arayış bizimdir.
suya elimizi daldırdığımızda
karanlığa adım attığımızda
kokladığımızda bir iğde çiçeğini
kırptığımızda koyunun yününü
sonsuzluğuna baktığımızda uzayın...
bulmak istediğimiz;
düzlük,
yumuşaklık,
derinlik,
serinlik,
sıcaklık...
ilk temasa gizlenen mutluluk
ve alıştıkça dökülen huzur üzerimize...
insan damarımızdır
arayış.
bulduğumuzda yitik olan
yeni yollara iten rüzgarı yokluğun.
daldırıp içimize bir şeyi
elden yoksun
bulmaktan korkan bir şey...
bulamadığımızdır hayat.
hayat,
kaçışıdır bizden bir şeyin,
bir nefes ötemizde salınan...
***
kuytuya indim.
arayıştan vazgeçtiğim bir yerde
beni bekleyen bir şey gördüm.
sustum
adını söyledi.
...
ayaklarını cebime koydu.
gittim.
kuytu böceği,
bir mevsimin var mı senin?
oraya bir çiçek açayım.
d..f..
-bizim olmayan her şey için...-
23 Mayıs 2013 Perşembe
5 Nisan 2013 Cuma
2 Şubat 2013 Cumartesi
kalp bilgiye dönmüştür
seslerin kör olduğu
bir derinlik kolluyorum.
oraya bırakacağım tohumlarımı
ve bahar geldiğinde şarkısını açacak çiçeklerim.
öğrettin bana suskunluğu.
kardeşlikte çoğalmayı
ve kendimi unutmayı o boşlukta.
anladım,
en çok yalnızlığımın ihtiyacı var bana.
onun acıtan şefkati
ve kararlılıkla sahiplenmesi beni
yok başka bir surette.
dedim ki;
"kaçalım buralardan,
bir nisanın peşine takılalım.
benim o!
kahverengi gözlerinde
kırmızısı geçmiş bir nar tanesi saklayan.
gel, gidelim buralardan
başını kaldıramayan bir utangaçlığa sığınalım."
beni hayattan büyük bir sabırla bekledi
ve aldı.
'vazgeçmek' uysallaştığında
yemyeşil ovalar çölleşmiştir çoktan.
atlar, susuzluğa alışmıştır
ve kalp bilgiye dönmüştür.
yaşamın onaran bilgisine;
yarını, geceyi ve baharları...
d..f..
eleni karaindrou - memories
resim: sabri akça - ...kış
bir derinlik kolluyorum.
oraya bırakacağım tohumlarımı
ve bahar geldiğinde şarkısını açacak çiçeklerim.
öğrettin bana suskunluğu.
kardeşlikte çoğalmayı
ve kendimi unutmayı o boşlukta.
anladım,
en çok yalnızlığımın ihtiyacı var bana.
onun acıtan şefkati
ve kararlılıkla sahiplenmesi beni
yok başka bir surette.
dedim ki;
"kaçalım buralardan,
bir nisanın peşine takılalım.
benim o!
kahverengi gözlerinde
kırmızısı geçmiş bir nar tanesi saklayan.
gel, gidelim buralardan
başını kaldıramayan bir utangaçlığa sığınalım."
beni hayattan büyük bir sabırla bekledi
ve aldı.
'vazgeçmek' uysallaştığında
yemyeşil ovalar çölleşmiştir çoktan.
atlar, susuzluğa alışmıştır
ve kalp bilgiye dönmüştür.
yaşamın onaran bilgisine;
yarını, geceyi ve baharları...
d..f..
eleni karaindrou - memories
resim: sabri akça - ...kış
11 Aralık 2012 Salı
suskun*
- derin bir yerde uyuyan hayat,
onun rüyasında kayboluyorum.-
şehri geçtim,
binlerce ışığı söndürdüm körlüğümle.
ölüydü bedenleri insanlarının
ölü ve soğuyan bir aşkı tutuşturmak için
geceyi kazıyorlardı içinden.
kalbimin suskunluğu azalsın,
konuşsun benimle diye
köprüler geçtim.
maviyle ovdum kırmızı damarlarını
kanatlanan yağmur damlalarını gösterdim.
kalbim
bana dönsün diye...
saatlerimi omzuna dayadım.
şarkılar dinlettim deniz kabuklarına
sesini duyurabilmek için lodos boyu yürüdüm.
konuşsun benimle diye kalbim,
ona en sevdiği pencereyi gösterdim.
d..f..
jehan barbur - rüya
yürüyüşüme eşlik eden arkadaşımdı.
*...
Resim: edward munch - çığlık
29 Kasım 2012 Perşembe
söz
yoruldum uzun uzun anlatmaktan.
kısa bir söz öğret bana.
hep onunla konuşayım.
d..f..
resim: selma gürbüz
18 Kasım 2012 Pazar
her şey
10 Kasım 2012 Cumartesi
Şirin Baba'dan Masallar - İyiliğe Karşı Kötülük
son günlerde evimizde bir modadır, aldı başını gidiyor. konuşan, ses çıkaran yumoş oyuncaklar. ailede herkeste var. eve gelen çocukların pek çoğu onlardan korkuyor. ama biz ailece onları seviyoruz. bizim gibi konuşkan, sevimli, sempatik, cana yakın yaratıklar. mesela bu şirin baba son iki haftadır uyumadan evvel bana bir masal anlatıyor. gerçi çok kolaya kaçmış, antik yayınları gibi kesip biçerek seslendirmişler masalları ama anlatıcı çok sempatik. en sevdiğim masal 'üç kelebek'... sizler için küçük bir çalışma yaptık. umarım beğenirsiniz. d..f.. iftiharla sunaar!
d..f..
