27 Ocak 2010 Çarşamba

"kaderini sahiplenmek"

son birkaç gün kötüydü. acı kayıplar, hastalıklar, didişmeler derken... ne kadar bir adım dışında kalsan da aslında herşey senin içinde oluyor. biri doğsa da, ölse de senin içinde tüm bu oluşumlar. en acıtan hikayeyi kim anlatacak diye merak ederim hep. çok duydum fakat su gibi akıp da acıtanı görmedim henüz.

birkaç gün şehir dışındayım. otobüs camından uzun metrajlı düşün turlarına çıkacağım. en istediğim şey belleğimden kelimeleri alıp beynimi boş bıraksalar birkaç gün. ne güzel olurdu.

"kaderine sahip çıkmak" dedi saryoşa. çok dokundu içime. bunu bir ömürlük harita gibi düşünmedim hiç. öncende ve sonradan olanların içine doğmak ve onlardan gitmek. bazı kelimelerin içimde edindikleri yer çok daha derin. kader bunlardan biri. dinsel bir motif olarak bakmıyorum kadere sadece. o bir simge... kadere sahip çıkmak kendinle yüzleşmektir çünkü. şartlarını bilmektir.

odamı sana bırakıyorum. yüzünü içime sığdırıp "kuyudan kuleye" tüm boyutunla sesini yanımda götüreceğim. göç... kalbi göcüm sende bitti. daha derin ufuk, daha derin ses bilmiyorum. çekmiyor beni göğün ötesi. bak göreceksin, bu "son".

yüzüne taşınıyorum, duyuyor musun?

evet, döndüğümde ilk işim ekmek yapmak olacak. tariflerim birikti. fotoğraf makinemi açamadım, yoksa bekleyen bir ekmek vardı içinde. güzel tarifler bilen lütfen yazsın. una dokunmak şefkatli bir duygu.

d..f..

- adam hurst, çellist... bulun dinleyin bir yerlerden. iki tane videosunu ekliyorum. -



23 Ocak 2010 Cumartesi

ekmek kokusu



yalnızlığımı al yalnızlığının yanına.
uyusunlar bir süre koyun koyuna.
bir pencereden göğe bakalım
mavide yeni sesler bulalım kendimize.
yeni kentler, kapılar, sular...

tanrı, benim için yeni yoktur diyordu.
eskileri insan verir insana
yenileri de tanrı yaşama...
tanrı, benim için yeni yoktur diyordu.
seni bana verirken de
yaşamı yenimde yeniliyordu.

...
...

kendime suçluyum.
demin duydum,
düşüncelerimden geçerken siyah
o beyaz seslere sağır oluyordum.
sağırlığımı duydum.
her şeyin güzel olduğunu sayıklıyordu.
güzeldi bir ekmeğin kokusunda ölümü unutmak,
yaşama tok tutunmak kadar
akıcıydı tadı buğdayın.
ve sen bu kez de ekmek kokuyordun.
kendime suçluyum.
her şeyin çok güzel olmasını beklemek
çok kederli bir oyun.

hayat ağacına tutunuyor umudum
sözlerin değdikçe gazelleniyor.
sunak gözlerine verilen miat
aşk buğdaya dönüştükçe uzatılıyor.

- edilgen eylemlerin hüznüne dair
kısa bir yazgıyı kucaklıyorum.-

ey muteber buğday, toprak aşkına!
aşk çalıyor ekmeği umut adına.

d..f..

-aşk karına aşka aşeriyorum-

21 Ocak 2010 Perşembe

sözlerin değişen yüzü




keskin aşk sözcükleri kuramıyorum eskisi gibi. bir ucu aşka bir ucu ölüme bağlı olan, üçüncü seçeneğin sözde olmadığı... "yalancı şairler"dir bunlar. bunu söylemiştim bir yerde, şiirde bağırıp ağlayan, uçuk cümleler kuran aşk şiirlerini hor görmüştüm ve şairlerini yermiştim. "küçük şiir" yazıyorlar demiştim. şiir yalan değildir, ütopya da değildir. bunu ben de yaptım bir dönem. saçma sapan bir hınç bu! hınç derken de o yüz yüze aşkın hırpalayan ve "ben" olmaktan götüren halidir o hınç. ne yapsan kendine yaranamazsın, kendin silik bir varlıktır burada ve varolmak için hınç içindedir bir kişiye karşı.

keskin aşk cümleleri kurmadığım/kuramadığım bugün, aşkı gündelik ama içkin kelimelerle acıtmadan yazmak daha rahatlatıcı.

"yüzünü özledim" demek gibi, "sahih" kelimelerden.

bugün en güzel şiirim iki kelime:

"yüzünü özledim"

d..f..

-yüzüne göç ediyorum, duyuyor musun?-

20 Ocak 2010 Çarşamba

eksenin genişliği ve yalnızlık




kayıt altına alamıyorum düşüncelerimi
yörüngesiz, uçarı...

"bir öpüş kadar ölçüsüz" -neruda- der gibi şairin..
...

"Sanıyorum, şiirimin temeli yalnızca
yalnızlıkta değil, fakat bir bedendedir de
ve ondan sonra başka bir bedende daha,
yeryüzünün bütün öpüşleriyle
ve ayın tekmil teninin altında." -neruda- ya da...

gün gün anlıyorum, yaşamak tuhaf bir karmaşa kendi bütünlüğünde. ekseni yok. ne bir aşk bir ruha ne de bir güruha... toplumsal travmaların acıtan seyrinden bir kuytu aramak, biriktirdiğin kesikleri koynuna saklayacağın. "en büyük mutsuzluk yalnızlıktır" -cesare- sözünü tanrıyla ilişkilendirmeden günlük yaşamdan içimize çektiğimiz duygularla karşılamak istedim. bu büyük mutsuzluğun en şiddetli karşılığı aşkın gücü olsa gerek. şiddetli bir karşılık bulma, yalnızlığı aşkın içine alıp eritme çabası. aşkta yalnızlık yok mudur? buradan yine insanın eksenine yöneliyorum. kendi ekseni ve dünya ekseni ufku açarsak...

bugün anladım ki kendi eksen ile dünya ekseni yok, insan zamanda ilerledikçe ekseni açılıyor. insanın hiçbir zaman kendi ekseni olduğu bir dönemi yok. sadece o bir eksenin darlığı var. ve o darlığın içinde bile kendi ekseni yok. zaman ve yalnızlık doğru orantılı bir ilişkide.

orada gözlerim dolduğunda aşkı hissettim, yalnızlığımı ve kalabalığın iri gücünü. hepsi ayrıydı birbirinden ve hepsi kendi başına çok anlamlıydı. aslında içinden çıkamadığım soru aşıkken yalnızlığını kaybettiğinde gerçekten mutlu oluyor musun? cevabım hayır. cesare tanrıyı/tanrısızlığı anlamlandırmak için kurmuş bu cümleyi. ben mutluluk ve tanrıyı bir hesaplaşma halinde kurmak istemiyorum. tanrı değil insan eli var tüm yaşam alanlarında. bu irade ve tercihtir.

mutluluğun hamuruna inanmıyorum. bunun karamsarlıkla ilgisi yok. mutluluk çok fazla uçucu ve hafızasız bir oyun. ben huzura inanıyorum. kalp-vicdan rahatlığına. sükunete inanıyorum. yalnızlığın mutsuzluk değil ama huzur getirdiğine inanıyorum. huzuru mutluluktan yeğ tutuyorum ve kalıcı buluyorum, karakterli buluyorum. huzuru mutluluktan çok seviyorum. çünkü çok doğal bir duygu, acı içinde de huzuru bulabilirsiniz ama mutluluk çok keskindir. bu sebeple yalnızlığı da çok seviyorum. insanın kendini keşfetme yeri yalnızlığıdır. en yalın hali yani, en çıplak ve insan hali. huzuru en kolay ve teklifsiz bulduğu yer yalnızlık...

özetlersek... insanın yaşam evrelerinde birden fazla ekseni yoktur. zamanla paralel genişler eksen. kalbin evreni model alıp dışa genişlediği gibi, ruhla dışa doğru genişler. aşk ise eksene en hızlı genişleme imknını sağlayan boyuttur.

yalnızlık mutsuzluk değil, huzur üretir.

d..f..

19 Ocak 2010 Salı

sevdiğim seslerden bir içdeniz



Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.
Bir bugün mü , başında bunca bela.

Hatırla ,
bulut değildi , umut hiç değil
üstümüze abanan - isli duman.
Biz ki milattan önce , milattan sonra
acı kara yıllar devşirdik sabırla
beyaza dönsün diye devran.
Kimi zaman bir çığlıkla çıktık , çığ altından
bir çığlıkla yıktık surları kimi zaman.
Biz ki nice tuzaklardan , sunaklardan
korlardan , korsanlardan kurtulan
kurban.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.

Sesin gökyüzüne akan ulu bir çavlan
susma , zamanın durağı yok.
yok tarihin molası.
Bırak sesin gökyüzüne aksın , yıkasın yıldızları.
Kapama şarkını , şarkını kapama
durma öyle kendine uzak.

Yanlış susuyorsun - gözlerin ağıt -
maviye bak.

Değer kıyımlarına en soylu yanıt
şarkıyla
güneşe köprü kurmak.

türkan ildeniz - beyaza dönsün diye devran

- bu özel bir şiir benim için. şairin sevdiğim tek şiiri. bir gece kesiği gibi...
..devamında adam hurst çellosu debisini arayan bir nehir gibi... -

18 Ocak 2010 Pazartesi

erken gelen günden

sisli ıslak bir sabah.
toplandık yaşamak için bu sabah meydanına.

"şu feleğin işine bak"

toplandık yaşamak için avutuyoruz birbirimizi. umut mu diyoruz kardeşler?
- eksiğiz hergün senden, artıyoruz yaşamaya...

d..f..

- işgal bitimsiz bir alan. talan/tarumarda güven... kuşku gece yuvası... -

günaydınlarım umudu..

