21 Ağustos 2011 Pazar

"insanlık tarihinin" saldırganlığı


"son günlerde" dünyanın dört tarafından şiddet ve katliam olayları duyuyoruz. esasen "son günlerde" değil; hayatımızın her safhasında dünyanın farklı yerlerinden bu haberleri duyoruz, değil mi? bazıları üst üste geliyor, bazıları ülkemiz sınırlarında olduğundan çok daha yakından duyumsuyoruz. bir kesim şiddeti körükleyici, bir kesim de şiddeti sükunetle karşılıyan ve rakamlarla, tarihlerle, bir hikayede yaşıyormuşuz gibi tepkiler veriyor.

iletişim mecraları dökülen kanı her gün ekrana, sayfalara ve sözlere taşıyor. her gün bu gerçeklerin varlığına maruz kalıyoruz. fakat biz şehirlerde, kasablarda, sakin küçük dünyasında yaşayanlar, sanıyorum ki bu iletişim mecralarının bize taşıdıklarını, gerçeklik algımızla kavrayamıyoruz. zaten haberler de iki boyutlu ve sığlığının yanı sıra, gerçekliği sıyrılarak bizlere sunuluyor.

her haber, bir grubun ya da düzenindir. o grup ya da sistemin haberi, grubun bakış açısıyla nötralize edilir ya da şişirilerek patlamaya hazır bir bomba niteliğine dönüştürülür. bazen o haberin gerçeği ve içeriği yok edilir. bazen de habere başka bir gerçeklik sıfatı giydirilir. habere tabi olan topluluk "genellikle" içeriği ve gerçekliği sorgulamaz.

yorumlayıcılar (aydınlar), "insanlık tarihiyle" başlar konuşmaya. oysa insanlık tarihi saldırgan ve şiddet dolu bir tarihtir. normalleştirmek için kullanılmaya son derece müsait bir doküman ve angajmandır. yorumlayıcılar aynı zamanda haberi veren iletişim gruplarına ve sistemine tabidir. gerçekliğin sorgulamasını yapar gibi görünüp yön algısıyla yanıltmaya yönelik oyun oynarlar. birden fazla gerçeğin varlığını işaret ederek, kendilerine en yakını üzerine işaret fişeği bırakırlar.

"simüle" bugün, haber olgusunun kendisidir. gerçek olmayanı, gerçekmiş gibi yansıtır. aynı haberi farklı haber kanallarından dinleyerek bunu kolaylıkla test edebiliriz. simülasyon kavramının içeriğini ise bugün yorumlayıcılar doldurmaktadır. yani, teknolojik imkanlar ve pc programları aracılığıyla bir şeyin yeniden üretmek olan simülasyon, bugün haber yorumcularının/analizcilerin yenilenmesine "aracı" olduğu unsurlardır. gerçeklik algısında derin yanılgılara yol açan yorumlayıcılar, aydınlatmaya değil, bilakis karartmaya yönelik çaba sarfederler.

"insanlık tarihi boyunca" yeryüzünden geçmiş yüzlerce bilgin ve aydına rağmen; neden hala yeryüzü katliamalara tanık oluyor dersiniz? bu soruyu k. popper'ın cümleleriyle ifade edeyim müsadenizle:

"bu akla hayale gelmeyen olayları önlemek için ne yapabiliriz peki? bunun önüne geçebilir miyiz?

yanıtım, evettir. bir şeyler yapabileceğimize inanıyorum. "biz" demekle aydınları yani düşüncelerle uğraşan insanları kastediyorum. okuyan yazan insanları... peki, neden biz aydınların yardım edebileceğini düşünüyorum?

çünkü, asırlar boyu insanlığa en fazla zarar verenler, biz aydınlar olduk. bir düşünce, öğreti, kuram adına toplu cinayetler bizlerin eseri, bizlerin buluşu olmuştur." diyor popper.
(daha iyi bir dünya arayışı - 204. sayfa )

bu cümleler samimi bir itiraf aslında. her ne kadar umut verici olsa da, insanlık tarihinin saldırgan varlığı bizlere umut vermek için fazla cimri görünüyor, değil mi?