16 Ekim 2012 Salı
bir hastanın güncesi
teslimiyet ve teslim olmak, konuşmak ve söylemek, eylem ve niyet... düşüncelerim yer yer kopuyor birbirinden, gerilen bir ipin kopması gibi bu. tüm zihinsel gücümü toparlayıp, uçları yeniden birleştiriyorum ama cevap vermek için yine de yetersizim, çok yetersiz.
aklıma takılıyor; cezalandırmada eylem ve niyete göre ne kadar adil olunabileceği... henüz düşüncedeyim, açılmamış kitapların yön verecek rüzgarına ihtiyacım var.
***
akşam eve geldiğimde bitki çaylarına sarıldım. bir çeşit kış çayım var, içinde; ada çayı, ıhlamur, kekik, papatya çayı, nar çiçeği yumrusu, tarçın kabuğu, zencefil, yayla çayı, limon kabuğu, aslan pençesi, kuşburnu ve ismini hatırlayamadığım sarı odunumsu bir bitki daha. ılık suya koyup, kısık ateşte beş dakika kaynayıncaya kadar demleniyor ve bir kaşık anzer balı karıştırılarak içiliyor. bir fincandan fazla içmemek gerek bence çünkü fazlası zararlı olabilir.
çayımı ve sütümü içip yatıyorum. nefes alırken boğazımı yırtan şey sayesinde uyku-uyanıklık arası uzuun bir gece geçiriyorum. gün ağarırken ılık suya bal karıştırıp içiyorum. nefes almak mümkün değil. üstelik korkunç bir baş ağrısı... bütün sesler, anlamsız bir uğultuya dönüşüp kafamın içinde büyüyor. evdeki bütün yatakları dolaşıyorum, her birini beşer dakikalık kabuslarla terkediyorum.
çaresiz, bir aferin plus alıp yatağa düşüyorum. bir ölü gibi tam 12 saat deliksiz uyuyorum. kabuslar aynı canlılıkta! sürekli gülen, parlak ama anlamsız bir yüz. elimle ittikçe, parmaklarımın arasından fırlayıp, sırıtmaya devam ediyor, ne lüzucet bir yüzdür diyorum... alnımda soğuk bir şey beliriyor, uyanır gibi oluyorum. "kızım, iyi misin?" diyor annem. "korkuyorum" diyorum. annem "çok mu hastasın, niye korkuyorsun?" diyor. "anne kapıyı kilitle. ocağın altını kapatmayı unutma!" diyorum. tamam diyor, buz gibi elleriyle saçımı okşayarak. sabahleyin hatırlayınca, neden korktuğumu hatırlayamıyorum.
çok sık hastalanan biri değilim, hastalanınca da hafif bir bilinç kaybı yaşıyorum ilk günlerde. doğrusu bu haller de sonradan çok ilginç geliyor. insan hastayken çocuklaşıyor. evini, eşyalarını yadırgıyor. hoşlanmadığı insanlar, yiyecekler, giyecekler ve hatta mekanlar kabus olup kısa uykularını çekilmez hale getiriyor. hastalık, bir yönüyle dünyadan tek ayağını çekmek gibi. her şey gövdene yüklenmiş sanki, hayata dair her şey! ne aile, ne arkadaşlar, ne yiyecekler, ne giyecekler, ne iş ne de başka bir şey! kemiklerinin üzerine abanan hayat, sana sıkı bir ders veriyor, ölüme dair. kendine geldiğinde, hayata bakış açın bir derece daha genişlemiş oluyor. tabi bu arada ballı sütten, ıhlamur kokusundan ve o çok sevdiğin karnabahardan bir süre uzak kalıyorsun.
gün içinde, yatağında hasta yatarken, ne okuduğunu anlarsın ne de dinlediğini duyarsın. akıl, kendi düşünce rotasını çizer ve o rota biraz marazidir. gözlerinin zahmetsizce denk geldiği yer, tavandır. bakışlarınla defalarca çizdiğin işaretler vardır orada. o işaretler seni zamanda bir yolculuğa çıkarır.
çocukluğumda, gri soba boyasıyla boyanmış ahşap tavanda, ağacın dairelerinden oluşan bir şekil vardır. bu şekil, sırtı dönük tek ayaklı bir adamdır. giderken dönüp kötü bir bakış atarken oraya, tavana yapışıp kalmıştır sanki. annemin yatsı namazını kılmasını beklediğim süre içerisinde, tavandaki bu adamla uzun uzun bakışır, bir sabah uyandığımda oradan defolup gitmiş olmasını umardım. ama nafile! o hiç gitmedi, ben gittim. ve geldiğim yere, onun tavanda açtığı yarayı da taşıdım. hastalandıkça çocuklaşan bilincim, tavana sakladığı o kapıyı açtı ve oradan dehlizlere indi. sevmediği, tiksindiği, bakmaya cesaret edemediği insan yüzlerini, duyduğu acı sözleri, duymaktan korktuğu acı sözleri, kaybettiklerini, beklediklerini hep o kapının ardına sakladı. ve o kapının anahtarı, benim zayıf bakışlarımdır. zayıf ve acı dolu bakışlarım..
