mart ayındayız, bahar geldi ama içimize girmeye çekiniyor biraz. uzaktan seyrediyor olmalı. şimdilik arada uğrayan lodoslarla idare ediyoruz. her mevsimin, her ayın bir şarkısı vardır bende. hatta bir sesi... müzik... aslında ben ona ritm diyorum, her şeyin içinde olan o ses.
bugün Beyazıd dan başlayıp istiklalden çıktım. ayaklarım hala sızlıyor. kediler gibiydim, köşe bucakları koklayan, kendine malzeme arayan... galata köprüsünde aşağıya sarkıtılan oltalardan çırpınan balıkları seyrettim yine. gidip gelen vapurları. koşuşturan bir şehir. aslında yeni hastalığım galata kulesinin dibindeki çay bahçesi. yaz kış bahçesi açık. önünde dikilen ipiri bir yapı. hatta Karaköy'den yukarıya tırmanırken daha bir sokaktan karşına çıkıyor gulyabani gibi. tüm sokak başını tutmuş. yukarıda çektiğim bir fotoğrafı var haşmetlinin.
geçen yıl doğum günümde, bir arkadaşım seni Galata'ya çıkaracağım dedi. yükseklik korkumu bir tarafa bırakıp bir hevesle kabul ettim. daha evvel girdiğim kulenin balkonuna hiç çıkmamıştım. marttı, ve çok soğuk esiyordu. hava gri... balkona çıktık... tanrım! bu muhteşem bir şeydi. avuçlarımın içi terledi, sonra ayaklarım uyuştu, gözlerim yandı. geriye çekilip duvara yaslandım, derin nefesler aldım. arkadaşım solgun yüzümü görünce görevlinin de uyarısıyla içeri girdik. ama her şeyi hatırlıyorum. kuyu,kule metaforum o manzara sayesinde oluşmuştur.
galata kulesinin manzarası şöyle: tüm İstanbul'u içine alan bir bakış. en derin yeri kız kulesiyle ve galata köprüsüyle olan açısı. bunlar birer haberleşme köprüsü gibi. galata'dan havalanan martılar kız kulesine uçuyor. aralarında bir şey var, biliyorum. İstanbul'dan saklıyor olabilirler bunu. fakat tüm bu manzara şöleninin içinde derin bir yokluk vardı. o da galata kulesinin manzaradaki eksikliği. evet, galata kulesinden İstanbul'u seyredeyim derseniz, bilin ki en önemli manzarasını gözden çıkarmışsınız demektir.
birinin anlattığı hikayeyi hatırlamıştım. bir adam sürekli büyük bir mimari yapıda vaktini geçirir, yemeğini, içkisini orada içermiş. bir gün sormuşlar ona, burayı çok seviyorsunuz herhalde, tüm vaktiniz burada geçiyor. adam cevap vermiş: bilakis, burayı hiç sevmiyorum, o kadar çirkin bir mimarisi var ki... sırf şehri bozan dış görüntüsünü görmemek için içine giriyorum. -buna benzer bir hikayeydi, tam cümleleriyle anlatamasam da... -
galata kulesi de bu hikaye gibi işte. içindeyken İstanbul manzarası hep eksik... elbette çok hüzünlü öyküleri de var. ümit yaşar oğuzcan'ın oğlu bu kuleden kendini atarak, 15 yaşında intihar etmiştir mesela. şairin bu intihar için bir de "galata kulesi" şiiri vardır.
kulenin dibindeki çay bahçesinin tek manzarası başını kaldırıp bakabileceğin kadar duvar yığını, kuleye dair. ama bildiğiniz bir şey var, o duvarlar tüm İstanbul'un ruhunu içine çekiyor her gün.
komik bir şey anlatayım :) balık pazarından geçeyim dedim. satıcılardan biri, yüzüme bakıp, abla hamsi de var, hamsi de diye bağırdı. içimden dedim ki, bu burun beni her yerde ele veriyor. mıknatıs gibi çekiyor hamsileri :)
sonra istiklal... ağzımın içine giren, iliklerimin içinde yürüyen insan yığınları... binbir çeşit insan, ses, yüz ve renk... yaz mevsimini özlemenin sebebi oldu, hava şartlarının bu yürüyüşlerimi kısıtlaması.
bu şehre her gün aynı yerlerinden aşık olmak çok yenileyici... ritm dolu...
-galata'dan at beni, in aşağı tut beni... kediler grubuma selam olsun... sevgiyle anıyorum kendilerini tek tek... -
sanatın ne olduğuyla ilgili tuhaf şüphelerim oldu hep. ortaya bir şey konup onu kitlelere sunmak, sunucu için kendinden ya da sanatından biraz ikiyüzlülük hissetmesi daha gerçekçi. burada sanatın aslında toplum için yapılıyor olması realitesi bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. sanat için sanat yapmak düşüncesi ise sanata tapınmak gibi geliyor. ama daha içkin sanki. bazı sanatçıları duymuşsunuzdur, toplumdam kopuk bir yaşam sürerler. içlerine kapanıktırlar. yaptıkları sanatı bile paylaşmaktan çekinirler. burada düşüncem bu içlerine kapanıklığın nedeninin sanatı sanat için yapıyor olmaları ihtimalinin yanında bir de mecbur kaldıkları durumdur. çünkü sanatkarın kendisi, içinde bu üreticilik güdüsüyle vardır en başından. sanatçılık sonradan kazanılan bir şey değildir. ama yaptığı sanat ile göklere çıkartılmayı gereksiz ve utandırıcı bulur içine kapanık sanatçılar. dolaysıyla sanatlarını kendi kendilerine yapar, mütevazi bir sanatçı yaşamı sürerler. aslına bakarsanız bu bir yönüyle sanatkarın gerçekliğini ve içindeki iç çatışmayı/kavgayı ifade eder.
sanatını toplumla paylaşan sanatçı kesimi ise bazen sanat görgüsüzlüğüne girebiliyor. toplum tarafından anlaşılmak sanatçı için derinliğinin yetersizliğini de ifade eder bir yandan. burada sanat görgüsüzlüğü denilen gereksiz çırpınışlara tanık oluruz. oysa sanat toplum içinse anlaşılmak en değerli paylaşımdır. yetersiz sanılan derinlik sanat görgüsüzlüğüne değil de derinleşme arzusuna dönüşmeli ve toplumdan ırama arzusu bastırılmalıdır. içine kapanık sanatçılarda bu tür davranışlara rastlamazsınız.
sanatın ne olduğunu çok düşünmüşümdür. sahi sanat nedir? sinemada sanatın ne olduğunu "yumurta" filminde anladım. bir yaşam kesitini olduğu gibi aktarıp, sessizliği, gürültüsü, kararsızlığı... bir kahvaltı masasında haşlanan yumurtayı... ve içine serpiştirilen bir "kuyu" hatırasını...
anladım ki sanat denilen şey günlük yaşamın içinde insanın kendini ve varlığını hatırlayıp kendi içine yöneldiği andır. işte "yumurta" filmi bunu çok güzel yansıtmıştı. tıpkı "iki dil bir bavul" filminde olduğu gibi. günlük karmaşa ve şaşkınlıkların içinde gece olup da insan bir başına kaldığında her şeyi farklı yorumluyordu. sinemada festival filmleri sanatı çok güzel başarıyor. "evet, bu" diyorsun.
sanatın öznel oluşu, çok fazla bireysel oluşu her insanın içinden bir kez geçen damara dokunabilme gücüyle ilgili. sanat ürünü insanın içindeki yolculuğu sonucu ortaya dökülüyor. yani sanat eşittir insan. peki ya varlık? varlık, bilgi ve sanatın derinliği için... olabilir mi? doğanın duruşunu bir sanat eseri ise, ona özeniyor olmamız doğanın bir parçası oluşumuzun en bariz örneği de değil mi diğer yandan?
gerçek sanatçı kimdir? doğa mı insan mı, tanrı mı? bana kalsa tanrı; doğayı insana bir sanat örneği olarak sunup insana sanatı vererek kendi varlığını sağlamlaştırmış. ilham denilen pencerenin tanrıdan başka bir açıklamasını bulamıyorum. şiirin, islam dininde yasak olduğunu savunanlar ve tüm şiirleri ve şairleri yalancılıkla suçlayanlar bir noktada çok eksiktirler. ilham denilen mefhum tanrıdandır. tanrı söz verdiği gibi, renk ve yorum alanı verir. islamda şiirin yasak olması, dönemin şiir sanatında zirvede oluşu ve tanrı kelamı olan kitabın da şiir sanılmasını önlemek içindi. dönem şairlerinin toplumun ileri gelenlerini övmek üzere yazılan şiirlerin süslü söz sanatından ibaret methiyeler olduğundan da yola çıkmak gerekli... ve en önemlisi şiirin kendi içinde gerçeklikle çatışmasıdır. günü birlik aşk şairleri, ilham alanını sığlaştırıp sıkıcı bir aşk metnine tapınarak, gelmemiş zamanlar için sonsuz vaat söylemlerine karışmıştır. oysa sanatta arayış, uzay ruhu ve zamanla birlikte evrenle kat kat açılma arzusu vardır. gün birlik aşk şairleri, aşk sözcüğünü acıtırlar, genişliğini sığlaştırırlar. onlar aynı zamanda sanat görgüsüzleridirler. şiir; içinde felsefesi varsa, arayışı, ilerleyişi, evrenle birlikteliği varsa şiirdir. şiiri söz sanatlarıyla doldurup sözün içini boşaltan şairler bu yüzden sanatı kötüye kullanırlar bence.
çok keskin ve kuralcı gelebilir. ama zaten sanat bir disiplindir. ilham alanını kötüye kullananlar ve onların alıcıları da sanatı disiplinsizce kullananlara da, sanatçının görgüsüzlüğüne de göz yumanlardır.
diğer taraftan da sanatçının kapsadığı insan kitlesine birey olma bilinci vermesi gibi bir de içsel görevi vardır. arayış içinde olan sanatçı, kendi için aradığı mutluluğu/huzuru toplumuyla, insanıyla paylaşmak ister. içinde var olduğu ufku onlara da göstermek için didinir. eser, bu didinmedir. sanatçı, eleştirendir. en ağır eleştiriyi ise eserlerinde kendisine yapar. bu gerçekten de böyledir. bugün sanatçı denilenler devleti pohpohlamak için sıraya dizilmiş adeta. oysa sanatçı özgünlüğünü ve özgürlüğünü korumak için devleti değil, insanı merkeze almalıdır. sanat itirazdır!
sanatın ne olduğunu düşünmek ve onu içimizde yorumlamak gerekir diye düşünüyorum.
d..f..
