29 Eylül 2012 Cumartesi

Büyük Ozana Veda




Babası az olanlar bilir. Diyeceksiniz ki “babası az olmak” da ne demek?  Benim babam bir gurbetçiydi. Yılda en fazla bir, bilemediniz iki hafta görebilirdik onu. Sonra bir gün dönüverdi, döndüğünde lise son sınıftaydım. Derken bir yıl içinde amansız bir hastalığa yakalandı ve vefat etti. Ama “babası az olmak” az görmek anlamında değil sadece. Çocuk ve baba arasındaki yetersiz bağdan, yetişmeyen sıcaklıktan bahsediyorum. 

Okul hayatım boyunca, arkadaşlarımın babalarını hep çok sevmişimdir. Mehmet Amca, Sabri Amca, Erhan Amca, Recep Amca… Babası az olmaktan mıdır bilmem, bir de bazı insanları baba gibi sevmişimdir hep. Neşet Ertaş gibi...

Fiziksel olarak da babama benzeyen, onun gibi gurbetçi ve mahalli değerlerinden asla ödün vermeyen, vasiyetinde babam gibi köyünü, toprağını dileyen yüce gönüllü insan. Ve yine babam gibi bir eylül ayı ve bir salı günü kaybettiğim…

Ağabeyimin aldığı ilk Neşet Ertaş albümünü hatırlıyorum, ‘Gönül Dağı’. Arkadaşımla nasıl da sevinçle paylaştığımı… Neşet Ertaş, iyi bir sanatkâr değildi sadece. Bir kültür babasıydı. Sanatını icrası, ilkeli duruşu, mütevazı ve ince ruhluluğu, hepsi hepsi bir yana… O, en kederli günlerimin biricik dostu, ağrılı başımı yasladığım yüce bir dağ, anlatmak istediğim her şeyi en güzel şekilde dile getirerek kalbimi teskin eden vazgeçilmez bir baba ocağı gibiydi. O sonsuz yüreği, tüm merhameti ve şefkatiyle seni yargılamadan anlar ve sana kendi acının sahibi olmayı öğretirdi. Yalnız olmadığını bilmek, en güzel çıkış yoludur, en kıymetli nasihattir. Yalnızca hüzün mü? O, sazının tellerine vurdukça şelale gibi çağlayan sevinci ve umudu da bizimle paylaşırdı. Nice güzel türküleriyle bahar mevsimini karşılar ve iliklerime kadar hissederdim onunla. O duygularımın babasıdır. Vefat etmesi hiçbir şey değiştirmeyecek elbette. Kalbimin en güzel, en kıymetli yerinde her daim yaşayacak ve var olacaktır.

Vefatını öğrendiğim gün, babamı kaybetmişim gibi üzüldüm. Bu yüzyılın en değerli şahsiyeti, aynı çağda yaşamışlığımla gurur duyacağım gerçek bir ozan, hakiki bir bilge. Andıkça gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği acı kayba da alışacağım, alışacağız elbet. Ama Ertaş Ailesi, Kırşehirli insanlar bilmeli ki, onunla gurur duyuyoruz ve onu asla unutmayacağız. Yerinin asla doldurulamayacağına inanıyorum. Bu boşluk duygusuyla, onun türkülerine daha çok sarılacağız, sözlerini en kıymetli nasihat olarak hayatlarımıza işleyeceğiz inşallah. 

Yüce gönüllü, diri yürekli, babacan ozan… Rabbim seni sevdiği ve razı olduğu kullardan eylesin, cennetine kabul buyursun inşallah. Bizler senden çok hoşnut kaldık, seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz. Allah’ın huzurunda iyiliğine ve yüceliğine şahitlik ederiz. Ruhun huzur bulsun babacan insan. Amin.

d..f..

25 Eylül 2012 Salı

seslerin raksı


her şey içime düştü. her şeyin üzerine çıktım. sonsuz bir gökdelen gibi... bağırıyorum buradan: (...)
aramızda her şey var, öyle çok ki, uzaklık az kalır. az kalır, yetişmez sesim/isim.

ve her şeyin içindeki bir şey! bu sonsuz boşluktan aşağıya bıraksam seni.
biliyorum. kalbim, kanatlarının pusulasıdır.

d..f.

adam hurst - seduction

...

burada ağaçlar hep bahar ve hiç ölmüyor kuşlar. tüm insanlar çocuk ve gözyaşı yaratılmamış henüz.
karamsarlık, uçup gitmiş. ellerimiz bile bize ait değil, kötülük doğmamış çocuklardan. burada özgürlüğe doymuş her şey. ve ölüm hayatın en güzel parçası.

d..f..

erik satie - gnossienne - I

resim; v. gogh - yıldızlı gece

20 Eylül 2012 Perşembe

ay kırığı



Kabuğu kırıldı yaz mevsiminin.
Bir sarı filizlendi
Ve gözlerimde olgunlaştı kahverengi.