bizler, iletişim mecralarının gerçekliğinin hayatımıza sonradan girdiği bir kuşağız. bizlerden sonra gelecek kuşaklar, gerçekliği bu mecraların yoğun varlığıyla öğrenecek. savaşları iki boyutlu görecek, kanın, tozun kokunun olmadığı, ölümlerin her gün ekranlardan sarktığı, duyarsızlaşmayı tetikleyen bir dünya olacak. uzaktan öldüren teknolojiler ve uzaktan aranan gerçekliğin, bilginin büyük bir saldırı ve işgal altında olduğu dünyanın vicdanı sakat kalacak. içinde gerçekliğin tüm boyutlarını barındırmayan haberler, empati için yetersizdir. empatinin olmadığı yerde vicdan yine sakattır.

dolaysıyla "insanlık tarihinin" geleceği geçmişinden daha karanlık ve daha şiddet dolu olacak. çocuklarının oyunları bile savaş, kan ve kumar üzerine dönen bu sanal dünyadan daha fazlasını beklemek biraz da ahmaklık olur sanırım.

dünyanın bu kaotik gidişatı ancak ve ancak kitlelerin bu özel haber gruplarına ve sistemlerine karşı toplu bir tepki ve reddetme kampanyasıyla denetlenebilir. bu da sonraki kuşakların geliştirebileceği bir "itiraz" olabilir sancak. bugün kitlesel itiraz çok yeniyiz ve bu araçlara çok açız. iktidarların varlığı da denetim değil, kendileştirme çalışmalarından başka bir işe yaramaz.

gerçek yani hakikat dünyanın ve varlığın özüdür. onu arınmış bir varlıkla aramalıyız. arınmış ve vicdanlı varlığımızla...

son olarak: "bizlerin şanssızlığı, zekamızın etik bilincimizden dah hızlı gelişmesidir. işte bu üstün zekamız sayesinde atom bombalarını, hidrojen bombalarını yapabilmişiz. fakat her şeyi yok eden savaştan bizleri koruyabilecek bir dünya devleti kurabilmek için yeterli etik olgunluğa ulaşamamışız." k. popper

d..f..

resim: havva marta

16 Ağustos 2011 Salı

kuş sesleri

ayyaş bir sıcak... günler bir garip geçiyor yine. geri geri işliyor gibi zaman, her şey geri ben duruyorum yerimde. hep bir gitme isteği, hep kaybolma arzusu... bekleyen bir şey var, biliyorum.
***

yaprağın coşkun damarı kabarırken
mevsim usulca çekilir topraktan.
rüzgara karşı sonsuz tutunduğuna inanırken
boşluğa koyverir onu dal.
boşluğa...
damarlarına sızar fanilik
işgal eder...
o can kokan
yaşam rengi ten...
şimdi boşluk
çok derin
içini ancak ölümün doldurduğu...
***

bir elekten geçer dağların sesi.
meşenin rahmini doldurur sonra.
kuşlar tekmeler karnını,
hiç doğmayacak
o özgür kuşlar...

karanlıktır, ıslaktır gövdesi.
karanlık ve gece
güneşi gözetleyen bir sarmaşık gibidir.
yüzü seçilmeyen bir rüyayı büyütür.
korku kokar ıslaklık
ve nem yüzü koyun uyur
güne kadar.


d..f..

-hiç geçmiyor kuş seslerine özlemim... en güzel tanrı bestesi...-


çocukluğum

çocukluğum


memeden kesilip


gurbete gönderilmiş bir anadır.



d..f..



-lodosa... -


-asıl kayıt-

sezdim,
domadığım her yer
gelecekte sevgilimdir.

kökleri giyotin altında kalmış,
altı hayat
üstü taş duvarların dilsizliği...
ve benim çocukluğum...

benim çocukluğum
öz çocuğumdur,
memeden kesilip
gurbete gönderilmiş.

d..f..

-açlığıma...-

6 Ağustos 2011 Cumartesi

...

zamanın diriliği küçültüyor dünyayı,
ve sen baktığın yerde dağ büyütüyorsun.

...

rüzgar kuzeyden geliyor bu gece. şehirde içten içe bir kaynaşma...
bu saatte eve gidilir mi? kedilerin arasına kıvrılıp...

yeşili, yaprakları, kuş seslerini ve yağmuru özledim.
özledim.

d..f..

4 Ağustos 2011 Perşembe

gelecek

"vaadetilmiş toprak gelecek idi"

o. paz

sarhoş gibiyim. bir dost sohbetine ihtiyacım var.