d..f..
resim: miguel barcelo - faena de muleta
29 Eylül 2012 Cumartesi
Büyük Ozana Veda
Babası az olanlar bilir. Diyeceksiniz ki “babası az olmak” da ne demek? Benim babam bir gurbetçiydi. Yılda en fazla bir, bilemediniz iki hafta görebilirdik onu. Sonra bir gün dönüverdi, döndüğünde lise son sınıftaydım. Derken bir yıl içinde amansız bir hastalığa yakalandı ve vefat etti. Ama “babası az olmak” az görmek anlamında değil sadece. Çocuk ve baba arasındaki yetersiz bağdan, yetişmeyen sıcaklıktan bahsediyorum.
Okul hayatım boyunca, arkadaşlarımın babalarını hep çok
sevmişimdir. Mehmet Amca, Sabri Amca, Erhan Amca, Recep Amca… Babası az
olmaktan mıdır bilmem, bir de bazı insanları baba gibi sevmişimdir
hep. Neşet Ertaş gibi...
Fiziksel olarak da babama benzeyen, onun gibi gurbetçi ve mahalli
değerlerinden asla ödün vermeyen, vasiyetinde babam gibi köyünü, toprağını
dileyen yüce gönüllü insan. Ve yine babam gibi bir eylül ayı ve bir salı günü
kaybettiğim…
Ağabeyimin aldığı ilk Neşet Ertaş albümünü hatırlıyorum,
‘Gönül Dağı’. Arkadaşımla nasıl da sevinçle paylaştığımı… Neşet
Ertaş, iyi bir sanatkâr değildi sadece. Bir kültür babasıydı. Sanatını icrası,
ilkeli duruşu, mütevazı ve ince ruhluluğu, hepsi hepsi bir yana… O, en kederli
günlerimin biricik dostu, ağrılı başımı yasladığım yüce bir dağ, anlatmak istediğim
her şeyi en güzel şekilde dile getirerek kalbimi teskin eden vazgeçilmez bir
baba ocağı gibiydi. O sonsuz yüreği, tüm merhameti ve şefkatiyle seni
yargılamadan anlar ve sana kendi acının sahibi olmayı öğretirdi. Yalnız
olmadığını bilmek, en güzel çıkış yoludur, en kıymetli nasihattir. Yalnızca hüzün
mü? O, sazının tellerine vurdukça şelale gibi çağlayan sevinci ve umudu da
bizimle paylaşırdı. Nice güzel türküleriyle bahar mevsimini karşılar ve iliklerime
kadar hissederdim onunla. O duygularımın babasıdır. Vefat etmesi hiçbir şey değiştirmeyecek elbette. Kalbimin en güzel, en
kıymetli yerinde her daim yaşayacak ve var olacaktır.
Vefatını öğrendiğim gün, babamı kaybetmişim gibi üzüldüm. Bu
yüzyılın en değerli şahsiyeti, aynı çağda yaşamışlığımla gurur duyacağım gerçek
bir ozan, hakiki bir bilge. Andıkça gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği
acı kayba da alışacağım, alışacağız elbet. Ama Ertaş Ailesi, Kırşehirli
insanlar bilmeli ki, onunla gurur duyuyoruz ve onu asla unutmayacağız. Yerinin
asla doldurulamayacağına inanıyorum. Bu boşluk duygusuyla, onun türkülerine
daha çok sarılacağız, sözlerini en kıymetli nasihat olarak hayatlarımıza
işleyeceğiz inşallah.
Yüce gönüllü, diri yürekli, babacan ozan… Rabbim seni
sevdiği ve razı olduğu kullardan eylesin, cennetine kabul buyursun inşallah.
Bizler senden çok hoşnut kaldık, seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz. Allah’ın
huzurunda iyiliğine ve yüceliğine şahitlik ederiz. Ruhun huzur bulsun babacan insan.
Amin.
d..f..
25 Eylül 2012 Salı
seslerin raksı
her şey içime düştü. her şeyin üzerine çıktım. sonsuz bir gökdelen gibi... bağırıyorum buradan: (...)
aramızda her şey var, öyle çok ki, uzaklık az kalır. az kalır, yetişmez sesim/isim.
ve her şeyin içindeki bir şey! bu sonsuz boşluktan aşağıya bıraksam seni.
biliyorum. kalbim, kanatlarının pusulasıdır.
d..f.
adam hurst - seduction
...
burada ağaçlar hep bahar ve hiç ölmüyor kuşlar. tüm insanlar çocuk ve gözyaşı yaratılmamış henüz.
karamsarlık, uçup gitmiş. ellerimiz bile bize ait değil, kötülük doğmamış çocuklardan. burada özgürlüğe doymuş her şey. ve ölüm hayatın en güzel parçası.
d..f..
erik satie - gnossienne - I
resim; v. gogh - yıldızlı gece
20 Eylül 2012 Perşembe
ay kırığı
Kabuğu kırıldı yaz mevsiminin.
Bir sarı filizlendi
Ve gözlerimde olgunlaştı kahverengi.
Aynı gözlerle
Ayın kabuğunu soyarken rüyamda
Ellerime çukurlar bulaştı.
Böyle,
İçine bir şeyler saklamak istermiş gibi çukurlar…
Kalem koydum, kâğıtlarla doldurdum.
