18 Mart 2010 Perşembe

küçük bir gezinti



























































bu sıralar bir memleket özlemi depreşti yine içimde. 06 yılında çekitğim fotoğraflara baktım. '08 de çektiğim asıl güzel fotoğraflar çöken pc ile buharlaşıp gitti. aslında orada çok daha güzel çocukluk objelerim vardı. çilek mesela... burada dağ çileği diyorlar biz orada "hamunçara" derdik. muhtemelen rumca bir kelimedir, kullandığımız birçok kelime gibi. hamunçara çiçek gibi her yerde bitiveren bir meyveydi. ve civarında bir çeşit bitki daha vardı. ip gibi upuzun, en ucunda sadece bir iki yaprağı olan, uzun bir ot. hamunçaraları toplayıp o ipe geçirirdik, kıpkırmızı taşları olan bir kolyeye benzerdi. bazen hamunçarayı taze fındık yaprağına sarıp yerdik. mayıs ayının sonu gibi olgunlaşırdı hamunçaralar. yeşil çimenlerin, otların içinde kıpkırmızı gülümserlerdi. tatlarını anlatmam mümkün değil. istanbula geldikten sonra uzun bir süre köye gitmemiştim. öyle çok özlüyordum ki, rüyamda sık sık hamunçara görürdüm. hatta adapazarında öğrenciyken gördüğüm rüyayı arkadaşlarıma anlatırdım. bir gün akyazı-altındere ye gittik. karadeniz bitki örtüsünün aynı, dağ içinde bir mesire yeri. baktım heryerde hamunçara var. allahım, o günü hiç unutmuyorum, tüm gün topladım, o ipten de vardı, toplayıp ipe geçirdim, arkadaşlara yedirdim. 2008 yılında en son memlekete gittiğimde bu hatıramı bir daha gerçekleştirdim. gerçekten, müthiş güzeldi, bir rüya gibi tatlı ve doyumsuz. hamunçaranın kokusu da tarifsizdir. buralarda ki tadı tuzu, kokusu başka bir şeye dönüşmüş çileğe hiç benzemez. bir gün yolunuz düşerse, mayıs ayı sonu, haziran ayı gibi, mutlaka hamunçara toplayıp tadına bakın ve hatta koklayın. yukarda bir iki tane fotoğrafını koydum hamunçaranın.

ağabeyimle bir plan yaptık. bu yaz tüm kardeşler toplanıp doğduğumuz o eve ve topraklara gideceğiz yeniden. sekiz kardeş ve çocukları... babamız orada oyun oynadığımız bahçede yatmakta. evimiz ortadan ikiye ayrıktı eskiden. bir tarafında amcamlar ve 8 çocuğu diğer tarafında biz... daracık bir oda hatırlıyorum, orada yan yana yatırırdı annem büyükleri. ben annemle yatardım çünkü en küçüktüm ve annemin kocası bir gurbetçiydi. annemin sol koluna sarılarak uyuyan ve sabahleyin de çay kaşığının bardağın içine bırakıldığında çıkardığı o sesle uyanırdım. tam sekiz çaykaşığı sesi, müthiş bir müzik... evin dışındaki musiki ile evin içindeki müzik öyle uyumluydu ki... fotoğraflarda vardır, dere sesi ve kuşlar.. sonra yatağımdan kalkıp annemin kucağına oturduğumda beni dizinin üzerinde "tatatatataa" şeklinde tuhaf bir türküyle nazlatarak kendi içtiği bardaktan çay içirir, kendi kaşığıyla yedirirdi.

üç katlı bir ev... bilirsiniz... alt kat ahır, orta kat biz, üst kat kışlık malzemler... tabii ineklerin kışlığı da üstte. kuru çayırlar, benim dört kat büyüklüğümde kırmızı küpler... içleri su dolu, elma, muşmula ve armut doldurulmuş... kışın içine kepçe daldırarak buz tutan yüzeyini kırıp çıkartırdık. bir çeşit turşu gibi ama hala çok lezzetli. bazen o çayırların içinde uyuya kalırdım, hiç ineklerin yerinde olmak istediniz mi :) evet, o çayır kokusu bunu insana istediyor vallahi.. huzur kokan bir şey. bazen de kuruması için ön bahçeye serilmiş otlar olurdu. aniden yağmur bastırınca annem üzerlerini bir naylon örtü ile örtmemi söylerdi. onları bir yerde toplayıp üzerinlerine naylonu çekersin ve sen de içerilerine saklanırsın. o irice damlalar naylonu tokatladığında, sen içerde kuru otun sıcaklığı ve kokusuyla göğe bakarsın ıslanmadan. bu bir çeşit salıncaktır, göğün ellerinde sallanıyormuşsun gibi...

yüzlerce muhteşem anı vardır, inanın. anlatmakla bitiremezsiniz. bu yaz sağ salim hepimiz oarada toplanabilirsek yeniden... çocukluğumuzun geçtiği, bizi büyüten ağaçları, merdivenleri, duvarları, daracık patika yolları yeniden şenlendireceğiz. onlar da bizi özlemişler midir aceba? biz gerçekten çok özledik. toplandığımızda açılan sohbet genelde köyde geçen zamanlarla ilgili oluyor. aynı hikayeyi yüz kere de dinlemiş olsak aynı kişiden, aynı tebessümle dinliyoruz ilk gibi. ne sağlam bir bağdır bu! ne bitimsiz bir bağlılık ve çekim gücü...


yukardaki fotoğraflar anısı olan şeyler.
.. bakın mesela bir tane minik balkabağından oyuncak yapardık. şöyleki, kimse görmeden usulca koparırdık ve gövdesine çalılardan ayak takarak ineğe dönüştürüdük. sonra, o mısır koçanı var ya, mısır değil o, kızıl saçlı bir bebek :) genelde uzun ve renkli püsküllüleri makbuldur mısır koçanlarının çünkü bebeği güzel kılan saçlarıdır. bir çift kara lastik... ve bir bileğ taşı, orak bilemek için kullanılır o. ve mart çiçekleri, her yerde... bu çiçekler hem yenir, hem kopartılıp düdük gibi öttürürüz hem de o malum ipe dizip kolye yaparız... e bir de yenir ha... resimlerde evimiz de var... yüksekleri sise bürünmüş dağı-göğü birbirine girmiş koyu mevsimlerin memleketi işte... ve içinde, oracıkta mavi bir ev...

bejan matur'dan duyduğum kitap ismiydi programda... pablo neruda "yaşadığımı itiraf ediyorum" anı, otobiyografi kitabı... vaktiyle bir iki sayfasını okuyup kitaplığımda unuttuğum bu kitabı elime aldığımda kayboldum gittim. çocukluğunun geçtiği o şili ormanları, denizleri, kıyıları, böcekleri, bitkileri... sanki çocukluğumu yeniden yaşadım dünyanın başka bir köşesinde. o kokladığım hamunçaranın kokusu bugün beni anlamlandırıyor. tünel demiştim, bir ses, koku, görüntüden yola çıkan bir tünel gibi yaşam. işte tünelin başladığı yer bu iri dağların içinde saklanmış minik evlerin birinde doğanın kucağında başlıyor müthiş bir ışık ve doğa ile... iki şaire de teşekkür ediyorum. ve tanrıya da minnet duyuyorum. çünkü şehirlerde doğan çocukların hep eksik kaldığını düşünmüşümdür. doğanın içindeki özgürlükle doğmak ve ona ayak uydurmayı öğrenerek yaşama başlamak çok daha insani değerler yüklüyor sanki ruha. belki yanılıyorumdur, kim bilir...

d..f..

-(...)-

17 Mart 2010 Çarşamba

16 Mart 2010 Salı

15 Mart 2010 Pazartesi

sürpriz doğum günü ritüelleri...





maksat bir doğum günü yaygarası koparmak değil. lütfen yanlış anlaşılmasın. sadece sürpriz doğum günlerinin zor yönlerine parmak basmak istiyorum. geniş ailemizin pazar günü gailesini bildiğimden bir takım göze batan ipuçlarından her yıl ki sürprizlerden birinin daha yaklaştığını anladım. ablalar, yeğenler, abiler yavaş yavaş toplandı. herkes gülümsüyor. yemek merasimi es geçiliyor. sadece çay içeceğiz öyle mi? birileri gidiyor geliyor falan... derken kapı çalıyor ve benim bakmam için uygun ortam hazırlanıyor. dış kapıya yaklaşırken gülümsemek için ağzımı toplamaya çalışıyorum. e zor tabii. malumunuz pasta, mum, ışıldak falan... bir anda evde büyük bir gürültü patlaması yaşanıyor. fakat pastayı tutan el hep aynı, fotoğraflarda da baktım, her pasta fotoğrafında aynı el :) bu yıl ağlamaklı oldum nedense. hani çocukluk, gençlik gitti, orta yaşa giriyorum, bu yüzden mi? geçen akşam ablalar anne evde toplaşmış aile kadınlarının doğurganlık yaşlarını konuşuyorduk bir sebepten. ben ailenin küçüğü olarak fırlamalık hakkımı kullanıp "20 sene daha doğurdum, doğurdum!" dedim, ablam çok güldü.

unutamadığım ve çok sevdiğim sürpriz doğum günlerimden biri şöyleydi. annem hastanede yatıyordu ben de yanında refakatçiydim. doğum günümün olduğu gün ondan bir kaç saat izin istedim. arkadaşımla buluştum. beni bir yere götürdü. bir baktım tüm ablamlar orada. az sonra da annemi getirdi ağabeyim. hastaneden sonra onu orada görmek, hep birlikte orada olmak çok güzeldi.

diğeri ise geçen yıl ki doğum günümdü. tanımadığım insanlar vardı orada. yüzlerini ilk defa orada görüyordum. ama sözleri paylaşmışlığımız vardı elbette. 6-7 kişiydik. ve pasta yerine arkadaşım burcunun yaptığı profiterolden yedik. aslına bakarsanız onu hazır almıştı ama ben yaptım demişti :)) sonra adnan bey gitarını alıp şarkı söylemişti tüm akşam o güzel sesiyle. evet, gerçekten çok güzeldi. aslında güzel olan ilk defa görüp, daha yeni tanıştığım bu arkadaşlarımın bana böyle sıcak bir jest yapmasıydı. sanırım bu iki doğum gününü hiç unutmayacağım.

en değerlim! bu tatlı anlar, anılar ve sevgi dolu sıcacık insanların içine beni yakıştırdığın için sana çok teşekkür ederim. beni onlara layık gördüğün için sana minnettarım. bu içten, sıcacık ve neşe dolu aileyi bana verdiğin için teşekkür ederim. annem için çok teşekkür ederim. ve arkadaşlarım için de... biricik Allahım, seni seviyorum. bizleri dilediğin iyilik üzerine yaşat. amin.

d..f..

