26 Şubat 2012 Pazar

"herkes bana kızar, annem bana kızmaaz" :'(



ablamın komşusu, küçük kızını ablama bırakmış. küçük hanım henüz 1,5 yaşında. televizyon izlerken reklamlardaki bir müzikten etkilendiğini ve dudaklarını büktüğünü fark etmiş ablam. tabi bu fırsatı kaçırır mı, aramış taramış aynı reklamı bir kez daha bulmuş, küçük hanım yine aynı duygusal tepkiyi verince... ablam hemen telefon kamerasını açıp, kendi uydurduğu müzikle küçük hanımın duygusal iç dünyasını gözler önüne sermiş. anlattığına göre ablam, şarkıyı söylerken kendi yüreği de kabarmış fakat ne hikmetse uzattıkça uzatmış. gerçi biz, küçük hanımın ağlama sebebinin ablamın korkunç sesinden kaynaklandığını düşündük ama dillendirmedik, sizin takdirinize bırakıyorum.

d..f..

23 Şubat 2012 Perşembe

bir kâse


gün düzü, ışığın yatağıdır. karanlığın saklı engebeleri, geceye gizem katar. günün ışıkları gelecek birazdan ve her şey gizemini kaybedecek, rüyalar bile. bu gecelik rüyalarımdan feragat ediyorum. sahi, ne zamandır rüyalarımı anlatmıyorum değil mi? içimden gelmiyor, boğulsunlar karanlıkta, terk etsinler beni diye, umursamaz davranıyorum.
***

okuduğum kitaplardan bahsetmek istiyorum uzun uzun. o güzelim dünyanın uyutan ya da uyanık tutan uyarıcılarından... bir yandan da günlerdir "dişimin şişi" sızı tamlamasıyla beraberim. iyi de oluyor, bedenimde bir sızıyla yaşamak. diğer sızılarımı unutturuyor işte.
***

annemin kış uğultusunu özledim. özlenecek bir şeylerin olması ne güzel. yaşadığını hissediyor insan. yaşadığını, bazen de çok fazla yaşadığını... bilirsiniz, gövde taşıyabileceği kadarını yüklenir. içimde çoğalmadan ağırlaşan, durdukça derinleşen, yerini içime oturtan o garip duygu. biraz anne, biraz aşk, biraz yaşama sevinci, biraz kekik, bir tutam tarçın... bu neyin tarifidir dersiniz, (biliyorsun, oku ve gözlerini yıka, ruhunu okşamama izin ver)
***

ve yaklaşan bahar... tadını almak için güzelliğin, kederinden emiyorum özünü. bu, her şeyde böyle. işte öldük ve dirileceğiz bir mevsim daha. aynı aşkı, bir kez daha tazeleyeceğiz. bu inanılmaz bir dönüşüm, her seferinde şaşırıyorum, bile bile. durmadan aktığımız yatak, bizi kuşatan bir dinginliğe çekiyor. önce sözleri getiriyor aklımıza, isim vererek düşünüyoruz. ey isimlerin sahibi, yüce, biricik, adından güç alınan, teşekkür ederim. ayna bu kadar güzelse, gösterdiğinin hakikati nasıldır kim bilir?
***

bahara yapılacak hazırlıklar vardır. çocukluğumun sonbahar mevsimlerinde evde hummalı bir kış hazırlığı olurdu. tıpkı onun gibi... damarlarıma sökün eden cemrenin sırrıdır. şimdi yeni sesler, müzikler, yeni sözler, yeni şiirler ve yepyeni yüzler aranmalıdır. bulunanlar baharla kutsanmalıdır.
***

şimdi aklım dağlardadır. bahar için biriktirdiği durgun kara sularında, dağların sırtladığı beyaz örtülerde... akan nehirlerde, sesini beyaza gömen... bir tutam isterim tarifim için, komşudan istenen bir kase "şey" gibi... bir kase görüntü, ses, söz, anlatı... zap suyunu hatırla! bir manzara sevici değilim ben, gözlerim kalbimden sonra duyar, inan. hikayecim, anlat bana, yine baharı anlat, içinde keder olsun bir kase.

d..f..