Aynı gözlerle
Ayın kabuğunu soyarken rüyamda
Ellerime çukurlar bulaştı.
Böyle,
İçine bir şeyler saklamak istermiş gibi çukurlar…
Kalem koydum, kâğıtlarla doldurdum.
Ay düşüp kırıldı.
Kahverengi gözlerimi yıkadım.
Ağlamaktır, arınmaktır dedi bana.
Başka bir şey kırmışlığım yoktur
Aydan başka.

d..f..

resim; joan miro ferra

20 Ağustos 2012 Pazartesi

yaklaşan eylül uykusu

yaklaşan kışta
kaz ayakları.
hep üçe odaklanıyorum.
ayakların üçgenli izi,
ben öyle görüyorum.
sürekli üçten biri çıkarıyorum.
yine kısalmıyor yolum.

bu sessizlik çoğaltıyor beni.
binlerce ben
taraçaların, köşe başlarının, sokak lambalarının altında...
karanlığı yeni terketmiş ışıkların ardından
bekliyorum.
ardımdan başka bir ben
aydınlığa dayanıklı...
mevsim dönüyor yüzünü
ceplerimden yapraklar dökülüyor.
bu tanıdık mevsimler
bildik beklenen isimler.
sonra kokusu eylül olan
bir kasım gününde uyutuyor beni.

sonsuz rüyalar başlıyor..
kuşku yok, 
karmaşa kemik bir tarakla taranıyor.
açılıyor yüzüm,
suyun üzerinde salınarak.
unutmuşa benziyor adını
yeniden başlamak gibi taze.

nasıl da masum bir tuzak!
oradayım,
tam ortasında imkansızlığın.
unutuş talan.

ve dönüş kelimelerin denizine.
seslenmek adına,
çağırmak onu 
bir uyanışı yaşamak için

ben geldim.
yine değil mi?
bu karşılaşmada
fısıldamayacaksan hikayeni
kendi sesinle kulağıma
beni hiçbir zaman duyma!

bir gün yine uyurum ben.
yine...
uyanmaktan yoruluncaya kadar.

d..f..



18 Ağustos 2012 Cumartesi

başka bahar yok

mevsimleri kıştan ibaret sanıyorum.
avuntumun bu beyaz örtüleri.
kimsenin başka baharı yok.
en sevdiği mevsimde ölüyor insan,
istekleri çeyiz yapıp
bir tabuta doldurarak.
***

suskunluğuyla sözümü kesiyor.
ağzına yalvarıyorum
konuş benimle.
bildiğim tüm kısa cümleleri susuyor.
göle dolmamı bekliyor gibi.
yarım kalmışlığı anlamalıyım
fazlası olmayacak çünkü.

benim birçok yazım var
kış kokar hepsi.
bildiğim hayatlar hep üç kişilikti.
kaçıp sığındığım bu küçük oda
beni evrene sığdırdı.

***
bir yağmura yetişmenin telaşı gökte.
beklenen hayata...

hiç olmadığın kadar çoksun yanımda
ellerimi kenetlemiş oturuyorum
avucumdaki çizgiler biribirine değiyor.
bir yaşamın damarları
yollarını ayırıyor defalarca.
alnımda kaşların beliriyor.

bir rüzgarda,
yıllar önce söylediği sözü duyuyorum.
kulağıma değdiriyor dudaklarını.

eşyalara dokunuyorum.
doğum lekesi yok hiçbirinin.
beni bir güneşle hayata batıran
ruhumda ol lekesi.
öl derken dili sürçmüş gibi.
korktum, hep korkuyorum.
ateşböceği hali kalbimin,
ayın karanlık yüzüne uçuş hevesi.

bu yersizlik,
yanarak çıktığım bu karın ağrısı,
hep kuzeye gitsem geçecek gibi.
aç örtümü,
bak içimden
bir yanılgı ağıyım kaskatı.
sevemeyişim kendimi
senin yüzünden.
***

ibrahimsiz ateş ve kurban
nuhsuz fırtına
yusufsuz kuyu
süleymansız dil
meryemsiz isa...
kısa yolculuğu uzun bir manayla anlatan.