17 Ocak 2010 Pazar

gece gelen sözler'den



burada kime sen desem
o sen oluyorsun.
bir anne, bir oğul
bir kuşun kanadında yol...
sırayla usul usul
dünyamla kavuşuyorsun.

...

uyandım
ezan okunmakta.
bir tanrı şadırvan inşa etmiş
seher vaktine.
uyanıp kesilen yerimle
yıkanmamı istiyor onunla rüyalarımdan.

uyandım
tanrımı beni beklerken buldum
karanlık odamın kuş kenarında.
kanatları arasında yolculuk saklıyordu.
sana gülümsedi
gülümseyişinden ben çıktım.

d..f..

-dokunulmamış sözlerimin bakiri, uyan... -

16 Ocak 2010 Cumartesi

hımm... bir tarif bir tat ve birkaç not



pekala, nihayet ekmek yapabildim :) efendim yemek yapmanın bir sanat olduğunu düşünmüşümdür hep. aslına bakarsanız ben yaşamın başlı başına bir sanat olduğunu düşünüyorum. verilmiş bir zaman dilimini işleyip içini ona yaraşır şeylerle doldurmak, bunu yaparken de özgün bir yaşam bırakmak geride... bundan değerli sanat olabilir mi? -elbette bunlar izafi şeyler- yemek yapmak, ev dizaynı, giyim tarzı, konuşma üslubu vs... hepsi estetik vurgu ile şekilenebilen ve size özgü bir yorum geliştirebileceğiniz yaşam alanları.

fakat yemek yapmak ve yemek benim için hep ayrı yerdedir diğerlerinin içinde. bir kere sıcak yemek ifadesi yaşamı vurgular. sıcak, yaşamakta olan gibi yani. benim damak tadım çok gelişmiş değildir açıkçası. ama birşeyler yaparken hep yorum yaparım. çorbaya başka bir vuruş, kızartmaya başka, hamura una başka... özellikle salata yapmaya bayılırım. bence salata severler özel insanlardır :) o özel insanlara salata yapmak beni hep heyecanlandırır. bir dönem işten döndüğümde koca bir tabak salata yapar büyük bir iştahla yerdim. sebzelerin yeri diğer yiyeceklerden çok daha farklıdır. hani o "sıcak" vurgusu onlarda devamlıdır. ölü değillerdir elinizdeyken. bir maydanozu elinize aldığınızda hayattadır hala, bir göbek marul allahım yaa, şeyoldum gene ha :) salata tarifi verebilirim size. evet, bunu yapabilirim. baharat filmini çok sevmiştim bu yüzden. yıldızlar-evren vurgusunu şöyle yapmıştı filmdeki replik "astronomi gastronominin içindedir" evet, gerçekten öyle değil mi :) ve yemek yapmak kesinlikle sezgiseldir, bilgisi içinizden çıkar. bu, buna yakışır dersiniz, bilmeseniz de dersiniz. bir de richır gere nin nevyorkta sonbahar filminde salata sahnesi vardı, onu çok severim. sevilen arkadaş grubuna özenerek yapılan bir salata.

yemek yapmanın ve yemenin sanat olduğunu iddia edip bunu ispatlamaya çalıştıktan sonra sizlere yeni takıntım ekmeklerden bahsedeceğim. bununla ilgili çok tatlı bir anım var fakat onu başka bir gün yazarım. http://ekmekcikiz.blogspot.com blogunun ekmek tariflerinden ulaşabilirsiniz tabakta gördüğünüz aslında tuzlu kek denilen ama benim ısrarla ekmek dediğim hamur işine. şunu belirtmek isterim ki tadı muhteşem. evet, kesinlikle kahvaltılarda enfes olur. belki bizim yemek kültürümüze yakınlığından mıdır bilmem, yiyen herkes çok sevdi ve anında bitti. tarif istediler ve ben de gülümseyerek "ekmekçikız" dedim :) lütfen ziyaret edin, pişman olmayacaksınız. tuzlu kek yapımı çok pratik ve malzemeleri çok basit, her evde olan çeşitler.

bu gece "kalandar" gecesi. 12 den sonra geleneksel bir adetimizi yerine getireceğiz. bilahare anlatırım :) tabii "istanbul 2010 kültür başkenti" etkinlikleri de bugün başladı. "bir bavul iki dil" filmiyle ilgili birkaç not... yazacaklarım var da dönerim yine :)

- unutmadan, adsız arkadaş var bir tane, yorumlarını ekleyemiyorum, sevgilerimi gönderiyorum :))) -

15 Ocak 2010 Cuma

bir şarkı bir akşam üstü şeysi..




yeni dans müziğim. fatima spar... birazdan mutafağa girip ekmek yapacağım :)
ımm neydi? ekmeğin adını unuttum iyi mi :)) dönicim...

şarkı için: "zödat" ;)

14 Ocak 2010 Perşembe

değirmen

















sık sık yazarım, okuyanlar bilir. çocukluğumdan kalma çok derin anılarım var. hangimizin yoktur ki, değil mi? geçen gün bir yazımda lodosla ilk tanıştığım günü anlatmıştım. bu hatıralar o ilk hatıralardır işte. bir tünel düşünün, yürüyüp gitmişsiniz dönüp baktığınızda orada ışıktan bir başlangıç bıraktığınızı görürsünüz. lodos bir çok duygumun kaynağı olan bir başlangıçtı. birşeylerin farkına varmanın o ilk günü. bugün ise okuduğum bir ekmek tarifinden yola çıkarak ilk değirmen anımı anlatmak istedim. "değirmenle ilk tanışma günü" benim için çok önemlidir. çünkü o da başka bir tüneldi benim için. iç yolculuğumda yol azığım olacak bir metafor, bir işaretti. yaşım 5 civarı olmalı...

evde bir telaş ile uyanıyorum. annemin ayak sesi evin ahşap zemininde iri gürültüler çıkarıyor. apar topar yatağımdan kaldırılıp üzerimde onunla uyuduğum el örmesi boğazlı kazağımın üzerine bir şey sarılıyor. bir abla ve bir anne... birinin sırtındaki sepette birşeyin üzerine oturtuluyorum. doğrusu yolu hatırlamıyorum, uyumuş olmalıyım. uyandığımda değirmene geldiğimizi anlıyorum çünkü insan sesleri geliyor, kalablık sesler. hava henüz aydınlanmamış, her yer bembeyaz, mevsim kış... kadınlar değirmenin içini doldurmuş, dışına taşmış. annem sepetini indiriyor. hava çok soğuk. değirmenin içine giriyoruz. annem beni sardığı şeyi orada ahşap bir yere seriyor ve beni daracık bir yere bırakıyor uyumam için. üzerime keşan örtüyor. başka kadınlar gelip başka şeyler örtüyor. etrafı incelemeye başlıyorum. değirmen taşı dönmeye başlayınca ürküyorum hatta epeyce korkuyorum :) kalabalık ve çok ilginç bir yer. buğdayları döküyorlar çuvallardan, zorlandıklarını fakediyorum. orada, benim 3-4 kat büyüklüğümde yuvarlak bir taş... ağır ama tüm değirmeni sallayacak güçteki sesi kafamın taa içine giriyor. herkesin sesi kesiliyor, sadece değirmen ve çark sesi... o çark en kokrtuğum şeydi. annem içine düşen çocukları yediğini söylemişti. yanına yaklaşmaya cesaret edemezdim. derken değirmen taşı tarafından ahşap bir ağızlık yoluyla gıdım gıdım un itildiğini gördüm. muhteşem bir oyun bu, muhteşem bir manzara. gün ağarınca gördüm ki değirmenin içinde her yer bembeyaz, heryer una bulanmış. tatlı bir koku sardı içeriyi. yumuşak, beyaz, sıcak... dışarda kadınlar türkü söylüyor, gülüşme sesleri... uyuya kalmışım...

şimdi ne zaman una dokunsam, dokunmaya doyamıyorum. tanıdığım başka bir yumuşaklık daha yok un gibi. değil mi? unun dokunuşu nede vardır? yumuşacık, şefkat dolu. çünkü o taşın altından geçmek buğdayın, başaktan gelen dikliğini öylesine evirmiş öylesine evcilleştirmiştir ki... artık rüzgara baş kaldıran değil, rüzgarla esen bir zerredir. artık başak iken yani genç iken ulaşamadığı bütünleşme erdemine değirmen taşından geçtikten sonra şefkate dönüşerek ulaşmıştır. değirmen bir bilgedir. sudan ve rüzgardan aldığı bilgi ile kendi katı taşının bilgisini ve gücünü de katarak şefkat ve erdemle zerrelere böler buğdayı. ezdikçe zerrelere böldükçe vahdete ulaşır buğday. neye değse ondan olur. ama beyazlığını, yumuşaklığını ve şefkatini değiştirmez. yani buğdayın özünü hiçbir zaman kaybetmez.

eğer bir su değirmeni görmediyseniz mutlaka ama mutlaka görün. nasıl çalıştığına bir bakın derim. izleyin ve buğdaydan una dönüşen o zerrelere orada dokunun, onları koklayın, değirmen taşının gıcırdayarak ve yeri sallayarak döndüğü eksenini dinleyin. size hikmetli anlamlar yükleyeceğinden emin olabilirsiniz.

d..f..

- bir dilim ekmeğin hikayesini anlatmak için tohumdan da önce çıkmalı yola. toprağın hakkını da vermeli ağzımızda bizi okşayan ekmekle birlikte. ve suyun, taşın, rüzgarın ekmeğimizin içinde birer birlik katığı olduğunu unutmayalım.-

keder gibi



seni bir kederle seviyorum
bir keder gibi...
bir köprüyü seyrederken
kirpiğin kanatıyor denizi.
öpme artık!
uyandırmaz tanrı
mavi suları.


seni kederinden severken
tanrı utanıyor yanaklarımda.

d..f..