- dipnot... Picasso'nun bir gravür koleksiyonu serisi şu an pera müzesinde sergileniyormuş. 16 Şubat-18 Nisan 2010 tarihleri arasında sanırım. gitmeli, görmeli..-
yorgunum... sisi eteklerine inmiş ulu bir dağ eteğinde iki gece geçirdim. hastalıklı bir göğü vardı sanki. rüzgarı esmeyen... acele ve kaba saban bir gündü. geçti gitti iki geceyle beraber. bir daha gittiğimde cumalıkızık'a mutlaka uğrayacağım.
eskiden nasıl anlatırdım, hatırlayamıyorum. bugün epeyce zorlanıyorum. ya bir öykülük ya bir şiirden sesi, içine nasıl dökeceğimi bilemiyorum bu dümdüz cümlelerin.
97 yılıydı, godot'yu beklerken'i izlediğim yıl. bugünlerde o oyuna bambaşka anlamlar yüklüyorum. öyle bir bekleyiş içinde oturuyorum ki, gelmesi gerekenin ne olduğunu sık sık bilmiyorum. beklerken hayatın önümden akıp gitmesiymiş asıl beklemek. beklemek hayatın akışını gözden kaçırmak, umursamamakmış gibi bir şey sanki. ben ne beklediğimi bilsem de, beklediğimin gerçekleşmeyecek oluşu onun bilinmez kılıyor bu yönüyle. ve yaşam akıp gidiyor bilinmez bekleyişimin içinden.
köprüler... bir ağ gibidir zamandaki izlerimiz. sürekli bir köprü üzerinde, başka uçurumlardan köprüler döşemekteyiz. ötekilerimiz, berikilerimiz, sığlımız, derinliğimiz... içimizden daha içerideki içimize bile bir köprü ile geçmekteyiz. bir bilgiden başka çekirdek bir bilgiye inmek için köprülerden geçmek zorundayız. bugün, tüm yaşamların şeffaflığını seyrederken, farklılıkların aynılığa doğru çok geniş bir köprüden ilerlediklerini görüyoruz. köprüler bizi vahdete taşıyor. göçümüzün büyük bir kısmı köprüler vasıtasıyla...
bir mısranın köprüsünde, kalbimi taşıdığı dehliz, bu gün bir köprü yaşamına dönüştü. ve köprü yaşamıyla beklemek, denizleri karşına almak gibi bir şey. sizlere de olmuştur mutlaka. önünüzdeki şeye öyle odaklanırsınız ki, isteğiniz öyle iridir ki her şey buğulu bir camın gerisindedir artık. yani, geçmişte kullandığınız tüm köprüler uçurumlara yenik düşmüştür. tüm eski köprülerinizi terk etmişsinizdir. ve beklemek bir köprüde altından geçen yaşama da yol vermektir.
tüm varlığın bir muadili vardır. buradaki eş değerlik kavramını; karşıt uçtakinin ona varlık hakkı vermesiyle oluşan bir denge metaforu olarak düşünebiliriz. köprü-uçurum, kuyu-kule ve en kuşatıcı ve kaba tabiriyle yaşam-ölüm... denklik, mutedilliktir de bir yandan. kuyu ve kule tabirlerinin zihinde uyandırdığı anlam mesafenin dikey yönlerdeki karşıt uzunluğudur. burada, yükseklik ve derinlik ifadeleri yaşam bulur. denge ise ikisinin zıt gibi durmasına karşın bir ilerleyiş biçimini ve normali rendeleyen anormal seviye içermeleri durumudur. zemin yok. denge, derinlik ve yüksekliğin ruhunda var olan ilerleyiş ve çoğalmanın ortaklığıdır. köprü ve uçurumda ise aşırılığı zımparalayan bir nesne var. aynı mutedillik burada da var, aynı denge. birini var eden diğeri... uçurumun varlığı köprüyü var ediyor. ölüm, yaşamda hayat buluyor gibi. işte denge denilen yaşam değeri, içimizdeki en uç noktaların varlığını bulup, var edip sonra o dengeyi kurabilmek. kuyudan düşmeden, kuyuda boğulmadan... ama içinizde derin bir kuyu yoksa varlığınız eksik ve sığdır, yüzeyseldir gördüğünüz varlık. taşın sertliğini denemelisiniz. göğün yüksekliğini, sıcağın yakışını... yaşamınızda var olan kuyu kadar ona eşlik edecek bir dans arkadaşı gibi kulenin varlığı da şarttır. uyum, ahenk, denge... varlığınıza haksızlık etmeyin, onu yüceltin, artırın, eksiltin, boşaltın, doldurun...
neydi? sürekli tamamlanmak için aradığımız o eksik yanımız hiç dolmayacak bir yerdir aslında. bu boyutta ve zamanda bizi dolduracak ve tamamlayacak bir şey yok. olsaydı tanrı ölümü yaratmazdı değil mi? ölüm, boşluğumuzu, aradığımız eksik yanımızı tamamlayacak, kendi boşluğuyla.
bu metaforlar yaşamımızın içinde var olan, gözle görülmeyen mikroorganizmalar gibi, yaşamları kuşatan soyut varlıklardır. kendilerini tanımlayıp, bilinçli bir tanışıklık verirsek, kendilerinden daha fazla faydalanacağımızı umuyorum. hepimiz köprülerimizi, bekleyişlerimizi, karşımıza aldığımız denizi, kuyu-kule, köprü-uçurum metaforlarını arayalım içimizde. arayalım, bulana kadar. çünkü varlar. beklediğiniz her şey gibi varlar. umut inandığındır, ve inanıyorsan vardır.
denizi karşıma alarak bir köprüde bekliyorum.
d..f..
-muadil: denk, eş değer -mutedil: ılımlı
(kendisine karşı olumsuz düşünceler beslesem de... bir söyleşisinde okuduğum davranış biçimi beni etkilemiştir. öğrendiğim yeni bir kelimenin önce etimolojisine bakarım diyor. sonra anlamını derinliğine araştırıp yazım dilimin içinde yaşatırım. kendisi elif şafak'tı... mini sözlüklerim devam edecek. amacı; düşünceyi, ruhu bize ait olan, bizden karılmış kelimler vasıtasıyla aktarmak. kullandığımız fransız kökenli kelimelerin sayısını öğrenince, canım yandı doğrusu düşündüğüm yerlerimden.-
Tavana bakıyorum. Orada bir kuyu vardır Benden önce açılmış Yarım bırakılmış bir kuyu. Bir ölünün kendini hapsettiği Derinliği bana bırakılmış bir kuyu.
Duvar beni dinlemekten vazgeçtiğinde Kuyuya iniyorum. Bir ıslık çalıyorum Islak bir ıslık…
Her şeye inat bu kuyu beni terk etmeyecek. Biliyorum. Sevmem oysa ölüleri Beni terk ettikleri için.
Hep terk edilmiş bir kalp Kuyuya saklar gidemediklerini. Kuyuda saklar gelmeyenleri.
uyandığımda gitmişti. tülden gri eteğiyle çekilmişti söylenmiş sözlerin göğünden. nerede yaşadığını merak ettiğimden bu yana söylenmemiş sözleri arıyorum. onlarla gri eteğini çıkarıp bembeyaz eteğini giyiyor. ayakları çıplak gün tozunun sırtında yürüyor. tuhaf, ışıltı yok yanaklarında. gelmek için geceyi bekliyor.
biraz uzadı ara. burada, çantamda taşıdığım ajandamda bir yığın şey var aslına bakarsanız. yazarken bir yandan da kızıyorum kendime. ne olacak bütün bunlar? anlamı nedir bunca yazmanın? "duyurmak" neden? bu sorumun anlamını içindeki parçaları durmaksızın bir yere yazanlar anlayabilir ancak.
yazmak maalesef bir ihtiyaç benim için. içine doğduğum bir durum. maalesef dedim çünkü onunla yaşamak gerçekten çok zor. düşünce gücünden çok sık bahsettiğim zamanları da terk ettim. yazmak ihtiyacımla baş başayım. bu dünyaya kadın gelmek, dünyaya çirkin/güzel gelmek gibi bir durum. sizi gereğini yapmaya zorlayan bir durum. eğer yazmazsa bu ihtiyaç sahibi, inanın bir gün patlayabilir. ve içinde biriken kelimeler onun sonu olur.
okuduğum kitaplarla ilgili rüyalar görüyorum. Latin Amerikasında geziniyorum. diğer yandan dinlediğim müzikle oralarda derinleşiyorum.
mevsim geçişleri bazen keskin oluyor. ayak uydurmakta zorlanıyoruz. hafta sonu çok güzel bir hava vardı ve bahar herkesi kalbinden çarptı sanki.
dün gece bir şey oldu. "nasıl öpülmek istendiğini anlatır ten, aşk öğretir ellerine daha hiç dokunmadan" burada kalsın bu mısralar. bazen unutmuyorum gerçekten.