çok duydum, rüyamda inleyen duvarlar vardı.
kuzuların beyaz tazeliğine sızan çirkinliği...
konuşmalardan duydum,
gökte biriken kötülüğü.
yusufun yüzünü öptüm.
gözlerimi kapadım.

soluyor dünya bir kırmızıda
ve kainat içimize kapanıyor.
***

şahitsiniz,
sabahın bekareti
her gün bir isa yüzü...

ve sen bana de ki;
yüzümü suskunluğunla kapat!
de ki, ben kainata kapanayım içinden.

d..f..

resim; j.m. william turner

7 Ağustos 2012 Salı

yanılgılar içinde


gök dönüyor ve kusuyor
kusuyor yüzümüze yersiz yağmurları.

toprağa bakınca uyku
göğe bakınca baş döngüsü.
çıkarmak istediği bir şey var benden göğün
tılsımlı bir maviyle
belki hayat, belki bir sır...

düşündükçe sebebi,
toprakla gök arasına sıkışan yaşam
bir yanılgılar küresi.
yerden göğe düşmek,
bir şaşkınlığın yüze çarpması.
bir istifra isteğidir maviyi,
bir intihardır yaşam, yanılgılar içinde.

tutulmak için
"buraya kadar her şey yolunda"
sonrası
çataldan fırlayan siyah bir zeytin tanesi.

"andolsun tin'e ve zeytun'a" tin suresi/1.ayet

d..f..

resim; h.matisse

22 Temmuz 2012 Pazar

yaşamı yadırgamak

yerini yadırgamak. bunu hepimiz biliriz. biliriz, değil mi? gördüğün yerlerden, uyuduğun evinden bir süre uzak kalınca, döndüğün evini yadırgarsın. asıl yadırganan mekan kısa süre kaldığın yer değildir benim için. çünkü oraya şartlanarak gitmişsindir zaten. oysa evim dediğin, koltuklarına, kapılarına, yastıklarına, suyuna, dolaplarına alıştığın yer... evine kavuştuğunda bir süre yabancılarsın, yadırgarsın. evin sana sırtını dönüp yatan eşin gibi muamele yapar sanki, soğuk davranır.

böyle bir yadırgama halindeyim. hala alışmaya çalışıyorum. "bana yüzünü ne zaman dönecek" diye iç geçirdiğim hayat. evimi değil, hayatı yadırgıyorum. buraya nereden gelmiş olabilirim, evim neresiydi benim?

sanki içimi oyup, bir mumla doldurmuşlar. mum? nereye gitse oraya uyum sağlar erime ısısıyla. sahiplenir gibi görünür ama madem yeni bir şekil alabiliyor ısınınca, onun değildir hiçbir yer.

hep yeni yere gidecekmişim gibi. yeni bir şekle girip, oraya da bir türlü sığmayacakmışım gibi. elimde değil, yadırgıyorum yaşamı.
***

bir çiçek dikiyor adam, evinin önüne. suluyor, ilgileniyor, büyütüyor. bir gün bir başkası gelip, çiçeği 'öylesine' koparıyor. bir başkasına vermek için değil ha! 'öylesine!'

yaşamı naifliğiyle büyütenlere karşı, naifliği yaşatmayan insanlar var.
***

bir yeğenim daha oldu. kederlendim.

d..f..

resim: maya kulenovic - karaca

20 Temmuz 2012 Cuma

geldi çattı remazan

geldi beklenen zaman; recep, şaban ve nihayet ramazan...
tüm açlıkların diyet zamanıdır. dilin, gözlerin, kulakların, ellerin ve belin...
bu ayda sofraların bereketi; yemeğin bolluğu değil, misafirin bolluğudur.
her akşam tatlı bir telaşla hazırlanan sofralara, fazladan iki tabak daha mutlaka konulması... 
pencerede, akşam ezanını minareye bakarak beklerken; sokağın telaşı, koşuşturması...
koltuk altına sıkıştırılmış pideler, misafirliğe yetişen güllaçlar...
kalabalık gecelerde uykusuz kalmayı göze alarak, sahura kadar oturmalar...
her sahurda annemin o leziz kuymağının sofrada talan edilmesi.
her sahurda, uyuya kalma ihtimaline karşı bir posta telefonla uyandırma servisi gibi aramak, aranmak...
davullarını erken saatlerde çalmaya başlayan davulcuların araba alarmlarıyla işbirliği yapması...
ki; bu çekilmez bir gürültü!