-...-

13 Ocak 2010 Çarşamba

dosta söz



bir günlük yaşam var sakız çiğner gibi sıradan... şopenhaurun insan nitelemesi vardı bir felsefi metninde. insanı zamanı nasıl değerlendiğiyle iligili analiz ediyordu. bir insana bir zaman dilimi verin ve ona ait olduğunu istediğini yapabileceğini söyleyin diyordu. kişi o vaktini nasıl ve neyle değerlendiriyorsa yaşam kalitesi ve insani niteliği kendini ele verir. bunu insanın kendinde denemesi gerekiyor.

bunun başına ne zaman otursam -bu pc oluyor- hemen orada hazırladığım linleri açıyorum. yatarken okuyorum, şehiriçi yollarında. ve okuduğum şeyler birbiriyle çok ilgisiz bağlantısız olsa da mutlaka ortak bir noktaları karşıma çıkıyor. bu tuhaf birşey. hegel okurken gazetede onunla ilgili birşey görüyorum. bilgilere boşluk yaması gibi. bazen çok fazla köşebaşçı okuduğumu düşünüyorum. çok derken bir kaç isim fakat sürekliliği olan bir okuma arzusu. bir nevi takip. sonra sürekli bir haber kanalı izleme hevesi. başımı yastığa koyduğumda da derin bir keder ve ağırlık duyuyorum. o zaman gerçekten bir sümüklü böcek gibi hissediyorum. hiçbirşey yapamayıp çok şey yapmak isteyen. şöyle bir sarsmak sanki dünyayı. öyle de iri şeyler yapmak istediklerim. artık tv izleyemeceğim, gazete okumayacağım diyorum ama sonra sözümü unutuyorum.

sopenhaurun yaşamını düşündüm dün gece. çok kısa bir süre çalışmak zorunda kalmış. hep okumuş ve sakin ama sakil bir yaşam sürmüş. annesinden dolayı kadınlarla arası pek iyi değilmiş. ve bir metninde şunun gibi birşey diyordu kitap okumakla ilgili "günümüz filozofları sürekli eskileri birbiriyle kıyaslayarak birşeyler ortaya koyuyorlar. bu zaman kaybı ve hamalcılıktır" sonradan üniversitede çalışırken hegel ile yaşadığı sorunu öğrenince bu sözü ve birçok düşüncesinin aslında bir sert tavır, hazmedememe olduğunu farkettim. ne yani, büyük düşünürler küçük husumetlerden fikir üretmişler öyle mi? bu bir oyun olmalı, yaşam algıları yani ya da sıkışmışlığın verdiği patlama başka tarafa.

işte bu patlamada ben de varım. hepimiz gibi... kendimi çok ülkesiz, sınırsız, yönsüz ve tarafsız hissediyorum. dünyanın merkezi ruhumda patladığından bu yana dinamitlenmiş böbürlülüğümün dumanını aralamaya çalışıyorum. hani bana ne dünyadan türkiyeden diyemeyecek kadar benden taştım. hani otur şurada iki ev araba muhabbeti yap gündeliğinden köşe bucak kaçacak başka bir yabanilik hali... kuşların bol olduğu bir köyde kalan ömrümü biçip dikip gideyim.

herkes kendi yanmışlığını bilir. en derin sırdaştır acı, tanrıya duyurur beni en iyi. sen kendini yaşayan aşk ağacından koparıp ölgün aşk ateşine atmış bir dalsın. benim daha çilem dolmadı bu ağaçta. aşk yön bilmez ki, sınır, renk, kutsal... aşk kendini bilir ve dinletir. sen git daha, uzaklaş boylamlar ötesine. ben yönsüzlüğümle "mahut" yanayım içimde.

d..f..

-bir ayağı kırık kısrak-

bir kedi bir kız



tanrım, tuhaf bir zaman dilimindeyim. kederli ama mutlu...

ellerimin üzeri tırmık izi. tam 9 gündür bir siyam kedisiyle aynı evde yaşıyorum. 3 yaşında. ilk günlerde bir isim koyma telaşına girdik sonra vazgeçtim. "kedi" işte, "fatma." gibi birşey. bir gözü doğuştan görmüyor. fakat çok cana yakın, çok sıcak, çok tatlı bir şey çok. bir sorun var ama. aslında birçok sorun. tüyleri dökülüyor ve ben buna tahammül edemiyorum. elimde sürekli bir elektirkli süpürge ve temizlik kovası, hayvanın peşinden dolaşıyorum. bir sabah yatağıma geldi, sokuldu kafasını gıgıma dayadı. uyudu kaldı. yani çok tuhaf bir duygu, canlı bir varlık seni içgüdüsel olarak seviyor ve bağlanıyor. kendini bir bakıma sana emanet ediyor. fakat kendini emanet ettiği bu "fatma." hayvancağazı iki kez yıkadı. allahım, o ne feryat o ne figan o ne ses o ne direniş... en sevdiğim kışlık polarımı onun için feda ettim. derken kızışma dönemi gelmiş hayvanın, gece yarısı acı acı ağlıyor. susturamıyorum, kucağıma alıp balkona mı çıkmadım gece yarısı, odama alıp cam kenarlarında mı dolaştırmadım, bi kaç özel eşyamı mı önüne atmadım.. yok! veteriner kısırlaştırın dedi :/ buna yokum! kedinin yaşam hakkına taciz...

neyse efenim. bu kısacık ama uzuun 9 günün sonuna doğru hayvancağız bayaa asabileşti. geçen akşam kucağıma almış kendisine şiir okuyordum:
"yüzüme bak ve yüzümü hırpala,
dağlı bir ifade bırak yüzümde..."

i. özel şiiri miydi? kedicik bu akşam biraz kızgın olacaktı ki tüm şefkatli yaklaşımlarımı ellerimin üzerini haritaya çevirerek karşılık verdi. tabii bir de dün geceden kalma yıkanma acısı :) ne zormuş yahu! evin bir odasını ona bıraktık. ama o tüm evi istiyor. geçen sabah annemin peşinden koşmuş. bi bakmış annem kedinin sesi derinden geliyor! anam meğer kedicağız fırının arkasına sıkışmış :/ yaa hangi ara be! neyse... bu bana ders olsun. ortaokulda balık almıştım lavabonun deliğine kaçırmıştım suyunu değiştirirken. doğum günümde kaplumbağa almışlardı bana bakamadım ablamda şimdi 3 yaşında kocaman olmuş, kek bile yiyormuş hayvan :) taa çocukluğumdan hatırlarım. köyde meşeye çıkmışım. kendi kendine konuşma halleri içinde... bir ağaçta kuş yuvası gördüm. gözüm parladı. tırmandım ki içinde 3 yumurta. hemen tekini eline aldım. hayallerim var, yumurtayı sıcakta tutcaam ve içinden kuş çıkacak, o kuşa ben bakıcam, bağırınca koluma konacak falan... ama ağaçtan inemeden elimde kırıldı yumurta. tekrar tırmandım bu kez cebime koydum ama aynı sonuç. ve üç yumurtayı da ağaçtan indiremeden heba ettim. sonra anneme anlattım, "çok günah dedi, bir ocağı söndürmüşsün" sonra günahtan çok korktum ve hiç elleşmedim kuş yuvalarına. ne günahmış be :) bu kedinin ellerime yaptıkları günah değil mi :)) ne yapsa kızamıyorum ki hayvana. bana niye kızgın davranıyor diye üzülüyorum. analık işte :))

neyse... yakında geri dönecek :/ bir deneyimdi. hani derler ya "aynı evde yaşayamazsan tanıyamazsın, anlayamazsın" falan. hah! bir kedinin nası bi hayvan olduğunu anladım. nankör falan değil ha! candan bir dost gerçekten. gözünün içine bkarak yumuşacık bir "miyauuv" diyor sessizce, o zaman anlıyorsun. sanki seni anlıyor, ne düşündüğünü, ona bakarken ne hissettiğini. öyle birşeyler işte... bir hatıra çektim kendisine madamın odasında.

bundan böyle kek yapacağım. ekmek yapacağım. yemek kokusuna karışacağım. bir çocukluk anıma kanatlanıp... pır pır pır...

d..f..

-bebeem niye süt içmedin?
--miyauuw
-anlıyorum.

11 Ocak 2010 Pazartesi

dilenci yağmur


dilenci bir yağmurda severken buldum yalnızlığımı.
- yine mi ıslandın ?

ötelerden beri yağan yağmur bu! aynı yalnızlıkları ıslatan dilenci yağmur... bu yüzden yalnız değiliz, ayrı zamanlarda ve mekanlarda olsak da; aynı yalnızlığın kuyusu...
- yine mi ıslandın ?

evrendeki varlığımdan büyük değil yalnızlığım, biliyorum. ama kendi içinden yollar açıp, kuyular kazıyor varlığının içinde. bir damar gibi dolanıyor, kılcal bir damar gibi... sana ulaşana kadar devam edecek kuyudaki varlık yolculuğum.
- yine mi ıslandın yalnızlığım ?

-- evet! çoğalmak için yarına, göğün yere yakarışından besleniyorum.

9 Ocak 2010 Cumartesi

su ve ateş





doğumumla başladı acının miladı.
öncesinde yoktu mutluluklar bile.
ateş ve su arasında oldu her şey.
kuyuyla kule arasında...

d..f..

-devam edecek...-

yüzün kelimelerden örülmüş.
şeffaf bir odasın
kapısı içine açılan.
seni görüyorum.
kilidin zemheri baskını
akkora yolculuk.

yüzün,
çekirdeği çalınmış
kırmızı üzüm.
seni görüyorum.
kanın çekilmiş yer tarafından.

elimi daldırdım yüzüne
elim kayboldu.
bana, dokunduğu son şeyi gönderdi
yaşadığı son şeyi.
"gözlerinin rüya susuşu"

yüzün beni özler gibi.
odam kapanıyor içine,
gece çulsuz bir ihtiyar...
yok rüyamın gireceği uyku,
beni özler gibi yüzünle
oturmuş zamanı bekliyoruz.

sana keskin aşk cümleleri kuramam.
anlamı az bunların.
buralarda aşk, yaşamla sevişir gibi,
ayrılık, akan suyun kayboluşu gibi, tükenerek...
sana özlediğim yüzünden ayetler okuduğumu söyleyemem.
anlamı bana bakir..
burada beklemek kutsal bir tapınmadır ölüme.
gelmeyen yazılıdır göğün diri kavline.
beklemek, aşktır su şehrinde.
ve mavi bir dalga geçer eski hasretlerin üzerinden
boşluğa beyaz köpükler bırakarak.

beklemek adak ister.
adaksızım, gelme ki;
aşk olsun mührüm.
gelme ki
bekleyeyim su şehrinin tüm gök kapılarını.

yüzün
bana açılmayan kapılarındır
"nasıl" çaldığımı sadece tanrının duyduğu.

d..f..

