor, turistler fotoğraf makinelerine sarılıyor. neyse kalkmalı...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

yol hikayeleri

günleri kendi yoluna bıraktım. beni nereye götürmek isterlerse gitmeye karar verdim. düşüncelerimden kurtulmak için, kafamı meşgul edecek sert bir işe sarıldım. sadece yaz, sadece oku, sadece ... o seni bulacaktır.. gitmek istediğim yoldan geri çevrildikçe garip bir işaretin üzerimde hesaplar yaptığını fark ettim. bana ait hiçbir şey yok. bunu istemiyor muydum? silik ve kayıp bir zaman dilimi bana verilen. bunu istemiyor muydum? çırpınmak yok. bu kez çırpınmak yok. o beni bulacak ve tozumu silecek. o gün bile bana ait olmayacak hiçbir şey. bunu istemiyor muydum? hafiflemek bu mudur? içimde var olmak isteyen o şiddetli, telaşlı benliğim, her şeye bir bahane buluyor nasılsa. bu kez susmalı ve verilen kadar olmalı varlığını. öğreneceksin sıradanlığı, öğreneceksin..

sezgilerimi takip ederek geldiğim kapıda, arındım. ten uçtu gitti ruhumdan. aşkla kaldı ruhum, aşk ve duyumsamakla. böylece geldiği kapıda yalnız kalmadığını, kapının aralığından uzanan sabrı ve beklemeyi gördü. seni hak etmek için, içimdeki beni evcilleştirdim. ruhum tüm varlığı sadece duyarak algılayacak. ten uçtu ruhumdan. düşüncelerim oruçta, düşüncelerimin elleri yok artık. sezgilerimin inandığım gücü, bir gün kapıyı açacak ardına kadar. sesin sesimi davet edecek. buna kavuşmak derler sözün odalarında. kavuşmak sana sevgili, sesimle sesine sarılarak... teşekkür ederim.

rüzgarı terk etsek de
haritalar çizilmeye devam edecek yüzümüzde.

d..f..

-...-

30 Nisan 2010 Cuma

.

gecemi bölen uğultuya açtım uykumu.
sesim çıkmamıştı bir gece..
doğmuyordu, kelimeler unutmuştu ruhumu.
ve kelimelerle gitmişti her şeyin gerçekliği.
ve sen beni duydun.
sonra uyurken bu rüyanın yorumunda
uykumu böldü uğultu.
sesini unutma dedi,
sesini unutma.
ve sen beni duydun
ama
***

rüzgarı terk ettik,
muhalif yüzüm yorgun.

28 Nisan 2010 Çarşamba

çok soğuk, çok çok soğuk, çipçok soğuk, sopsoğuk

çok soğuk. kendimi tosbağa gibi hissediyorum :/ çiçek böcek kuş anladık da nerede güneş, nerede sıcak havalar, nerede o caanım lodos, özledik vallahi... kaçtır eve buz kalıbına dönmüş bir şekilde düşüyorum. iki saat battaniyeye sarılıp kıpırdamıyorum, gece sıcak su torbası ayaklarımda... allahım nasıl bi ayaz, nasıl bi soğuk! tepemde kapalı bi klima var, acep ondan mı psikolojik üşüme diyorum ama ı ıh... aya baktım demin, titriyor aycağaz, abartıyorsam ne olayım :)

aynur un yeni albümü çıkmış, ne güzel. hiç yazasım da yok, yazmak için yazıyorum. aslında yazacak çok şey var da istek yok, üşümekten homurdanmaktan elim bir şeye varmıyor. ha bire uyuyorum sanki. sahi bir rüya gördüm, sakladım onu dün gece, birazdan yormak için yanına varacağım yeniden :) ımm... çok soğuk :(

gideyim ben, çawreşa -o ne demekse, eykidi utku :) -

25 Nisan 2010 Pazar

dokunduğunu hissetmeyen eller...



mutfakta kek yapıyorum, manuel mikserle uğraş babam uğraş... o ara büyük abim geliyor yanıma, neden mikserle çırpmıyorsun diyor. hakikaten, neden? unutmuşum işte... dur diyor ben çırpayım tel mikserle sen un dök... kocaman elleriyle tıpkı mikser gibi çırpıyor. ellerine bakıyorum, yara bere içinde ve kalın bir deriye sahip. çünkü o bir işçi. bu eller dokunduğunu hissetmiyordur. sahi dokunduğunu hissetmemek, nasıl bir şeydir kim bilir?

demokratik açılım lakırtılarından günlerdir fenalık geldi. ama demokratik açılıma emeği dahil etmek kimsenin aklına gelmedi mecliste. çünkü onların elleri dokunduğunu hissediyor! ahmet insel'in güzel bir yazısı vardı radikalde, aşağıya linkini ekleyeceğim.

ılımlı islam modeli denilen siyasi tanım, liberalizmi zemin edinen bir model. mutedil bir siyasi dil kulaklara hoş gelirken ekonomik yönünü es geçmekle büyük bir hataya düşmüş oluyoruz. liberalizm, kapitalizme yaşam akıtan şah damarı adeta. tüketim ve serbest piyasa çılgınlığı bugün ekonomik krizlerde orta sınıfın alaşağı edilmesi demek. ekonomik hiyerarşinin katmanları arasında uçurumlar meydana gelmesi vicdani noktada kabul edilebilir bir durum değil.

var olma noktasında devlet dünya sistemi içine karışmış, güçlü bir ekonomiye sahip olabilmek için didiniyor. ama dönen çarklar devletin ekonomisini büyütürken, büyüyen ülke içindeki zenginler oluyor sadece. orta sınıf hep aynı kısır döngüde, hep aynı dar yaka modelinde sürünüyor. şimdi size bilim, felsefe ve sosyoloji alanlarından bir kaç not düşeceğim. hepsi temelde insanın oluşturduğu statükocu hiyerarşinin çirkin varlığını işaret eden düşünceler.