- sessizliğimin sardığı şehir, söz ver...? -

"Günlerdir beklediği ses
Gizlenmiş tepelerin ötesine"
..b.m...

14 Mart 2010 Pazar

pazar şarkısı




pazar günü şarkımı arıyorum. azıcık neşeli olsun, azıcık şekerli olsun, içinde bir tutam da keder olsun, sonra çiçek koksun ve bir de insanlardan bahsetsin...istiyorum.

fotoğraftaki kişileri tanımıyorum. ama sevdim onları. bahara yakışıyorlardı, tüm insanlar gibi... dün bir yerde bir bacon cümlesi okudum. çok güzeldi. toparlayabilirsem aktaracağım: "sanat, doğaya eklenmiş insandır" bacon. -pekala gogle hazretlerinden aratarak yazdım :)

keyifli pazarlar...

11 Mart 2010 Perşembe

"bana kalsın"



bahar gelmiş diyorlar. henüz bir tomurcuk göremedim, kalbimdekinden başka. bir bahar çocuğu, mart çocuğu olarak baharın tabiattaki doğuşunu içimde aynı güzellikte yaşarım. coşku dolu bir şeydir. baharım diyorum ona, aşk gibi bir şey. her şeyi kuşatan, saran bir cümbüş.

henüz şehirde bir bahar sesi duymasam da bahar mevsiminin ilk ayına girmiş olmanın sevinci var içimizde. çocukluğumdan bu yana, köyümde bir bahar mevsimi göremedim bir daha. oranın baharları benzemez hiçbir bahara. güneş tepeden doğduğunda tepe eriyecek dersiniz içinizden. ve yeşil bulaşıcı bir renge dönüşür orada. çok özlüyorum gerçekten. her yeri kirletmişim de köyüm tertemiz kalmış gibi hissediyorum bazen. çok bakir, çok ıssız bir güzellik.

yazmak istediklerimin etrafında dönüp duruyorum işte. her seferinde çocukluğuma saplanıp kalıyorum. belki unutmak arzusu, belki kaçmak... sevgilim bahar, sevgili çocukluğum diyorum içimi çekerek...

"ay bana kalsın,
güller bana,
şarkılar bana kalsın
geceler bana.
yalnızlık bana kalsın
gemiler bana"

diyor ezginin günlüğü yukarıdaki şarkıda.

...gemiler bana kalsın, denizler sana...

d..f..

-sevgili zafer, cevabınızı gün içinde yazmak istiyorum. şu an dünyada değilim. -

.

10 Mart 2010 Çarşamba

kekik



baharatları bilirsiniz. yemeklerdeki yolculuklardır onlar. yani bir tas zeytine bir tutam baharat serpersiniz, zeytin sizi başka yerlere götürür gibi. bu vesileyle kekikten bahsetmek istedim. aslına bakarsanız kekikle tanışmam çok eski değil. bir gün baharatlıkların içindekileri koklayarak, haşladığım kaysı yumurtaya baharat arıyordum. genelde isimlerini karıştırdığım için, koklayarak kodluyorum kendilerini. neyse efenim, kekik kokusunu duydum. hımm.. hemen öğrencilik yıllarıma gittim. adapazarı, atatürk bulvarının üzerinde bir karavan. içinde bir tavuk dönerci sanırım bereket dönerdi. çok temiz ve kimsenin gitmediği bir yer. -depremden sonra yerinde yoktu zaten- soğuk ve yağmurlu bir hava, biraz da yağmurdan kaçmak için girdik içeriye. pide arası tavuk ve içine bol baharat! yediğim en leziz tavuktu. o baharat kekikti çünkü. ısındık. sonra arkadaşlar bizi dar sokakta bir yere götürdü. köşe başında küçücük bir büfe. tam ekmek, yarım ekmek ve çeyrek ekmek yapıyor, tavuk döneri elbette. biraz tereddüt içinde çeyrek aldık. sonra ikişer çeyrek daha... çünkü onların sosunda baharat çeşitleri çoktu ama kekik her yerde aynı güzellikteydi. tabii ben o yıllardan sonra kekiği unutmuşum. ne zaman zeytinle yedim... koku başka ama tadı da bambaşka. çok basit bir kekik tarifi vereyim mi? kızartılmış ekmeğin üzerine yağ sürün ve üzerine de kekik serpin... allahım allahım :)

farkettim ki baharatların her biri insanın duygusal anları için bilinçli kokulandırılmış birer yolculuk bulutu. gözlerini kapat ve kokla, doğru zamanda doğru baharat... ama kekik öyle değil, her zaman koklanmak isteyen bir hınzırlığı var. kokla beni, ye beni diye zorluyor insanı. nihat behram'ı ve ahmet kaya şarkısını anımsamadan olmaz "doruklara sevdalandım" ve bir şiirinde diyor ki şair:

Kırk sevginin baygınıyım - belki de yüzkırk -
yine de yalnızlık yalazlanır kırık kalbimde

Otların tutuklusu
haylazı ağzım
şimdi tutlusu kara suların.

Her şeye yeniden başlayabilseydim eğer
aşkımı acıyla anmazdım artık.

Ben ki delisiyim suların, oysa bu sular
çöl rüzgarı kadar bulanık.

Akar gibi geçiyorum dünyadan, ısınıp bakınmadan,
sarhoş
sıkılgan
sırılsıklam...

Kırk diyarda kırkbin öpüşün bitkiniyim
dudağında kırkbin kekik tadı kamaşır
yine de kalbim ısırgan mı ısırgan.

Eşini çağlayana kaptırmış balığıyım bu nehrin
aydır, geceden beri dişlenmiş kelebeğin
her sabah ağzımda ölümüyle buluşan

n.behram - suda yiten ayışığı


ben kekiği bu şarkıyla özdeşleştiriyorum. koku ve ses bu duygu eşiğinde birleşiyor.



fotoğraf için bknz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kekik

d..f..

- gözlerimi kapatıp kokladım, haritası... tarçın gibi çil çil görünmez sihir -

.

9 Mart 2010 Salı

başlığım yok yazmaya blog açarım saçmalamaya



bu yolculuğu istemiyorsun. yanımda bir hayaletle mi dolaşıyorum yoksa? evet, başka ne olabilir..? sancı manifestosu!

pekala, kol saatlerimiz yüzümüzün rengini emsin, duvar saatlerimiz evimizin benzini emsin. ayrı dolaplarda çürüyelim öyle mi? pekala, çürüyelim. sarmaşık olmayı hiç istemedim. ne ağaç, ne su, ne de canımın cehenneme yolculuğu. ne davet, ne nezaket... doğaüstü değil varlığımız. sıradanız, kum taneleri gibi. kuyu manifestosu...

bana yakışan her acıyı iade ediyorum şahsınıza. bu boktan şiir kusmuklarının da canı cehenneme. tüm cümlelerim/mısralarım aklını kaçırmış olmalı. sataşacak kimsem olmadı, kendimden başka. şiir manifestosu..!


Yersizler davetli değilse bu görkemli törene
Duyurmasın yeryüzü onlara yaşamın şehvetini!


d..f..

- aaaa! / sen de anla! -

8 Mart 2010 Pazartesi

vaat tarlası yeryüzü



vaatler tarlasıdır yeryüzü.
her varlık vadeder.
ama en çok da kendine vadeder.

kendime suyu vadettiğimde
keryüzünü tanımıyordum henüz.
bir taşın ağırlığı kadar sanıyordum
bıraktığı acıyı.

bir çiçek tarlasının hayali acımasızdı o gün.
yokluğunda umut büyürdü, her olmayanın.
ve her umut maviden laciverde
olgunlaşan bir sağanağın rengiydi işte.

beklemekti umut
zamanda nasır tutan...
başka bir bekleyişi tutmak istediğinde
kalbinin parmaklarını acıtırdı.

ben kendime suyu vadettim.
çünkü yolu benim kuyumdan geçmişti.
yeryüzünü onun akışından tanıdım.
ilk defa önce aşk dedim.
her şeyden önce aşk.
hiç bir isme girmeden içi
benden önce ve sonra
aşk
dedim.

kendime suyu vadettim.
çünkü gök kadar kusurluydu.
vadettim çünkü
aşk bedensizdi.
çünkü
aşk bir bilgiydi
hamuru ateşle yoğrulan.

öğret bana su.
kalbim acıdan uyuştuğunda
ona uyuyup uyanan zamanı öğret.
toprağın tadını öğret
yemeyi unuttuğumda.
aşk hiç bitmeyen bir bilgidir.
öğret bana.
isteğin sırtımda kalınlaştığı gece
karanlığın nasıl hafiflediğini anlat.
kendime suyu vadettim.
oysa nihayetsiz şiirler
sonu kanayarak yitirilirler.

öğret bana,
Yüzüne bakarken
Yersizliğimi neden hatırladığımı öğret?

Yüzünün gizemi beni şiddetle savurduğunda
Yeryüzünü kaybettim.
kendime vadettiğim su
yüzündü.
hiç bir yere dolmayan,
her yerde hiç bir yersiz...
öğret bana yüzüm,
acımı suya dönüştürmeyi öğret.


d..f..

- sonrası davet... denizanası,, yaşamın şehveti deniz...-




adam hurst...