-öteki kapıdan usulca içeri sızanlardan..-

3 Ocak 2010 Pazar

çok sevdiğim bir hikaye

Kasabanın En Güzel Kızı | Charles Bukowski

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..."

Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.

Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii, neden olmasın?"

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.

"Evet, ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel sözcüğü yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.

"Hala güzel buluyormusun beni?"

İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"Siktir git,lan!" dedi Cass.

"Ona hakim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.

"Yapma," dedim. "Canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet. Gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.

"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."

"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı...Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

"Hadi gel, sevgilim."

Yanına uzandım.

Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Ne fark eder?" dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."

Yaprağı suyun üstüne bıraktı.

"Nereden bildin küvette olacağımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.

Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."

"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."

"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.

"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

"Döndün demek, it?"

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."

"Yok canım, moda bu," dedi.

"Delisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başkası var mı?"

"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."

"Çıkar şu toplu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Üzüyorsun beni."

"Emin misin?"

"Lanet olsun, eminim."

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"

"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."

"Pekala," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."

"Teşekkür ederim."

Birer içki daha içtik.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."

"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."

"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"

"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni...kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.

"Neden?"

"Özür dilerim. Haberin yok mu?"

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."

"Nasıl?"

"Gırtlağını kesmiş."

"Anlıyorum. İçkimi tazele."

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.

Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI ORoSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.


- bu hikayeyi çok severim. bukowski şiirlerini eskisi kadar okumasam da... bu hikayesi özeldir. teoman ın kupa kızı ve sinek valesi şarkısını her dinlediğimde bu hikayeyi hatırlarım. köprüler metaforunu yazmaya az kaldı...-

1 Ocak 2010 Cuma

bilgi ve birlik




nasıl da ağır bir zaman bu. bir dileği kabul mu buyurdun tanrım? uyandım varlık içinde, döndüm kozmik evrim içinde, külli ruha baktım, yanlışlarımı buldum doğru olurken. yanlışlarım evrimleşirken... yanlış -yanıl/maktan...

bana açıl, ruhuma dökül, ağır geldiğinde bilgi lodosunu gönder. rüyamda geldi kelimeler, bilmediğim kelimeler. ne kadar ağır devam etmek derken, ne kadar zor normal kalmak derken... tanrım, gerçekten zormuş. bilmek için varolduğumu bildiğimde yolumun tüm varlıklardan sana çıkacağını düşünüyordum. oysa vahdet! oysa birlik... külli ruhtan dökülen cüzi damlalarda vahdet var. hepimiz birimiz için var. evren, evrilmekten meydana gelen kavramı hala kullanmak istiyorum. külli ruhtan zincirleme dönüşümsüz evrim isek bu kavramı bir teorinin literatürüne ait kavram olarak görüp dışlamak istemiyorum. devamında... varlıklara bakarak, evrene maddeye, somutlara bakarak sana varmak değil mesele. kendi içine bakarak birliği bulmak. evren benim içimden çıktı ben onun. külli bir ruhun damlalarıysak... varlığının emaresi -ki işaret ya da iz aramak değil mesele.... devamı sonra...

köprüler



köprüler... içeridekiler, dışarıda bırakamadıklarımız, ötekimiz, kendimize gelmeyen "ben", iki yaka ve köprüler...

tanrım beni maruftan muaf tut! sahiplenip "benim" dediğimi koru! beni karatma, ruhumun sonsuzluk odasını ilhamınla aydınlat.

seni kaybetmek istediğim her düşümcemde kalbimde daha güçlü zuhur ettiğin için teşekkür ederim. seni kainatta, varlığın içinde, somut olana bakarak aramadım hiç. seni içimde buldum hep, tam da söylediğin gibi, şahdamarımdaki ritimde buldum, yaşamın sözsüz sesiz işlenmiş ruhunda buldum. bana ruhumda varolduğun için teşekkür ederim. bana bakmayı değil görmeyi öğreten düşünceler lütfettiğin için, sesler duyurup beni sevdiğin için teşekkür ederim. şımarıklığımı bağışla, sana küsüp küsüp tekrar sana dönmenin tadı için teşekkür ederim. sunduğun yaşam ve lütfettiğin zaman için teşekkür ederim. ruhum için teşekkür ederim. seni seviyorum tanrım. -amin-

köprüler... takvimlere inanmıyorum, bölünmüş zamanlara ve onlara verdiğimiz isimlere... ben bir nisanım eylülüne kavuşamayan. bu yüzden yaz mevsiminden hiç geçemiyorum. "git" bile denilmemişim, "gel" yok bu lisanda.

d..f..

-kuyudan kuleye uzanan sonsuz ruhumda seni yazgıma emanet ediyorum-

29 Aralık 2009 Salı

...



her ağacın başka bir şarkısı vardır yağmurla. baharda, yazda ve sonbahardaki şarkı kış mevsiminde susar. yapraklar ağaçla besteledikleri şarkılarıyla giderlere toprağa. o güzelim şarkıyı söylemenin gururuyla kulaklarımızda o güzel şarkılarının sesini bırakarak...

bu çalan şarkı bir yaprak ve yağmu şarkısı gibi. günün şarkısı olsun.

d..f..

- bir pişmanlık içimde, yapmadığım şeylerden kendimi suçluyorum. gerçekten yapmadığım... -

27 Aralık 2009 Pazar

seninle ilk tanıştığım gün



tüm çocukların yüzüne değmiştir o tatlı yel, ekvatora yakın bir yerden eserek sıcağı özlemiş, serinliği özlemiş tüm taze yüzlere değmiştir bu yel mutlaka. benim yüzüme ilk değidiğinde başka birşey olduğumu hissetmiştim. uzun ağaçların olduğu bir ormanın tam altında olan evimizin iç bahçesinde ormandan kurumuş yaprak süpüren ablalarımın bağrışmalarını dinliyordum. rüzgar arada hızlanıp ağaçlara tutunan son yaprakları düşmeye zorluyordu. bir duvara yaslanmıştım ve o tatlı esintinin içinde ne olduğunu düşünüyordum. neydi yüzüme, ellerime değdikçe bana neşe ve çok tatlı bir hüzün veren şey? bu diğer rüzgarlardan değildi. üstelik çok küçüktüm ve aşkın ne olduğunu da bilmiyordum henüz. ama içime sığdıramamıştım onu, bir türlü isimlendirememiştim. çocukluğumun en çok özlediğim anısıydı o tatlı esintiyle tanıştığım o gün. çocukluğumu ve doğruğum topraklara beni en fazla çeken şeydi o ilk karşılaşma. sonra öğrendim. o esintinin içinde aşk vardı. aşık olduğumda da o esinti sarhoşluğunu hissederim. o şefkatli sarmalayıcı tüm hücreleri eline geçiren sıcak şey.

bu akşam yine karşılaştım onunla. üstelik aşıktım da. sonra, sonrası.. yok. çocukluğuma ve tüm çocuklara gülümsedim. sonra da sana... gülümsedim.

bu şarkıyı ilk defa dinledim. tıpkı o tatlı esinti gibi. koma amed - amediye

d..f..

- :) -

seninle ilk tanıştığım gün tüm aşklarımla tanışmışım meğer.

hayal dünyası ve gerçekler



bu başlıkla ilgili çok düşünmüşümdür. çünkü hayal dünyası sınır tanımyan, hayal zengini biriyim. hayal kurmak gerçekten çok önemlidir benim hayatımda. hayal kuramayan biri yoktur herhalde diye düşünmüşümdür hep çünkü hayalsizlik çok büyük bir eksiklik. ama varmış, bazı arkadaşlarım hayal kuramadıklarını söylerler.

hayalperestlik kendimi hatırladığım o ilk zamandan bu yana hep benimleydi. bu sebeple onu çok sık düşündüm. ve hayal kurmakla ilgili söyleyebileceğim en güzel ifade " hayaller gerçeklerin yapı taşlarıdır" sözümdür.

gerçek dünyanın sınırlılığı, şartları; olmasını istediğimiz, arzuladığımız birçok şeyi elde edemediğimiz için içimizdeki o sonsuzluk hissiyle kendimizi köşeye sıkışmış buluruz. bazen de merak edip de yetersiz kaldığımız şeylere ulaşmayı isteriz.

uzayda yürüdüğünüzü düşündünüz mü hiç? ayın üzerinde top oynadığınızı, uzay boşluğunda yüzdüğünüzü, satürnün halesinde bisiklet sürdüğnüzü... evet, elbette olmayacak hayaller bunlar hatta ütopya. ama ne önemi var, hayali hayal yapan sınır tanımamazlığı ve sizin kurgu dünyanız, sınırlarınızın genişliğidir. bu ütopik düşünceler, hayaller size yapabileceklerini hatırlatır.

kurduğunuz hayalin gerçeğe ne kadar yakın ya da uzak olduğunu kestirebilirsiniz. bazı hayaller sizi yatıştırır, bazıları sabretme sürecinizde sizi oyalayan, zaman kazandıran kurgular oluverir. bunları kendi yaşantımda çok sık yaşadım. sürekli iniş çıkışların olduğu bir dünyada iniş bölümüne geldiğinizde size çıkışları hatırlatan ve o tadı ve heyecanı yeniden verecek olan enerji anılar değil hayaller olur hep. hayaller yaşanmamışlıkların heyecanı ve ilkliğiyle doluyken anılar güven verici, güçlü bir mazi sunda da hüzünlüdür. ve yaşandığı için daha yüksek bir yaşam standartını istemektesinizdir artık. örneğin bisiklet kullanmışsanız motorsiklet için hayal kurarsınız.