yeni türkü - başka türlü bir şey

13 Şubat 2012 Pazartesi

baharı beklemek


çıplak ağaçların solgun ve ıslak benzi... derin bir bekleyişte toprak. ve kökler göğü selamlayacağı uyanış gününü bekliyor. ben de bekliyorum onlarla. her gün seyredip yokluklarını, bu görünmez halde kimsesiz bekleyişlerini.. yanlarından aldırışsız geçip gitmelerimize şaşırmalarını... ben görüyorum, seyrediyorum, selam veriyorum geçerken ve sabra davet ediyorum. topraktan öğrendiğim sabırla, toprağın merhametli kavuşturmasını bekliyorum. tıpkı bir ağacın hikayesini beklemek gibi... bir kalemin gecenin içinde çıkardığı sürtünmeyi ve kelimelere can veren ruhu duyar gibi... bu sessizlik beni kederlendirse de, incitse de, yorsa da... meyvenin ruhuma bırakacağı tohumu bekliyorum. "bahar iyiliktir" diyerek, her gün bu sözü tekrarlayarak, bir ayet gibi...

bekliyorum.
inciten sessizliğini de severek, sana dair ne varsa...

d..f..

12 Şubat 2012 Pazar

sayıklamalar

arada perdeleri ve kapıları açıyorum, kapatıyorum. başucumdaki aynaya bakıyorum, sol yanağım sızlıyor mu? görünce hatırlıyorum. sadece uzun saatler uyuyabilmek için onu bahane ediyorum belki... uzuun saatler uyuyup, uyanmak ve başucumdaki kitabın kaldığım yerinden devam etmek... saat 03.27... yapacak tek şey var, okumak ve uyumak, rüya sayfalardan beslenmelidir, hayatın kendisi kabusları besler bir de kitapları. ne yöne?
***

ne yöne gidiyorsun? neden? kaç km hızla? kiminle...?
sık sık olmasa da herkese zaman zaman olur. bedenine ya da ruhuna bir yara aldığında durup düşünürsün ve sorgularsın. aslında sorguladığın yara'ndır, nedenidir ve sorgulama sebebin, aynı yarayı bir daha almamak için gerekirse yön değiştirmektir. şimdi ne olacak?
***

şimdi ne olacak? devrim yapacak kadar güçlü değilim. ama değişimin altını dolduruyorum. ne mütevazı ne de aptal olmak/kalmak istiyorum. ruhumu, dünyamı sıkan şeyi kıskıvrak yakaladım ve irdeliyorum. terazim, kriterlerim nedir?
****

terazim, kriterlerim nedir? kendimi gözden geçiriyorum. yaşamımı düzenleyen ve yürütebilmem için güç veren özgürlüğümü, benim biricik özgürlüğümü... prensiplerimi ve kaygılarımı... irdeliyorum. ama en önemlisi de kazanımlarım ve kaybettiklerim... sonuç?
***

sonuç? durgun su, solucan üretir. değiş/tir.

d..f..

4 Şubat 2012 Cumartesi

Parmaklar




Parmakların üzüntüsü
Cep sürgünü…
Bir incecik ve zarif
Bir incecik
Kirlenmiş sızı.
Harflerin öğüttüğü
Yoğurduğu…
İçimizde
Elleri derin’in ve gizin.
Dokun ve kirlen
Dokun ve kirlet
Büyüsüne yaşamın
Büyüsünü yaşamın.
İçinde erittiği sıcağı
Ve büyüttüğü soğuğu
Cam fanus içinde
Beneklenen ve solan parmakların…
Akıl edemezdi,
Kalp hatırlatıp durmasaydı.
Dokunmak
Ellerin erdemiydi
İyiliğe ve berraklığa…
Saydamlığı, keşfin huzuru
Ve güveni, dokunmak…
Her dokunduğundan bir iz almak üzerine
Ellerin biriktirdiği damarlar.
Çizgiler, biriken dokunuşlar.
Bana kaderini anlatan
Senin ve bizim ve bizim olmak istemeyenlerin.
Ve sözler dokunulmazdır
Ellerin güçsüzlüğüdür
Uzanamayışıdır.