7 Mart 2010 Pazar

yüzler, güzler, ermeniler...



gökyüzüne bakıyorum. yaşlılar ve çocuklar geliyor aklıma. yüzlerine bakmayı çok severim. merhamet duygusu gelişiyor kalbin, yumuşuyorsun. çocukların ve yaşlıların "masumiyet" çatısında birleştiğini düşünürüm hep. ihtiyar, bir ömrü geride bırakmanın verdiği vicdan masumiyetiyle, çocuk ise dünyayı önünde top gibi koşturmak isteyen bir oyun masumiyetiyle bakar yaşama. en güzel yüzdür anne yüzü bu sebepten. oradaki çizgilerde kendine dair izler de vardır. annemin yüzünde benim yaşamımın kalıntıları. ne güzel. gökyüzüne bakıyordum..
***

tv izliyorum. eski bir diplomat ermeni yasa tasarısını anlatıyor. efendim, ermeni lobisinin tek dayanağı "soykırım" meselesidir diyor. bu dava onları bir arada tutuyor diyor. eğer böyle bir davaları olmasaydı asimilasyona uğrarlardı diyor. bu meseleyi yakından takip edince... değil mi, bir gölge oyunu gibi siyaset. bir liderin dili bir şey söylerken hemen gerisindeki gölgesi söylediğinin aksine farklı bir davranış şekline giriyor. gerçi oylamanın kendisi iyi bir mizah örneğiydi siyaset için. yahudi lobileri, bu mevzunun tarihçiler arasında çözülmesi gereken bir mesele olduğunu söylemişti. değil mi? tarihi bir mesele, tüm vesikalar orada bir yerlerde dururken ısrarla bu meseleyi siyasette sıcak tutarak araştırılmasını, ortak bir çalışılma yapılmasını istememek de siyasetin her dala sardığı merakla ilgili. başbakan diyor ya, tarih yazmaya kalkıyorlar" diye. evet, arada doğru cümleler kuruyor. şimdi "ermeni soykırımı" dünyaca kabul edilse ne olacak? bu "sanal" ayıbı bir baskı aracı olarak kullanmaya kalkışacaklar.

siyaset her yere sirayet etmiş. edebiyata, ödüllere, sanata, spora, daha daha... bakın bursaspor ile diyarbakırspor birbirlerini ne güzel ağırladı(!)
***

o halde göğe bakmaya devam edelim...

d..f..

.

6 Mart 2010 Cumartesi

çil




bir çilim
güneşten yüzüme düşen.
dünyaya bir leke bırakma arzusuyum güneşin.
kar eritmiyor rengimi
dönmüyorum beyaza.
lekelemek için bir toprak akını
kirli sözleri eşeliyorum.

yüzümdeyim hala
yüzündeyim bir kirlinin.

d..f..

4 Mart 2010 Perşembe

galata'dan at beni, in aşağı tut beni




mart ayındayız, bahar geldi ama içimize girmeye çekiniyor biraz. uzaktan seyrediyor olmalı. şimdilik arada uğrayan lodoslarla idare ediyoruz. her mevsimin, her ayın bir şarkısı vardır bende. hatta bir sesi... müzik... aslında ben ona ritm diyorum, her şeyin içinde olan o ses.

bugün Beyazıd dan başlayıp istiklalden çıktım. ayaklarım hala sızlıyor. kediler gibiydim, köşe bucakları koklayan, kendine malzeme arayan... galata köprüsünde aşağıya sarkıtılan oltalardan çırpınan balıkları seyrettim yine. gidip gelen vapurları. koşuşturan bir şehir. aslında yeni hastalığım galata kulesinin dibindeki çay bahçesi. yaz kış bahçesi açık. önünde dikilen ipiri bir yapı. hatta Karaköy'den yukarıya tırmanırken daha bir sokaktan karşına çıkıyor gulyabani gibi. tüm sokak başını tutmuş. yukarıda çektiğim bir fotoğrafı var haşmetlinin.

geçen yıl doğum günümde, bir arkadaşım seni Galata'ya çıkaracağım dedi. yükseklik korkumu bir tarafa bırakıp bir hevesle kabul ettim. daha evvel girdiğim kulenin balkonuna hiç çıkmamıştım. marttı, ve çok soğuk esiyordu. hava gri... balkona çıktık... tanrım! bu muhteşem bir şeydi. avuçlarımın içi terledi, sonra ayaklarım uyuştu, gözlerim yandı. geriye çekilip duvara yaslandım, derin nefesler aldım. arkadaşım solgun yüzümü görünce görevlinin de uyarısıyla içeri girdik. ama her şeyi hatırlıyorum. kuyu,kule metaforum o manzara sayesinde oluşmuştur.

galata kulesinin manzarası şöyle: tüm İstanbul'u içine alan bir bakış. en derin yeri kız kulesiyle ve galata köprüsüyle olan açısı. bunlar birer haberleşme köprüsü gibi. galata'dan havalanan martılar kız kulesine uçuyor. aralarında bir şey var, biliyorum. İstanbul'dan saklıyor olabilirler bunu. fakat tüm bu manzara şöleninin içinde derin bir yokluk vardı. o da galata kulesinin manzaradaki eksikliği. evet, galata kulesinden İstanbul'u seyredeyim derseniz, bilin ki en önemli manzarasını gözden çıkarmışsınız demektir.

birinin anlattığı hikayeyi hatırlamıştım. bir adam sürekli büyük bir mimari yapıda vaktini geçirir, yemeğini, içkisini orada içermiş. bir gün sormuşlar ona, burayı çok seviyorsunuz herhalde, tüm vaktiniz burada geçiyor. adam cevap vermiş: bilakis, burayı hiç sevmiyorum, o kadar çirkin bir mimarisi var ki... sırf şehri bozan dış görüntüsünü görmemek için içine giriyorum. -buna benzer bir hikayeydi, tam cümleleriyle anlatamasam da... -

galata kulesi de bu hikaye gibi işte. içindeyken İstanbul manzarası hep eksik... elbette çok hüzünlü öyküleri de var. ümit yaşar oğuzcan'ın oğlu bu kuleden kendini atarak, 15 yaşında intihar etmiştir mesela. şairin bu intihar için bir de "galata kulesi" şiiri vardır.

kulenin dibindeki çay bahçesinin tek manzarası başını kaldırıp bakabileceğin kadar duvar yığını, kuleye dair. ama bildiğiniz bir şey var, o duvarlar tüm İstanbul'un ruhunu içine çekiyor her gün.

komik bir şey anlatayım :) balık pazarından geçeyim dedim. satıcılardan biri, yüzüme bakıp, abla hamsi de var, hamsi de diye bağırdı. içimden dedim ki, bu burun beni her yerde ele veriyor. mıknatıs gibi çekiyor hamsileri :)

sonra istiklal... ağzımın içine giren, iliklerimin içinde yürüyen insan yığınları... binbir çeşit insan, ses, yüz ve renk... yaz mevsimini özlemenin sebebi oldu, hava şartlarının bu yürüyüşlerimi kısıtlaması.

bu şehre her gün aynı yerlerinden aşık olmak çok yenileyici... ritm dolu...

-galata'dan at beni, in aşağı tut beni... kediler grubuma selam olsun... sevgiyle anıyorum kendilerini tek tek... -

.

28 Şubat 2010 Pazar

sanatın varlığını sorgulamak




sanatın ne olduğuyla ilgili tuhaf şüphelerim oldu hep. ortaya bir şey konup onu kitlelere sunmak, sunucu için kendinden ya da sanatından biraz ikiyüzlülük hissetmesi daha gerçekçi. burada sanatın aslında toplum için yapılıyor olması realitesi bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. sanat için sanat yapmak düşüncesi ise sanata tapınmak gibi geliyor. ama daha içkin sanki. bazı sanatçıları duymuşsunuzdur, toplumdam kopuk bir yaşam sürerler. içlerine kapanıktırlar. yaptıkları sanatı bile paylaşmaktan çekinirler. burada düşüncem bu içlerine kapanıklığın nedeninin sanatı sanat için yapıyor olmaları ihtimalinin yanında bir de mecbur kaldıkları durumdur. çünkü sanatkarın kendisi, içinde bu üreticilik güdüsüyle vardır en başından. sanatçılık sonradan kazanılan bir şey değildir. ama yaptığı sanat ile göklere çıkartılmayı gereksiz ve utandırıcı bulur içine kapanık sanatçılar. dolaysıyla sanatlarını kendi kendilerine yapar, mütevazi bir sanatçı yaşamı sürerler. aslına bakarsanız bu bir yönüyle sanatkarın gerçekliğini ve içindeki iç çatışmayı/kavgayı ifade eder.

sanatını toplumla paylaşan sanatçı kesimi ise bazen sanat görgüsüzlüğüne girebiliyor. toplum tarafından anlaşılmak sanatçı için derinliğinin yetersizliğini de ifade eder bir yandan. burada sanat görgüsüzlüğü denilen gereksiz çırpınışlara tanık oluruz. oysa sanat toplum içinse anlaşılmak en değerli paylaşımdır. yetersiz sanılan derinlik sanat görgüsüzlüğüne değil de derinleşme arzusuna dönüşmeli ve toplumdan ırama arzusu bastırılmalıdır. içine kapanık sanatçılarda bu tür davranışlara rastlamazsınız.

sanatın ne olduğunu çok düşünmüşümdür. sahi sanat nedir? sinemada sanatın ne olduğunu "yumurta" filminde anladım. bir yaşam kesitini olduğu gibi aktarıp, sessizliği, gürültüsü, kararsızlığı... bir kahvaltı masasında haşlanan yumurtayı... ve içine serpiştirilen bir "kuyu" hatırasını...

anladım ki sanat denilen şey günlük yaşamın içinde insanın kendini ve varlığını hatırlayıp kendi içine yöneldiği andır. işte "yumurta" filmi bunu çok güzel yansıtmıştı. tıpkı "iki dil bir bavul" filminde olduğu gibi. günlük karmaşa ve şaşkınlıkların içinde gece olup da insan bir başına kaldığında her şeyi farklı yorumluyordu. sinemada festival filmleri sanatı çok güzel başarıyor. "evet, bu" diyorsun.