gabriel marcel metafizik üzerine bir sohbetinde diyor ki... kişi kendine bir fonksiyonlar yığını olarak gösteriliyor. önce yaşamsal fonksiyonlar, sonra toplumsal fonksiyonlar... yemek yemek, fiziksel ihtiyaçlarını gidermek yaşamsal fonksiyonlar iken, sosyal yaşam alanında bizden beklenenleri yerine getirmek de toplumsal fonksiyonlarımız oluyor: çalışmak, vatandaşlık görevlerimiz vs gibi... fakat tüm bu fonksiyonlarımız içinde mekanik ve materyalist bir yaşam rutini içindeyizdir. bir robot gibi programlanıp fonksiyon çeşitliliğimizi idame ederiz. sonra günün birinde emekliye ayrılır, yaşamın bu kasvetli yerinde ölümü bekleriz. fizyolojik fonksiyonlar (yaşam ve ölüm gibi) nesneldir. yani kullanılır olan, kullanılırlığını yitirir, sosyal ve yaşamsal fonksiyonlar biter. kayıttan düşer.

bu yaşam, sistemlerin insana biçtiği "fonksinel yaşam tarzı" ne kadar hazmedilir? ne kadar insani? bu tabloyu bir kenara koyalım lütfen...

stephen jay gould'un vaktiyle evrim teorisinin keskinliğine getirdiği itirazı okurken bazı cümleleri çok çarpıcı bulmuştum. diyordu ki gould... insan çok kibirli bir varlık. varlığını evrenin merkezi haline getirmiş. mesela tek hücreliler ekosistem içinde çok baskındırlar ama insanlar tarafından organizmal indirgemecilikle "basit" türler içinde yer alırlar. gould, insan; sosyal alanda da doğa tarihinde izlediği yolu seçerek hiyerarşik bir düzen içinde gittikçe modernleştiğini düşünür diyor. böler; yönetir, statükocu hiyerarşiler üretir; yönetir, elitist bir açı oluşturarak ilerlediğini düşünür burjuva yaşamında.

insanın varlığını fizyolojik ve fonksiyonel alanlarda nasıl anlamlandırdığını gördük bu iki örnekte. birinde burjuvanın insana dayattığı fonksiyonel yaşam, diğerin de insana tüm canlı varlıklar içinde biçtiği fizyolojik değer... fizyolojik hiyerarşide insan en gelişmiş varlık iken, fonksiyonel hiyerarşide burjuva en üst kademede kendini en gelişmiş gösteriyor.

bu noktada devreye sokulması gereken, vicdani sorgudur! insan kainat içinde iradesi ve düşünce gücüyle en gelişmiş varlıktır, evet... ama ona yaşam alanı sunan ekosistem bir canlılar bütünüdür, yani komplekstir. bu önemli birliktelik, tüm canlılara saygı ve yaşam hakkı tanımayı gerektirir. diğer taraftan insana bir madde, bir mekanik fonksiyon sunan yaşam, insanın beden ile ruh birlikteliğini birbirinden koparacak derinlikte bir uçurum açıyor. işte tüketim dünyası, kapitalizm, liberalizm denilen hiyerarşi fabrikası insan ruhunu emip, sığ bir hayat dayatıyor. bedeninin fonksiyonlarını kullanıp işi bitince emekliye ayırıyor, ruhunu tüketiyor.

insan yığınları günlük geçim derdinde debelenirken reklam kazanovaları dört yanımızda flaşlarını patlatıyor. sanayi devrimi ardından fransız ihtilalinde robespierre in "insan hakları bildirgesinde" çok değerli maddeler yer almıştı. bu maddelerinden birinde robespierre diyor ki: "toplum, bütün üyelerinin geçimini sağlamak zorundadır; bunu onlara iş sağlayarak ya da çalışamayacak durumda olanlara da yaşama imkanı sağlayarak yapar. ihtiyaçlarını karşılayamayanlar için zorunlu olan maddi yardım, fazlasıyla sahip olanın borcudur: bu borcun nasıl ödeneceğini belirlemek yasanın görevidir." bir de özgürlükler adına çok şahane başka bir madde ilgimi çekti: "insanın zaman aşımına uğramayan haklarını ihlal eden her yasa, özünde adaletsiz ve zorbacadır. asla bir yasa sayılmaz."

buradan en başa dönersek... liberal ekonomi hiyerarşiler üreten, burjuvalar, elitistler üreten, insan ruhunu örseleyen, yaşamını sığlaştıran son derece kusurlu bir ekonomi anlayışıdır. insana değer veren, yaşam hakkını önceleyen, adalete inanan, vicdanı/sağduyusu çalışan, dini inançları olan hiçbir insan bu sistemi kabul edemez, kendiyle çelişir.

en önemlisi nasıl kapitalist sömürüyle islam anlayışı, özü gereği bir araya gelemezse, liberal ekonomi de aynı gerekçelerle islam ile bağdaşmaz. bu noktada ılımlı islam modeli, zarar veren radikal islamı tecrit etmek amacıyla yeni dünya düzenine uyum sağlayacak yeni bir islam modeli uydurma çabasıdır.

bugün, demokrasiye değer katacak en önemli hak ekonomik dengelerdir. dokunduğunu hissetmeyen fonksiyonel ellerin bir maddeden ne farkı var?

d..f..

http://www.radikal.com.tr/Default.aspxaType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=992559&Yazar=AHMET%20%DDNSEL&Date=25.04.2010&CategoryID=98