Şimdi
Pencerenin manzarasına dokunuyorum
Güneşin kırıldığı denize.
Parmaklarım ağlıyor
Berraklığa
Huzura
Ve
Aşka…
Neye dokunduğunu bilmeden.

d..f..

Lodos


deniz değil,
kâğıtlar beni tutan,
onun içindir sana yazamadığım.

ahmet cemal

(ne kadar güzel bir şiir.)

***

eleni karaindrou - by the sea

2 Şubat 2012 Perşembe

bi' not

bir önceki blog yazımla ilgili, bazı yanlış anlaşılmalar olmuş.

"işten çıktım" derken, mesai bitiminde eve gitmek üzere işten çıktım manasında kestirme ama çarpıcı bir başlık atmıştım. amacım spekülasyonlara yol açmaktı ))

velhasıl işimden ayrımladım ama akşama kesin ayrılacağım malum eve gitmek lazım.

-arayan soran destek olan blog camiasına teşekkür ediyorum.))-

31 Ocak 2012 Salı

işten çıktım

İşten çıktım. Site parklarının içinden, ayak basılmamış yerlerde yürüdüm. “sıcak nefes, sık adımlar, iz çık iz çık, annem bekler iz çık iz çık…” diyerek metrobüsün yolunu tuttum. Yolda 15 sayfa kitap okudum. Tramvaydan indim, eve doğru yürürken ara sokağa girdim. “iz çık, iz çık, sıcak çorba, nefes buhar, iz çık iz çık…” paçalarım bembeyaz oldu. Zili çaldım, annem pencereye çıkıp kimin geldiğine baktı. Beni görünce kapıyı açtı. Çukur yanağını öptüm, namaza durmuştu, “burnun ne soğuk” dedi. “iz çık anne” dedim, “hıı?” dedi. Üzerimi çıkarmadan yazmaya koyuldum. (pzrts)
***

üzerimi giyindim, cenaze yeşili bir şalı boynuma taktım. patronum üşümeyeyim diye şalımı takmama yardımcı oldu. paran var mı, vereyim mi dedi, istemem, ihtiyacım yok dedim. işten çıktım. site parklarının içinden, ayak basılmamış yerlerde yürüdüm. "aşiyan yollarından ses versem duyar mısın?..." şarkısını söyledim. yanımdan birileri geçerken sustum. arabanın altına sığınan kediye üzüldüm. "çok açım, ABİİLERİM ÇOK AÇIM, ALLAAH RIZAA..." diye bağıran adama para vermek için aradım, üzerimden kuruş çıkmadı. yolda 17 sayfa okudum. 5 sayfada aştı çizilecek cümleler buldum, hepsine cebime attım. eve geldiğimde pencerenin altında durup bir kar topu yaptım ve cama attım. yeğenim baktı gel dedim, omuz silkti. ablama gel yürüyelim dedi, giyinip çıktı. yürüdük, parkta bir sigara içtik, yürüdük. ablam üzerinde para mı, salep alalım dedi. yok dedim. keşke cüzdanımı alsaydım dedi. kar yiyelim dedim. beş lira da mı yok bari kestane alalım dedi. yok dedim, kar yiyelim mi? yemedi. eve geldik. cama kartopu attık. yeğenim geldi, bir süre birbirimize attık. boza içmeye gitmedik çünkü yollar kötüydü. yarın akşam inş... (salı)

parasız olmanın ve dolaşmanın hafifliği vardır. özgürsündür, yalnızca kendin vardır. kestane ya da salep olmadan da olur, kar yersin ))
***

dışarıdan kikir kikir gülüşen çocuk sesleri geliyor.


d..f..

27 Ocak 2012 Cuma

kış masalı


zemheridir, nefesin tüterek yürürsün, artık insanların yüzünü inceleyecek merakın kalmamıştır çünkü herkesin aynı gaileyle baktığını öğrenirsin. sonra düşünür ve bulursun: fikir yürütmeyi sevmez aşk, onun tek hakikati vardır ve oldukça inatçıdır, tıpkı bir kocakarı gibi.
***

salinger'in çavdar tarlasında çocuklar'ı yeni okudum. son 60 sayfaya vardığımda, ne ilginç bir kitap dedim, altını çizecek bir satır bulamamışım. sonlara doğru yaklaştıkça, çavdar tarlasının çağrışımı sardı içimi. bu benim lodosumdu. kimseye anlatmamıştım lodosumu. taa ki geçtiğimiz günlerde küçük bir kahramana dillendirene kadar. anlatırken de kendimi o çavdar tarlasının coşkusuyla koşarken buldum kelimelerde. gözlerimi kapasam, parmaklarımı öpecek gibiydi, lodos. içim, çocukluğumla doldu ama ağlayan o oldu.

"olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir" diyordu kitabın 176. sayfasında.

ve kitabın sonunda "sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra" diyor salinger. aman Allahım, bu korkunç bir doğru. hele ki anlattığın, suskunluğuyla seni onaylıyorsa...

kahramanımız holden, bay c'nin ergenlik dönemi gibi... sayfalarca lanet okuyor sahtekarlara. ve kitabın son sayfasını kapatırken "lanet şey bitti" diyorsunuz.
***

t.angelopoulos'un vefat ettiğini bugün öğrendim. ağlayan çayır filmini izlediğimde içimde olgun bir kıskançlıkla, filmden nefret etmiştim. sonsuzluk ve bir gün filmini izlediğimde de aynı şey olmuştu. bu duygu beğenimi öteledi. taa ki demir özlü'nün hikayelerini okuyana kadar. tezer'in kardeşi demir... şu girişe yazdığım cümleler gibi. "sen" diyor, tüm öteleri, yabancıları, yalnızlığı ruhunun taa içine sokuyor cebren. evet, benim... şehirlerin yalnızlaştıran yüzünü, tezer'den sonra bir kez daha okudum demir'den. ve biliyor musunuz, kış mevsimini ferid edgü sevdirmiştir bana.
***

dışarıda fırtına var. odamdaki baca deliğinden o tanıdık uğultu geliyor. uyumak istemiyorum, günlerdir bastırdığım kelimelerin içimdeki didişmesinden kurtulmak, hepsini buraya boca etmek istiyorum. bazen unutuyorum, kendimi nasıl iyileştirebileceğimi.
***

elimde "pıçak" var dedim, "FıSTıKÇıŞahaP"ın sert ünsüzleriyle... sert sessizlik... içeriyi oyar ve kuyuya hapseder. "bunu neden yapıyorsun?" bu soruyu binlerce kez sorabilirim ve tüm kalbimle söylüyorum ki; bıkmam, belki rahatlarım. içimdeki kocakarının ölmesini bekliyorum. seni kendimden kurtarmak için.

d..f..

-fotoğraf; köydeki evimizden bir kış masalı-

20 Ocak 2012 Cuma

yaşama sevinci



göğe bakıp
seni bir ağaca davet ediyorum dedi.
toprağa bakıp
seni bir lodosa davet ediyorum dedi.
ve bir yaşam doğdu
sevinç içinde.

d..f..

bu şiir bir hikayenin sonuydu. hikayeyi yazmaya devam ediyorum ama...
***

doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. bu hayatın en yalın özeti. doğarken kimse nasıl yaşayacağını düşünmüyor, doğduğun için seviniyor. ölürken de bir süre sonra doğmamış gibi oluyorsun, dünya seni hiç görmemiş gibi davranıyor. yaşıyorsun dediğim şey ise bu hakikattir işte. hiyerarşiye, statükoya ve mesafelere duyduğum öfke bu hakikati reddettikleri içindir. Öfkemi anla(yın)

-bir süre yokum-

8 Ocak 2012 Pazar

benim gövdem


ey gövdemin huzursuz varlığı!
kendine kanat arıyorsun,
göçmek ve yerini bulmak için.
böcek kadar ürkeksin
kopmuş yaprak kadar çaresiz.
duaların kadar varsın,
tanrının seni sevdiği kadar..
belki de yoksun,
kendine yeni bir yer arıyorsun.
ey benim gövdem
varlığın teklik üzerinedir...

sizin gövdeniz
tutmuş tüm yeryüzünü
gövdeleriniz sizin, kan balçığı
huzursuzluk kokuyorsunuz durmadan.
toprağı acıyla gübreliyorsunuz.

gövdemin yılgın varlığı,
yüzünüzde bir sığınak arıyor
belki bir merhamet kırışığı
belki bir onur çizgisi
saklanmış olan hileli suretinize.
sizi kendi yüzümde görüyor,
aynalardan kaçıyorum.

ey gövdemin huzursuz varlığı
kimi sevdin de huzur belledin ruhuna?
bu yeryüzü kuzey ve güneye ayrılıyor
ama tanrı, doğunun ve batının sahibiyim diyor.
kutuplardan kork!
aradığın huzur,
bulacağın kanatlardadır.
ve kanatlar, kelimelerin sihriyle havalanır.

d..f..