Ankaradan bahsedeyim mi? üç arkadaşımı görme şansım oldu hatta bir gün ve geceyi beraber geçirdik. tekel işçilerini bile ziyaret ettik. trabzon çadırıydı, evet :) emin olduğum bir şey var ki, hiçbir basın organı/kurumu manzarayı olduğu gibi yansıtma güzelliğine ya da dürüstlüğüne sahip değil. bu memlekette bize hep masal anlatıyorlar, hep uyku gazı veriyorlar. bu memlekette kimse kimseden haberdar değil, kendimizi, birbirimizi halk olarak bu yaygaracı ve dürüst olmayan medya aracılığıyla tanımak anlamak zorunda kalıyoruz. oysa ya eksiğiz ya fazla, katışıksız değiliz o yazılarda ve ekranlarda. bu yüzden, ön yargı olgusu bizim gözlerimizin retina, iris gibi bir görme tabakası halini almış. bu illetten mutlak kurtulmalıyız. samimiyet için aracı değil, sıcak dokunuşlar gerek. arkadaşlarıma teşekkür ediyorum hoş vakitler için.
sıcağı sıcağına aktarabilseydim, çok eğlenceli hikayeler aktarabilirdim ama uçtular hafızamdan. tekrar söylemeden edemeyeceğim; Ankara berbat bir şehir.
biricik arkadaşım nilgün hanım yeni yıl için bana bir metis ajandası armağan etmişti. "illallah" isimli bir 2010 ajandası. ajandanın arasında ise bir şaireden yüzsüzlükle isteyerek aldığım bir kalem mevcut. bu minik şeyler beni fazlasıyla mutlu eder. kalem dinlerde kutsal bir araçtır mesela. İslam dini kalemi ekmek gibi kutsamıştır, saygısız davranılmaması telkin edilmiştir.
bu arada galata kulesinin dibini nasıl özledim, burnumda tütüyor her biri, Eminönü, İstiklal, Balat, ah Sultanahmet, Küçük Ayasofya, süleymaniye... galata ile ilgili bir kaç hikaye de eklemeliyim. üzerine konuşulmuş çok sözler ve yaşamlar vardır.
neyse... bu yazı biraz dağınık ve karmaşık oldu. diğerlerinde toparlanmak üzere, siftah olsun dedim efendim. izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, ilgimi çeken konular, gittiğim sergiler... ekleyeceğim...
son birkaç gün kötüydü. acı kayıplar, hastalıklar, didişmeler derken... ne kadar bir adım dışında kalsan da aslında herşey senin içinde oluyor. biri doğsa da, ölse de senin içinde tüm bu oluşumlar. en acıtan hikayeyi kim anlatacak diye merak ederim hep. çok duydum fakat su gibi akıp da acıtanı görmedim henüz.
birkaç gün şehir dışındayım. otobüs camından uzun metrajlı düşün turlarına çıkacağım. en istediğim şey belleğimden kelimeleri alıp beynimi boş bıraksalar birkaç gün. ne güzel olurdu.
"kaderine sahip çıkmak" dedi saryoşa. çok dokundu içime. bunu bir ömürlük harita gibi düşünmedim hiç. öncende ve sonradan olanların içine doğmak ve onlardan gitmek. bazı kelimelerin içimde edindikleri yer çok daha derin. kader bunlardan biri. dinsel bir motif olarak bakmıyorum kadere sadece. o bir simge... kadere sahip çıkmak kendinle yüzleşmektir çünkü. şartlarını bilmektir.
odamı sana bırakıyorum. yüzünü içime sığdırıp "kuyudan kuleye" tüm boyutunla sesini yanımda götüreceğim. göç... kalbi göcüm sende bitti. daha derin ufuk, daha derin ses bilmiyorum. çekmiyor beni göğün ötesi. bak göreceksin, bu "son".
yüzüne taşınıyorum, duyuyor musun?
evet, döndüğümde ilk işim ekmek yapmak olacak. tariflerim birikti. fotoğraf makinemi açamadım, yoksa bekleyen bir ekmek vardı içinde. güzel tarifler bilen lütfen yazsın. una dokunmak şefkatli bir duygu.
d..f..
- adam hurst, çellist... bulun dinleyin bir yerlerden. iki tane videosunu ekliyorum. -
yalnızlığımı al yalnızlığının yanına. uyusunlar bir süre koyun koyuna. bir pencereden göğe bakalım mavide yeni sesler bulalım kendimize. yeni kentler, kapılar, sular...
tanrı, benim için yeni yoktur diyordu. eskileri insan verir insana yenileri de tanrı yaşama... tanrı, benim için yeni yoktur diyordu. seni bana verirken de yaşamı yenimde yeniliyordu.
... ...
kendime suçluyum. demin duydum, düşüncelerimden geçerken siyah o beyaz seslere sağır oluyordum. sağırlığımı duydum. her şeyin güzel olduğunu sayıklıyordu. güzeldi bir ekmeğin kokusunda ölümü unutmak, yaşama tok tutunmak kadar akıcıydı tadı buğdayın. ve sen bu kez de ekmek kokuyordun. kendime suçluyum. her şeyin çok güzel olmasını beklemek çok kederli bir oyun.
hayat ağacına tutunuyor umudum sözlerin değdikçe gazelleniyor. sunak gözlerine verilen miat aşk buğdaya dönüştükçe uzatılıyor.
- edilgen eylemlerin hüznüne dair kısa bir yazgıyı kucaklıyorum.-
ey muteber buğday, toprak aşkına! aşk çalıyor ekmeği umut adına.
keskin aşk sözcükleri kuramıyorum eskisi gibi. bir ucu aşka bir ucu ölüme bağlı olan, üçüncü seçeneğin sözde olmadığı... "yalancı şairler"dir bunlar. bunu söylemiştim bir yerde, şiirde bağırıp ağlayan, uçuk cümleler kuran aşk şiirlerini hor görmüştüm ve şairlerini yermiştim. "küçük şiir" yazıyorlar demiştim. şiir yalan değildir, ütopya da değildir. bunu ben de yaptım bir dönem. saçma sapan bir hınç bu! hınç derken de o yüz yüze aşkın hırpalayan ve "ben" olmaktan götüren halidir o hınç. ne yapsan kendine yaranamazsın, kendin silik bir varlıktır burada ve varolmak için hınç içindedir bir kişiye karşı.
keskin aşk cümleleri kurmadığım/kuramadığım bugün, aşkı gündelik ama içkin kelimelerle acıtmadan yazmak daha rahatlatıcı.
"yüzünü özledim" demek gibi, "sahih" kelimelerden.
kayıt altına alamıyorum düşüncelerimi yörüngesiz, uçarı...
"bir öpüş kadar ölçüsüz" -neruda- der gibi şairin.. ...
"Sanıyorum, şiirimin temeli yalnızca yalnızlıkta değil, fakat bir bedendedir de ve ondan sonra başka bir bedende daha, yeryüzünün bütün öpüşleriyle ve ayın tekmil teninin altında." -neruda- ya da...
gün gün anlıyorum, yaşamak tuhaf bir karmaşa kendi bütünlüğünde. ekseni yok. ne bir aşk bir ruha ne de bir güruha... toplumsal travmaların acıtan seyrinden bir kuytu aramak, biriktirdiğin kesikleri koynuna saklayacağın. "en büyük mutsuzluk yalnızlıktır" -cesare- sözünü tanrıyla ilişkilendirmeden günlük yaşamdan içimize çektiğimiz duygularla karşılamak istedim. bu büyük mutsuzluğun en şiddetli karşılığı aşkın gücü olsa gerek. şiddetli bir karşılık bulma, yalnızlığı aşkın içine alıp eritme çabası. aşkta yalnızlık yok mudur? buradan yine insanın eksenine yöneliyorum. kendi ekseni ve dünya ekseni ufku açarsak...
bugün anladım ki kendi eksen ile dünya ekseni yok, insan zamanda ilerledikçe ekseni açılıyor. insanın hiçbir zaman kendi ekseni olduğu bir dönemi yok. sadece o bir eksenin darlığı var. ve o darlığın içinde bile kendi ekseni yok. zaman ve yalnızlık doğru orantılı bir ilişkide.
orada gözlerim dolduğunda aşkı hissettim, yalnızlığımı ve kalabalığın iri gücünü. hepsi ayrıydı birbirinden ve hepsi kendi başına çok anlamlıydı. aslında içinden çıkamadığım soru aşıkken yalnızlığını kaybettiğinde gerçekten mutlu oluyor musun? cevabım hayır. cesare tanrıyı/tanrısızlığı anlamlandırmak için kurmuş bu cümleyi. ben mutluluk ve tanrıyı bir hesaplaşma halinde kurmak istemiyorum. tanrı değil insan eli var tüm yaşam alanlarında. bu irade ve tercihtir.
mutluluğun hamuruna inanmıyorum. bunun karamsarlıkla ilgisi yok. mutluluk çok fazla uçucu ve hafızasız bir oyun. ben huzura inanıyorum. kalp-vicdan rahatlığına. sükunete inanıyorum. yalnızlığın mutsuzluk değil ama huzur getirdiğine inanıyorum. huzuru mutluluktan yeğ tutuyorum ve kalıcı buluyorum, karakterli buluyorum. huzuru mutluluktan çok seviyorum. çünkü çok doğal bir duygu, acı içinde de huzuru bulabilirsiniz ama mutluluk çok keskindir. bu sebeple yalnızlığı da çok seviyorum. insanın kendini keşfetme yeri yalnızlığıdır. en yalın hali yani, en çıplak ve insan hali. huzuru en kolay ve teklifsiz bulduğu yer yalnızlık...
özetlersek... insanın yaşam evrelerinde birden fazla ekseni yoktur. zamanla paralel genişler eksen. kalbin evreni model alıp dışa genişlediği gibi, ruhla dışa doğru genişler. aşk ise eksene en hızlı genişleme imknını sağlayan boyuttur.
Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt - maviye bak. Bir bugün mü , başında bunca bela.
Hatırla , bulut değildi , umut hiç değil üstümüze abanan - isli duman. Biz ki milattan önce , milattan sonra acı kara yıllar devşirdik sabırla beyaza dönsün diye devran. Kimi zaman bir çığlıkla çıktık , çığ altından bir çığlıkla yıktık surları kimi zaman. Biz ki nice tuzaklardan , sunaklardan korlardan , korsanlardan kurtulan kurban.
Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt - maviye bak.
Sesin gökyüzüne akan ulu bir çavlan susma , zamanın durağı yok. yok tarihin molası. Bırak sesin gökyüzüne aksın , yıkasın yıldızları. Kapama şarkını , şarkını kapama durma öyle kendine uzak.
Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt - maviye bak.
Değer kıyımlarına en soylu yanıt şarkıyla güneşe köprü kurmak.
türkan ildeniz - beyaza dönsün diye devran
- bu özel bir şiir benim için. şairin sevdiğim tek şiiri. bir gece kesiği gibi... ..devamında adam hurst çellosu debisini arayan bir nehir gibi... -
burada kime sen desem o sen oluyorsun. bir anne, bir oğul bir kuşun kanadında yol... sırayla usul usul dünyamla kavuşuyorsun.