ve elbette hayallerin de zaman içinde sizin değişiminizle şekil değişikliğine uğradığını görürsünüz. bazı hayaller günlük ufak şeylerdir bazıları ise tüm yaşamınızı kaplayan uzun vadeli ideallerin gerçekleşme arzusudur. zaman içindeki değişiminiz uzun vadeli yaşam hayallerinizde de değişikliklere yol açar. bu hayal değişikliği bocalamaya da sebep olur. çünkü uzun süre aynı hayali kurarken değişen bakış açınızla başka bir yol çizmişsinizdir ve yaşamdan başka beklentiler içine girmişsinizdir. o uzun zamandır kurulan hayalin yerini başka hayale bırakması uzun zaman alabilir. çünkü baştan sona bambaşka bir kurgudur.

hiçbir zaman hayalsiz kalmamalı insan. dünyanın sıkıcı ve can yakan gerçekliğinden kaçıp sığınacağımız yegane masal dünyasıdır hayaller. ve insan hayatında hayalden daha öznel başka bir yorum yoktur. anında oluşan koreografi, fon, replikler, roller... romancılar, hikayeciler, şairler hayal dünyasını en iyi kullananlardır herhalde. sanatın kendisi hayalden doğan, hayal gücünün sanatçıyı doğurduğu bir ilişki... gerçeğin tam kendisi taklit; yorumu ve dönüşümü ise hayal gücü ile yoğrulan başka bir ürün. işlenmişlik...

dolaysıyla hayal kurmak biraz horlanan ve güçsüzlükle yorumlanan bir iç dünya sanki günlük yaşamda.

istediğiniz birşeyin şiddetini ne belirler biliyor musunuz? hayal! hayalde ne kadar mutlu ve iyi hissederseniz kendinizi onun gerçeğini arzulamanız da aynı oranda şiddet kazanır. ve bu arzunun şiddeti sizi azme ve hırsa götürür. çünkü hiç bir hayal gerçeğin tadını vermez. gerçeğin o daha şidettli tadı için çalışırız. ama sadece hayalle yetinmek ve bunun için çaba sarfetmemek bir çeşit ruhsal bozukluk olmalı, zayıflık... özgüven eksikliği... hayalin gerçekleşmesi için çaba sarfetmeyenler hayalin işlevini özümseyememiş sefillerdir ve hayalin kırığını ruhlarına batırıp kendi yaşamlarını kanatırlar.

birşeyi gerçekten istediğinizde tüm kainat onun gerçekleşmesi için çalışır - jonathan bach7martı kitabından. bu cümleyi lisede okumuştum ve sonrasında olabileceğini düşündüğüm tüm hayallerimi gerçekleştirdim. küçük küçük... sonra büyük... ve biliyorum çok daha da büyüyecekler yaşamımda ben varoldukça.

ama değişen yön ve esen şiddetli rüzgar neyi için istediğimi soruyor ve emin olmadan karar veremiyorum. hayal kurmak kesinlikle bir incelik. estetik, ahenkli, zengin ve güç veren...

gerçekten iste, hayal et, sabret ve bunun için çalışmaktan vazgeçme. arada bir durup onu ve olabilirliğini sorgula. olmasını gerçekten isteyip istemediğini, içinde eskisi gibi canlı kalıp kalmadığını sorgula...

ah daha çok şey var da geceden sabahlara uçuyor sözler.

d..f..

- bir hayal bir yolculuk... gerçekleşmeyecekse hiç hayal olmamıştır -



lovefool... aşk ama kutsal kandırmacalardan değilim. istiyorum :)

25 Aralık 2009 Cuma

ölümün ve yaşamın varlığı

izlemeye geç kalınmış bir film izledim. "kız kardeşimin hikayesi"... filmin sonunda ölümü ve yaşamı sorgulayan kız şu cümleyi kuruyor "neden öldüğümüzü hiç anlamış değilim ve neden olduğumuzu da..."

annemin birkaç gün önce sohbet esnasında söylediği şeyi hatırladım. "ben küçükken hiç ölmeyeceğimizi zannediyordum. bir gün biri öldü dediler, o gün ölüm diye birşeyin olduğun öğrendim. çok korktum." bunu duymak beni çok şaşırttı gerçekten. hep dünyada yaşayacağımı düşünmedim hiçbir zaman. annem bunu hayatının hangi döneminde yaşamış bilemiyorum sanırım çocuklu dönemiymiş. ama her daim bir yaşam düşüncesinin varlığı ve ölümü öğrenmekle bir sonsuzluk kaybna uğramak bu dünyadan, tüm somut duyulardan...

sahi, bir gün biri gelip bize artık kimse ölmeyecek dese nasıl karşılardık? bu da başka bir korku değil midir, varolmanın o ağır yüküne bir dünya sonsuzluğu iliştirmek! bu annemin ölümü öğrendiği gün gibi korkutucu.

d..f..

-her gün yüzüne bakıp kuşa daha çok benzediğini farketmek benden gökleri kopartıyor, çalıyor. ölüm var anne ve ne mutlu ki sadece senin için değil, benim için de var. "montana'da"...-

21 Aralık 2009 Pazartesi

şiddet şiddet şiddet


"şiddet meyalim vallahi dertten" filmin ismini unuttum, aptal saptal bir filmdi, haluk bilginer ve özgü namal oynuyo diye izlemiştim. ama bu replik aklımdan çıkmıyor hiç. kendimden birşey bulamsaydım, içimden birşey çoktan unuturdum herhalde. tabii filmdeki şiddet öldüresiyeydi. oysa bendeki şiddet daha başka. bir dönem kendimi dünyanın merkezi sanmak istemiştim. - bu beni güldürüyor gerçekten, aptalca, aptallığıma - aslında bir çeşit savunma mekanizmasıdır dünyanın merkezi olmak. sen ve diğerleridir herşey. sen merkez olunca diğerleri de sana tabi oluyor. evet, doğrusu bu durum kendine güvenin mi aslında gerisinde yatan güvensizliğin belki de bir tezahürüydü. aslında tezahür de doğru tasvir değil, kılıf demek daha doğru olur bu zaafiyete.

şiddet duygusunu bende kederden orataya çıkıyor gerçekten. keder kadar şiddetleniyorum ama bu şiddeti dışa vururken çarpma savurma değil de öyle cümleler kurmayı seçiyorum. ve bağıran şarkılar, kulağımı patlatan elektro gitarlar duymadan sakinleşemiyorum. içimde tek ayağı kırık bir kısrak var ve onunla koşmak gerçekten çok güç. ama koşmayı öğrenince de ağrısı sevke dönüşüyor.

şiddet... fiziksel bir enerjide var içinde elbette. deliye dönen parmaklarımın harfleri onlarca kez aşındırması değil bu fiziksel eylem, bir uçtan bir uca yürümek, konuşmadan, durmadan... 20 25 kilometre... öğrenciyken bir terasımız vardı. çok yağmur yağardı kışın orada. terasa çıkar saaterce açık havada dolanırdım ve bir yanım da donardı soğuktan. şimdi eskisi gibi enerjik değilim ha, üşümemek için hep yürümeliyim.

işte başladı o şarkı yine. alanis morissette... - http://www.youtube.com/watch?v=dR6mEu5-egA&feature=related - artık rammstein dinlemiycem. "pusy" den sonra çok itici geldi. orjinal izleyeceğim diye neyseki sonuna kadar gidemedim. gerçekten faşistler. faşizm cinsellikte de vardır. en azından yeni albümlerini ve sonrasındakileri dinlemiycem :))

d..f..

-şiddete meyalim vallahi bu kez başka-

evet arkadaşlar şiddeti cümle içinde kullanalım iyice anlamak için: bizim şiddetimiz var, annem bana şiddet aldı, ben yolda şiddet gördüm.. aman allayim, sonuncusu beni gerdi-

- kendi yazıdıklarımı okumaya katlanamıyorum. bu sebeple imla kural ihlallerine ve yazım yanlışlarına, cümle düşüklüklerine kusur bulun da tembelliğime bulmayın nolar-

20 Aralık 2009 Pazar

ah merlot


bizim mahalleden geçerken görmüşler seni.
gölgesi güzden dökülmüş
bir tarih ağacına sallıyormuşsun.
kadınlar şişman kadehleriyle koşmuş.
yerçekimsiz üzüm dolduruyormuşsun.
benim kadehim aynadan merlot...
dolan değil boş kalandır y/üzümde.
bu yüzden hınç yapar
dudaklarımla emerim yerçekimini.
ah merlot!
üzgün kadınları güldürürken yakalamışlar seni geceleyin.
oysa kırmızı dengim renk değildir.
hani göğüs uçlarımız polenlenir,
dirseklerimiz gevşemiş yay...
dilimiz gıdıklanır ya merlot, çişimiz akıllanır...
sen mahalleden geçerken,
perde arkasından izlerim seni.
dudaklarım kıvrımlarında baygın bir tane
kabuğundan soyunmuş bir inciyim gece yarısına.
bakma kırmızı kırmızı merlot!
allanır pullanırım koynuna, kıskanır diğer kadınlar...
ah merlot!
d..f..
- bu önceden yazılmış bu gece ol'muş bir tandedir. -

18 Aralık 2009 Cuma

guggu kuşu

birkaç saat önce, tv de bir kanalda masonlarla ilgili bir program izliyoruz. bir tarihçi birkaç akademisyen... annem fındık kırıyor bir yanda. reklam arası giriyor o esnada ve ablam kanalı değiştiriyor. iki sevişken insan iştahla öpüşüyor çıkan ekranda. annem bir anda irkilip "masonlar mı öpüşüyo" diye şaşkınlık içinde soruyor... biz gülüşme halindeyiz.