Ay düşüp kırıldı.
Kahverengi gözlerimi yıkadım.
Ağlamaktır, arınmaktır dedi bana.
Başka bir şey kırmışlığım yoktur
Aydan başka.
d..f..
resim; joan miro ferra
20 Ağustos 2012 Pazartesi
yaklaşan eylül uykusu
yaklaşan kışta
kaz ayakları.
hep üçe odaklanıyorum.
ayakların üçgenli izi,
ben öyle görüyorum.
sürekli üçten biri çıkarıyorum.
yine kısalmıyor yolum.
bu sessizlik çoğaltıyor beni.
binlerce ben
taraçaların, köşe başlarının, sokak lambalarının altında...
karanlığı yeni terketmiş ışıkların ardından
bekliyorum.
ardımdan başka bir ben
aydınlığa dayanıklı...
mevsim dönüyor yüzünü
ceplerimden yapraklar dökülüyor.
bu tanıdık mevsimler
bildik beklenen isimler.
sonra kokusu eylül olan
bir kasım gününde uyutuyor beni.
sonsuz rüyalar başlıyor..
kuşku yok,
karmaşa kemik bir tarakla taranıyor.
açılıyor yüzüm,
suyun üzerinde salınarak.
unutmuşa benziyor adını
yeniden başlamak gibi taze.
nasıl da masum bir tuzak!
oradayım,
tam ortasında imkansızlığın.
unutuş talan.
ve dönüş kelimelerin denizine.
seslenmek adına,
çağırmak onu
bir uyanışı yaşamak için
ben geldim.
yine değil mi?
bu karşılaşmada
fısıldamayacaksan hikayeni
kendi sesinle kulağıma
beni hiçbir zaman duyma!
bir gün yine uyurum ben.
yine...
uyanmaktan yoruluncaya kadar.
d..f..
18 Ağustos 2012 Cumartesi
başka bahar yok
mevsimleri kıştan ibaret sanıyorum.
avuntumun bu beyaz örtüleri.
kimsenin başka baharı yok.
en sevdiği mevsimde ölüyor insan,
istekleri çeyiz yapıp
bir tabuta doldurarak.
***
suskunluğuyla sözümü kesiyor.
ağzına yalvarıyorum
konuş benimle.
bildiğim tüm kısa cümleleri susuyor.
göle dolmamı bekliyor gibi.
yarım kalmışlığı anlamalıyım
fazlası olmayacak çünkü.
benim birçok yazım var
kış kokar hepsi.
bildiğim hayatlar hep üç kişilikti.
kaçıp sığındığım bu küçük oda
beni evrene sığdırdı.
***
bir yağmura yetişmenin telaşı gökte.
beklenen hayata...
hiç olmadığın kadar çoksun yanımda
ellerimi kenetlemiş oturuyorum
avucumdaki çizgiler biribirine değiyor.
bir yaşamın damarları
yollarını ayırıyor defalarca.
alnımda kaşların beliriyor.
bir rüzgarda,
yıllar önce söylediği sözü duyuyorum.
kulağıma değdiriyor dudaklarını.
eşyalara dokunuyorum.
doğum lekesi yok hiçbirinin.
beni bir güneşle hayata batıran
ruhumda ol lekesi.
öl derken dili sürçmüş gibi.
korktum, hep korkuyorum.
ateşböceği hali kalbimin,
ayın karanlık yüzüne uçuş hevesi.
bu yersizlik,
yanarak çıktığım bu karın ağrısı,
hep kuzeye gitsem geçecek gibi.
aç örtümü,
bak içimden
bir yanılgı ağıyım kaskatı.
sevemeyişim kendimi
senin yüzünden.
***
ibrahimsiz ateş ve kurban
nuhsuz fırtına
yusufsuz kuyu
süleymansız dil
meryemsiz isa...
kısa yolculuğu uzun bir manayla anlatan.
çok duydum, rüyamda inleyen duvarlar vardı.
kuzuların beyaz tazeliğine sızan çirkinliği...
konuşmalardan duydum,
gökte biriken kötülüğü.
yusufun yüzünü öptüm.
gözlerimi kapadım.
soluyor dünya bir kırmızıda
ve kainat içimize kapanıyor.
***
şahitsiniz,
sabahın bekareti
her gün bir isa yüzü...
ve sen bana de ki;
yüzümü suskunluğunla kapat!
de ki, ben kainata kapanayım içinden.
d..f..
resim; j.m. william turner
avuntumun bu beyaz örtüleri.
kimsenin başka baharı yok.
en sevdiği mevsimde ölüyor insan,
istekleri çeyiz yapıp
bir tabuta doldurarak.
***
suskunluğuyla sözümü kesiyor.
ağzına yalvarıyorum
konuş benimle.
bildiğim tüm kısa cümleleri susuyor.
göle dolmamı bekliyor gibi.
yarım kalmışlığı anlamalıyım
fazlası olmayacak çünkü.
benim birçok yazım var
kış kokar hepsi.
bildiğim hayatlar hep üç kişilikti.
kaçıp sığındığım bu küçük oda
beni evrene sığdırdı.