...
uyandım ezan okunmakta. bir tanrı şadırvan inşa etmiş seher vaktine. uyanıp kesilen yerimle yıkanmamı istiyor onunla rüyalarımdan.
uyandım tanrımı beni beklerken buldum karanlık odamın kuş kenarında. kanatları arasında yolculuk saklıyordu. sana gülümsedi gülümseyişinden ben çıktım.
pekala, nihayet ekmek yapabildim :) efendim yemek yapmanın bir sanat olduğunu düşünmüşümdür hep. aslına bakarsanız ben yaşamın başlı başına bir sanat olduğunu düşünüyorum. verilmiş bir zaman dilimini işleyip içini ona yaraşır şeylerle doldurmak, bunu yaparken de özgün bir yaşam bırakmak geride... bundan değerli sanat olabilir mi? -elbette bunlar izafi şeyler- yemek yapmak, ev dizaynı, giyim tarzı, konuşma üslubu vs... hepsi estetik vurgu ile şekilenebilen ve size özgü bir yorum geliştirebileceğiniz yaşam alanları.
fakat yemek yapmak ve yemek benim için hep ayrı yerdedir diğerlerinin içinde. bir kere sıcak yemek ifadesi yaşamı vurgular. sıcak, yaşamakta olan gibi yani. benim damak tadım çok gelişmiş değildir açıkçası. ama birşeyler yaparken hep yorum yaparım. çorbaya başka bir vuruş, kızartmaya başka, hamura una başka... özellikle salata yapmaya bayılırım. bence salata severler özel insanlardır :) o özel insanlara salata yapmak beni hep heyecanlandırır. bir dönem işten döndüğümde koca bir tabak salata yapar büyük bir iştahla yerdim. sebzelerin yeri diğer yiyeceklerden çok daha farklıdır. hani o "sıcak" vurgusu onlarda devamlıdır. ölü değillerdir elinizdeyken. bir maydanozu elinize aldığınızda hayattadır hala, bir göbek marul allahım yaa, şeyoldum gene ha :) salata tarifi verebilirim size. evet, bunu yapabilirim. baharat filmini çok sevmiştim bu yüzden. yıldızlar-evren vurgusunu şöyle yapmıştı filmdeki replik "astronomi gastronominin içindedir" evet, gerçekten öyle değil mi :) ve yemek yapmak kesinlikle sezgiseldir, bilgisi içinizden çıkar. bu, buna yakışır dersiniz, bilmeseniz de dersiniz. bir de richır gere nin nevyorkta sonbahar filminde salata sahnesi vardı, onu çok severim. sevilen arkadaş grubuna özenerek yapılan bir salata.
yemek yapmanın ve yemenin sanat olduğunu iddia edip bunu ispatlamaya çalıştıktan sonra sizlere yeni takıntım ekmeklerden bahsedeceğim. bununla ilgili çok tatlı bir anım var fakat onu başka bir gün yazarım. http://ekmekcikiz.blogspot.com blogunun ekmek tariflerinden ulaşabilirsiniz tabakta gördüğünüz aslında tuzlu kek denilen ama benim ısrarla ekmek dediğim hamur işine. şunu belirtmek isterim ki tadı muhteşem. evet, kesinlikle kahvaltılarda enfes olur. belki bizim yemek kültürümüze yakınlığından mıdır bilmem, yiyen herkes çok sevdi ve anında bitti. tarif istediler ve ben de gülümseyerek "ekmekçikız" dedim :) lütfen ziyaret edin, pişman olmayacaksınız. tuzlu kek yapımı çok pratik ve malzemeleri çok basit, her evde olan çeşitler.
bu gece "kalandar" gecesi. 12 den sonra geleneksel bir adetimizi yerine getireceğiz. bilahare anlatırım :) tabii "istanbul 2010 kültür başkenti" etkinlikleri de bugün başladı. "bir bavul iki dil" filmiyle ilgili birkaç not... yazacaklarım var da dönerim yine :)
- unutmadan, adsız arkadaş var bir tane, yorumlarını ekleyemiyorum, sevgilerimi gönderiyorum :))) -
sık sık yazarım, okuyanlar bilir. çocukluğumdan kalma çok derin anılarım var. hangimizin yoktur ki, değil mi? geçen gün bir yazımda lodosla ilk tanıştığım günü anlatmıştım. bu hatıralar o ilk hatıralardır işte. bir tünel düşünün, yürüyüp gitmişsiniz dönüp baktığınızda orada ışıktan bir başlangıç bıraktığınızı görürsünüz. lodos bir çok duygumun kaynağı olan bir başlangıçtı. birşeylerin farkına varmanın o ilk günü. bugün ise okuduğum bir ekmek tarifinden yola çıkarak ilk değirmen anımı anlatmak istedim. "değirmenle ilk tanışma günü" benim için çok önemlidir. çünkü o da başka bir tüneldi benim için. iç yolculuğumda yol azığım olacak bir metafor, bir işaretti. yaşım 5 civarı olmalı...
evde bir telaş ile uyanıyorum. annemin ayak sesi evin ahşap zemininde iri gürültüler çıkarıyor. apar topar yatağımdan kaldırılıp üzerimde onunla uyuduğum el örmesi boğazlı kazağımın üzerine bir şey sarılıyor. bir abla ve bir anne... birinin sırtındaki sepette birşeyin üzerine oturtuluyorum. doğrusu yolu hatırlamıyorum, uyumuş olmalıyım. uyandığımda değirmene geldiğimizi anlıyorum çünkü insan sesleri geliyor, kalablık sesler. hava henüz aydınlanmamış, her yer bembeyaz, mevsim kış... kadınlar değirmenin içini doldurmuş, dışına taşmış. annem sepetini indiriyor. hava çok soğuk. değirmenin içine giriyoruz. annem beni sardığı şeyi orada ahşap bir yere seriyor ve beni daracık bir yere bırakıyor uyumam için. üzerime keşan örtüyor. başka kadınlar gelip başka şeyler örtüyor. etrafı incelemeye başlıyorum. değirmen taşı dönmeye başlayınca ürküyorum hatta epeyce korkuyorum :) kalabalık ve çok ilginç bir yer. buğdayları döküyorlar çuvallardan, zorlandıklarını fakediyorum. orada, benim 3-4 kat büyüklüğümde yuvarlak bir taş... ağır ama tüm değirmeni sallayacak güçteki sesi kafamın taa içine giriyor. herkesin sesi kesiliyor, sadece değirmen ve çark sesi... o çark en kokrtuğum şeydi. annem içine düşen çocukları yediğini söylemişti. yanına yaklaşmaya cesaret edemezdim. derken değirmen taşı tarafından ahşap bir ağızlık yoluyla gıdım gıdım un itildiğini gördüm. muhteşem bir oyun bu, muhteşem bir manzara. gün ağarınca gördüm ki değirmenin içinde her yer bembeyaz, heryer una bulanmış. tatlı bir koku sardı içeriyi. yumuşak, beyaz, sıcak... dışarda kadınlar türkü söylüyor, gülüşme sesleri... uyuya kalmışım...
şimdi ne zaman una dokunsam, dokunmaya doyamıyorum. tanıdığım başka bir yumuşaklık daha yok un gibi. değil mi? unun dokunuşu nede vardır? yumuşacık, şefkat dolu. çünkü o taşın altından geçmek buğdayın, başaktan gelen dikliğini öylesine evirmiş öylesine evcilleştirmiştir ki... artık rüzgara baş kaldıran değil, rüzgarla esen bir zerredir. artık başak iken yani genç iken ulaşamadığı bütünleşme erdemine değirmen taşından geçtikten sonra şefkate dönüşerek ulaşmıştır. değirmen bir bilgedir. sudan ve rüzgardan aldığı bilgi ile kendi katı taşının bilgisini ve gücünü de katarak şefkat ve erdemle zerrelere böler buğdayı. ezdikçe zerrelere böldükçe vahdete ulaşır buğday. neye değse ondan olur. ama beyazlığını, yumuşaklığını ve şefkatini değiştirmez. yani buğdayın özünü hiçbir zaman kaybetmez.
eğer bir su değirmeni görmediyseniz mutlaka ama mutlaka görün. nasıl çalıştığına bir bakın derim. izleyin ve buğdaydan una dönüşen o zerrelere orada dokunun, onları koklayın, değirmen taşının gıcırdayarak ve yeri sallayarak döndüğü eksenini dinleyin. size hikmetli anlamlar yükleyeceğinden emin olabilirsiniz.
d..f..
- bir dilim ekmeğin hikayesini anlatmak için tohumdan da önce çıkmalı yola. toprağın hakkını da vermeli ağzımızda bizi okşayan ekmekle birlikte. ve suyun, taşın, rüzgarın ekmeğimizin içinde birer birlik katığı olduğunu unutmayalım.-
bir günlük yaşam var sakız çiğner gibi sıradan... şopenhaurun insan nitelemesi vardı bir felsefi metninde. insanı zamanı nasıl değerlendiğiyle iligili analiz ediyordu. bir insana bir zaman dilimi verin ve ona ait olduğunu istediğini yapabileceğini söyleyin diyordu. kişi o vaktini nasıl ve neyle değerlendiriyorsa yaşam kalitesi ve insani niteliği kendini ele verir. bunu insanın kendinde denemesi gerekiyor.
bunun başına ne zaman otursam -bu pc oluyor- hemen orada hazırladığım linleri açıyorum. yatarken okuyorum, şehiriçi yollarında. ve okuduğum şeyler birbiriyle çok ilgisiz bağlantısız olsa da mutlaka ortak bir noktaları karşıma çıkıyor. bu tuhaf birşey. hegel okurken gazetede onunla ilgili birşey görüyorum. bilgilere boşluk yaması gibi. bazen çok fazla köşebaşçı okuduğumu düşünüyorum. çok derken bir kaç isim fakat sürekliliği olan bir okuma arzusu. bir nevi takip. sonra sürekli bir haber kanalı izleme hevesi. başımı yastığa koyduğumda da derin bir keder ve ağırlık duyuyorum. o zaman gerçekten bir sümüklü böcek gibi hissediyorum. hiçbirşey yapamayıp çok şey yapmak isteyen. şöyle bir sarsmak sanki dünyayı. öyle de iri şeyler yapmak istediklerim. artık tv izleyemeceğim, gazete okumayacağım diyorum ama sonra sözümü unutuyorum.