sanatın öznel oluşu, çok fazla bireysel oluşu her insanın içinden bir kez geçen damara dokunabilme gücüyle ilgili. sanat ürünü insanın içindeki yolculuğu sonucu ortaya dökülüyor. yani sanat eşittir insan. peki ya varlık? varlık, bilgi ve sanatın derinliği için... olabilir mi? doğanın duruşunu bir sanat eseri ise, ona özeniyor olmamız doğanın bir parçası oluşumuzun en bariz örneği de değil mi diğer yandan?

gerçek sanatçı kimdir? doğa mı insan mı, tanrı mı?
bana kalsa tanrı; doğayı insana bir sanat örneği olarak sunup insana sanatı vererek kendi varlığını sağlamlaştırmış. ilham denilen pencerenin tanrıdan başka bir açıklamasını bulamıyorum. şiirin, islam dininde yasak olduğunu savunanlar ve tüm şiirleri ve şairleri yalancılıkla suçlayanlar bir noktada çok eksiktirler. ilham denilen mefhum tanrıdandır. tanrı söz verdiği gibi, renk ve yorum alanı verir. islamda şiirin yasak olması, dönemin şiir sanatında zirvede oluşu ve tanrı kelamı olan kitabın da şiir sanılmasını önlemek içindi. dönem şairlerinin toplumun ileri gelenlerini övmek üzere yazılan şiirlerin süslü söz sanatından ibaret methiyeler olduğundan da yola çıkmak gerekli... ve en önemlisi şiirin kendi içinde gerçeklikle çatışmasıdır. günü birlik aşk şairleri, ilham alanını sığlaştırıp sıkıcı bir aşk metnine tapınarak, gelmemiş zamanlar için sonsuz vaat söylemlerine karışmıştır. oysa sanatta arayış, uzay ruhu ve zamanla birlikte evrenle kat kat açılma arzusu vardır. gün birlik aşk şairleri, aşk sözcüğünü acıtırlar, genişliğini sığlaştırırlar. onlar aynı zamanda sanat görgüsüzleridirler. şiir; içinde felsefesi varsa, arayışı, ilerleyişi, evrenle birlikteliği varsa şiirdir. şiiri söz sanatlarıyla doldurup sözün içini boşaltan şairler bu yüzden sanatı kötüye kullanırlar bence.

çok keskin ve kuralcı gelebilir. ama zaten sanat bir disiplindir. ilham alanını kötüye kullananlar ve onların alıcıları da sanatı disiplinsizce kullananlara da, sanatçının görgüsüzlüğüne de göz yumanlardır.

diğer taraftan da sanatçının kapsadığı insan kitlesine birey olma bilinci vermesi gibi bir de içsel görevi vardır. arayış içinde olan sanatçı, kendi için aradığı mutluluğu/huzuru toplumuyla, insanıyla paylaşmak ister. içinde var olduğu ufku onlara da göstermek için didinir. eser, bu didinmedir. sanatçı, eleştirendir. en ağır eleştiriyi ise eserlerinde kendisine yapar. bu gerçekten de böyledir. bugün sanatçı denilenler devleti pohpohlamak için sıraya dizilmiş adeta. oysa sanatçı özgünlüğünü ve özgürlüğünü korumak için devleti değil, insanı merkeze almalıdır. sanat itirazdır!

sanatın ne olduğunu düşünmek ve onu içimizde yorumlamak gerekir diye düşünüyorum.

d..f..

- dipnot... Picasso'nun bir gravür koleksiyonu serisi şu an pera müzesinde sergileniyormuş. 16 Şubat-18 Nisan 2010 tarihleri arasında sanırım. gitmeli, görmeli..-

.

bulut sis...

yorgunum... sisi eteklerine inmiş ulu bir dağ eteğinde iki gece geçirdim. hastalıklı bir göğü vardı sanki. rüzgarı esmeyen... acele ve kaba saban bir gündü. geçti gitti iki geceyle beraber. bir daha gittiğimde cumalıkızık'a mutlaka uğrayacağım.

25 Şubat 2010 Perşembe

yaşamımıza saklanan bekleyişler




eskiden nasıl anlatırdım, hatırlayamıyorum. bugün epeyce zorlanıyorum. ya bir öykülük ya bir şiirden sesi, içine nasıl dökeceğimi bilemiyorum bu dümdüz cümlelerin.

97 yılıydı, godot'yu beklerken'i izlediğim yıl. bugünlerde o oyuna bambaşka anlamlar yüklüyorum. öyle bir bekleyiş içinde oturuyorum ki, gelmesi gerekenin ne olduğunu sık sık bilmiyorum. beklerken hayatın önümden akıp gitmesiymiş asıl beklemek. beklemek hayatın akışını gözden kaçırmak, umursamamakmış gibi bir şey sanki. ben ne beklediğimi bilsem de, beklediğimin gerçekleşmeyecek oluşu onun bilinmez kılıyor bu yönüyle. ve yaşam akıp gidiyor bilinmez bekleyişimin içinden.

köprüler... bir ağ gibidir zamandaki izlerimiz. sürekli bir köprü üzerinde, başka uçurumlardan köprüler döşemekteyiz. ötekilerimiz, berikilerimiz, sığlımız, derinliğimiz... içimizden daha içerideki içimize bile bir köprü ile geçmekteyiz. bir bilgiden başka çekirdek bir bilgiye inmek için köprülerden geçmek zorundayız. bugün, tüm yaşamların şeffaflığını seyrederken, farklılıkların aynılığa doğru çok geniş bir köprüden ilerlediklerini görüyoruz. köprüler bizi vahdete taşıyor. göçümüzün büyük bir kısmı köprüler vasıtasıyla...

bir mısranın köprüsünde, kalbimi taşıdığı dehliz, bu gün bir köprü yaşamına dönüştü. ve köprü yaşamıyla beklemek, denizleri karşına almak gibi bir şey. sizlere de olmuştur mutlaka. önünüzdeki şeye öyle odaklanırsınız ki, isteğiniz öyle iridir ki her şey buğulu bir camın gerisindedir artık. yani, geçmişte kullandığınız tüm köprüler uçurumlara yenik düşmüştür. tüm eski köprülerinizi terk etmişsinizdir. ve beklemek bir köprüde altından geçen yaşama da yol vermektir.

tüm varlığın bir muadili vardır. buradaki eş değerlik kavramını; karşıt uçtakinin ona varlık hakkı vermesiyle oluşan bir denge metaforu olarak düşünebiliriz. köprü-uçurum, kuyu-kule ve en kuşatıcı ve kaba tabiriyle yaşam-ölüm... denklik, mutedilliktir de bir yandan. kuyu ve kule tabirlerinin zihinde uyandırdığı anlam mesafenin dikey yönlerdeki karşıt uzunluğudur. burada, yükseklik ve derinlik ifadeleri yaşam bulur. denge ise ikisinin zıt gibi durmasına karşın bir ilerleyiş biçimini ve normali rendeleyen anormal seviye içermeleri durumudur. zemin yok. denge, derinlik ve yüksekliğin ruhunda var olan ilerleyiş ve çoğalmanın ortaklığıdır. köprü ve uçurumda ise aşırılığı zımparalayan bir nesne var. aynı mutedillik burada da var, aynı denge. birini var eden diğeri... uçurumun varlığı köprüyü var ediyor. ölüm, yaşamda hayat buluyor gibi. işte denge denilen yaşam değeri, içimizdeki en uç noktaların varlığını bulup, var edip sonra o dengeyi kurabilmek. kuyudan düşmeden, kuyuda boğulmadan... ama içinizde derin bir kuyu yoksa varlığınız eksik ve sığdır, yüzeyseldir gördüğünüz varlık. taşın sertliğini denemelisiniz. göğün yüksekliğini, sıcağın yakışını... yaşamınızda var olan kuyu kadar ona eşlik edecek bir dans arkadaşı gibi kulenin varlığı da şarttır. uyum, ahenk, denge... varlığınıza haksızlık etmeyin, onu yüceltin, artırın, eksiltin, boşaltın, doldurun...

neydi? sürekli tamamlanmak için aradığımız o eksik yanımız hiç dolmayacak bir yerdir aslında. bu boyutta ve zamanda bizi dolduracak ve tamamlayacak bir şey yok. olsaydı tanrı ölümü yaratmazdı değil mi? ölüm, boşluğumuzu, aradığımız eksik yanımızı tamamlayacak, kendi boşluğuyla.

bu metaforlar yaşamımızın içinde var olan, gözle görülmeyen mikroorganizmalar gibi, yaşamları kuşatan soyut varlıklardır. kendilerini tanımlayıp, bilinçli bir tanışıklık verirsek, kendilerinden daha fazla faydalanacağımızı umuyorum. hepimiz köprülerimizi, bekleyişlerimizi, karşımıza aldığımız denizi, kuyu-kule, köprü-uçurum metaforlarını arayalım içimizde. arayalım, bulana kadar. çünkü varlar. beklediğiniz her şey gibi varlar. umut inandığındır, ve inanıyorsan vardır.

denizi karşıma alarak bir köprüde bekliyorum.

d..f..

-muadil: denk, eş değer
-mutedil: ılımlı

(kendisine karşı olumsuz düşünceler beslesem de... bir söyleşisinde okuduğum davranış biçimi beni etkilemiştir. öğrendiğim yeni bir kelimenin önce etimolojisine bakarım diyor. sonra anlamını derinliğine araştırıp yazım dilimin içinde yaşatırım. kendisi elif şafak'tı... mini sözlüklerim devam edecek. amacı; düşünceyi, ruhu bize ait olan, bizden karılmış kelimler vasıtasıyla aktarmak. kullandığımız fransız kökenli kelimelerin sayısını öğrenince, canım yandı doğrusu düşündüğüm yerlerimden.-

.

23 Şubat 2010 Salı

gidemedikleri

Tavana bakıyorum.
Orada bir kuyu vardır
Benden önce açılmış
Yarım bırakılmış bir kuyu.
Bir ölünün kendini hapsettiği
Derinliği bana bırakılmış bir kuyu.