İstanbul'un bazı semtlerinde davul çalmak yasaklanmış. bizimkiler çaldı bu gece.
ben de belki bir davulcuya kaçarım umudumu hala yaşatıyorum ;)

velhasıl... bu geleneksel ve nostaljik tatların dışında; kutsal kitabımızı türkçe mealinden mutlaka okumalı,
Allah'ı bolca zikretmeli, sadaka vermeli, az yemeli, israftan kaçınmalı, israfın ve lüksün olduğu ortamlardan kaçınmalı, merhametli ve sabırlı olmalı... ruhu, kötü düşüncelerden, haz ve aşırı isteklerden arındırmalı. kalbi iyilikle doldurmalı...

tüm bunları, yapanlardan oluruz inşaallah. (amin)

"Oruçlunun uykusu ibâdet, nefesi tesbihtir. Duâsı kabûl olur. Ameline kat kat sevap verilir. Her şeyin bir kapısı vardır, ibâdetin kapısı da oruçtur."  hadîs-i şerîf

ramazan-ı şerifimiz hayırlı olsun efendim.

d..f..

17 Temmuz 2012 Salı

Karadeniz İsyanda!

elmalar şimdilik kızarabilir, armutlar dalında ballanabilir. gürgen, isriç, pelit, kızılağaç, meşe ve kestane ağaçları henüz ayakta dimdik durabilir. mart çiçekleri hâlâ beyaz, sarı ve pembe açabilir. mustafa kemal, kukku (guguk), atmaca, kisa, serçe, kosva gibi kuşlar şimdilik göğe hayat verebilir. manahoz deresi leziz alabalıklarını henüz saklıyor olabilir. çakıl taşları dere suyuyla şimdilik aşınabilir ve taşınmaya devam edebilir. yağmur hâlâ bu toprakların biriciği; sis, dağların giyindiği beyaz etekler olabilir. şimdilik, bugün, bu sıralar...

burası karadeniz. burada doğa, yaşamla ölümsüz bir bağ kurmuş. burada; anlatıldığı gibi yalnızca yeşilin değil, tüm renkleri en saf ve zarif desenlerle ahenk içinde bulabilirsiniz. burada hayat su gibi berrak kokar. toprağı çetrefilli ama çok cömerttir. bu coğrafya herkese açmaz kendini. uçurumlu, patika yollarına alıştığın gün, renkleri ve kokuyu duyumsarsın ruhunda. bu toprağın ruhu bir kez sızdı mı içine, onu unutman mümkün değildir. karadeniz, büyülü bir ülkedir. kendi başına, kendi doğası ve yaşamıyla, bambaşka bir dünyadır. mucizedir, zarafettir, estetiktir, neşedir, huzurdur, aşkın en yalın halidir. karadeniz, halkının anasıdır. kucaklayıcıdır, merhametlidir, sevecendir.


ağaçları, çiçekleri, kuşları, suları... tanrının en cömert yüzüdür karadeniz. ama...  ... ama çok değil; 10 yıl içinde bu doğal güzellikler, solmaya yüz tutacak. hatta başladı bile! neden mi? HES'ler yüzünden. dağların arasından bir kız gibi süzülerek akan bakir sular, HES'lerle dizginlenmeye ve başka amaçlar için kullanılmaya çalışılıyor. oysa o derelerin, akarsuların karadeniz doğasına can vermek gibi hayati ve elim bir görevi var. her bir canlının bir diğeri için varolduğu, bir saat zembereği gibi işlerlik kazandığı bu doğal unsurlardan biri sekteye uğradığında, başı dönüyor doğanın. sendeliyor. bizim köyümüzdeki manahoz deresi, 30 km içeride yapılan baraj yüzünden alabalıklarını kaybediyor. dere kenarındaki bitki türleri değişime uğramaya başlamış. 