(suskunluktan başka ses yok, onu da sadece sen dinle istiyorum)

d..f..

2 Ağustos 2011 Salı

hayır ve şer



senfoni ilahiye ne kadar çok yakışıyor. vahdet ve coşkunluk... en kudretliye ulaşan ses değil de en kudretliden dökülen ses gibi...

tanrı konuşuyor bizimle... ağustos sıcağını rüzgarla dindiren ve bizlere kolaylık sunan... bana yapacağınız ibadetlerde size kolaylık tanırım da sizin birbirinizle ve kendinizle olan ilişkilerinizi size bırakırım der gibi... hayır sendendir, şer bizden yâ râb, iman ettim hayrına...

d..f..

31 Temmuz 2011 Pazar

bir tüy ve son doğum


siz "nereden bileceksiniz?"
bildirdiklerinden eyle yâ râb!
***

mavi kanatlara uzanmış,
elleri bozkır rengi
damları yağmur duası...
gök içilmiş,
yetişmez.

bulutlardan salınarak düşen
beyaz bir tüy...
bir tüy,
yitikliğinde yükseliyor
tüm yeryüzü dağları...
bir tüy,
gövdesizliğinde saklı
insanlığın uçurumları...
bir tüy,
kırmızı suların yolculuğu...
bir tüy,
kanıyor özgürlüğü...

bir tüy,
ne ağır,
ne utanç verici güzelliği..
***

(cc) dedi: "Ruh ölmez"
ruhunu öldürenlerden eyleme yâ râb!
***

ölü sözcükler,
durduğum yerde gömülüyorum.
işte buraya aitim,
bu yer
ölüleri yoran bir mezarlık.
uyku bozumu
nihayetsiz rüylar...
***

sessizliğinin çöktüğü rüyalar,
uğultusuz rüzgarlar
parmaklarım...
kelimelerimi susturuyorum
anla!
ruh ölmez, ruhum
son doğumum üzerine göğsünün..

d..f..

24 Temmuz 2011 Pazar

çökme

23-24 temmuz 2011

içinden çöktü yer
içinden derine doğru.
kavuşmak için ilk doğduğu yere,
unutmak ve bilmemek için mutluluğu...

içi dolu turşucuk,
mutluluk...
en eski yalan,
aranıp bulunamayan...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

hayat





incir ağacısın


senden düşen ölüyor.


d..f..




-resim: ahmet nejat-

21 Temmuz 2011 Perşembe

yeşillenmek

kapıdan giriyorum


kucağında bir salkım siyah..


okşadıkça


yeşile dönüyor.



yerde uzun bir yaygı


desenleri yaşamdan.


ceylanlar ve geyikler...


ağaçlara değen bahar...


geçemiyorum


arada hayat,


yaşanmış,


bitememiş acı bir hayat.



okşuyor hala


salkım yeşilleniyor.


ellerim siyah,


arada küçücük hayat…



-buydu


ağzıma tıkadığın zaman


yerde-



yeşillenmek tatlı bir günahtı


renk değiştirmek...


tanrı bir günahın içine saklanarak


beni gözetliyor karanlıklardan


bir salkımdan belki de…


orada


yeşillenmeyi bekleyen


kalbimin vuruşları


utangaç...



-buydu


bir şamar gibi günümü susturan


her sabah doğudan…-



oradaydın


kucağında yalnızlık,


okşadıkça büyüyen.



şimdi


yıldızın gökte açtığı delik kapanıyor.


yeri bir karanlıkla dokunuyor.



uyumalıyım,


kurşun rüyalar için....



d..f..