sopenhaurun yaşamını düşündüm dün gece. çok kısa bir süre çalışmak zorunda kalmış. hep okumuş ve sakin ama sakil bir yaşam sürmüş. annesinden dolayı kadınlarla arası pek iyi değilmiş. ve bir metninde şunun gibi birşey diyordu kitap okumakla ilgili "günümüz filozofları sürekli eskileri birbiriyle kıyaslayarak birşeyler ortaya koyuyorlar. bu zaman kaybı ve hamalcılıktır" sonradan üniversitede çalışırken hegel ile yaşadığı sorunu öğrenince bu sözü ve birçok düşüncesinin aslında bir sert tavır, hazmedememe olduğunu farkettim. ne yani, büyük düşünürler küçük husumetlerden fikir üretmişler öyle mi? bu bir oyun olmalı, yaşam algıları yani ya da sıkışmışlığın verdiği patlama başka tarafa.
işte bu patlamada ben de varım. hepimiz gibi... kendimi çok ülkesiz, sınırsız, yönsüz ve tarafsız hissediyorum. dünyanın merkezi ruhumda patladığından bu yana dinamitlenmiş böbürlülüğümün dumanını aralamaya çalışıyorum. hani bana ne dünyadan türkiyeden diyemeyecek kadar benden taştım. hani otur şurada iki ev araba muhabbeti yap gündeliğinden köşe bucak kaçacak başka bir yabanilik hali... kuşların bol olduğu bir köyde kalan ömrümü biçip dikip gideyim.
herkes kendi yanmışlığını bilir. en derin sırdaştır acı, tanrıya duyurur beni en iyi. sen kendini yaşayan aşk ağacından koparıp ölgün aşk ateşine atmış bir dalsın. benim daha çilem dolmadı bu ağaçta. aşk yön bilmez ki, sınır, renk, kutsal... aşk kendini bilir ve dinletir. sen git daha, uzaklaş boylamlar ötesine. ben yönsüzlüğümle "mahut" yanayım içimde.
tanrım, tuhaf bir zaman dilimindeyim. kederli ama mutlu...
ellerimin üzeri tırmık izi. tam 9 gündür bir siyam kedisiyle aynı evde yaşıyorum. 3 yaşında. ilk günlerde bir isim koyma telaşına girdik sonra vazgeçtim. "kedi" işte, "fatma." gibi birşey. bir gözü doğuştan görmüyor. fakat çok cana yakın, çok sıcak, çok tatlı bir şey çok. bir sorun var ama. aslında birçok sorun. tüyleri dökülüyor ve ben buna tahammül edemiyorum. elimde sürekli bir elektirkli süpürge ve temizlik kovası, hayvanın peşinden dolaşıyorum. bir sabah yatağıma geldi, sokuldu kafasını gıgıma dayadı. uyudu kaldı. yani çok tuhaf bir duygu, canlı bir varlık seni içgüdüsel olarak seviyor ve bağlanıyor. kendini bir bakıma sana emanet ediyor. fakat kendini emanet ettiği bu "fatma." hayvancağazı iki kez yıkadı. allahım, o ne feryat o ne figan o ne ses o ne direniş... en sevdiğim kışlık polarımı onun için feda ettim. derken kızışma dönemi gelmiş hayvanın, gece yarısı acı acı ağlıyor. susturamıyorum, kucağıma alıp balkona mı çıkmadım gece yarısı, odama alıp cam kenarlarında mı dolaştırmadım, bi kaç özel eşyamı mı önüne atmadım.. yok! veteriner kısırlaştırın dedi :/ buna yokum! kedinin yaşam hakkına taciz...
neyse efenim. bu kısacık ama uzuun 9 günün sonuna doğru hayvancağız bayaa asabileşti. geçen akşam kucağıma almış kendisine şiir okuyordum: "yüzüme bak ve yüzümü hırpala, dağlı bir ifade bırak yüzümde..."
i. özel şiiri miydi? kedicik bu akşam biraz kızgın olacaktı ki tüm şefkatli yaklaşımlarımı ellerimin üzerini haritaya çevirerek karşılık verdi. tabii bir de dün geceden kalma yıkanma acısı :) ne zormuş yahu! evin bir odasını ona bıraktık. ama o tüm evi istiyor. geçen sabah annemin peşinden koşmuş. bi bakmış annem kedinin sesi derinden geliyor! anam meğer kedicağız fırının arkasına sıkışmış :/ yaa hangi ara be! neyse... bu bana ders olsun. ortaokulda balık almıştım lavabonun deliğine kaçırmıştım suyunu değiştirirken. doğum günümde kaplumbağa almışlardı bana bakamadım ablamda şimdi 3 yaşında kocaman olmuş, kek bile yiyormuş hayvan :) taa çocukluğumdan hatırlarım. köyde meşeye çıkmışım. kendi kendine konuşma halleri içinde... bir ağaçta kuş yuvası gördüm. gözüm parladı. tırmandım ki içinde 3 yumurta. hemen tekini eline aldım. hayallerim var, yumurtayı sıcakta tutcaam ve içinden kuş çıkacak, o kuşa ben bakıcam, bağırınca koluma konacak falan... ama ağaçtan inemeden elimde kırıldı yumurta. tekrar tırmandım bu kez cebime koydum ama aynı sonuç. ve üç yumurtayı da ağaçtan indiremeden heba ettim. sonra anneme anlattım, "çok günah dedi, bir ocağı söndürmüşsün" sonra günahtan çok korktum ve hiç elleşmedim kuş yuvalarına. ne günahmış be :) bu kedinin ellerime yaptıkları günah değil mi :)) ne yapsa kızamıyorum ki hayvana. bana niye kızgın davranıyor diye üzülüyorum. analık işte :))
neyse... yakında geri dönecek :/ bir deneyimdi. hani derler ya "aynı evde yaşayamazsan tanıyamazsın, anlayamazsın" falan. hah! bir kedinin nası bi hayvan olduğunu anladım. nankör falan değil ha! candan bir dost gerçekten. gözünün içine bkarak yumuşacık bir "miyauuv" diyor sessizce, o zaman anlıyorsun. sanki seni anlıyor, ne düşündüğünü, ona bakarken ne hissettiğini. öyle birşeyler işte... bir hatıra çektim kendisine madamın odasında.
bundan böyle kek yapacağım. ekmek yapacağım. yemek kokusuna karışacağım. bir çocukluk anıma kanatlanıp... pır pır pır...
dilenci bir yağmurda severken buldum yalnızlığımı. - yine mi ıslandın ?
ötelerden beri yağan yağmur bu! aynı yalnızlıkları ıslatan dilenci yağmur... bu yüzden yalnız değiliz, ayrı zamanlarda ve mekanlarda olsak da; aynı yalnızlığın kuyusu... - yine mi ıslandın ?
evrendeki varlığımdan büyük değil yalnızlığım, biliyorum. ama kendi içinden yollar açıp, kuyular kazıyor varlığının içinde. bir damar gibi dolanıyor, kılcal bir damar gibi... sana ulaşana kadar devam edecek kuyudaki varlık yolculuğum. - yine mi ıslandın yalnızlığım ?
-- evet! çoğalmak için yarına, göğün yere yakarışından besleniyorum.
doğumumla başladı acının miladı. öncesinde yoktu mutluluklar bile. ateş ve su arasında oldu her şey. kuyuyla kule arasında...
d..f..
-devam edecek...-
yüzün kelimelerden örülmüş. şeffaf bir odasın kapısı içine açılan. seni görüyorum. kilidin zemheri baskını akkora yolculuk.
yüzün, çekirdeği çalınmış kırmızı üzüm. seni görüyorum. kanın çekilmiş yer tarafından.
elimi daldırdım yüzüne elim kayboldu. bana, dokunduğu son şeyi gönderdi yaşadığı son şeyi. "gözlerinin rüya susuşu"
yüzün beni özler gibi. odam kapanıyor içine, gece çulsuz bir ihtiyar... yok rüyamın gireceği uyku, beni özler gibi yüzünle oturmuş zamanı bekliyoruz.
sana keskin aşk cümleleri kuramam. anlamı az bunların. buralarda aşk, yaşamla sevişir gibi, ayrılık, akan suyun kayboluşu gibi, tükenerek... sana özlediğim yüzünden ayetler okuduğumu söyleyemem. anlamı bana bakir.. burada beklemek kutsal bir tapınmadır ölüme. gelmeyen yazılıdır göğün diri kavline. beklemek, aşktır su şehrinde. ve mavi bir dalga geçer eski hasretlerin üzerinden boşluğa beyaz köpükler bırakarak.
beklemek adak ister. adaksızım, gelme ki; aşk olsun mührüm. gelme ki bekleyeyim su şehrinin tüm gök kapılarını.
yüzün bana açılmayan kapılarındır "nasıl" çaldığımı sadece tanrının duyduğu.
Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.
Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..."
Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.
Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.
Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.
"İçki?" diye sordum.
"Tabii, neden olmasın?"
Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.
"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.
"Evet, ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil."
"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"
"Güzel sözcüğü yeterli değil."
Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.
"Hala güzel buluyormusun beni?"
İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.
"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"
"Siktir git,lan!" dedi Cass.
"Ona hakim ol," dedi barmen bana.
"Sorun yok," dedim.
"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.
Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.
Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.
"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.
Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.
Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.
"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."
"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."
Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı...Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.
"Hadi gel, sevgilim."
Yanına uzandım.
Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.
"Adın ne?" diye sordum.
"Ne fark eder?" dedi.
Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.
"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."
Yaprağı suyun üstüne bıraktı.
"Nereden bildin küvette olacağımı?"
"Ben bilirim."
Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.
Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.
"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."
"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."
"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.
"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."
Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.
"Döndün demek, it?"
Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.
"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."
"Yok canım, moda bu," dedi.
"Delisin."
"Özledim seni," dedi.
"Başkası var mı?"
"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."
"Çıkar şu toplu iğneleri."
"Hayır, çok moda."
"Üzüyorsun beni."
"Emin misin?"
"Lanet olsun, eminim."
Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.
"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"
"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."
"Pekala," dedim. "Talihliyim."
"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."
"Teşekkür ederim."
Birer içki daha içtik.
"Neler yapıyorsun?" diye sordu.
"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."
"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."
"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."
"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."
Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.
Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.
"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"
"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"
Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"
"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni...kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."
Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.
Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."
Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.
"Neden?"
"Özür dilerim. Haberin yok mu?"
"İntihar. Dün gömdüler."
"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.
"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."
"Nasıl?"
"Gırtlağını kesmiş."
"Anlıyorum. İçkimi tazele."
Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.
Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI ORoSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"
Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.