4 Ocak 2012 Çarşamba

kelimenin sonsuza ilerleyişi


sürekli adını duyduğumuz... içimize başkaları tarafından dikilen kahramanlık anıtları vardır. yüzünü yakından görmemiş, sesini duymamışızdır. ama kahramandır içimizde işte... j. conrad'ın bay kurtz'u gibi... karanlık bir ülkesi vardır aslında o kahramanın, kendi küçük dünyasını kurmuştur. tıpkı içimizde kurduğu hayranlık dünyası gibi. başkalarından dinlemek birini, başkalarından etkilenerek yön vermek tanı(ma)dıklarımıza, kendi güçsüzlüğümüzdür aslında. inanmak için tanımak gerekir. bir insanı, direncini kırabilecek varlıklar karşısındaki duruşundan tanımak gerek. çünkü zaaflarımızdan geri kalandır, insanlığımız.
***

bu zaaflarımızı düşünürken, yaradılışımızın ardından kaybettiğimiz ya da geliştirmeyi bir türlü beceremediğimiz prensiplerimizi düşünüyorum. öte yandan bizimle gelişip serpilen şımarıklıklarımızı, egomuzu, bencilliğimizi, hasetliğimizi... hepsi bende olan şeyler ama sizler de üzerinize alınabilirsiniz. en tamahkar olmayanımız bile, budalaca bir gururla kaybediyor mutedilliğini. cömert olmuşsa bir anlığına, beceremediğinden midir, saçıp savıyor bir anda. merhametinden midir, ezilmeyi göze alıyor, fütursuzca. hamsun'un budala aç'ı gibi... çok gerçek, çok doğru... insan vicdanı, ahlaki değerleri kaybetmeye başladığında içeriden bir sızı salgılıyor. bir daha yapmayacağım dediğin anda da ise; bir başka çeşit teselli sıvısı salgılıyor adeta, bir anda kendini aklayıp, paklıyorsun hatta halkı çıkartıyorsun. budalalığımızdan kalan, en masum kusurlarımızdır.
***

35 can, çekildi yeryüzünden. tereyağından kıl çeker gibi oldu, hiçbirimiz duymadık onları eksilirken. onlar, "vasati kırk çöp" kıvamında özre gerek duyulmayan birlik beraberlik kurbanı oldular, bir türlü beceremediğimiz beraberliğin kurbanı... yeni yılı böğürerek kurtlarken batıdaki beyaz yakalılar, evinde yas tutan aileler vardı. "duygusal olarak bölün(müş)tük gerçekten. kendi adıma yaşadığım şehri ve içindeki neşeyi yadırgadım ve yabancılaştım. üzerine bir de okumakta olduğum ferit edgü - hakkâri'de bir mevsim, kitabı gelince, daha derinden etkilendim. dağ başında kendini unutmuş bu adamın öyküsü, bana şehrin ruh yıkıntıları arasında varlığını yitirmiş kalabalığı anımsattı (ansımak)).

kitabın sonunda; tanınmayan, uzak, o yabancı sevgiliye, filozofa ve dostlara yazılan mektuplar, utandırıyor okuru. çünkü her biri bize yazılmıştır aslında, zaman içinde elimize rötarlı ulaşmıştır. buraya eklemeyi ne çok isterim o mektupları, yazarın kendi hayatından bir parçayı anlattığı...
***

daha uzun yazmak isterim kitapların içinden. bir sığınaktır her biri, kendinden kaçıp kurtulmak, kendini bağışlamak isteyenler, kendini çok sevdiği için öfkelenenler için... okumak kadar yazmak yazmak da bir sığınaktır, tüm odaların, tarafından tasarlandığı... (tasavvur desek tasarımın mekanik sesindense..) insan sesi çıktığı kadar bağırıp, saklanmak istiyor bazen. odalarına kapanmak istiyor. tüm dünya yok olmuş gibi unutmak istiyor varlığı... sert cümleler kurarak dondurmak istiyor. anladım ki, sertlikte değil maharet, kelimenin zamandaki sessiz ilerleyişinde... birikenler, genişletiyor kalbi, açıyor ve katılığı buharlaştırıyor. şiir bu yüzden hiç ölmüyor...