***
bir yağmura yetişmenin telaşı gökte.
beklenen hayata...
hiç olmadığın kadar çoksun yanımda
ellerimi kenetlemiş oturuyorum
avucumdaki çizgiler biribirine değiyor.
bir yaşamın damarları
yollarını ayırıyor defalarca.
alnımda kaşların beliriyor.
bir rüzgarda,
yıllar önce söylediği sözü duyuyorum.
kulağıma değdiriyor dudaklarını.
eşyalara dokunuyorum.
doğum lekesi yok hiçbirinin.
beni bir güneşle hayata batıran
ruhumda ol lekesi.
öl derken dili sürçmüş gibi.
korktum, hep korkuyorum.
ateşböceği hali kalbimin,
ayın karanlık yüzüne uçuş hevesi.
bu yersizlik,
yanarak çıktığım bu karın ağrısı,
hep kuzeye gitsem geçecek gibi.
aç örtümü,
bak içimden
bir yanılgı ağıyım kaskatı.
sevemeyişim kendimi
senin yüzünden.
***
ibrahimsiz ateş ve kurban
nuhsuz fırtına
yusufsuz kuyu
süleymansız dil
meryemsiz isa...
kısa yolculuğu uzun bir manayla anlatan.
çok duydum, rüyamda inleyen duvarlar vardı.
kuzuların beyaz tazeliğine sızan çirkinliği...
konuşmalardan duydum,
gökte biriken kötülüğü.
yusufun yüzünü öptüm.
gözlerimi kapadım.
soluyor dünya bir kırmızıda
ve kainat içimize kapanıyor.
***
şahitsiniz,
sabahın bekareti
her gün bir isa yüzü...
ve sen bana de ki;
yüzümü suskunluğunla kapat!
de ki, ben kainata kapanayım içinden.
d..f..
resim; j.m. william turner
7 Ağustos 2012 Salı
yanılgılar içinde
gök dönüyor ve kusuyor
kusuyor yüzümüze yersiz yağmurları.
toprağa bakınca uyku
göğe bakınca baş döngüsü.
çıkarmak istediği bir şey var benden göğün
tılsımlı bir maviyle
belki hayat, belki bir sır...
düşündükçe sebebi,
toprakla gök arasına sıkışan yaşam
bir yanılgılar küresi.
yerden göğe düşmek,
bir şaşkınlığın yüze çarpması.
bir istifra isteğidir maviyi,
bir intihardır yaşam, yanılgılar içinde.
tutulmak için
"buraya kadar her şey yolunda"
sonrası
çataldan fırlayan siyah bir zeytin tanesi.
"andolsun tin'e ve zeytun'a" tin suresi/1.ayet
d..f..
resim; h.matisse
22 Temmuz 2012 Pazar
yaşamı yadırgamak
yerini yadırgamak. bunu hepimiz biliriz. biliriz, değil mi? gördüğün yerlerden, uyuduğun evinden bir süre uzak kalınca, döndüğün evini yadırgarsın. asıl yadırganan mekan kısa süre kaldığın yer değildir benim için. çünkü oraya şartlanarak gitmişsindir zaten. oysa evim dediğin, koltuklarına, kapılarına, yastıklarına, suyuna, dolaplarına alıştığın yer... evine kavuştuğunda bir süre yabancılarsın, yadırgarsın. evin sana sırtını dönüp yatan eşin gibi muamele yapar sanki, soğuk davranır.
böyle bir yadırgama halindeyim. hala alışmaya çalışıyorum. "bana yüzünü ne zaman dönecek" diye iç geçirdiğim hayat. evimi değil, hayatı yadırgıyorum. buraya nereden gelmiş olabilirim, evim neresiydi benim?
sanki içimi oyup, bir mumla doldurmuşlar. mum? nereye gitse oraya uyum sağlar erime ısısıyla. sahiplenir gibi görünür ama madem yeni bir şekil alabiliyor ısınınca, onun değildir hiçbir yer.
hep yeni yere gidecekmişim gibi. yeni bir şekle girip, oraya da bir türlü sığmayacakmışım gibi. elimde değil, yadırgıyorum yaşamı.
***
bir çiçek dikiyor adam, evinin önüne. suluyor, ilgileniyor, büyütüyor. bir gün bir başkası gelip, çiçeği 'öylesine' koparıyor. bir başkasına vermek için değil ha! 'öylesine!'
yaşamı naifliğiyle büyütenlere karşı, naifliği yaşatmayan insanlar var.
***
bir yeğenim daha oldu. kederlendim.
d..f..
resim: maya kulenovic - karaca
böyle bir yadırgama halindeyim. hala alışmaya çalışıyorum. "bana yüzünü ne zaman dönecek" diye iç geçirdiğim hayat. evimi değil, hayatı yadırgıyorum. buraya nereden gelmiş olabilirim, evim neresiydi benim?
sanki içimi oyup, bir mumla doldurmuşlar. mum? nereye gitse oraya uyum sağlar erime ısısıyla. sahiplenir gibi görünür ama madem yeni bir şekil alabiliyor ısınınca, onun değildir hiçbir yer.
hep yeni yere gidecekmişim gibi. yeni bir şekle girip, oraya da bir türlü sığmayacakmışım gibi. elimde değil, yadırgıyorum yaşamı.
***
bir çiçek dikiyor adam, evinin önüne. suluyor, ilgileniyor, büyütüyor. bir gün bir başkası gelip, çiçeği 'öylesine' koparıyor. bir başkasına vermek için değil ha! 'öylesine!'
yaşamı naifliğiyle büyütenlere karşı, naifliği yaşatmayan insanlar var.