Duvar beni dinlemekten vazgeçtiğinde
Kuyuya iniyorum.
Bir ıslık çalıyorum
Islak bir ıslık…

Her şeye inat bu kuyu beni terk etmeyecek.
Biliyorum.
Sevmem oysa ölüleri
Beni terk ettikleri için.

Hep terk edilmiş bir kalp
Kuyuya saklar gidemediklerini.
Kuyuda saklar gelmeyenleri.

Hiç gelmedin
ama
Beni terk etme.

Kuyu çok derin
Tavan çok alçak…

d..f..

(...)


22 Şubat 2010 Pazartesi

ay

uyandığımda gitmişti.
tülden gri eteğiyle
çekilmişti söylenmiş sözlerin göğünden.
nerede yaşadığını merak ettiğimden bu yana
söylenmemiş sözleri arıyorum.
onlarla gri eteğini çıkarıp
bembeyaz eteğini giyiyor.
ayakları çıplak
gün tozunun sırtında yürüyor.
tuhaf, ışıltı yok yanaklarında.
gelmek için geceyi bekliyor.

d..f..

-ay için..-

20 Şubat 2010 Cumartesi

araya son..



biraz uzadı ara. burada, çantamda taşıdığım ajandamda bir yığın şey var aslına bakarsanız. yazarken bir yandan da kızıyorum kendime. ne olacak bütün bunlar? anlamı nedir bunca yazmanın? "duyurmak" neden? bu sorumun anlamını içindeki parçaları durmaksızın bir yere yazanlar anlayabilir ancak.

yazmak maalesef bir ihtiyaç benim için. içine doğduğum bir durum. maalesef dedim çünkü onunla yaşamak gerçekten çok zor. düşünce gücünden çok sık bahsettiğim zamanları da terk ettim. yazmak ihtiyacımla baş başayım. bu dünyaya kadın gelmek, dünyaya çirkin/güzel gelmek gibi bir durum. sizi gereğini yapmaya zorlayan bir durum. eğer yazmazsa bu ihtiyaç sahibi, inanın bir gün patlayabilir. ve içinde biriken kelimeler onun sonu olur.

okuduğum kitaplarla ilgili rüyalar görüyorum. Latin Amerikasında geziniyorum. diğer yandan dinlediğim müzikle oralarda derinleşiyorum.

mevsim geçişleri bazen keskin oluyor. ayak uydurmakta zorlanıyoruz. hafta sonu çok güzel bir hava vardı ve bahar herkesi kalbinden çarptı sanki.

dün gece bir şey oldu.
"nasıl öpülmek istendiğini anlatır ten,
aşk öğretir ellerine daha hiç dokunmadan"
burada kalsın bu mısralar. bazen unutmuyorum gerçekten.

Ankaradan bahsedeyim mi? üç arkadaşımı görme şansım oldu hatta bir gün ve geceyi beraber geçirdik. tekel işçilerini bile ziyaret ettik. trabzon çadırıydı, evet :) emin olduğum bir şey var ki, hiçbir basın organı/kurumu manzarayı olduğu gibi yansıtma güzelliğine ya da dürüstlüğüne sahip değil. bu memlekette bize hep masal anlatıyorlar, hep uyku gazı veriyorlar. bu memlekette kimse kimseden haberdar değil, kendimizi, birbirimizi halk olarak bu yaygaracı ve dürüst olmayan medya aracılığıyla tanımak anlamak zorunda kalıyoruz. oysa ya eksiğiz ya fazla, katışıksız değiliz o yazılarda ve ekranlarda. bu yüzden, ön yargı olgusu bizim gözlerimizin retina, iris gibi bir görme tabakası halini almış. bu illetten mutlak kurtulmalıyız. samimiyet için aracı değil, sıcak dokunuşlar gerek. arkadaşlarıma teşekkür ediyorum hoş vakitler için.

sıcağı sıcağına aktarabilseydim, çok eğlenceli hikayeler aktarabilirdim ama uçtular hafızamdan. tekrar söylemeden edemeyeceğim; Ankara berbat bir şehir.

biricik arkadaşım nilgün hanım yeni yıl için bana bir metis ajandası armağan etmişti. "illallah" isimli bir 2010 ajandası. ajandanın arasında ise bir şaireden yüzsüzlükle isteyerek aldığım bir kalem mevcut. bu minik şeyler beni fazlasıyla mutlu eder. kalem dinlerde kutsal bir araçtır mesela. İslam dini kalemi ekmek gibi kutsamıştır, saygısız davranılmaması telkin edilmiştir.

bu arada galata kulesinin dibini nasıl özledim, burnumda tütüyor her biri, Eminönü, İstiklal, Balat, ah Sultanahmet, Küçük Ayasofya, süleymaniye... galata ile ilgili bir kaç hikaye de eklemeliyim. üzerine konuşulmuş çok sözler ve yaşamlar vardır.

neyse... bu yazı biraz dağınık ve karmaşık oldu. diğerlerinde toparlanmak üzere, siftah olsun dedim efendim. izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, ilgimi çeken konular, gittiğim sergiler... ekleyeceğim...

d..f..

27 Ocak 2010 Çarşamba

... yol



...d..f..

"kaderini sahiplenmek"

son birkaç gün kötüydü. acı kayıplar, hastalıklar, didişmeler derken... ne kadar bir adım dışında kalsan da aslında herşey senin içinde oluyor. biri doğsa da, ölse de senin içinde tüm bu oluşumlar. en acıtan hikayeyi kim anlatacak diye merak ederim hep. çok duydum fakat su gibi akıp da acıtanı görmedim henüz.

birkaç gün şehir dışındayım. otobüs camından uzun metrajlı düşün turlarına çıkacağım. en istediğim şey belleğimden kelimeleri alıp beynimi boş bıraksalar birkaç gün. ne güzel olurdu.

"kaderine sahip çıkmak" dedi saryoşa. çok dokundu içime. bunu bir ömürlük harita gibi düşünmedim hiç. öncende ve sonradan olanların içine doğmak ve onlardan gitmek. bazı kelimelerin içimde edindikleri yer çok daha derin. kader bunlardan biri. dinsel bir motif olarak bakmıyorum kadere sadece. o bir simge... kadere sahip çıkmak kendinle yüzleşmektir çünkü. şartlarını bilmektir.

odamı sana bırakıyorum. yüzünü içime sığdırıp "kuyudan kuleye" tüm boyutunla sesini yanımda götüreceğim. göç... kalbi göcüm sende bitti. daha derin ufuk, daha derin ses bilmiyorum. çekmiyor beni göğün ötesi. bak göreceksin, bu "son".

yüzüne taşınıyorum, duyuyor musun?

evet, döndüğümde ilk işim ekmek yapmak olacak. tariflerim birikti. fotoğraf makinemi açamadım, yoksa bekleyen bir ekmek vardı içinde. güzel tarifler bilen lütfen yazsın. una dokunmak şefkatli bir duygu.

d..f..

- adam hurst, çellist... bulun dinleyin bir yerlerden. iki tane videosunu ekliyorum. -



23 Ocak 2010 Cumartesi

ekmek kokusu



yalnızlığımı al yalnızlığının yanına.
uyusunlar bir süre koyun koyuna.
bir pencereden göğe bakalım
mavide yeni sesler bulalım kendimize.
yeni kentler, kapılar, sular...

tanrı, benim için yeni yoktur diyordu.
eskileri insan verir insana
yenileri de tanrı yaşama...
tanrı, benim için yeni yoktur diyordu.
seni bana verirken de
yaşamı yenimde yeniliyordu.

...
...

kendime suçluyum.
demin duydum,
düşüncelerimden geçerken siyah
o beyaz seslere sağır oluyordum.
sağırlığımı duydum.
her şeyin güzel olduğunu sayıklıyordu.
güzeldi bir ekmeğin kokusunda ölümü unutmak,
yaşama tok tutunmak kadar
akıcıydı tadı buğdayın.
ve sen bu kez de ekmek kokuyordun.
kendime suçluyum.
her şeyin çok güzel olmasını beklemek
çok kederli bir oyun.

hayat ağacına tutunuyor umudum
sözlerin değdikçe gazelleniyor.
sunak gözlerine verilen miat
aşk buğdaya dönüştükçe uzatılıyor.

- edilgen eylemlerin hüznüne dair
kısa bir yazgıyı kucaklıyorum.-

ey muteber buğday, toprak aşkına!
aşk çalıyor ekmeği umut adına.

d..f..

-aşk karına aşka aşeriyorum-

21 Ocak 2010 Perşembe

sözlerin değişen yüzü




keskin aşk sözcükleri kuramıyorum eskisi gibi. bir ucu aşka bir ucu ölüme bağlı olan, üçüncü seçeneğin sözde olmadığı... "yalancı şairler"dir bunlar. bunu söylemiştim bir yerde, şiirde bağırıp ağlayan, uçuk cümleler kuran aşk şiirlerini hor görmüştüm ve şairlerini yermiştim. "küçük şiir" yazıyorlar demiştim. şiir yalan değildir, ütopya da değildir. bunu ben de yaptım bir dönem. saçma sapan bir hınç bu! hınç derken de o yüz yüze aşkın hırpalayan ve "ben" olmaktan götüren halidir o hınç. ne yapsan kendine yaranamazsın, kendin silik bir varlıktır burada ve varolmak için hınç içindedir bir kişiye karşı.

keskin aşk cümleleri kurmadığım/kuramadığım bugün, aşkı gündelik ama içkin kelimelerle acıtmadan yazmak daha rahatlatıcı.

"yüzünü özledim" demek gibi, "sahih" kelimelerden.

bugün en güzel şiirim iki kelime:

"yüzünü özledim"

d..f..

-yüzüne göç ediyorum, duyuyor musun?-

20 Ocak 2010 Çarşamba

eksenin genişliği ve yalnızlık




kayıt altına alamıyorum düşüncelerimi
yörüngesiz, uçarı...

"bir öpüş kadar ölçüsüz" -neruda- der gibi şairin..
...