d..f..

resim; Max Ernst - 1927

3 Ocak 2012 Salı

katılımcılar aranıyor

seviyorum, o halde varım :)

haydi katılın bana.

d..f..

-bu akşam için bir yazı planım vardı fakat...-

31 Aralık 2011 Cumartesi

ölüm ve dans


insanlar zamanın başına üşüşmüş,
büyümesini izliyorlar
ve dans ediyorlar mutlulukla.

uzak yerde
insandan eski olan ölümün
kokusu tazeleniyor.

vadilerden
sokak aralarına taşıyor şarap,
unutturuyor ölümü,
yaşamın mutlak varlığı olan ölümü..

d..f..

28 Aralık 2011 Çarşamba

sevgili oğlum


eğer bir oğlum olsa idi ona her yıl bir mektup yazardım.

sevgili oğlum,
6 yaşındasın ya da 7 tam kestiremiyorum :)

sana senden bahsetmeden önce biraz kendimden bahsetmek isterim. çünkü beni bilmeden, benden kendini dinlemek biraz eksik olacaktır.

eskiden arkadaşlarımızla geleceğimiz hakkında konuşurduk. nasıl yemek yapacağımızı, evimizi, nasıl bir aile kuracağımızı anlatırdık birbirimize. ve bir gün bu anılarımızı torunlarımıza anlatacağımızı söylerdik. o zamanlar bir evcilik oyunu gibiydi her şey. senden bahsetmek tatlı bir hayaldi sadece.

ve bir gün gerçekten bir ailem oldu, sen gerçek oldun. güzel yemekler yapabilecek kadar büyümemiştim henüz. ama anne olmuştum, annen. oğlumun annesi... çok sevdiğim uykuyu terkedecek, daha güzel yemekler yapmayı, dar zamanlarda çok işler becerebilmeyi öğrenecektim. sana arkadaş olmayı ve seni dinlemeyi çok sevecektim. öyle de oldu.

sen büyürken, ben de seninle büyüdüm yeniden. senin dişlerin çıkarken dişlerimi, sen emeklerken dizlerimi, yürürken kendi adımlarımı keşfettim. sana okuduğum her hikayede iyiliği öğrendim seninle, senin için. şen kahkahalar atarken, sesinin kalbimdeki coşkusunu dinledim. sevincinin ve mutluluğunun hayatımdaki en büyük eksiklik olduğunu fark ettim. oğlum, sen benim öteki yaşamımsın, doğmadan önce hiç bilmediğim, gitmediğim yepyeni bir ülke, bir cennet parçasısın.

doğduğun günün üzerinden seneler geçti ve sen okula başladın. ben de güzel yemekler yapmayı, daha becerikli olmayı öğrendim. ama hala dizlerinin üzerine düştüğünde içimden bir şeyler kopmasını engelleyemiyorum. terlediğinde elimde yeni bir çamaşırla peşinden koşmaya, ıslak saçlarını geriye doğru atmaya doyamıyorum. sana baktığımda iri gözlerini örten kirpiklerini, o masum harikulade yüzünü seyretmeye doyamıyorum.

oğlum, çocukluğumun şahidi, mutluluğum...
senden sonra hayatım değişti. artık bütün planlarımda sen varsın, senin üzerine dönüyor yaşamım... ben ve baban, senden bahsedince mutlu oluyoruz. seni bir sevdiğimize anlatırken gururla kabarıyor göğsümüz. sen Mevlamın bize verdiği en muhteşem armağansın. Allah bahtını açık etsin, seni tüm insanlığa hayırlı insan eylesin. (amin)

başarılı, faydalı, iyi, dürüst ve sevgi dolu bir insan olman için çalışacağım.
dilerim, yüzündeki masumiyet ömrün boyunca silinmez.
her zaman yanında olacağım.

annen h...

d..f..