***
bir yeğenim daha oldu. kederlendim.
d..f..
resim: maya kulenovic - karaca
20 Temmuz 2012 Cuma
geldi çattı remazan
geldi beklenen zaman; recep, şaban ve nihayet ramazan...
tüm açlıkların diyet zamanıdır. dilin, gözlerin, kulakların, ellerin ve belin...
bu ayda sofraların bereketi; yemeğin bolluğu değil, misafirin bolluğudur.
her akşam tatlı bir telaşla hazırlanan sofralara, fazladan iki tabak daha mutlaka konulması...
pencerede, akşam ezanını minareye bakarak beklerken; sokağın telaşı, koşuşturması...
koltuk altına sıkıştırılmış pideler, misafirliğe yetişen güllaçlar...
kalabalık gecelerde uykusuz kalmayı göze alarak, sahura kadar oturmalar...
her sahurda annemin o leziz kuymağının sofrada talan edilmesi.
her sahurda, uyuya kalma ihtimaline karşı bir posta telefonla uyandırma servisi gibi aramak, aranmak...
davullarını erken saatlerde çalmaya başlayan davulcuların araba alarmlarıyla işbirliği yapması...
ki; bu çekilmez bir gürültü!
İstanbul'un bazı semtlerinde davul çalmak yasaklanmış. bizimkiler çaldı bu gece.
ben de belki bir davulcuya kaçarım umudumu hala yaşatıyorum ;)
velhasıl... bu geleneksel ve nostaljik tatların dışında; kutsal kitabımızı türkçe mealinden mutlaka okumalı,
Allah'ı bolca zikretmeli, sadaka vermeli, az yemeli, israftan kaçınmalı, israfın ve lüksün olduğu ortamlardan kaçınmalı, merhametli ve sabırlı olmalı... ruhu, kötü düşüncelerden, haz ve aşırı isteklerden arındırmalı. kalbi iyilikle doldurmalı...
tüm bunları, yapanlardan oluruz inşaallah. (amin)
"Oruçlunun uykusu ibâdet, nefesi tesbihtir. Duâsı kabûl olur. Ameline kat kat sevap verilir. Her şeyin bir kapısı vardır, ibâdetin kapısı da oruçtur." hadîs-i şerîf
ramazan-ı şerifimiz hayırlı olsun efendim.
d..f..
tüm açlıkların diyet zamanıdır. dilin, gözlerin, kulakların, ellerin ve belin...
bu ayda sofraların bereketi; yemeğin bolluğu değil, misafirin bolluğudur.
her akşam tatlı bir telaşla hazırlanan sofralara, fazladan iki tabak daha mutlaka konulması...
pencerede, akşam ezanını minareye bakarak beklerken; sokağın telaşı, koşuşturması...
koltuk altına sıkıştırılmış pideler, misafirliğe yetişen güllaçlar...
kalabalık gecelerde uykusuz kalmayı göze alarak, sahura kadar oturmalar...
her sahurda annemin o leziz kuymağının sofrada talan edilmesi.
her sahurda, uyuya kalma ihtimaline karşı bir posta telefonla uyandırma servisi gibi aramak, aranmak...
davullarını erken saatlerde çalmaya başlayan davulcuların araba alarmlarıyla işbirliği yapması...
ki; bu çekilmez bir gürültü!
İstanbul'un bazı semtlerinde davul çalmak yasaklanmış. bizimkiler çaldı bu gece.
ben de belki bir davulcuya kaçarım umudumu hala yaşatıyorum ;)
velhasıl... bu geleneksel ve nostaljik tatların dışında; kutsal kitabımızı türkçe mealinden mutlaka okumalı,
Allah'ı bolca zikretmeli, sadaka vermeli, az yemeli, israftan kaçınmalı, israfın ve lüksün olduğu ortamlardan kaçınmalı, merhametli ve sabırlı olmalı... ruhu, kötü düşüncelerden, haz ve aşırı isteklerden arındırmalı. kalbi iyilikle doldurmalı...
tüm bunları, yapanlardan oluruz inşaallah. (amin)
"Oruçlunun uykusu ibâdet, nefesi tesbihtir. Duâsı kabûl olur. Ameline kat kat sevap verilir. Her şeyin bir kapısı vardır, ibâdetin kapısı da oruçtur." hadîs-i şerîf
ramazan-ı şerifimiz hayırlı olsun efendim.
d..f..
17 Temmuz 2012 Salı
Karadeniz İsyanda!
elmalar şimdilik kızarabilir, armutlar dalında ballanabilir. gürgen, isriç, pelit, kızılağaç, meşe ve kestane ağaçları henüz ayakta dimdik durabilir. mart çiçekleri hâlâ beyaz, sarı ve pembe açabilir. mustafa kemal, kukku (guguk), atmaca, kisa, serçe, kosva gibi kuşlar şimdilik göğe hayat verebilir. manahoz deresi leziz alabalıklarını henüz saklıyor olabilir. çakıl taşları dere suyuyla şimdilik aşınabilir ve taşınmaya devam edebilir. yağmur hâlâ bu toprakların biriciği; sis, dağların giyindiği beyaz etekler olabilir. şimdilik, bugün, bu sıralar...