"Sanıyorum, şiirimin temeli yalnızca
yalnızlıkta değil, fakat bir bedendedir de
ve ondan sonra başka bir bedende daha,
yeryüzünün bütün öpüşleriyle
ve ayın tekmil teninin altında." -neruda- ya da...

gün gün anlıyorum, yaşamak tuhaf bir karmaşa kendi bütünlüğünde. ekseni yok. ne bir aşk bir ruha ne de bir güruha... toplumsal travmaların acıtan seyrinden bir kuytu aramak, biriktirdiğin kesikleri koynuna saklayacağın. "en büyük mutsuzluk yalnızlıktır" -cesare- sözünü tanrıyla ilişkilendirmeden günlük yaşamdan içimize çektiğimiz duygularla karşılamak istedim. bu büyük mutsuzluğun en şiddetli karşılığı aşkın gücü olsa gerek. şiddetli bir karşılık bulma, yalnızlığı aşkın içine alıp eritme çabası. aşkta yalnızlık yok mudur? buradan yine insanın eksenine yöneliyorum. kendi ekseni ve dünya ekseni ufku açarsak...

bugün anladım ki kendi eksen ile dünya ekseni yok, insan zamanda ilerledikçe ekseni açılıyor. insanın hiçbir zaman kendi ekseni olduğu bir dönemi yok. sadece o bir eksenin darlığı var. ve o darlığın içinde bile kendi ekseni yok. zaman ve yalnızlık doğru orantılı bir ilişkide.

orada gözlerim dolduğunda aşkı hissettim, yalnızlığımı ve kalabalığın iri gücünü. hepsi ayrıydı birbirinden ve hepsi kendi başına çok anlamlıydı. aslında içinden çıkamadığım soru aşıkken yalnızlığını kaybettiğinde gerçekten mutlu oluyor musun? cevabım hayır. cesare tanrıyı/tanrısızlığı anlamlandırmak için kurmuş bu cümleyi. ben mutluluk ve tanrıyı bir hesaplaşma halinde kurmak istemiyorum. tanrı değil insan eli var tüm yaşam alanlarında. bu irade ve tercihtir.

mutluluğun hamuruna inanmıyorum. bunun karamsarlıkla ilgisi yok. mutluluk çok fazla uçucu ve hafızasız bir oyun. ben huzura inanıyorum. kalp-vicdan rahatlığına. sükunete inanıyorum. yalnızlığın mutsuzluk değil ama huzur getirdiğine inanıyorum. huzuru mutluluktan yeğ tutuyorum ve kalıcı buluyorum, karakterli buluyorum. huzuru mutluluktan çok seviyorum. çünkü çok doğal bir duygu, acı içinde de huzuru bulabilirsiniz ama mutluluk çok keskindir. bu sebeple yalnızlığı da çok seviyorum. insanın kendini keşfetme yeri yalnızlığıdır. en yalın hali yani, en çıplak ve insan hali. huzuru en kolay ve teklifsiz bulduğu yer yalnızlık...

özetlersek... insanın yaşam evrelerinde birden fazla ekseni yoktur. zamanla paralel genişler eksen. kalbin evreni model alıp dışa genişlediği gibi, ruhla dışa doğru genişler. aşk ise eksene en hızlı genişleme imknını sağlayan boyuttur.

yalnızlık mutsuzluk değil, huzur üretir.

d..f..

19 Ocak 2010 Salı

sevdiğim seslerden bir içdeniz



Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.
Bir bugün mü , başında bunca bela.

Hatırla ,
bulut değildi , umut hiç değil
üstümüze abanan - isli duman.
Biz ki milattan önce , milattan sonra
acı kara yıllar devşirdik sabırla
beyaza dönsün diye devran.
Kimi zaman bir çığlıkla çıktık , çığ altından
bir çığlıkla yıktık surları kimi zaman.
Biz ki nice tuzaklardan , sunaklardan
korlardan , korsanlardan kurtulan
kurban.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.

Sesin gökyüzüne akan ulu bir çavlan
susma , zamanın durağı yok.
yok tarihin molası.
Bırak sesin gökyüzüne aksın , yıkasın yıldızları.
Kapama şarkını , şarkını kapama
durma öyle kendine uzak.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.

Değer kıyımlarına en soylu yanıt
şarkıyla
güneşe köprü kurmak.

türkan ildeniz - beyaza dönsün diye devran

- bu özel bir şiir benim için. şairin sevdiğim tek şiiri. bir gece kesiği gibi...
..devamında adam hurst çellosu debisini arayan bir nehir gibi... -

18 Ocak 2010 Pazartesi

erken gelen günden

sisli ıslak bir sabah.
toplandık yaşamak için bu sabah meydanına.

"şu feleğin işine bak"

toplandık yaşamak için avutuyoruz birbirimizi. umut mu diyoruz kardeşler?
- eksiğiz hergün senden, artıyoruz yaşamaya...

d..f..

- işgal bitimsiz bir alan. talan/tarumarda güven... kuşku gece yuvası... -

günaydınlarım umudu..

17 Ocak 2010 Pazar

gece gelen sözler'den



burada kime sen desem
o sen oluyorsun.
bir anne, bir oğul
bir kuşun kanadında yol...
sırayla usul usul
dünyamla kavuşuyorsun.

...

uyandım
ezan okunmakta.
bir tanrı şadırvan inşa etmiş
seher vaktine.
uyanıp kesilen yerimle
yıkanmamı istiyor onunla rüyalarımdan.

uyandım
tanrımı beni beklerken buldum
karanlık odamın kuş kenarında.
kanatları arasında yolculuk saklıyordu.
sana gülümsedi
gülümseyişinden ben çıktım.

d..f..

-dokunulmamış sözlerimin bakiri, uyan... -

16 Ocak 2010 Cumartesi

hımm... bir tarif bir tat ve birkaç not



pekala, nihayet ekmek yapabildim :) efendim yemek yapmanın bir sanat olduğunu düşünmüşümdür hep. aslına bakarsanız ben yaşamın başlı başına bir sanat olduğunu düşünüyorum. verilmiş bir zaman dilimini işleyip içini ona yaraşır şeylerle doldurmak, bunu yaparken de özgün bir yaşam bırakmak geride... bundan değerli sanat olabilir mi? -elbette bunlar izafi şeyler- yemek yapmak, ev dizaynı, giyim tarzı, konuşma üslubu vs... hepsi estetik vurgu ile şekilenebilen ve size özgü bir yorum geliştirebileceğiniz yaşam alanları.

fakat yemek yapmak ve yemek benim için hep ayrı yerdedir diğerlerinin içinde. bir kere sıcak yemek ifadesi yaşamı vurgular. sıcak, yaşamakta olan gibi yani. benim damak tadım çok gelişmiş değildir açıkçası. ama birşeyler yaparken hep yorum yaparım. çorbaya başka bir vuruş, kızartmaya başka, hamura una başka... özellikle salata yapmaya bayılırım. bence salata severler özel insanlardır :) o özel insanlara salata yapmak beni hep heyecanlandırır. bir dönem işten döndüğümde koca bir tabak salata yapar büyük bir iştahla yerdim. sebzelerin yeri diğer yiyeceklerden çok daha farklıdır. hani o "sıcak" vurgusu onlarda devamlıdır. ölü değillerdir elinizdeyken. bir maydanozu elinize aldığınızda hayattadır hala, bir göbek marul allahım yaa, şeyoldum gene ha :) salata tarifi verebilirim size. evet, bunu yapabilirim. baharat filmini çok sevmiştim bu yüzden. yıldızlar-evren vurgusunu şöyle yapmıştı filmdeki replik "astronomi gastronominin içindedir" evet, gerçekten öyle değil mi :) ve yemek yapmak kesinlikle sezgiseldir, bilgisi içinizden çıkar. bu, buna yakışır dersiniz, bilmeseniz de dersiniz. bir de richır gere nin nevyorkta sonbahar filminde salata sahnesi vardı, onu çok severim. sevilen arkadaş grubuna özenerek yapılan bir salata.

yemek yapmanın ve yemenin sanat olduğunu iddia edip bunu ispatlamaya çalıştıktan sonra sizlere yeni takıntım ekmeklerden bahsedeceğim. bununla ilgili çok tatlı bir anım var fakat onu başka bir gün yazarım. http://ekmekcikiz.blogspot.com blogunun ekmek tariflerinden ulaşabilirsiniz tabakta gördüğünüz aslında tuzlu kek denilen ama benim ısrarla ekmek dediğim hamur işine. şunu belirtmek isterim ki tadı muhteşem. evet, kesinlikle kahvaltılarda enfes olur. belki bizim yemek kültürümüze yakınlığından mıdır bilmem, yiyen herkes çok sevdi ve anında bitti. tarif istediler ve ben de gülümseyerek "ekmekçikız" dedim :) lütfen ziyaret edin, pişman olmayacaksınız. tuzlu kek yapımı çok pratik ve malzemeleri çok basit, her evde olan çeşitler.

bu gece "kalandar" gecesi. 12 den sonra geleneksel bir adetimizi yerine getireceğiz. bilahare anlatırım :) tabii "istanbul 2010 kültür başkenti" etkinlikleri de bugün başladı. "bir bavul iki dil" filmiyle ilgili birkaç not... yazacaklarım var da dönerim yine :)

- unutmadan, adsız arkadaş var bir tane, yorumlarını ekleyemiyorum, sevgilerimi gönderiyorum :))) -

15 Ocak 2010 Cuma

bir şarkı bir akşam üstü şeysi..




yeni dans müziğim. fatima spar... birazdan mutafağa girip ekmek yapacağım :)
ımm neydi? ekmeğin adını unuttum iyi mi :)) dönicim...