akşam dayımızı ziyarete gittik, 75 yaşlarında belki daha fazla. çünkü son zamanlarda yaşı hep geriye doğru sayıyordu sanki. çünkü yaşam bu aile için çok tatlıdır. yaklaşık bir ay önce bize gelmiş, koyu bir sohbet dönmüştü. çocukluğundan girip siyasetten çıkmıştı. sonraki hafta çok sevdiği o sohbetli geceyi tekrarlamak için bize gelirlerken fenalaşıyor. ziyarete gittiğimizde hiç konuşmuyordu, sadece yatıyor ve bize bakıyor. ablam dayanamayıp ' dayı neden konuşmuyorsun, yoksa bize küstün mü?' deyince zar zor birkaç cümle kurdu. odadaki kasvetli hava biranda dağıldı. iyi olduğunu, iyileşip bize gelmesi gerektiğini söyledik. dinlenmesi için yanından ayrıldıklarında ben odada kaldım. bir süre baktım. yüzü çökmüş, iri göbeği ve göğüs kafesi oyuna koşan çocuklar gibi heyecan ve hızla inip kalkıyor... ama yan tarafa düşen ayağını toparlamaya takati yok. oarada, uyumadan yatıp gözlerini kapadığı odada neler düşünüyor kimbilir? ve zaman onun ruhunda hangi hızla akıyor, hangi telaşla? yorganı üzerine çekip alnını sıvazladım. incecik ter tabakası ve sıcak.... ne güzel bir insana dokunduğunda sıcağı hissetmen. üstelik endişe ve korku içindeysen biraz da. sıcak, sımsıcak...

annem trafik kazasında ölen bir gencin haberinde üzülüp yaşama duyurmaya çalışıyor. 'insan hangi yaşta olursa olsun, hep yaşamak istiyor' diyor. içimizdeki sonsuzluk cipi, bu duyguyu ruhumuzda salgılayan herhalde. ölmeyi isteyenlerimiz de içlerindeki o sonsuzluk hissinin sesinden kurtulmak isteyenler. çünkü çok zor bu hisle bu dünyadan gideceğini bilmek. ötesi bir muamma ve mahfuz.... nasıl bir alem, bu aleme nasıl uyum sağlayacağız düşüncesi... bu sonsuzluk duygusu ne garip birşey. beni tanrıya bağlayan ikinci önemli bağ.

derken annemin özlediği bir köy manzarasını anlatmasını hatırladık. bir kuş vardı diyor, 'guggu guggu' diye bağırırdı. gözleri kısık, incelmiş dudağını uzatarak gukku kuşunu düşünüp onun naif sesini çıkarıyor bizlere. ve ekliyor. ' guggu guşini kim önce duyarsa onun işleri rast giderdi'

d..f..
- guguk saati ha...-

17 Aralık 2009 Perşembe

ritmin tutkusu, varlığın şiddeti...

bu dürtü, acının içkinliği acıyla. acıdıkça acıtmak istersin. acı varlığını hissettirir, kendini hissettiğin en güçlü an acıdır. bu bir varlık savaşı acı çekerken acı verirsin ve savaş büyür. acının şiddeti varlığının büyüklüğünü ifade eder. kendini dünyanı merkezi hissedenler en çok acıyan ve acıtanlardır.


acının sesi bu, varlığa dönüşen tutku...

acının sesini en gür çıkaran şey ihtiras olsa gerek. elinin yetişmediği, dokunamadığının merakı ve iştiyakıyla.... elinle dokunamadığına hayalinde ruhunla dokunursun, özgür ve sıradışı. bir evren vardır, sonunu merak ettiğin. sınırlılılığını başka bir sınırlılık içinde bildiğinde ihtiras artar. orda bir evren köşesi var uzakta, gitmesek de gelmesek de orası da bizimdir. işgalci bir yapımız var ya, merkeziyiz her içimize aldığımızın ve içine girdiğimizin. elimizin yetişmediği o yerlere dokunabilseydik kesip biçmek isterdik yıldızları yerinden bir sevgilinin saçına tac yapmak için. değil mi? merkez olduğunu hissettirip merkez olduğumuzu da anlatmalıyız.

acıttığın kadar büyüksün, acıdığın kadar büyük...

-esperanza fernandez 'tangos' ta paco fernandez le ritim veriyor acıya. tellere vuran parmaklara ve kadının yüzüne bakın. -

16 Aralık 2009 Çarşamba

noktalı sataşma

tanrım! hiçbir yere yazmasam artık! bir eylem olarak yazmasam ve öncesinde düşünmesem... ah delilik! kıvrak ve ucube yol, ötesiz ve berisiz hal... şiddet şiddet şiddet... doğur, seviş, öldür, öl... edilgenliğimizde doğurturken bile şiddetin içindeyiz.

annemin yüzü son aylarda bir kuş gibi. güvercin. bakışları kanatlı, gülüşü tüy gibi hafif. sesi güneşli havalar. şiddetli bir huzur, şiddetli bir yaşama sevinciyle dolu, ne mutlu!

eski bir şehre gittim, yolculuklarda neyi kaybetmek istediğimi düşünerek.. tren iştahlı bir boğa gibiydi yolda. zamanın dışardan hızlı geçtiğini hissettim.

..ve anlatırken derinliği... yaşamı bir sevişme arzusuna sıkıştırıp ölü bedenleri yığıyoruz kapı ardlarına. bak şurada duruyor biri, dilinde yusufcuk kuşu, sokulup ölmüş kapımın menteşesinde. gömemiyorum. kanatları bende, göğe onlarla yükseliyorum. derinlik dedim dinleyene, hani bilmek gibi ağrının dilini yaşam alanında. sahi, ne demiştim şimdi hatırlayamadığım :)

gidip uyuyayım ha! kirpiklerim dökülüyor uyanıkken boyuna.

-üç noktanın belirsizliğini öpeyim. şurda bir okkalı (...) siz beni hiç duymayın, dünyayı kafesleyen soyut matematiğe geçireyim-

istisnalar kaideyi bozmazmış, kurunun yanında yaş da yanarmış. genelleyen dumura (...)

'seviyorum sizi çıldırasıya'

d..f..

15 Aralık 2009 Salı

yaşam dediğimiz ağrıya bir sorgu

yazmak, yazmak, yazmak... neden yazarız yahu? derdimiz nedir bizim? daha dün gece, başım yastığa düşer düşmez başlayan bir yolculuk. saatler ilerliyor uyku yok! yastığa değip hışırtayan gözkırpıştırma sesi kipiklerimin, kulağımda irileşiyor. uyandığımda dökülen kirpiklerimi buluyorum yastığımda. uykusuzluktan ölen kirpikler...

bir anlam uydurmaya çalışıyorum kendime. içinde tüm sorularıma bir paye biçebileceğim iri bir anlam! neyin peşinden sonsuza kadar gidebileceğimi düşündüm. -tanrı olabilir mi? hayır!- aşk diyorum, bittiklerine şahit oldum. bir çekim gücü, cazibe merkezi olmalı mutlaka... kirpiklerimin müziği eşlik ediyor. evet, merak neden var? merak...

evrenin varoluşunu/yaradılış sürecini merak ettiğimde... 'big bang' dedi bilim. büyük patlama. o patlamanın yorumunda bir seçim yapıyorsun, yaradılış mı tesadüf mü? içimde sezgisel bir çekim, tesadüflerin anlamsızlığını ve sebepsizliğini hazmedemiyor. bir doğal sistemler zinciri içinde bir tesadüf bile diğer sistemlerin nizami çalışmasına ihanet ediyor gibi, eğreti... 'kün fe yekün' ile big bang... sıfır hacimli bir kara delik ve onu dışa çeken muhteşem bir güç, fiziksel olarak formulüze edildiğinde sıfır hacim 'hiç'e tekabül ediyor. sonra evren genişliyor diyolar bilim. dışa doğru açılıyor daha olduğu o günden beri. sonu neresi, nasıl bir son olacak? ya açılıp merkezin çekim gücünden kurtulacak ve savrulacak ya da tekrar içine doğru kapanacak. dünya içindeki fizik kuralları evrenin prototipi gibi. gitikçe genişliyor evren hem de tüm sistemleri aynı muhteşem dengeyle. nedir sürekli bir oluşa tekabül eden anlam? kimi doğa kimi tanrı isimlendirmesiyle kabullenmiş.

tüm bunlara yani tüm bu oluşuma ve devamlılığa bir başka bakış açısı da katmamız gerek. çünkü o bir dil, güçlü ama kavranması güç bir dile sahip. insan kalbi ve evren birbirine paralel varlık gösteriyor. evren gibi genişliyor kalp de. ve içinde binlerce aşk yumağı, harlanmış, tutuşmuş, yanmış, vaktiyle sönmüş aşk ocağı -yıldızlar- var. ruhumuzda beliren bazı ışıkların yanıltıcı olduğunu -sönmüş yıldızların yadigar bıraktıkları ışık yolculuğunda- anlıyoruz zamanla. aynıyız evrenle, aynı, itiş kakış, çekim ve yok oluşlar yaşıyoruz, hafızasal, kalpsel, ruhsal... evrenle aynı big bangta doğmadık mı, aynı 'kün fe yekün'de? muhteşem bir şiirin farklı dilleriyiz sadece.

o halde en başa döndüğümde şunu soruyorum kendime. aşk için değilim burada. ama aşkla devam ediyorum hep, varolduğum sürece. varlığımı anlamlandıran ve evreni de dışa doğru genişleten o 'merak', ötelerde nelerin olduğu...? değil mi? içimizde 'merak'ın olmadığı bir günün nasıl geçtiğini düşündünüz mü hiç? karanlık geçer, çok karanlık! yeni bir hareketi ve öğretiyi ekleyemediğimiz günün ne kadar anlamsız ve yavan olduğunu, kirpik hışırtılarının gecemize müzik olduğu zamanlarda merak değil midir bizi oyalayan? perdelerin ardı, nelerin olacağı, yorumlarımız beynimizde bitip tükenmeyen. tıpkı bakılan fallara duyduğumuz merak gibi.