- bu hikayeyi çok severim. bukowski şiirlerini eskisi kadar okumasam da... bu hikayesi özeldir. teoman ın kupa kızı ve sinek valesi şarkısını her dinlediğimde bu hikayeyi hatırlarım. köprüler metaforunu yazmaya az kaldı...-
nasıl da ağır bir zaman bu. bir dileği kabul mu buyurdun tanrım? uyandım varlık içinde, döndüm kozmik evrim içinde, külli ruha baktım, yanlışlarımı buldum doğru olurken. yanlışlarım evrimleşirken... yanlış -yanıl/maktan...
bana açıl, ruhuma dökül, ağır geldiğinde bilgi lodosunu gönder. rüyamda geldi kelimeler, bilmediğim kelimeler. ne kadar ağır devam etmek derken, ne kadar zor normal kalmak derken... tanrım, gerçekten zormuş. bilmek için varolduğumu bildiğimde yolumun tüm varlıklardan sana çıkacağını düşünüyordum. oysa vahdet! oysa birlik... külli ruhtan dökülen cüzi damlalarda vahdet var. hepimiz birimiz için var. evren, evrilmekten meydana gelen kavramı hala kullanmak istiyorum. külli ruhtan zincirleme dönüşümsüz evrim isek bu kavramı bir teorinin literatürüne ait kavram olarak görüp dışlamak istemiyorum. devamında... varlıklara bakarak, evrene maddeye, somutlara bakarak sana varmak değil mesele. kendi içine bakarak birliği bulmak. evren benim içimden çıktı ben onun. külli bir ruhun damlalarıysak... varlığının emaresi -ki işaret ya da iz aramak değil mesele.... devamı sonra...
seni kaybetmek istediğim her düşümcemde kalbimde daha güçlü zuhur ettiğin için teşekkür ederim. seni kainatta, varlığın içinde, somut olana bakarak aramadım hiç. seni içimde buldum hep, tam da söylediğin gibi, şahdamarımdaki ritimde buldum, yaşamın sözsüz sesiz işlenmiş ruhunda buldum. bana ruhumda varolduğun için teşekkür ederim. bana bakmayı değil görmeyi öğreten düşünceler lütfettiğin için, sesler duyurup beni sevdiğin için teşekkür ederim. şımarıklığımı bağışla, sana küsüp küsüp tekrar sana dönmenin tadı için teşekkür ederim. sunduğun yaşam ve lütfettiğin zaman için teşekkür ederim. ruhum için teşekkür ederim. seni seviyorum tanrım. -amin-
köprüler... takvimlere inanmıyorum, bölünmüş zamanlara ve onlara verdiğimiz isimlere... ben bir nisanım eylülüne kavuşamayan. bu yüzden yaz mevsiminden hiç geçemiyorum. "git" bile denilmemişim, "gel" yok bu lisanda.
d..f..
-kuyudan kuleye uzanan sonsuz ruhumda seni yazgıma emanet ediyorum-
her ağacın başka bir şarkısı vardır yağmurla. baharda, yazda ve sonbahardaki şarkı kış mevsiminde susar. yapraklar ağaçla besteledikleri şarkılarıyla giderlere toprağa. o güzelim şarkıyı söylemenin gururuyla kulaklarımızda o güzel şarkılarının sesini bırakarak...
bu çalan şarkı bir yaprak ve yağmu şarkısı gibi. günün şarkısı olsun.
d..f..
- bir pişmanlık içimde, yapmadığım şeylerden kendimi suçluyorum. gerçekten yapmadığım... -
tüm çocukların yüzüne değmiştir o tatlı yel, ekvatora yakın bir yerden eserek sıcağı özlemiş, serinliği özlemiş tüm taze yüzlere değmiştir bu yel mutlaka. benim yüzüme ilk değidiğinde başka birşey olduğumu hissetmiştim. uzun ağaçların olduğu bir ormanın tam altında olan evimizin iç bahçesinde ormandan kurumuş yaprak süpüren ablalarımın bağrışmalarını dinliyordum. rüzgar arada hızlanıp ağaçlara tutunan son yaprakları düşmeye zorluyordu. bir duvara yaslanmıştım ve o tatlı esintinin içinde ne olduğunu düşünüyordum. neydi yüzüme, ellerime değdikçe bana neşe ve çok tatlı bir hüzün veren şey? bu diğer rüzgarlardan değildi. üstelik çok küçüktüm ve aşkın ne olduğunu da bilmiyordum henüz. ama içime sığdıramamıştım onu, bir türlü isimlendirememiştim. çocukluğumun en çok özlediğim anısıydı o tatlı esintiyle tanıştığım o gün. çocukluğumu ve doğruğum topraklara beni en fazla çeken şeydi o ilk karşılaşma. sonra öğrendim. o esintinin içinde aşk vardı. aşık olduğumda da o esinti sarhoşluğunu hissederim. o şefkatli sarmalayıcı tüm hücreleri eline geçiren sıcak şey.
bu akşam yine karşılaştım onunla. üstelik aşıktım da. sonra, sonrası.. yok. çocukluğuma ve tüm çocuklara gülümsedim. sonra da sana... gülümsedim.
bu şarkıyı ilk defa dinledim. tıpkı o tatlı esinti gibi. koma amed - amediye
d..f..
- :) -
seninle ilk tanıştığım gün tüm aşklarımla tanışmışım meğer.
bu başlıkla ilgili çok düşünmüşümdür. çünkü hayal dünyası sınır tanımyan, hayal zengini biriyim. hayal kurmak gerçekten çok önemlidir benim hayatımda. hayal kuramayan biri yoktur herhalde diye düşünmüşümdür hep çünkü hayalsizlik çok büyük bir eksiklik. ama varmış, bazı arkadaşlarım hayal kuramadıklarını söylerler.
hayalperestlik kendimi hatırladığım o ilk zamandan bu yana hep benimleydi. bu sebeple onu çok sık düşündüm. ve hayal kurmakla ilgili söyleyebileceğim en güzel ifade " hayaller gerçeklerin yapı taşlarıdır" sözümdür.
gerçek dünyanın sınırlılığı, şartları; olmasını istediğimiz, arzuladığımız birçok şeyi elde edemediğimiz için içimizdeki o sonsuzluk hissiyle kendimizi köşeye sıkışmış buluruz. bazen de merak edip de yetersiz kaldığımız şeylere ulaşmayı isteriz.
uzayda yürüdüğünüzü düşündünüz mü hiç? ayın üzerinde top oynadığınızı, uzay boşluğunda yüzdüğünüzü, satürnün halesinde bisiklet sürdüğnüzü... evet, elbette olmayacak hayaller bunlar hatta ütopya. ama ne önemi var, hayali hayal yapan sınır tanımamazlığı ve sizin kurgu dünyanız, sınırlarınızın genişliğidir. bu ütopik düşünceler, hayaller size yapabileceklerini hatırlatır.
kurduğunuz hayalin gerçeğe ne kadar yakın ya da uzak olduğunu kestirebilirsiniz. bazı hayaller sizi yatıştırır, bazıları sabretme sürecinizde sizi oyalayan, zaman kazandıran kurgular oluverir. bunları kendi yaşantımda çok sık yaşadım. sürekli iniş çıkışların olduğu bir dünyada iniş bölümüne geldiğinizde size çıkışları hatırlatan ve o tadı ve heyecanı yeniden verecek olan enerji anılar değil hayaller olur hep. hayaller yaşanmamışlıkların heyecanı ve ilkliğiyle doluyken anılar güven verici, güçlü bir mazi sunda da hüzünlüdür. ve yaşandığı için daha yüksek bir yaşam standartını istemektesinizdir artık. örneğin bisiklet kullanmışsanız motorsiklet için hayal kurarsınız.
ve elbette hayallerin de zaman içinde sizin değişiminizle şekil değişikliğine uğradığını görürsünüz. bazı hayaller günlük ufak şeylerdir bazıları ise tüm yaşamınızı kaplayan uzun vadeli ideallerin gerçekleşme arzusudur. zaman içindeki değişiminiz uzun vadeli yaşam hayallerinizde de değişikliklere yol açar. bu hayal değişikliği bocalamaya da sebep olur. çünkü uzun süre aynı hayali kurarken değişen bakış açınızla başka bir yol çizmişsinizdir ve yaşamdan başka beklentiler içine girmişsinizdir. o uzun zamandır kurulan hayalin yerini başka hayale bırakması uzun zaman alabilir. çünkü baştan sona bambaşka bir kurgudur.
hiçbir zaman hayalsiz kalmamalı insan. dünyanın sıkıcı ve can yakan gerçekliğinden kaçıp sığınacağımız yegane masal dünyasıdır hayaller. ve insan hayatında hayalden daha öznel başka bir yorum yoktur. anında oluşan koreografi, fon, replikler, roller... romancılar, hikayeciler, şairler hayal dünyasını en iyi kullananlardır herhalde. sanatın kendisi hayalden doğan, hayal gücünün sanatçıyı doğurduğu bir ilişki... gerçeğin tam kendisi taklit; yorumu ve dönüşümü ise hayal gücü ile yoğrulan başka bir ürün. işlenmişlik...
dolaysıyla hayal kurmak biraz horlanan ve güçsüzlükle yorumlanan bir iç dünya sanki günlük yaşamda.
istediğiniz birşeyin şiddetini ne belirler biliyor musunuz? hayal! hayalde ne kadar mutlu ve iyi hissederseniz kendinizi onun gerçeğini arzulamanız da aynı oranda şiddet kazanır. ve bu arzunun şiddeti sizi azme ve hırsa götürür. çünkü hiç bir hayal gerçeğin tadını vermez. gerçeğin o daha şidettli tadı için çalışırız. ama sadece hayalle yetinmek ve bunun için çaba sarfetmemek bir çeşit ruhsal bozukluk olmalı, zayıflık... özgüven eksikliği... hayalin gerçekleşmesi için çaba sarfetmeyenler hayalin işlevini özümseyememiş sefillerdir ve hayalin kırığını ruhlarına batırıp kendi yaşamlarını kanatırlar.
birşeyi gerçekten istediğinizde tüm kainat onun gerçekleşmesi için çalışır - jonathan bach7martı kitabından. bu cümleyi lisede okumuştum ve sonrasında olabileceğini düşündüğüm tüm hayallerimi gerçekleştirdim. küçük küçük... sonra büyük... ve biliyorum çok daha da büyüyecekler yaşamımda ben varoldukça.
ama değişen yön ve esen şiddetli rüzgar neyi için istediğimi soruyor ve emin olmadan karar veremiyorum. hayal kurmak kesinlikle bir incelik. estetik, ahenkli, zengin ve güç veren...
gerçekten iste, hayal et, sabret ve bunun için çalışmaktan vazgeçme. arada bir durup onu ve olabilirliğini sorgula. olmasını gerçekten isteyip istemediğini, içinde eskisi gibi canlı kalıp kalmadığını sorgula...
ah daha çok şey var da geceden sabahlara uçuyor sözler.
d..f..