şarkı için: "zödat" ;)

14 Ocak 2010 Perşembe

değirmen

















sık sık yazarım, okuyanlar bilir. çocukluğumdan kalma çok derin anılarım var. hangimizin yoktur ki, değil mi? geçen gün bir yazımda lodosla ilk tanıştığım günü anlatmıştım. bu hatıralar o ilk hatıralardır işte. bir tünel düşünün, yürüyüp gitmişsiniz dönüp baktığınızda orada ışıktan bir başlangıç bıraktığınızı görürsünüz. lodos bir çok duygumun kaynağı olan bir başlangıçtı. birşeylerin farkına varmanın o ilk günü. bugün ise okuduğum bir ekmek tarifinden yola çıkarak ilk değirmen anımı anlatmak istedim. "değirmenle ilk tanışma günü" benim için çok önemlidir. çünkü o da başka bir tüneldi benim için. iç yolculuğumda yol azığım olacak bir metafor, bir işaretti. yaşım 5 civarı olmalı...

evde bir telaş ile uyanıyorum. annemin ayak sesi evin ahşap zemininde iri gürültüler çıkarıyor. apar topar yatağımdan kaldırılıp üzerimde onunla uyuduğum el örmesi boğazlı kazağımın üzerine bir şey sarılıyor. bir abla ve bir anne... birinin sırtındaki sepette birşeyin üzerine oturtuluyorum. doğrusu yolu hatırlamıyorum, uyumuş olmalıyım. uyandığımda değirmene geldiğimizi anlıyorum çünkü insan sesleri geliyor, kalablık sesler. hava henüz aydınlanmamış, her yer bembeyaz, mevsim kış... kadınlar değirmenin içini doldurmuş, dışına taşmış. annem sepetini indiriyor. hava çok soğuk. değirmenin içine giriyoruz. annem beni sardığı şeyi orada ahşap bir yere seriyor ve beni daracık bir yere bırakıyor uyumam için. üzerime keşan örtüyor. başka kadınlar gelip başka şeyler örtüyor. etrafı incelemeye başlıyorum. değirmen taşı dönmeye başlayınca ürküyorum hatta epeyce korkuyorum :) kalabalık ve çok ilginç bir yer. buğdayları döküyorlar çuvallardan, zorlandıklarını fakediyorum. orada, benim 3-4 kat büyüklüğümde yuvarlak bir taş... ağır ama tüm değirmeni sallayacak güçteki sesi kafamın taa içine giriyor. herkesin sesi kesiliyor, sadece değirmen ve çark sesi... o çark en kokrtuğum şeydi. annem içine düşen çocukları yediğini söylemişti. yanına yaklaşmaya cesaret edemezdim. derken değirmen taşı tarafından ahşap bir ağızlık yoluyla gıdım gıdım un itildiğini gördüm. muhteşem bir oyun bu, muhteşem bir manzara. gün ağarınca gördüm ki değirmenin içinde her yer bembeyaz, heryer una bulanmış. tatlı bir koku sardı içeriyi. yumuşak, beyaz, sıcak... dışarda kadınlar türkü söylüyor, gülüşme sesleri... uyuya kalmışım...

şimdi ne zaman una dokunsam, dokunmaya doyamıyorum. tanıdığım başka bir yumuşaklık daha yok un gibi. değil mi? unun dokunuşu nede vardır? yumuşacık, şefkat dolu. çünkü o taşın altından geçmek buğdayın, başaktan gelen dikliğini öylesine evirmiş öylesine evcilleştirmiştir ki... artık rüzgara baş kaldıran değil, rüzgarla esen bir zerredir. artık başak iken yani genç iken ulaşamadığı bütünleşme erdemine değirmen taşından geçtikten sonra şefkate dönüşerek ulaşmıştır. değirmen bir bilgedir. sudan ve rüzgardan aldığı bilgi ile kendi katı taşının bilgisini ve gücünü de katarak şefkat ve erdemle zerrelere böler buğdayı. ezdikçe zerrelere böldükçe vahdete ulaşır buğday. neye değse ondan olur. ama beyazlığını, yumuşaklığını ve şefkatini değiştirmez. yani buğdayın özünü hiçbir zaman kaybetmez.

eğer bir su değirmeni görmediyseniz mutlaka ama mutlaka görün. nasıl çalıştığına bir bakın derim. izleyin ve buğdaydan una dönüşen o zerrelere orada dokunun, onları koklayın, değirmen taşının gıcırdayarak ve yeri sallayarak döndüğü eksenini dinleyin. size hikmetli anlamlar yükleyeceğinden emin olabilirsiniz.

d..f..

- bir dilim ekmeğin hikayesini anlatmak için tohumdan da önce çıkmalı yola. toprağın hakkını da vermeli ağzımızda bizi okşayan ekmekle birlikte. ve suyun, taşın, rüzgarın ekmeğimizin içinde birer birlik katığı olduğunu unutmayalım.-

keder gibi



seni bir kederle seviyorum
bir keder gibi...
bir köprüyü seyrederken
kirpiğin kanatıyor denizi.
öpme artık!
uyandırmaz tanrı
mavi suları.


seni kederinden severken
tanrı utanıyor yanaklarımda.

d..f..

-...-

13 Ocak 2010 Çarşamba

dosta söz



bir günlük yaşam var sakız çiğner gibi sıradan... şopenhaurun insan nitelemesi vardı bir felsefi metninde. insanı zamanı nasıl değerlendiğiyle iligili analiz ediyordu. bir insana bir zaman dilimi verin ve ona ait olduğunu istediğini yapabileceğini söyleyin diyordu. kişi o vaktini nasıl ve neyle değerlendiriyorsa yaşam kalitesi ve insani niteliği kendini ele verir. bunu insanın kendinde denemesi gerekiyor.

bunun başına ne zaman otursam -bu pc oluyor- hemen orada hazırladığım linleri açıyorum. yatarken okuyorum, şehiriçi yollarında. ve okuduğum şeyler birbiriyle çok ilgisiz bağlantısız olsa da mutlaka ortak bir noktaları karşıma çıkıyor. bu tuhaf birşey. hegel okurken gazetede onunla ilgili birşey görüyorum. bilgilere boşluk yaması gibi. bazen çok fazla köşebaşçı okuduğumu düşünüyorum. çok derken bir kaç isim fakat sürekliliği olan bir okuma arzusu. bir nevi takip. sonra sürekli bir haber kanalı izleme hevesi. başımı yastığa koyduğumda da derin bir keder ve ağırlık duyuyorum. o zaman gerçekten bir sümüklü böcek gibi hissediyorum. hiçbirşey yapamayıp çok şey yapmak isteyen. şöyle bir sarsmak sanki dünyayı. öyle de iri şeyler yapmak istediklerim. artık tv izleyemeceğim, gazete okumayacağım diyorum ama sonra sözümü unutuyorum.

sopenhaurun yaşamını düşündüm dün gece. çok kısa bir süre çalışmak zorunda kalmış. hep okumuş ve sakin ama sakil bir yaşam sürmüş. annesinden dolayı kadınlarla arası pek iyi değilmiş. ve bir metninde şunun gibi birşey diyordu kitap okumakla ilgili "günümüz filozofları sürekli eskileri birbiriyle kıyaslayarak birşeyler ortaya koyuyorlar. bu zaman kaybı ve hamalcılıktır" sonradan üniversitede çalışırken hegel ile yaşadığı sorunu öğrenince bu sözü ve birçok düşüncesinin aslında bir sert tavır, hazmedememe olduğunu farkettim. ne yani, büyük düşünürler küçük husumetlerden fikir üretmişler öyle mi? bu bir oyun olmalı, yaşam algıları yani ya da sıkışmışlığın verdiği patlama başka tarafa.

işte bu patlamada ben de varım. hepimiz gibi... kendimi çok ülkesiz, sınırsız, yönsüz ve tarafsız hissediyorum. dünyanın merkezi ruhumda patladığından bu yana dinamitlenmiş böbürlülüğümün dumanını aralamaya çalışıyorum. hani bana ne dünyadan türkiyeden diyemeyecek kadar benden taştım. hani otur şurada iki ev araba muhabbeti yap gündeliğinden köşe bucak kaçacak başka bir yabanilik hali... kuşların bol olduğu bir köyde kalan ömrümü biçip dikip gideyim.

herkes kendi yanmışlığını bilir. en derin sırdaştır acı, tanrıya duyurur beni en iyi. sen kendini yaşayan aşk ağacından koparıp ölgün aşk ateşine atmış bir dalsın. benim daha çilem dolmadı bu ağaçta. aşk yön bilmez ki, sınır, renk, kutsal... aşk kendini bilir ve dinletir. sen git daha, uzaklaş boylamlar ötesine. ben yönsüzlüğümle "mahut" yanayım içimde.

d..f..

-bir ayağı kırık kısrak-

bir kedi bir kız



tanrım, tuhaf bir zaman dilimindeyim. kederli ama mutlu...

ellerimin üzeri tırmık izi. tam 9 gündür bir siyam kedisiyle aynı evde yaşıyorum. 3 yaşında. ilk günlerde bir isim koyma telaşına girdik sonra vazgeçtim. "kedi" işte, "fatma." gibi birşey. bir gözü doğuştan görmüyor. fakat çok cana yakın, çok sıcak, çok tatlı bir şey çok. bir sorun var ama. aslında birçok sorun. tüyleri dökülüyor ve ben buna tahammül edemiyorum. elimde sürekli bir elektirkli süpürge ve temizlik kovası, hayvanın peşinden dolaşıyorum. bir sabah yatağıma geldi, sokuldu kafasını gıgıma dayadı. uyudu kaldı. yani çok tuhaf bir duygu, canlı bir varlık seni içgüdüsel olarak seviyor ve bağlanıyor. kendini bir bakıma sana emanet ediyor. fakat kendini emanet ettiği bu "fatma." hayvancağazı iki kez yıkadı. allahım, o ne feryat o ne figan o ne ses o ne direniş... en sevdiğim kışlık polarımı onun için feda ettim. derken kızışma dönemi gelmiş hayvanın, gece yarısı acı acı ağlıyor. susturamıyorum, kucağıma alıp balkona mı çıkmadım gece yarısı, odama alıp cam kenarlarında mı dolaştırmadım, bi kaç özel eşyamı mı önüne atmadım.. yok! veteriner kısırlaştırın dedi :/ buna yokum! kedinin yaşam hakkına taciz...