-empatinin yetersiz kaldığı tek yürek anne yüreğidir sanırım. annemden biliyorum.-

20 Aralık 2011 Salı

siyah tül kokusu

http://www.youtube.com/watch?v=UZXmJWw3W2w

eski kiremitlerin üzerinde yürüyorum. çocukların süt dişleri bembeyaz parlıyor güneşte. dama atılmış, daha sağlam kökler için göklere... sonra çatlıyor bir kiremit ve kırmızı tozlar dökülüyor tahtalar arasından. yağmur başlıyor, kayalara tutunan yosunlar yeşeriyor yeniden. bir mart çiçeği, beyaz, dere boyunca yürüyorum, iri çakıl taşları topluyorum, suyun yumuşattığı. kervan düzlüğüne çıkıyorum, cevizlik gibi, ağaç dallarından göğün görünmediği, yeşil kokan bir düzlük. siyah bir tül takılmış dala, rüzgar emiyor kokusunu. alıyorum elime, kokluyorum. küçücük bir çocuğum, kalemtraşta parmağını açıp kanatacak kadar küçük. yeniyim, olmayan şeylerden korkacak kadar yeni. bayır aşağı çayırların arasından koşarken, rüzgarı parmaklarımla toplayabileceğimi zannedecek kadar yeniyim. çok yüksekten kendimi bırakınca uçabileceğimi zannedecek kadar yeni... siyah tülü alıp kokluyorum. yeniyim, seninle ilk orada karşılaşıyorum. neden ağladığımı bilmiyorum.

d..f..

-...-

18 Aralık 2011 Pazar

gelgit (me) lodos


aralık akşamı, lodosun yumuşak şefkatli varlığı, tüm gövdemi sarmaladı ve tatlı duygular bıraktı ruhuma. öylece oturup bir köşede, konuşmadan, dinlemek uğultusunu lodosun. derinden verdiği sesleri, yaşayıp göçen insanların bize bıraktığı, gelecekteki hayatların birikmiş seslerini... tahta kapıların, pencerelerin aralığından sızıp dağ ninnisi söyleyen en kadim dostum, sesini, tenini nerede olsa tanıdığım, sevdiğim... biriciğim gibi, bıkmadan, biriciğim gibi içinde ama uzaktan.

ne kadar kederli, kırık ve parçalanmış olsak da bütün insanları havuzunda toplayan o muhteşem zaman dilimi, çocukluğumuz... nedir sırrı, gizemi? her gün çoğalan kirin içinde ihram gibi bembeyaz bakan bize geçmişimizden. saf, temiz, henüz giyinmemiş üzerine yaşamın korkunç yüzünü. bu sebeple her konuştuğumuzda ağzımız kulaklarımızla kaç kez birleşir, kaç kez okşarız çocukluğumuzu öz sözlerimizle, okşatmak isteriz başkalarına da. ben çocukken çok mutluydum. bir daha hiç o kadar mutlu olamadım.

çocukluğumdan başka, kendimi hiç bir yere ait hissetmiyorum bu yerkürede. elime verilen bu muhteşem yaşamı bırakabileceğim değerde bir yer bulamıyorum. zaman geçiyor ve ben telaşla koşuşturuyorum. neresi?

biriciğim,
ellerimi bıraktım lodosa
değdi mi parmak uçlarına?

bağladım ayaklarımı bugün,
ellerimi, gövdemi.
ruhuma yapışan istekle kayboldukça
genişleyip yuttu beni zaman.

günlerin kuşu, cumartesi
beklemeye adanmış bir düştür.
bedenimden kesip atmak istediğim bir uzuv,
her hafta üzerime çöken siyah tören.

incitme daha fazla,
susma, ırama...
küçücük oyunuma bak,
taşlarıma, ağaçlarıma
"ve" dar sokaklarıma.

"ve" inancıma saplanan kuyu
bölüyor beni kanatlarımdan.
tut kelimelerimi
duy rüzgarımı
hisset...

de ki;
"oyununu izliyorum uzaktan,
duyuyorum"

kapı aralıkları kanıyor karanlıktan.
"tut beni" soğumayan kelimelerimden.
düşmeden ..

d..f..