bizi sonsuza kadar götürecek olan teş şeydir merak yani bilmek. bilmek arzusu. o aşkın özüdür. çünkü kutsal kitapların metinlerinde tanımak sevmenin ilk şartıdır der. bu cümle üzre düşünelim tekrar. evren dışa açıldıkça işgal ediyor merakıyla bilgiyi. içine alıyor genişledikçe. içine aldığını seviyor ki bütünleşiyor genişliği. tıpkı kalbimiz gibi. bildikçe tanıyor ve seviyor. sevmedikçe yıldızlar gibi söndürüp alıyor aşkını sıcaklığından, buz gibi anlamsız bırakıyor. oysa buzun anlamı da bir karşı anlamın gücünün varlığıdır ve şiddeti. bilmek, aşkı anlamlandıran ve içine nedenlerini de alan bir big bangtır. her yeni bilgi yepyeni bir yaratımdır. bilmediğin yoktur çünkü. bilgi senin ona müdahil olup, kavradığın anda, varlığını anlamlandırır ve bildiğinin varlığı da tarafından tanınır yani var sayılır.

ben bilgi için varolduğumu ve onun için yaşam yolculuğumu devam ettirebileceğimi kavradım. ve bilgiye tat veren aşk, çok acıtmadan bir genişlemeye yarıyor. evet aşk ve acısızlık... bu aşkın tanımı bir kadın ya da erkek bedeni olarak tanımladığımızda yukarıda yazdıklarımın hepsi buharlaşıp yok olacaktır.

bu noktada derinlik, kuyu ve kule metaforlarımı biraz daha irdeleyip buraya aktarmak isterim.

ama bunu yapmadan dün gece kavradığım bir bilgiyi daha not alayım. şiddetin varlığı. malum son günlerde çok fazla yaşamımızın içinde oysa şiddet her an varolan bir eylem rengi... oya baydar son aylarda çokça severek takip ettiğim ve düşünsel gücünün sağlam ve insani zaviyeden yüksek beğeni duyduğum bir münevver. 'mücadele' kelimesi savaşı anımsattığı için ve savaş literatürüne ait olduğundan onu kullanmak istemiyorum diyecek kadar militarizme ve savaşa karşı bir münevver. varlık...

farkettim ki şiddetin varlığını kabul etmemek ve onu tanımamak, ona yaşam alanı vermemek, şiddetin kendisi gibi, şiddete denk bir eylem! aman tanrım :) şiddetin varlığını tanımama şiddeti... oysa doğanın dilinde, tüm yaratım sürecinde 'şiddet' hayati önem taşır. evrendeki tüm varlıklar, varoluş süreçleri içinde onlara varlıkarının anlamını ve işlevselliğini katan özelliklerini hep bir şiddet sonucu kazanmışlar ve şiddetle bir çeşit sınır atlayabilmişleridir. efendim bakınız doğum, ölüm, kazalar, sel, deprem, fırtına gibi... bu noktada şiddeti yok saymak ya da tanımamak, şiddet içeren cümleleri kullanmayarak hümanist bir yaklaşıma soyunmak aslında insani yönlerimizin kaba bulduğumuz kısımlarını tanımayarak kendimizi eksiltmemiz. doğal yaşamın bir parçası olan şiddet olgunluğa giden yolda varlığı eviren ve dönüştüren çok önemli bir kavram. belki de en çok bu noktada şiddet hümanizm için varolmalı. -savaş kavramının bizzat kendisini bu şiddet tanımının içinden soyutluyorum çünkü henüz onunla ilgili sorularım çözülmüş değil-

biraz uzun oldu farkettim :) ama yaşam dediğimiz bir ağrımız var madem ona şekil vermek için sözü kısaltmak malzemeden çalmak gibi manidar (!)

çok çok eksikler var yukarda eklemeyi unuttuğum çünkü uykusuzluk içinde debelenen akıl sızıp ayıldığında veri kaybına uğrayabiliyor, affola aklım affola...

-yazmak için yazmadım, neden yazdığımı yazdım. ölen kirpiklerimin mezar taşına methiyelerdi-

6 Aralık 2009 Pazar

kuyu



Günlerdir ağır bir uykudayım.
Duvara dayadığım bakışlarımla
Babamın kuyusundan can çekiyorum.
Can çekiyorum ‘la havle’
Ölü gözlü balıklar,
Solungaçsız adamlar
Kahırla örülmüş saçlarından tırmanıyorum
Saçlarım dökülmüş karanlıkta.
‘la havle’ baba!
Gücüm yok,
Sana yalan söylemeyeceğim.
Benim neslim duyurmayı bilmiyor
kuyulara itirazım var baba, ‘la havle’

Kuyuya kar yağıyor
Saçlarını seyrediyorum
Ellerim kanıyor tutunduğum beyazdan
Karanlığına siliyorum.
Bir nefes sokuluyor koynuma
Sıcak, diri ve çirkin…
Beni babama bırak diyorum
Uyku uyanıyor sırtımdan
Sıcak bir bayram gününe hafifleyerek...
Amcam, öldün demek!


Babalarımız gittikçe eksiliyor kardeşler,
Durmaksızın bir ademe dayanıyoruz.
Zamanın akbabaları,
Babalar öldüğünde anaların zamansızlığına sığınacağız.
Gözlerimi kırpıyorum
An ve an kuyu…

Tanrım! la havle babasız doğan her yeni güne!
Tanrım! la havle babası doğan her yeni güne
Kaybetmeyi öldüğümüzde öğreteceğiz.

d..f..

- gözlerinde en iri kuyu, çek beni saçlarından al içine ve uyu/t -

18 Kasım 2009 Çarşamba

kadavra

bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm birşeydi. zaman zaman bazı pragraf aralarında ona dair cümleler, anlamlar bulup onnun karşılaşmak bana düşünmenin devamlılığını sağlıyordu.

siyaseti hiç sevmediğim halde 12 yaşımdan beri ilgi duydum, dışında kalamadım. en aktif olduğum zamanlar esasen en pasif düşünce sisteminin içinde olduğum dönemmiş farkettim. okuduğum hiçbir kitap orwel in 'hayvan çiftliği' kadar güzel oturtamadı kafamda politikanın o sert resmini. bu gerçekliği toplumsal bir böcekleşmeydi aslında. yakın zamanda kafka nın dönüşüm ünü tekrar okudum. biri toplumsal biri bireysel bir yabancılaşma durumunu iç içe kapsayan iki sistem yığını gördüm. hayvan çiftliği dönüşüm den çok daha iyidir. toplumun kendini unutmasını, yabancılaşmasını hikayedeki eşek karakterinde çok iyi görürüz. samsa dan çok daha fazla can yakar. ama bu iki kitapta da bireyin iç dünyası ve kendinden ötekine dönüşme hikaysi yeterince içsel ve sorgulayıcı değildir. orwel 1984 kitabında aynı kurgu içinde hafıza kaybına uğramış bir toplumun içinden sorgulayarak kısır bir döngünün ve tüm doğru bildiklerimizin aslında değişebileceğini resmetmişti. dönüşümden çok daha içsel ve hırpalayıcıydı. fakat tüm bunlara rağmen hep bir eksik nokta vardı bana kalsa. bireyin iç kutuplaşamalarında içine girmeye cesaret edemediği bir sorunun cevabı... doğruusunu isterseniz o soruyu ben de henüz bilmiyorum ama zaman zaman kontak kurduğum sorunun tüm belirgin hatları için beklemeyi uygun görmeliyim. ımm, iyi olan kazansın diyorum ukalalık değil de içindekine güvenmekle...

artık yalnızlığın on
larca tanımını yapabilirim. bildiğim birşey var ki kimliğimin bana yaşattığı yalnızlık farklı kimliğin yalnızlığıyla aynı renk değil. ama ağırlığı, özkütlesi, kimliğime dahil oluşuyla varlığıma kattığı anlam kadar büyüyor o yalnızlık. burada kendime sormam gereken çok soru varken en önemlisi şudur: verdiğim cevaplar aynada kendime bakarak dillenebilir mi? kendimin cevapları kendime ne kadar inandırıcı? insanın kendine dürüst olması -herşeye rağmen- bazen kimlik bilgilerinden bazılarını yok saymakla ilgili olabilir. işte yalnızlığın tanımı, ötekileşme, yabancılaşma tam da bu noktada derinliği ve yarası ciddi ruh ritüelleri sonucunda o çıplaklığını sana açar. ve 'sen' orada, kendine 'sen' olmakla yaşamının en önemli gerçekliğini anlamlandırmış, diplomatik dille tanımış oluyorsun.

bir gün bir hikaye yazacağım, içinde kendi hayat kadavram... sahi kadavra demişken... ölümüzle ne kadar barışığız bilinmez. hayat kadavrası bir kalbur samimiyeti bir öteki beriki çatışmasından kalan ruh posası...

d..f..