neyse efenim. bu kısacık ama uzuun 9 günün sonuna doğru hayvancağız bayaa asabileşti. geçen akşam kucağıma almış kendisine şiir okuyordum:
"yüzüme bak ve yüzümü hırpala,
dağlı bir ifade bırak yüzümde..."

i. özel şiiri miydi? kedicik bu akşam biraz kızgın olacaktı ki tüm şefkatli yaklaşımlarımı ellerimin üzerini haritaya çevirerek karşılık verdi. tabii bir de dün geceden kalma yıkanma acısı :) ne zormuş yahu! evin bir odasını ona bıraktık. ama o tüm evi istiyor. geçen sabah annemin peşinden koşmuş. bi bakmış annem kedinin sesi derinden geliyor! anam meğer kedicağız fırının arkasına sıkışmış :/ yaa hangi ara be! neyse... bu bana ders olsun. ortaokulda balık almıştım lavabonun deliğine kaçırmıştım suyunu değiştirirken. doğum günümde kaplumbağa almışlardı bana bakamadım ablamda şimdi 3 yaşında kocaman olmuş, kek bile yiyormuş hayvan :) taa çocukluğumdan hatırlarım. köyde meşeye çıkmışım. kendi kendine konuşma halleri içinde... bir ağaçta kuş yuvası gördüm. gözüm parladı. tırmandım ki içinde 3 yumurta. hemen tekini eline aldım. hayallerim var, yumurtayı sıcakta tutcaam ve içinden kuş çıkacak, o kuşa ben bakıcam, bağırınca koluma konacak falan... ama ağaçtan inemeden elimde kırıldı yumurta. tekrar tırmandım bu kez cebime koydum ama aynı sonuç. ve üç yumurtayı da ağaçtan indiremeden heba ettim. sonra anneme anlattım, "çok günah dedi, bir ocağı söndürmüşsün" sonra günahtan çok korktum ve hiç elleşmedim kuş yuvalarına. ne günahmış be :) bu kedinin ellerime yaptıkları günah değil mi :)) ne yapsa kızamıyorum ki hayvana. bana niye kızgın davranıyor diye üzülüyorum. analık işte :))

neyse... yakında geri dönecek :/ bir deneyimdi. hani derler ya "aynı evde yaşayamazsan tanıyamazsın, anlayamazsın" falan. hah! bir kedinin nası bi hayvan olduğunu anladım. nankör falan değil ha! candan bir dost gerçekten. gözünün içine bkarak yumuşacık bir "miyauuv" diyor sessizce, o zaman anlıyorsun. sanki seni anlıyor, ne düşündüğünü, ona bakarken ne hissettiğini. öyle birşeyler işte... bir hatıra çektim kendisine madamın odasında.

bundan böyle kek yapacağım. ekmek yapacağım. yemek kokusuna karışacağım. bir çocukluk anıma kanatlanıp... pır pır pır...

d..f..

-bebeem niye süt içmedin?
--miyauuw
-anlıyorum.

11 Ocak 2010 Pazartesi

dilenci yağmur


dilenci bir yağmurda severken buldum yalnızlığımı.
- yine mi ıslandın ?

ötelerden beri yağan yağmur bu! aynı yalnızlıkları ıslatan dilenci yağmur... bu yüzden yalnız değiliz, ayrı zamanlarda ve mekanlarda olsak da; aynı yalnızlığın kuyusu...
- yine mi ıslandın ?

evrendeki varlığımdan büyük değil yalnızlığım, biliyorum. ama kendi içinden yollar açıp, kuyular kazıyor varlığının içinde. bir damar gibi dolanıyor, kılcal bir damar gibi... sana ulaşana kadar devam edecek kuyudaki varlık yolculuğum.
- yine mi ıslandın yalnızlığım ?

-- evet! çoğalmak için yarına, göğün yere yakarışından besleniyorum.

9 Ocak 2010 Cumartesi

su ve ateş





doğumumla başladı acının miladı.
öncesinde yoktu mutluluklar bile.
ateş ve su arasında oldu her şey.
kuyuyla kule arasında...

d..f..

-devam edecek...-

yüzün kelimelerden örülmüş.
şeffaf bir odasın
kapısı içine açılan.
seni görüyorum.
kilidin zemheri baskını
akkora yolculuk.

yüzün,
çekirdeği çalınmış
kırmızı üzüm.
seni görüyorum.
kanın çekilmiş yer tarafından.

elimi daldırdım yüzüne
elim kayboldu.
bana, dokunduğu son şeyi gönderdi
yaşadığı son şeyi.
"gözlerinin rüya susuşu"

yüzün beni özler gibi.
odam kapanıyor içine,
gece çulsuz bir ihtiyar...
yok rüyamın gireceği uyku,
beni özler gibi yüzünle
oturmuş zamanı bekliyoruz.

sana keskin aşk cümleleri kuramam.
anlamı az bunların.
buralarda aşk, yaşamla sevişir gibi,
ayrılık, akan suyun kayboluşu gibi, tükenerek...
sana özlediğim yüzünden ayetler okuduğumu söyleyemem.
anlamı bana bakir..
burada beklemek kutsal bir tapınmadır ölüme.
gelmeyen yazılıdır göğün diri kavline.
beklemek, aşktır su şehrinde.
ve mavi bir dalga geçer eski hasretlerin üzerinden
boşluğa beyaz köpükler bırakarak.

beklemek adak ister.
adaksızım, gelme ki;
aşk olsun mührüm.
gelme ki
bekleyeyim su şehrinin tüm gök kapılarını.

yüzün
bana açılmayan kapılarındır
"nasıl" çaldığımı sadece tanrının duyduğu.

d..f..

-öteki kapıdan usulca içeri sızanlardan..-

3 Ocak 2010 Pazar

çok sevdiğim bir hikaye

Kasabanın En Güzel Kızı | Charles Bukowski

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..."

Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.

Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii, neden olmasın?"

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.

"Evet, ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel sözcüğü yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.

"Hala güzel buluyormusun beni?"

İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"Siktir git,lan!" dedi Cass.

"Ona hakim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.

"Yapma," dedim. "Canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet. Gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.

"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."

"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı...Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

"Hadi gel, sevgilim."

Yanına uzandım.

Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Ne fark eder?" dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."

Yaprağı suyun üstüne bıraktı.

"Nereden bildin küvette olacağımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.

Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."

"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."

"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.

"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

"Döndün demek, it?"

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."

"Yok canım, moda bu," dedi.

"Delisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başkası var mı?"

"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."

"Çıkar şu toplu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Üzüyorsun beni."

"Emin misin?"

"Lanet olsun, eminim."

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"

"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."

"Pekala," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."

"Teşekkür ederim."

Birer içki daha içtik.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."

"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."

"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"

"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni...kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.

"Neden?"

"Özür dilerim. Haberin yok mu?"

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."

"Nasıl?"

"Gırtlağını kesmiş."

"Anlıyorum. İçkimi tazele."

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.

Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI ORoSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.


- bu hikayeyi çok severim. bukowski şiirlerini eskisi kadar okumasam da... bu hikayesi özeldir. teoman ın kupa kızı ve sinek valesi şarkısını her dinlediğimde bu hikayeyi hatırlarım. köprüler metaforunu yazmaya az kaldı...-

1 Ocak 2010 Cuma

bilgi ve birlik




nasıl da ağır bir zaman bu. bir dileği kabul mu buyurdun tanrım? uyandım varlık içinde, döndüm kozmik evrim içinde, külli ruha baktım, yanlışlarımı buldum doğru olurken. yanlışlarım evrimleşirken... yanlış -yanıl/maktan...

bana açıl, ruhuma dökül, ağır geldiğinde bilgi lodosunu gönder. rüyamda geldi kelimeler, bilmediğim kelimeler. ne kadar ağır devam etmek derken, ne kadar zor normal kalmak derken... tanrım, gerçekten zormuş. bilmek için varolduğumu bildiğimde yolumun tüm varlıklardan sana çıkacağını düşünüyordum. oysa vahdet! oysa birlik... külli ruhtan dökülen cüzi damlalarda vahdet var. hepimiz birimiz için var. evren, evrilmekten meydana gelen kavramı hala kullanmak istiyorum. külli ruhtan zincirleme dönüşümsüz evrim isek bu kavramı bir teorinin literatürüne ait kavram olarak görüp dışlamak istemiyorum. devamında... varlıklara bakarak, evrene maddeye, somutlara bakarak sana varmak değil mesele. kendi içine bakarak birliği bulmak. evren benim içimden çıktı ben onun. külli bir ruhun damlalarıysak... varlığının emaresi -ki işaret ya da iz aramak değil mesele.... devamı sonra...

köprüler



köprüler... içeridekiler, dışarıda bırakamadıklarımız, ötekimiz, kendimize gelmeyen "ben", iki yaka ve köprüler...

tanrım beni maruftan muaf tut! sahiplenip "benim" dediğimi koru! beni karatma, ruhumun sonsuzluk odasını ilhamınla aydınlat.

seni kaybetmek istediğim her düşümcemde kalbimde daha güçlü zuhur ettiğin için teşekkür ederim. seni kainatta, varlığın içinde, somut olana bakarak aramadım hiç. seni içimde buldum hep, tam da söylediğin gibi, şahdamarımdaki ritimde buldum, yaşamın sözsüz sesiz işlenmiş ruhunda buldum. bana ruhumda varolduğun için teşekkür ederim. bana bakmayı değil görmeyi öğreten düşünceler lütfettiğin için, sesler duyurup beni sevdiğin için teşekkür ederim. şımarıklığımı bağışla, sana küsüp küsüp tekrar sana dönmenin tadı için teşekkür ederim. sunduğun yaşam ve lütfettiğin zaman için teşekkür ederim. ruhum için teşekkür ederim. seni seviyorum tanrım. -amin-

köprüler... takvimlere inanmıyorum, bölünmüş zamanlara ve onlara verdiğimiz isimlere... ben bir nisanım eylülüne kavuşamayan. bu yüzden yaz mevsiminden hiç geçemiyorum. "git" bile denilmemişim, "gel" yok bu lisanda.

d..f..

-kuyudan kuleye uzanan sonsuz ruhumda seni yazgıma emanet ediyorum-