- bir hayal bir yolculuk... gerçekleşmeyecekse hiç hayal olmamıştır -
lovefool... aşk ama kutsal kandırmacalardan değilim. istiyorum :)
izlemeye geç kalınmış bir film izledim. "kız kardeşimin hikayesi"... filmin sonunda ölümü ve yaşamı sorgulayan kız şu cümleyi kuruyor "neden öldüğümüzü hiç anlamış değilim ve neden olduğumuzu da..."
annemin birkaç gün önce sohbet esnasında söylediği şeyi hatırladım. "ben küçükken hiç ölmeyeceğimizi zannediyordum. bir gün biri öldü dediler, o gün ölüm diye birşeyin olduğun öğrendim. çok korktum." bunu duymak beni çok şaşırttı gerçekten. hep dünyada yaşayacağımı düşünmedim hiçbir zaman. annem bunu hayatının hangi döneminde yaşamış bilemiyorum sanırım çocuklu dönemiymiş. ama her daim bir yaşam düşüncesinin varlığı ve ölümü öğrenmekle bir sonsuzluk kaybna uğramak bu dünyadan, tüm somut duyulardan...
sahi, bir gün biri gelip bize artık kimse ölmeyecek dese nasıl karşılardık? bu da başka bir korku değil midir, varolmanın o ağır yüküne bir dünya sonsuzluğu iliştirmek! bu annemin ölümü öğrendiği gün gibi korkutucu.
d..f..
-her gün yüzüne bakıp kuşa daha çok benzediğini farketmek benden gökleri kopartıyor, çalıyor. ölüm var anne ve ne mutlu ki sadece senin için değil, benim için de var. "montana'da"...-
"şiddet meyalim vallahi dertten" filmin ismini unuttum, aptal saptal bir filmdi, haluk bilginer ve özgü namal oynuyo diye izlemiştim. ama bu replik aklımdan çıkmıyor hiç. kendimden birşey bulamsaydım, içimden birşey çoktan unuturdum herhalde. tabii filmdeki şiddet öldüresiyeydi. oysa bendeki şiddet daha başka. bir dönem kendimi dünyanın merkezi sanmak istemiştim. - bu beni güldürüyor gerçekten, aptalca, aptallığıma - aslında bir çeşit savunma mekanizmasıdır dünyanın merkezi olmak. sen ve diğerleridir herşey. sen merkez olunca diğerleri de sana tabi oluyor. evet, doğrusu bu durum kendine güvenin mi aslında gerisinde yatan güvensizliğin belki de bir tezahürüydü. aslında tezahür de doğru tasvir değil, kılıf demek daha doğru olur bu zaafiyete.
şiddet duygusunu bende kederden orataya çıkıyor gerçekten. keder kadar şiddetleniyorum ama bu şiddeti dışa vururken çarpma savurma değil de öyle cümleler kurmayı seçiyorum. ve bağıran şarkılar, kulağımı patlatan elektro gitarlar duymadan sakinleşemiyorum. içimde tek ayağı kırık bir kısrak var ve onunla koşmak gerçekten çok güç. ama koşmayı öğrenince de ağrısı sevke dönüşüyor.
şiddet... fiziksel bir enerjide var içinde elbette. deliye dönen parmaklarımın harfleri onlarca kez aşındırması değil bu fiziksel eylem, bir uçtan bir uca yürümek, konuşmadan, durmadan... 20 25 kilometre... öğrenciyken bir terasımız vardı. çok yağmur yağardı kışın orada. terasa çıkar saaterce açık havada dolanırdım ve bir yanım da donardı soğuktan. şimdi eskisi gibi enerjik değilim ha, üşümemek için hep yürümeliyim.
işte başladı o şarkı yine. alanis morissette... - http://www.youtube.com/watch?v=dR6mEu5-egA&feature=related - artık rammstein dinlemiycem. "pusy" den sonra çok itici geldi. orjinal izleyeceğim diye neyseki sonuna kadar gidemedim. gerçekten faşistler. faşizm cinsellikte de vardır. en azından yeni albümlerini ve sonrasındakileri dinlemiycem :))
d..f..
-şiddete meyalim vallahi bu kez başka-
evet arkadaşlar şiddeti cümle içinde kullanalım iyice anlamak için: bizim şiddetimiz var, annem bana şiddet aldı, ben yolda şiddet gördüm.. aman allayim, sonuncusu beni gerdi-
- kendi yazıdıklarımı okumaya katlanamıyorum. bu sebeple imla kural ihlallerine ve yazım yanlışlarına, cümle düşüklüklerine kusur bulun da tembelliğime bulmayın nolar-
birkaç saat önce, tv de bir kanalda masonlarla ilgili bir program izliyoruz. bir tarihçi birkaç akademisyen... annem fındık kırıyor bir yanda. reklam arası giriyor o esnada ve ablam kanalı değiştiriyor. iki sevişken insan iştahla öpüşüyor çıkan ekranda. annem bir anda irkilip "masonlar mı öpüşüyo" diye şaşkınlık içinde soruyor... biz gülüşme halindeyiz.
akşam dayımızı ziyarete gittik, 75 yaşlarında belki daha fazla. çünkü son zamanlarda yaşı hep geriye doğru sayıyordu sanki. çünkü yaşam bu aile için çok tatlıdır. yaklaşık bir ay önce bize gelmiş, koyu bir sohbet dönmüştü. çocukluğundan girip siyasetten çıkmıştı. sonraki hafta çok sevdiği o sohbetli geceyi tekrarlamak için bize gelirlerken fenalaşıyor. ziyarete gittiğimizde hiç konuşmuyordu, sadece yatıyor ve bize bakıyor. ablam dayanamayıp ' dayı neden konuşmuyorsun, yoksa bize küstün mü?' deyince zar zor birkaç cümle kurdu. odadaki kasvetli hava biranda dağıldı. iyi olduğunu, iyileşip bize gelmesi gerektiğini söyledik. dinlenmesi için yanından ayrıldıklarında ben odada kaldım. bir süre baktım. yüzü çökmüş, iri göbeği ve göğüs kafesi oyuna koşan çocuklar gibi heyecan ve hızla inip kalkıyor... ama yan tarafa düşen ayağını toparlamaya takati yok. oarada, uyumadan yatıp gözlerini kapadığı odada neler düşünüyor kimbilir? ve zaman onun ruhunda hangi hızla akıyor, hangi telaşla? yorganı üzerine çekip alnını sıvazladım. incecik ter tabakası ve sıcak.... ne güzel bir insana dokunduğunda sıcağı hissetmen. üstelik endişe ve korku içindeysen biraz da. sıcak, sımsıcak...
annem trafik kazasında ölen bir gencin haberinde üzülüp yaşama duyurmaya çalışıyor. 'insan hangi yaşta olursa olsun, hep yaşamak istiyor' diyor. içimizdeki sonsuzluk cipi, bu duyguyu ruhumuzda salgılayan herhalde. ölmeyi isteyenlerimiz de içlerindeki o sonsuzluk hissinin sesinden kurtulmak isteyenler. çünkü çok zor bu hisle bu dünyadan gideceğini bilmek. ötesi bir muamma ve mahfuz.... nasıl bir alem, bu aleme nasıl uyum sağlayacağız düşüncesi... bu sonsuzluk duygusu ne garip birşey. beni tanrıya bağlayan ikinci önemli bağ.
derken annemin özlediği bir köy manzarasını anlatmasını hatırladık. bir kuş vardı diyor, 'guggu guggu' diye bağırırdı. gözleri kısık, incelmiş dudağını uzatarak gukku kuşunu düşünüp onun naif sesini çıkarıyor bizlere. ve ekliyor. ' guggu guşini kim önce duyarsa onun işleri rast giderdi'
bu dürtü, acının içkinliği acıyla. acıdıkça acıtmak istersin. acı varlığını hissettirir, kendini hissettiğin en güçlü an acıdır. bu bir varlık savaşı acı çekerken acı verirsin ve savaş büyür. acının şiddeti varlığının büyüklüğünü ifade eder. kendini dünyanı merkezi hissedenler en çok acıyan ve acıtanlardır.
acının sesini en gür çıkaran şey ihtiras olsa gerek. elinin yetişmediği, dokunamadığının merakı ve iştiyakıyla.... elinle dokunamadığına hayalinde ruhunla dokunursun, özgür ve sıradışı. bir evren vardır, sonunu merak ettiğin. sınırlılılığını başka bir sınırlılık içinde bildiğinde ihtiras artar. orda bir evren köşesi var uzakta, gitmesek de gelmesek de orası da bizimdir. işgalci bir yapımız var ya, merkeziyiz her içimize aldığımızın ve içine girdiğimizin. elimizin yetişmediği o yerlere dokunabilseydik kesip biçmek isterdik yıldızları yerinden bir sevgilinin saçına tac yapmak için. değil mi? merkez olduğunu hissettirip merkez olduğumuzu da anlatmalıyız.
acıttığın kadar büyüksün, acıdığın kadar büyük...
-esperanza fernandez 'tangos' ta paco fernandez le ritim veriyor acıya. tellere vuran parmaklara ve kadının yüzüne bakın. -
tanrım! hiçbir yere yazmasam artık! bir eylem olarak yazmasam ve öncesinde düşünmesem... ah delilik! kıvrak ve ucube yol, ötesiz ve berisiz hal... şiddet şiddet şiddet... doğur, seviş, öldür, öl... edilgenliğimizde doğurturken bile şiddetin içindeyiz.
annemin yüzü son aylarda bir kuş gibi. güvercin. bakışları kanatlı, gülüşü tüy gibi hafif. sesi güneşli havalar. şiddetli bir huzur, şiddetli bir yaşama sevinciyle dolu, ne mutlu!
eski bir şehre gittim, yolculuklarda neyi kaybetmek istediğimi düşünerek.. tren iştahlı bir boğa gibiydi yolda. zamanın dışardan hızlı geçtiğini hissettim.