kendi değerlerimize, kendi zenginliğimize büyük bir ihanettir bu. doğaya, çocuklarının yaptığı büyük bir zulüm! kapitalizmin dişlileri, şehirleri çoktan yedi bitirdi, şimdi doğayı kemiriyor son sürat. başbakan, halkına "3 çocuk" 'talimatı' verirken, acaba o çocuklara nasıl bir dünya ve gelecek bırakacak, bunu hiç düşündü mü? tanrının, doğanın kurulu düzenine saldıran bu açgözlü insan eli, cezasını çekmeyecek mi dersiniz? evet, elbette... 


bir gün kuşlar gökyüzünü, sular yatağını, meyveler ağaçlarını, ağaçlar topraklarını terkettiğinde, insanoğluna büyük bir boşluk kalacak, yıkımın boşluğu. en acısı da bugün bizlerin gördüğü ve bildiği bu güzellikler, sonraki kuşaklardan çalınıyor olacak. gelecekten çalmak, en büyük hırsızlık değil midir?

hayatımın en güzel dönemi, biricik çocukluğumu bu kadar güzel ve unutulmaz kılan köyümdür benim. küçücük mucize dünyam. onun varlığını bilmek, arada bir görmek hayatı katlanılır kılan yegane unsur. bizler toprağına köyüne bağlı, her dem o renkli dünyanın özlemini çeken, özünde her zaman gurbetçi olan çocuklarız, çocuklarıyız karadeniz'in. o büyülü ve fantastik dünyamızın zarar görmesi, incitilmesi hepimizi derinden etkiliyor ve üzüyor. HES'lerin, mucizemize çomak sokan kirli ellerini, topraklarımızda görmek istemiyoruz.




bu sebeple; 

d..f..

bu isyana ses ver!

28 Haziran 2012 Perşembe

çocukluğun sonsuz günleri

-................-

çocukluğumun sonsuz günleri, bitimsiz yolları, upuzun yaşamı...
...değil artık, bitti.


yol bitiyor, yer bitiyor, gün bitiyor.her şey kısacık. 

çok geride kaldı koşup ıradığım çocukluk.
neden acele ettiysem bu kadar!

d..f..

25 Haziran 2012 Pazartesi

haziran


nergis aralayıp dudaklarını
yakartan kokusunu saldı yeryüzüme.

rüzgar oldu ellerim
sarıldı öyküne
tel tel ayırıp günlerini
yıkadı kara susuyla.
sonra öptü
ve sakladı her birini
sevdiği kelimelerin altına.
başını koydu rüyaya
ve ağladı uzun uzun.
çıplak ayağını bastığın soğuk su avuçlarımdır, dedi.
adımlarına dolup gezdi seninle 
yeryüzünün acılı sınırlarını.
sınırlar ki
kalbin her daim kanayan yaralarıdır.

anlatmaya devam et.
orada,
dudağının sol kanadında
maviye dalıyor soluğum.
usul,
uykulu
bir geceyi bölüyor
kırılmış yerinden.

duymuyormuş gibi
gömül tebessüme.
üzerine kapandığın
bir tepenin uçurumudur.
durmadan düşüp
varlığını beyaza boyadığın...
***

uyandığımda
hazirandı yine.
duvarım buharlaşıp
ruhuma karışmıştı.
penceremi açtım.
ıhlamurlar gitmişti.
kokun, gerinerek
tüm göğü kaplamıştı.
özlemek
böyle zamanlarda
iştahla başlayan bir öğündü.

içimden tekrarladığım;
"ellerini saçlarından
saçlarını ellerinden kıskanmamın bir anlamı olmalı" sorusu
aklıma takılmıştı.
hazirandı
aklım, yapış yapıştı.

d..f..

-......-

resim; c.monet

7 Haziran 2012 Perşembe

bütün ademlerden boşandım


bir mart sabahı
badem çiçekleriyle
doğduğum güne uzandım.
köprüler, martılar
mavi kadar dalgındı.

bir nisan çarşambası
beklerken ıslandım.
ağaç kovuklarında böcek kıpırtıları
su küpesi, gölgede uyandı.
aklım kaçtı kaç kere
aynalarda bir bahar tutulması
her şey mi güzel görünür,
inatçı kadınlarla ağladım.

bir mayıs gecesi uyandım.
yatağımda sarhoş sarmaşık
çırılçıplak rüyalar dökülüyor
gök çivilenmiş laciverde
ıhlamurlar uyanmış
perdeler baygın.