burası karadeniz. burada doğa, yaşamla ölümsüz bir bağ kurmuş. burada; anlatıldığı gibi yalnızca yeşilin değil, tüm renkleri en saf ve zarif desenlerle ahenk içinde bulabilirsiniz. burada hayat su gibi berrak kokar. toprağı çetrefilli ama çok cömerttir. bu coğrafya herkese açmaz kendini. uçurumlu, patika yollarına alıştığın gün, renkleri ve kokuyu duyumsarsın ruhunda. bu toprağın ruhu bir kez sızdı mı içine, onu unutman mümkün değildir. karadeniz, büyülü bir ülkedir. kendi başına, kendi doğası ve yaşamıyla, bambaşka bir dünyadır. mucizedir, zarafettir, estetiktir, neşedir, huzurdur, aşkın en yalın halidir. karadeniz, halkının anasıdır. kucaklayıcıdır, merhametlidir, sevecendir.
ağaçları, çiçekleri, kuşları, suları... tanrının en cömert yüzüdür karadeniz. ama... ... ama çok değil; 10 yıl içinde bu doğal güzellikler, solmaya yüz tutacak. hatta başladı bile! neden mi? HES'ler yüzünden. dağların arasından bir kız gibi süzülerek akan bakir sular, HES'lerle dizginlenmeye ve başka amaçlar için kullanılmaya çalışılıyor. oysa o derelerin, akarsuların karadeniz doğasına can vermek gibi hayati ve elim bir görevi var. her bir canlının bir diğeri için varolduğu, bir saat zembereği gibi işlerlik kazandığı bu doğal unsurlardan biri sekteye uğradığında, başı dönüyor doğanın. sendeliyor. bizim köyümüzdeki manahoz deresi, 30 km içeride yapılan baraj yüzünden alabalıklarını kaybediyor. dere kenarındaki bitki türleri değişime uğramaya başlamış.
kendi değerlerimize, kendi zenginliğimize büyük bir ihanettir bu. doğaya, çocuklarının yaptığı büyük bir zulüm! kapitalizmin dişlileri, şehirleri çoktan yedi bitirdi, şimdi doğayı kemiriyor son sürat. başbakan, halkına "3 çocuk" 'talimatı' verirken, acaba o çocuklara nasıl bir dünya ve gelecek bırakacak, bunu hiç düşündü mü? tanrının, doğanın kurulu düzenine saldıran bu açgözlü insan eli, cezasını çekmeyecek mi dersiniz? evet, elbette...
bir gün kuşlar gökyüzünü, sular yatağını, meyveler ağaçlarını, ağaçlar topraklarını terkettiğinde, insanoğluna büyük bir boşluk kalacak, yıkımın boşluğu. en acısı da bugün bizlerin gördüğü ve bildiği bu güzellikler, sonraki kuşaklardan çalınıyor olacak. gelecekten çalmak, en büyük hırsızlık değil midir?
hayatımın en güzel dönemi, biricik çocukluğumu bu kadar güzel ve unutulmaz kılan köyümdür benim. küçücük mucize dünyam. onun varlığını bilmek, arada bir görmek hayatı katlanılır kılan yegane unsur. bizler toprağına köyüne bağlı, her dem o renkli dünyanın özlemini çeken, özünde her zaman gurbetçi olan çocuklarız, çocuklarıyız karadeniz'in. o büyülü ve fantastik dünyamızın zarar görmesi, incitilmesi hepimizi derinden etkiliyor ve üzüyor. HES'lerin, mucizemize çomak sokan kirli ellerini, topraklarımızda görmek istemiyoruz.
bu sebeple; Karadenizisyanda
d..f..
bu isyana ses ver!
burası karadeniz. burada doğa, yaşamla ölümsüz bir bağ kurmuş. burada; anlatıldığı gibi yalnızca yeşilin değil, tüm renkleri en saf ve zarif desenlerle ahenk içinde bulabilirsiniz. burada hayat su gibi berrak kokar. toprağı çetrefilli ama çok cömerttir. bu coğrafya herkese açmaz kendini. uçurumlu, patika yollarına alıştığın gün, renkleri ve kokuyu duyumsarsın ruhunda. bu toprağın ruhu bir kez sızdı mı içine, onu unutman mümkün değildir. karadeniz, büyülü bir ülkedir. kendi başına, kendi doğası ve yaşamıyla, bambaşka bir dünyadır. mucizedir, zarafettir, estetiktir, neşedir, huzurdur, aşkın en yalın halidir. karadeniz, halkının anasıdır. kucaklayıcıdır, merhametlidir, sevecendir.
ağaçları, çiçekleri, kuşları, suları... tanrının en cömert yüzüdür karadeniz. ama... ... ama çok değil; 10 yıl içinde bu doğal güzellikler, solmaya yüz tutacak. hatta başladı bile! neden mi? HES'ler yüzünden. dağların arasından bir kız gibi süzülerek akan bakir sular, HES'lerle dizginlenmeye ve başka amaçlar için kullanılmaya çalışılıyor. oysa o derelerin, akarsuların karadeniz doğasına can vermek gibi hayati ve elim bir görevi var. her bir canlının bir diğeri için varolduğu, bir saat zembereği gibi işlerlik kazandığı bu doğal unsurlardan biri sekteye uğradığında, başı dönüyor doğanın. sendeliyor. bizim köyümüzdeki manahoz deresi, 30 km içeride yapılan baraj yüzünden alabalıklarını kaybediyor. dere kenarındaki bitki türleri değişime uğramaya başlamış.