..ve anlatırken derinliği... yaşamı bir sevişme arzusuna sıkıştırıp ölü bedenleri yığıyoruz kapı ardlarına. bak şurada duruyor biri, dilinde yusufcuk kuşu, sokulup ölmüş kapımın menteşesinde. gömemiyorum. kanatları bende, göğe onlarla yükseliyorum. derinlik dedim dinleyene, hani bilmek gibi ağrının dilini yaşam alanında. sahi, ne demiştim şimdi hatırlayamadığım :)
gidip uyuyayım ha! kirpiklerim dökülüyor uyanıkken boyuna.
-üç noktanın belirsizliğini öpeyim. şurda bir okkalı (...) siz beni hiç duymayın, dünyayı kafesleyen soyut matematiğe geçireyim-
istisnalar kaideyi bozmazmış, kurunun yanında yaş da yanarmış. genelleyen dumura (...)
yazmak, yazmak, yazmak... neden yazarız yahu? derdimiz nedir bizim? daha dün gece, başım yastığa düşer düşmez başlayan bir yolculuk. saatler ilerliyor uyku yok! yastığa değip hışırtayan gözkırpıştırma sesi kipiklerimin, kulağımda irileşiyor. uyandığımda dökülen kirpiklerimi buluyorum yastığımda. uykusuzluktan ölen kirpikler...
bir anlam uydurmaya çalışıyorum kendime. içinde tüm sorularıma bir paye biçebileceğim iri bir anlam! neyin peşinden sonsuza kadar gidebileceğimi düşündüm. -tanrı olabilir mi? hayır!- aşk diyorum, bittiklerine şahit oldum. bir çekim gücü, cazibe merkezi olmalı mutlaka... kirpiklerimin müziği eşlik ediyor. evet, merak neden var? merak...
evrenin varoluşunu/yaradılış sürecini merak ettiğimde... 'big bang' dedi bilim. büyük patlama. o patlamanın yorumunda bir seçim yapıyorsun, yaradılış mı tesadüf mü? içimde sezgisel bir çekim, tesadüflerin anlamsızlığını ve sebepsizliğini hazmedemiyor. bir doğal sistemler zinciri içinde bir tesadüf bile diğer sistemlerin nizami çalışmasına ihanet ediyor gibi, eğreti... 'kün fe yekün' ile big bang... sıfır hacimli bir kara delik ve onu dışa çeken muhteşem bir güç, fiziksel olarak formulüze edildiğinde sıfır hacim 'hiç'e tekabül ediyor. sonra evren genişliyor diyolar bilim. dışa doğru açılıyor daha olduğu o günden beri. sonu neresi, nasıl bir son olacak? ya açılıp merkezin çekim gücünden kurtulacak ve savrulacak ya da tekrar içine doğru kapanacak. dünya içindeki fizik kuralları evrenin prototipi gibi. gitikçe genişliyor evren hem de tüm sistemleri aynı muhteşem dengeyle. nedir sürekli bir oluşa tekabül eden anlam? kimi doğa kimi tanrı isimlendirmesiyle kabullenmiş.
tüm bunlara yani tüm bu oluşuma ve devamlılığa bir başka bakış açısı da katmamız gerek. çünkü o bir dil, güçlü ama kavranması güç bir dile sahip. insan kalbi ve evren birbirine paralel varlık gösteriyor. evren gibi genişliyor kalp de. ve içinde binlerce aşk yumağı, harlanmış, tutuşmuş, yanmış, vaktiyle sönmüş aşk ocağı -yıldızlar- var. ruhumuzda beliren bazı ışıkların yanıltıcı olduğunu -sönmüş yıldızların yadigar bıraktıkları ışık yolculuğunda- anlıyoruz zamanla. aynıyız evrenle, aynı, itiş kakış, çekim ve yok oluşlar yaşıyoruz, hafızasal, kalpsel, ruhsal... evrenle aynı big bangta doğmadık mı, aynı 'kün fe yekün'de? muhteşem bir şiirin farklı dilleriyiz sadece.
o halde en başa döndüğümde şunu soruyorum kendime. aşk için değilim burada. ama aşkla devam ediyorum hep, varolduğum sürece. varlığımı anlamlandıran ve evreni de dışa doğru genişleten o 'merak', ötelerde nelerin olduğu...? değil mi? içimizde 'merak'ın olmadığı bir günün nasıl geçtiğini düşündünüz mü hiç? karanlık geçer, çok karanlık! yeni bir hareketi ve öğretiyi ekleyemediğimiz günün ne kadar anlamsız ve yavan olduğunu, kirpik hışırtılarının gecemize müzik olduğu zamanlarda merak değil midir bizi oyalayan? perdelerin ardı, nelerin olacağı, yorumlarımız beynimizde bitip tükenmeyen. tıpkı bakılan fallara duyduğumuz merak gibi.
bizi sonsuza kadar götürecek olan teş şeydir merak yani bilmek. bilmek arzusu. o aşkın özüdür. çünkü kutsal kitapların metinlerinde tanımak sevmenin ilk şartıdır der. bu cümle üzre düşünelim tekrar. evren dışa açıldıkça işgal ediyor merakıyla bilgiyi. içine alıyor genişledikçe. içine aldığını seviyor ki bütünleşiyor genişliği. tıpkı kalbimiz gibi. bildikçe tanıyor ve seviyor. sevmedikçe yıldızlar gibi söndürüp alıyor aşkını sıcaklığından, buz gibi anlamsız bırakıyor. oysa buzun anlamı da bir karşı anlamın gücünün varlığıdır ve şiddeti. bilmek, aşkı anlamlandıran ve içine nedenlerini de alan bir big bangtır. her yeni bilgi yepyeni bir yaratımdır. bilmediğin yoktur çünkü. bilgi senin ona müdahil olup, kavradığın anda, varlığını anlamlandırır ve bildiğinin varlığı da tarafından tanınır yani var sayılır.
ben bilgi için varolduğumu ve onun için yaşam yolculuğumu devam ettirebileceğimi kavradım. ve bilgiye tat veren aşk, çok acıtmadan bir genişlemeye yarıyor. evet aşk ve acısızlık... bu aşkın tanımı bir kadın ya da erkek bedeni olarak tanımladığımızda yukarıda yazdıklarımın hepsi buharlaşıp yok olacaktır.
bu noktada derinlik, kuyu ve kule metaforlarımı biraz daha irdeleyip buraya aktarmak isterim.
ama bunu yapmadan dün gece kavradığım bir bilgiyi daha not alayım. şiddetin varlığı. malum son günlerde çok fazla yaşamımızın içinde oysa şiddet her an varolan bir eylem rengi... oya baydar son aylarda çokça severek takip ettiğim ve düşünsel gücünün sağlam ve insani zaviyeden yüksek beğeni duyduğum bir münevver. 'mücadele' kelimesi savaşı anımsattığı için ve savaş literatürüne ait olduğundan onu kullanmak istemiyorum diyecek kadar militarizme ve savaşa karşı bir münevver. varlık...
farkettim ki şiddetin varlığını kabul etmemek ve onu tanımamak, ona yaşam alanı vermemek, şiddetin kendisi gibi, şiddete denk bir eylem! aman tanrım :) şiddetin varlığını tanımama şiddeti... oysa doğanın dilinde, tüm yaratım sürecinde 'şiddet' hayati önem taşır. evrendeki tüm varlıklar, varoluş süreçleri içinde onlara varlıkarının anlamını ve işlevselliğini katan özelliklerini hep bir şiddet sonucu kazanmışlar ve şiddetle bir çeşit sınır atlayabilmişleridir. efendim bakınız doğum, ölüm, kazalar, sel, deprem, fırtına gibi... bu noktada şiddeti yok saymak ya da tanımamak, şiddet içeren cümleleri kullanmayarak hümanist bir yaklaşıma soyunmak aslında insani yönlerimizin kaba bulduğumuz kısımlarını tanımayarak kendimizi eksiltmemiz. doğal yaşamın bir parçası olan şiddet olgunluğa giden yolda varlığı eviren ve dönüştüren çok önemli bir kavram. belki de en çok bu noktada şiddet hümanizm için varolmalı. -savaş kavramının bizzat kendisini bu şiddet tanımının içinden soyutluyorum çünkü henüz onunla ilgili sorularım çözülmüş değil-
biraz uzun oldu farkettim :) ama yaşam dediğimiz bir ağrımız var madem ona şekil vermek için sözü kısaltmak malzemeden çalmak gibi manidar (!)
çok çok eksikler var yukarda eklemeyi unuttuğum çünkü uykusuzluk içinde debelenen akıl sızıp ayıldığında veri kaybına uğrayabiliyor, affola aklım affola...
-yazmak için yazmadım, neden yazdığımı yazdım. ölen kirpiklerimin mezar taşına methiyelerdi-
Günlerdir ağır bir uykudayım. Duvara dayadığım bakışlarımla Babamın kuyusundan can çekiyorum. Can çekiyorum ‘la havle’ Ölü gözlü balıklar, Solungaçsız adamlar Kahırla örülmüş saçlarından tırmanıyorum Saçlarım dökülmüş karanlıkta. ‘la havle’ baba! Gücüm yok, Sana yalan söylemeyeceğim. Benim neslim duyurmayı bilmiyor kuyulara itirazım var baba, ‘la havle’
Kuyuya kar yağıyor Saçlarını seyrediyorum Ellerim kanıyor tutunduğum beyazdan Karanlığına siliyorum. Bir nefes sokuluyor koynuma Sıcak, diri ve çirkin… Beni babama bırak diyorum Uyku uyanıyor sırtımdan Sıcak bir bayram gününe hafifleyerek... Amcam, öldün demek!
Babalarımız gittikçe eksiliyor kardeşler, Durmaksızın bir ademe dayanıyoruz. Zamanın akbabaları, Babalar öldüğünde anaların zamansızlığına sığınacağız. Gözlerimi kırpıyorum An ve an kuyu…
Tanrım! la havle babasız doğan her yeni güne! Tanrım! la havle babası doğan her yeni güne Kaybetmeyi öldüğümüzde öğreteceğiz.
d..f..
- gözlerinde en iri kuyu, çek beni saçlarından al içine ve uyu/t -