ıhlamur,
güzelleştiğim ayet.
özüne taşındığım ağaç,
yanıma aynamı, tarağımı alarak.
gümüş yaprakları altında
ruhumu kaldırımlara yatırarak.
delirirken
ıhlamur köküne
bir şey doğurdum
kokusu anneme benzeyen.

bir ağaç nerede olursa olsun
kaderinde rüzgar ve kuşlar vardır.

bizim gibi…

biz elmaya bakınca
havva’yı görüyoruz,
ağaca bakınca tohumu.

bu yüzden
incitmemek için mürekkebi
bütün ademlerden boşandım.

d..f..


-uyutma!-


resim: albert herter - the garden of hesperides

26 Mayıs 2012 Cumartesi

her şey konuşsun





bir nehir düşün
denizi yok.
hep gitmek için
kaçıyorum denizlerden.

d..f..


kederdir, kendini anlatamamak. resimler, şiirler, çiçekler konuşsun. önemi yok şaşırtabilmenin, güzelliği göze sokabilmenin... ama önemlidir olmayan bir hatayı telafi için çırpınmak, "kırmak için değildi" diye susmak.beyaz susmak, güven içinde susmak, suskunluğa sığınmak.
***

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

çay bahçesi - c. süreya




22 Mayıs 2012 Salı

...

benim,
tanrı yolcusu.
aç bana kendi kapılarımı
içimden çek çıkar,
doğurt yalnızlığımı.
yeryüzü
sığmazlığımı sezince
öfkeyle uzaklaştı benden.
ve içini kaplayan açlık,
açlığı doyurmak için telaşla bakan varlık,
yetmeyince
boşluk büyüdü.
zerresiyle doğduğum boşluk
beni içine aldı
ve tanrı kapısına uladı.
yol.
binlerce sesle dolu yol.
dinleyip içinden bulmamı istedi,
binlerce çağrıda birine uymamı...
***

kaçıyorum
kaçtıkça bir yanımdan örülüyor duvar.
iri eşyalar
çocukluk kabuslarım
şimdi birbirimize sarılmış
birbirimizden kaçıyoruz
tek vücut.
***

biliyorum
sezgimin gücü yol gösteriyor bana,
inciniyorum,
ruhum kaybetmek istiyor sürekli.
ruhum 'geist',
zamanı şah damarımda öldürüyorum.
***

ve gitmek, kaybolmak
yaşamın koyu gücünde.
şiiri bir yokluğa terkederek.

beni bir hakikate hazırlayan,
tanrım!
yaşamak bu kadar acı ve yanlışsa istek
güzelliği bana yeniden öğret.

d..f..

eleni karaindrou - ulysses gaze

-ol ve öl / önsöz-

20 Mayıs 2012 Pazar

siyah tül


ayaklarına toplanan kara parçalarının yorgunluğuna rağmenim bu gece. rağmenler günümdeyim. yemyeşil dağların arasında bir ırmakla akarak, denizlere, okyanuslara kavuştum. orada kır çiçeklerinin içinde, ağaçların altında otururken, bedenim koşup oynamak için çıldırdı. ruhum ise tatlı bir hüzün ve şaşkınlıkla, bu çıldırışı seyretti. çocukluğumun içine kapanık, kendi kendine oynayan, koşuşturan yüzünü bir kez daha izledi uzaktan. ağaçların kovuklarına, kuruyan dallara baktı siyah bir tül bulmak için. 

büyüttüğüm yorgunluğu, tatlı bir esinti karşıladı. müziğin ritmi bu, ruhun mevsimini, bakışların rengini değiştiren tını. acı veren her güzelliğin, çocukluğa ait oluşunu duyumsadım. 


-duyduğun ağıtlar; yastığımdır, uykumdur, yaşamı duyuşumdur-

***
canını yakan şeyleri de hayatında tutmalı
çünkü insan acıyla tanır kendini.
ve böylece
acıtmamayı da belki öğrenir.

d..f..