kendi değerlerimize, kendi zenginliğimize büyük bir ihanettir bu. doğaya, çocuklarının yaptığı büyük bir zulüm! kapitalizmin dişlileri, şehirleri çoktan yedi bitirdi, şimdi doğayı kemiriyor son sürat. başbakan, halkına "3 çocuk" 'talimatı' verirken, acaba o çocuklara nasıl bir dünya ve gelecek bırakacak, bunu hiç düşündü mü? tanrının, doğanın kurulu düzenine saldıran bu açgözlü insan eli, cezasını çekmeyecek mi dersiniz? evet, elbette...
bir gün kuşlar gökyüzünü, sular yatağını, meyveler ağaçlarını, ağaçlar topraklarını terkettiğinde, insanoğluna büyük bir boşluk kalacak, yıkımın boşluğu. en acısı da bugün bizlerin gördüğü ve bildiği bu güzellikler, sonraki kuşaklardan çalınıyor olacak. gelecekten çalmak, en büyük hırsızlık değil midir?
hayatımın en güzel dönemi, biricik çocukluğumu bu kadar güzel ve unutulmaz kılan köyümdür benim. küçücük mucize dünyam. onun varlığını bilmek, arada bir görmek hayatı katlanılır kılan yegane unsur. bizler toprağına köyüne bağlı, her dem o renkli dünyanın özlemini çeken, özünde her zaman gurbetçi olan çocuklarız, çocuklarıyız karadeniz'in. o büyülü ve fantastik dünyamızın zarar görmesi, incitilmesi hepimizi derinden etkiliyor ve üzüyor. HES'lerin, mucizemize çomak sokan kirli ellerini, topraklarımızda görmek istemiyoruz.
bu sebeple; Karadenizisyanda
d..f..
bu isyana ses ver!
28 Haziran 2012 Perşembe
çocukluğun sonsuz günleri
çocukluğumun sonsuz günleri, bitimsiz yolları, upuzun yaşamı...
...değil artık, bitti.
yol bitiyor, yer bitiyor, gün bitiyor.her şey kısacık.
çok geride kaldı koşup ıradığım çocukluk.
neden acele ettiysem bu kadar!
d..f..
25 Haziran 2012 Pazartesi
haziran
nergis aralayıp dudaklarını
yakartan kokusunu saldı yeryüzüme.
rüzgar oldu ellerim
sarıldı öyküne
tel tel ayırıp günlerini
yıkadı kara susuyla.
sonra öptü
ve sakladı her birini
sevdiği kelimelerin altına.
başını koydu rüyaya
ve ağladı uzun uzun.
çıplak ayağını bastığın soğuk su avuçlarımdır, dedi.
adımlarına dolup gezdi seninle
yeryüzünün acılı sınırlarını.
sınırlar ki
kalbin her daim kanayan yaralarıdır.
anlatmaya devam et.
orada,
dudağının sol kanadında
maviye dalıyor soluğum.
usul,
uykulu
bir geceyi bölüyor
kırılmış yerinden.
duymuyormuş gibi
gömül tebessüme.
üzerine kapandığın
bir tepenin uçurumudur.
durmadan düşüp
varlığını beyaza boyadığın...
***
uyandığımda
hazirandı yine.
duvarım buharlaşıp
ruhuma karışmıştı.
penceremi açtım.
ıhlamurlar gitmişti.
kokun, gerinerek
tüm göğü kaplamıştı.
özlemek
böyle zamanlarda
iştahla başlayan bir öğündü.
içimden tekrarladığım;
"ellerini saçlarından
saçlarını ellerinden kıskanmamın bir anlamı olmalı" sorusu
aklıma takılmıştı.
hazirandı
aklım, yapış yapıştı.
d..f..
-......-
resim; c.monet
7 Haziran 2012 Perşembe
bütün ademlerden boşandım
bir mart sabahı
badem çiçekleriyle
doğduğum güne uzandım.
köprüler, martılar
mavi kadar dalgındı.
bir nisan çarşambası
beklerken ıslandım.
ağaç kovuklarında böcek
kıpırtıları
su küpesi, gölgede uyandı.
aklım kaçtı kaç kere
aynalarda bir bahar
tutulması
her şey mi güzel görünür,
inatçı kadınlarla ağladım.
bir mayıs gecesi uyandım.
yatağımda sarhoş sarmaşık
çırılçıplak rüyalar
dökülüyor
gök çivilenmiş laciverde
ıhlamurlar uyanmış
perdeler baygın.
ıhlamur,
güzelleştiğim ayet.
özüne taşındığım ağaç,
yanıma aynamı, tarağımı
alarak.
gümüş yaprakları altında
ruhumu kaldırımlara
yatırarak.
delirirken
ıhlamur köküne
bir şey doğurdum
kokusu anneme benzeyen.
bir ağaç nerede olursa olsun
kaderinde rüzgar ve kuşlar
vardır.
bizim gibi…
biz elmaya bakınca
havva’yı görüyoruz,
ağaca bakınca tohumu.
bu yüzden
incitmemek için mürekkebi
bütün ademlerden boşandım.
d..f..
-uyutma!-
resim: albert herter - the garden of hesperides
-uyutma!-
resim: albert herter - the garden of hesperides
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