-gelgitlerin erittiği, dağlar düşüyor bir bir-


*resim: gürkan coşkun

14 Aralık 2011 Çarşamba

aynı


yuvasında büyüyen
aynı
soluğumuzla yaşayan, bizimle
aynı
acısızlıktan korktuğumuz, kaçmaktan...
aynı
anlamların rüzgara kök saldığı
aynı
ve ağaçların, ağacın
aynı
köklerden toprak olduğu, aynı göğe dallarını sunak yaptığı güz
aynı
bir çocuk bakıyor penceresinden ihtiyarın
aynı
büyüdükçe daha iri hatırlanan çocuk
aynı
ve biz sukûnetiyiz sensiz geçen baharların, baharların
aynı...
d..f..

de ki;
aşk unutulacak kadar sığ değil;
yaşanacak kadar canlı derinliği...

8 Aralık 2011 Perşembe

kış uykusu

huzurun karanlığını besleyen ev
loş ışıkta yutar sesleri.
karanfiller pencere dibinde
barışa yeltenir her sabah.

tavus kuşu
belki hüdhüd...
gövdesiz ağaçları saklar.

gezindiğim ev
dokunmadığım eşyalar
zaman kokuyor.
gördüm,
ölüsün sen,
yüzün
bu yüzden soluyor her gün.

yola çıkarken
artık seni yanıma almıyorum.
bunu biliyorsun,
yorgunsun,
bekleyişinin içi kimsesiz.
ve hala bana benziyor her şey.

birazdan seni üzerimden çıkarıp
geride kalacak geceye asacağım.
uyandığım gün üzgün
ve çok daha yorgun olacak.

hoş çakal...

d..f..

-kayıtsız kalınan hiçbir sevgi yoktur. bunu (sezgiyle) biliyoruz.-

29 Kasım 2011 Salı

kuru zaman parçası



bir tatlı kuru zaman parçası ve yap-boz gibi birbirine eklenen diğerleri...

sonra oluşan bir hayat manzarası...


uzun zamandır kimseyle konuşmuyorum. geçen akşam konuşur gibi oldum,

kendimi yabancı hissettim. işteyim şu an. çalışacak dermanım kalmadı.

son aylarda tüm gücümü çalışmak için kullanıyorum.

bu bir yönüyle iyi bir yönüyle de kötü.

kendini unutmak iyi ama bazı şeyler de kaçıyor, uzaklaşıyor benden.


yazmak da öyle... ne zaman harflerle göz göze gelsem, hep acıyı hatırlıyorum.

depremleri, yangınları, savaşları ve ölümleri...

kaçabilir mi insan gerçeklerden? evet, çocukluğuna kaçabilir.

ben öyle yapıyorum, bir lodosa bırakıyorum saçlarımı,

tatlı bir güze ve dağların arasındaki bakir yaşama...

sahi, nasıl çıktım oradan? neden?



yüzüme aşk eyleyen acı

içine yarım bir kadın doğurdu.

ilk elma yeşil miydi kırmızı mı?

ilk yaratılan aşk

bahar değil miydi?

bu çok güzel olanlar

bir gün bırakmıyor mu ellerimizi?

kaderimizde olmayanı

arayıp oyuyoruz.

altını iskemlelerin

ve tahtların...

kuru çayırların rüzgarda bıraktığı uğultu

suya kavuşunca dinginlik...



karıncalandığında beynimiz

ve üşüdüğünde kelimelerimiz

bir zaman sığınağına sokuluyoruz.

al ellerimi,

başımı tut,

kelimelerimi soğut

diyoruz.

kelimelerimi soğut!


beni dünya acılarının içinde

aşkla yalnız bırakan...

boşluğa bıraktığın bu yalnızlık

tanrının bana kurbanı

sana sözüdür.

kelimelerimi soğut tanrım.

ve granit kayalarla gözlerimi kanat.

yüzümde aşk eden acı

kusurun güzelliğidir.

kulluğun bilinci...

beni onunla affet

ve kelimelerimi soğut.


(amin)



d..f..