-acıtmışlığın derin kederi-

resim: nebahat karyağdı - dilek ağacı

23 Nisan 2012 Pazartesi

ara renklerin huzuru


gökyüzünde, maviyi kırmızıya, kırmızıyı maviye dönüştüren ara renklere bakıyorum. ne kırmızı küsüyor ne de mavi, pastel tonlar bana yaşamı anımsatıyor. yumuşak, incitmeden ve yok etmeden yaşatıyor, birlikte yeni bir renk üretiyor üstelik.bu düşüncelerle günbatımının kızıllığından çok pastel renklerin huzuruna sığınıyorum. varlığını bilmekten büyük mutluluk duyduğum insanlar gibi...
***
burçlar üzerinde büyümeye çalışan gen fidan, tüm şehri görebiliyor yerinden sanki. ama bu günün, bu dünyanın ağacı. hayri irdal'ı görmemiş mesela.uzaklaşıyoruz, kesik kesik ışıklar bir tünelin varlığına işaret ediyor. camda yorgun insan suretleri belirdi. ara renkleri, genç fidanı göremeyen. heyecanım, körpe heyecanım, tünelin karanlığında süzülüp beni yine o yere taşıdı. o tünel, orası...
***
bir sabah uyandığımda kendimi yalnız bulsam. o sabah gibi tıpkı, parmaklarımdan hayatıma sızan şey, beni uykumda terkedip, yalnızlaştırsa. daha, daha yalnız derken (genç fidan gibi zamanlardan ve dünyalardan habersiz) varsam. umutsuzluktan ya da imkansızlıktan değil, vazgeçme isteği belirdi içimde. kendini doğuran bu şey, ne yapsan içime yaranamadığın o şey... bir insan daha düştü karadeliğe.
***
kendi adıma hiçbir şey planlayamayışım, kendime güvenemeyişim, beklentisiz oluşum, başkalarının hayatı için çırpınışım "büyük aptal"a oynamam... bu da bir çelişki... başka bir çelişki..

d..f..

6 Nisan 2012 Cuma

...


gece
sessizliğe dolup
beni izledi duvarlarımdan.
konuşmak kopsa ya ağzımdan,
düşünmek, kuruyup düşse...
oraya saklanmış gözlerinle
göz göze geldikçe karanlıkta
sağıma dönüp gözlerime sözcükler batırıyorum.

ey kanatan,
ey rüyalarımın sahibi
ey ayakları içimde dolaşan
ey seyyahım,
sevgilim, ölüm...
sen miydin bu kıran, acıtan beni?
inanmıştım gerçekten yaşadığına
bu çağda benimle,
ve tüm zamanları...
sokulup kasıklarının kıvrımına
defalarca dökülmek o sert mermere.
sabrın kalesinde taşlaşan melek,
göremez umarsız bakışlarımı.
gelecek kimse yok bana,
annem gibi oturmuş yaşamı seviyorum
yamalı yanaklarımla, baharı...
"ve" sen, sen değil "ve",
naif bir köprü an'ımı an'ıma dövdüren.

ne zaman bırakmak istesem seni
yüzümde yanılgı yanıkları.
ve gövdemi oyalayan başım
daha önce duymadığım ...

devam edece..

d..f..



3 Nisan 2012 Salı

...

verimli bir kalple
çorak bir dünyaya bırakılmış.

kalbin damarları çatladıkça
yine yeniden anlamak.
bağlanmışlığa anlam aramak,
yok!..
git bu yersizlikten.

d..f..

- ne me quitte... / dudaklarımın bayramı -

21 Mart 2012 Çarşamba

...

ayakları toprağı çatlatan
kurak kimseler
-onlardan kopmadır bir yanım-
aynı yöne doğru yürüdüler,
ateş topluyordu avuçları
yer yanacak kadar kopmuştu sudan.
koşarken döküldü tabanlarından
birikmiş çatlaklar.
eğildim, avuçladım toprağı
kısaldı hayat çizgim,
ve kesişmelerim yandı.
***

umut ve su
yeşerme masalıdır.
göğe bırakılan cemre
okşayarak uyandırdığında yeryüzünü,
hayat alnımızda berraklaşır.
koynumuza sokulan tomurcuklar,
kuş gövdesinin büyüttüğü yaşam,
uykuya doyan rüyaların özlemidir.
***

toprağa çekildiğinde can,
dağlara yığıldığında su,
ve perdelendiğinde güneş,
küçük kıyamet dolar içimize.

işte zaman
bulutlanıyor bir yerde
ve sen akıyorsun o ince çizgiden.
çünkü denizler, nehirlerin yerçekimidir.
yanılgılar, güzelliğin
ve çirkinliğin yittiği yerde
yekpare bir denize dönüşür.

...devam edec..

d..f..

16 Mart 2012 Cuma

...


bu kalp içimde ama
elimde değil.

***

fatma'ya tamamlanacağım.

d..f..

adam hurst - thereshold