9 Kasım 2009 Pazartesi

mim


kelimeler bulut
gri yüzümün rengi
ve yola düşemeyen yolsuz ayaklarım da...
şehir uyuttu tüm acıları
bir beşik sallanıyor uzakta
doğacak bebek için.
bebek tanrı yüzü, elleri peygamber..
kutsal damar akıyor ılgıt,
kesileceğini bilmiyor bıçak
bilmiyor kan onu da kanatır.
terkediyor kuyuyu yankı
duvarlarını acıtarak karanlığıyla
geldiği yere dönüyor.
yalnızız,
bir kuyu kadar delici
bir kuyu kadar suskun.
tüm varlık kendine dönüyor işte.
kendime dönüyorum ben de
yolsuzluktan.

acı bir abdest alıyoruz,
tutmuyor isyanda, kaçak...
dirsekleri batıyor göğün.
ah baldırlarımız, sırtımız işgalde
savaş kokuyor apış aramız.

kokladık dilimizi, acı.
kokladık sesimizi, acı.
koklatmadık acıya gülüşümüzü,
yavan ekmek kokusu.
deneme tahtası değil tabut.
bağışlayın,
an denendi ve gitti deminler.
acıyarak, doğmayan dönüş yolları
terketti ruhumuzu.
ruhumuz ölmedi,
bıçak kanadı.

sevgilim zaman,
şahdamarım,
tanrımın şımarık kulu!
körleri de bağışla.
'andolsun asra' ki
köprüler kirli sularda boğulacak.
d..f..
- mim -

yaşam beni buldu



sözcüklerin içi yağmur...
kelimeler şimdi
birer edat sayıklaması..
'ya' karanlığı delsin kanatlar
'ya da' uzlaşalım güneşte,
'veya' çınarların yaşlarına ağlayalım
'ama'
'artık' tutunalım bir yere
ay ışığı 'gibi'...
ellerimizle...

gün 'ile' yüzün perdesiz
've' aşk bakıyor sedef işlemeli pencereden.

uyan de bana!
de 'ki' vuzuhsuzluk kan pıhtısı
topraktan bir yama kurban,
can döşeği ruhta kambur...

neden, bulgu yaratır.
terlemiş sorular
cevapları yeşertir.
neden dedim
yaşam beni buldu.

sözcüklerin içinde
kemirilmiş düşler var.
şimdi bir edat sayıklaması gece..
'fakat' su sesi çalıyor yılgı,
durgun, yeşil, yolsuz, aç..
ah budala ölüm,
yaratılalı ne çok oldu!
neyi bekliyorsun?
ağıtlar yazılmış uykularda,
uyandır!

d..f..

- uyuma, yaz diyor sığamamazlık. uyuma yaz, çok geldi bu gece vakit. unutmak için kelimeleri, birbir diz hepsini bir ipe. dil habersiz, kalem elsiz, gözkapaklarıma sığınmış soru işaretleri, cevaplarım uyuma diyor, bizi yaz. 'ama' anlamlarım çok yorgun, çok ağır geliyor bu baskı. gitmeliyim .. -

8 Kasım 2009 Pazar

gece vardiyası


çocukluk kabuslarım vardı. iri gövdeli eşyalar, gücümün yetmesi ihtimal dahilinde olmayan şeyerdi, benden istenen rüyalarımda. öyle bir psikoloji yaratırdı ki üzerimde bağırarak uyanırdım. sonra o rüyanın nesinden korkup ağladığımı düşünürdüm. hiç bulamadım. hala çok büyük eşyalardan ve yapılardan korkarım. sarılıp, belini kavrayamayacağım şeyler benim olmayacak şeylerdi çünkü bunu bu gece anladım. bir çeşit yükseklik korkusu bu, umutsuzluğun yüksekliği...

tanrı çok tuhaf. ona bazen 'neden' diye sorduğumda bana genişleyen evreni gösteriyor. cevabın orada diyor. kalp evren gibi genişliyor zamanda. sığmazlığa kendi çaresi açılımı var. ben sadece onu mecburi taşıyan bir yarayım. iyileştikçe ruhunda yeni yaralar açılan kocaman bir gedik kalbim.

bu gece bugüne gelen yaşamımın en zor dönemini yeniden yaşamış gibi oldum. öylece geçti içimden. duymaktan en çok korktuğum şey, işte o kabus gibi hala seviyor olma ihtimaliydi. çünkü unutmayı hep şüpheyle karşıladım. kendime sormaya korktum.

benim kabusumdu o aşk. kalbimde kocaman bir eşya gibiydi, sarılıp sahiplenemediğim. zaten hiç benim olmadı da. bazen yüzü rüyama girince o kabus gibi korkarak uyanıyorum. hep nedenini merak etmiştim bildiğim halde. ne cevap verirdi aceba? bu acıyı yaşatmış olmanın sebebi neydi? bu çok kanlı bir savaştı, sürekli kalbi öldürüp sağalttıkça yeniden iç kanamayla sökün eden... bir gelgit heyulası... bunu bana neden yaptın?

şimdi sorumun içinde başka anlamlar da var. çünkü sorumu tanrıya soruyorum artık. ve o bana evreni işaret ediyor. bunu hep söylemişimdir 'güneşin içindeki enerji aşktır' diye. güneşin zamanı dünya zamanıyla eşdeğer değildir. aşkla dönen bir pervane, yandıkça harı artan... işte bu yüzden diyor tanrı. sen yandıkça içinde yeni yaşam alanları kuruyorsun. yeni insanlar doğuruyorsun aşkın sıcaklığıyla. bu aşkın devasalığı, kapsamı...

birgün pişmanlık duyar mıyım bilmiyorum? ama hiçbir yaşanmışlığı ruhumdan tecrid edemiyorum. onlarla bütünüm. ve onun doyumsuzluğu benim aşka doyumsuzluğum gibi.

çektiğim acının sefasını sürüyor ruhum bugün. yaşamı tanıyarak...

d..f..

- 'de ki' tanrı herkesin öz sevgilisi -
- teşekkürlerimi bırakıyorum es es ;)

6 Kasım 2009 Cuma

kendi kendine konuşmak








kendi kendimize konuşuyoruzdur mutlaka. ben en çok şahsi günlük işlerimi yaparken konuşurum kendimle. öyle dalarım ki bazen konuşmaya yaptığım işi bile unuturum. bazen oturup rahat rahat konuşmaya devam ederim.

son zamanlarda kendimle değil, başka biriyle konuşmaya başladım. öyle derin konuşmalara girdim ki onunla verdiği cevapların da bana ait olduğunu unuttum. ama o kadar emindim ki o cevapları vereceğine, bu yüzden hiç kendi kendime konuşur gibi hissetmedim. sonra gün geldi, onunla gerçekten konuşma vaktim çattı. ama konuşacaklarım o kadar çokmuş ki meğer sabaha kadar uyumayıp neredeyse konuşmaya devam ettim. en son artık uyu, sonra devam ederiz diyerek daldığım rüyada beni kendimle bıraktı.

evet, bugün kaldığımız yerden devam edeceğimiz gün. buna tanışmak değil de kendimle karşılaşmak diyorum. ama insan kendiyle karşılaşmaktan bu kadar mı heyecan duyar?

d..f..
- geç kalacaksın gene, acele et-


1 Kasım 2009 Pazar

giden kadar büyüdüğünde yalnızlığın, dönersin...


camlar ne kadar da kirlenmiş. orada, arkalarda bir yerde güneş var. uzun saçaklarıyla, eteklerine mevsimler doldurmuş. sürekli konuşan bir adamı dinliyorum. yalnızlığı çok geveze, çok bitimsiz gibi duruyor anlattıkları.
dün gece tam uyumuştum ki bir yüz gördüm sırtı dönük. sol tarafa döndüm kalbim ezilsin diye ağırlığımda. ve şunları yazdım duvara benim harflerimle: "öyle derin unuttum ki seni, isminin harfleri silindi alfabemden."
sonra yüzümü sana döndüm. yalnızlığını okuduğum yüzünde başka sözler not aldım avucuma. beni de anlatan sözlerdi. gidenin yeri, yalnızlığı büyüterek dolar. bir deliktir o gidiş. vakumlu odaya açılan kapkara bir delik... içeri hava girdikçe aşkın nefessizliği boğulur. karşılaşma anında delik genişler ve büyür. göğü görürsün. sonra içinden çıkıp kendini terkedersin. ama o deliği bir koza gibi taşırsın sırtında. bir gün yalnızlığın giden kadar büyür. o zaman kendine geri dönersin. gidecek başka yalnızlık kalmamıştır.
bu adam bu şarkıyla bana neler yapıyor böyle.
d..f..
-ve sen daha ne kadar büyüteceksin yalnızlığını?-

pelin batu ve kabak dolması varyasyonları





















aslında buraya magazin tarzı şeyler almak niyetinde değilim ama sadece ve sadece bu sözlük entry sini girmekiçin şeyettim efendim. ülkemizin aydın/entelektüel 'varyasyon'larından -onun deyimiyle- biri. aşağıdaki entry e o kadar güldüm ki, daha fazlsı mümkün değildi, elimden gelen buydu, sizin elinizden daha fazlası gelirse lütfen sakınmayın :))

pelin batu başlığı, 413. entry

derya baykal'a çıkmıştı bir kere. kadınlar orada bir şeyler üretmeye çalışırken bu kızımız "hıım ben pek sevmem bunu" dedi durdu programda. her lafa muhalefet olmak için çabalamıştı. ancak şu diyaloğu asla unutamam.

derya baykal: evet pelinciğim kitabında neyi anlatıyorsun, söyler misin?
-kelimesi kelimesine aynı değil ancak aynı bu şekilde ilişkisiz kasıntı sözcükler yanyana.
pelin batu: ııı evet, şimdii bu kitapta rüzgarın çeşitliliğinin öznelliğimdeki varyasyonlarını anlatıyorum. çıkış noktam ise çıkışsızlığımın verdiği ııı zevk ve acının yarattığı ironinin beynimde estirdiği hayat tınısı olan ııı rüzgarlar ııı.
derya baykal: hııııım. eveeet şimdi kabak dolmasına ne koyuyorduk cemal usta?

vallahi ben de pelin batu ya uğramadan geçemeyeceğim. bu kadın popüler kültürün en dişi mantarlarından biri. hangi akla hizmet bir entelektüel aydın dayatmasına giriyorlar anlamış değilim. murat bardakçı bey! bu hatunun yanınıza ne işi var allaseniz, ben şahsen onu o tarih programında gördükçe izleyici reytingini artıracak dişi bir tv çekici olarak algılıyorum. bu ülkede onca değerli entelektüel kadın varken pelin batu nun 'ıııııı'layan kültürünü ancak ahmet hakanlara yutturursunuz. ah medya vah medya...

programı izleyenler bilir, varyasyon tipik bir pelin batu kelimesidir. ezberlenip bol bol cümle içinde kullanılarak günlük dilde aydıngeçinir bir hava katmak içüüün sıkça kullanılır tarafından.
d..f..