17 Temmuz 2011 Pazar

"gitmek gitmek gitmek"

"...gitmek, gitmek, gitmek" diyor, gitmeye doyamayan kadın. okuduğum son kitabında anlıyorum onu. gitti ama gitmek istediği yere varabildi mi, kim bilir?
***
kalabalık bir caddede yürüyoruz. kabalığı seviyorum diyorum. ben kalabalığın varlığını seviyorum, içinde olmayı sevmiyorum, diyor. paris sıkıntısı'ndan aklımda kalan cümleyi söylüyorum yarım yamalak; "kalabalıkta kaybolmayı bilmeyen, yalnız değildir." bana kalabalığı tanımla diyorum, olmayandan tanımlıyor. kalabalık et yığını değildir, diyor.

aidiyeti konuşuyoruz. aklımda "...gitmek, gitmek, gitmek" var. bir yere bağlanamamış sözcük, hep havada, hep revan... gitmek, yersiz bir kelime. göçebe kadının dediği gibi; "gittiğim hiçbir yer, olmak istediğim yer değil, biliyorum." bunu sezmiştim, bir keresinde gitmiştim, uzun uzun ve hep, gitmiştim. gittikçe çekiyordu gitmek. sonu yok gibiydi. anladım ki, içimden gitmeliyim. odalarımı genişletmeliyim.

aidiyet duygusu olmayanlar, gitmek ister dedi. sıcak bir ailede büyümeyenin aidiyet duygusu gelişmez dedi. bunu kendimle özdeşleştiremedim. intiharı sordum; denizin ortasında tutunacak bir şey bulamamak gibidir, dedi.
***
kendime bir "gitmek" buldum. olduğum yerde, durup dururken... kendimi unutana dek çalışarak, düşünmekten ve susmaktan kaçarak... susmak, bataklık gibidir çünkü. bir yerinden tutup içine doğru çeker seni, usul usul, boğuncaya kadar. son çığlık, suskunluğun sonudur. bu doğru. bu yüzden, düşüncelerimi gündelik iş serüvenlerine bırakarak, uzun bir düşüncesizlik yolcuğuna çıkıyorum. her gün saatlerce, bana ait olmayan cümleler kuruyorum. sonra bozup yeniden kuruyorum. hep aynı cümleyi binlerce kez ayrı ayrı kuruyorum. kelimeler yorgun düşene kadar sürdürüyorum. "...gitmek, gitmek, gitmek" başka yol yok.
***
başımı dayadığım pencereden akıyor şehir, akıyor yaşam tüm karmaşasıyla... denizi görüyorum, kızıllığını gün sonunun ve yıldızları kayarken... olmuş mısralar düşüyor dilime, sararıp düşmüş gibi dalından... hiç oralı olmuyorum, düşsün ve çürüsün olduğu yerde. bu iki yüzlü yaşamı reddetiyorum.
***
çantamda ölümü ve gitmek'i anlatan bir kitap... taş bir binayı anlatıyor, her öyküsünde. her cümlesi tonlarca ağır. her açışımda aynı sayfayı bir kez daha okuyorum. satır arasında dolanan deliliği okşuyorum gözlerimle. şefkatle okuyorum, şaşkınlıkla tekrar okuyuşuma... hep çantamda taşınmak ister gibi, elime değmesinden çok hoşnutum. bir leke gibi, benim gibi, bulaşıcı ve kırılgan...
***
yürüyorum uzun uzun. yanımda gencecik bir delikanlı. güzel yüzüyle bana hayallerini anlatıyor. hep anlatıyor, umudunun kaynağını merak ediyorum, nerden aktığını bu coşkunlukla... ne güzel hayallerle başlamak hayata, henüz kırılmamışken biri, sağlamken her kurgunun temeli, kendince... hayranlık duyuyorum ona içimden, yaşama gücüne imrenerek. ben nerden koptum, nerede kaldı ipin diğer ucu?
***
"...gitmek, gitmek, gitmek" aidiyet, ipin ucu...
***
"gözlerini bende bırakıp gitti. bırakacak başka kimsesi yoktu." biliyorsun, burada bir parçan, okudukça öfkelenen. tıpkı benim yazarken öfkelendiğim gibi kendime. bir şeyin varlığını sormak, onun varlığını onaylamaktır, değil mi? oysa kanıtlara ihtiyacım yok. içimde kıvrılan sezgilerim, seninle göz göze geliyor. işte burada, bu kelime, senin için yazıldığı için seni buraya çekiyor. sezgilerini çalıştıran buradaki varlığın sebebidir.
***

bir yalazın
toprakta bıraktığı is kadar
iz bırakamıyoruz toprakta.

d..f..

- tezer ve aslı'ya sevgilerimle...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Türkçe Olimpiyatları

epeydir aklımda olan bir mevzudan bahsedeceğim.



bir reklam filmi izliyorum. yaşam kültürü, giyimi, coğrafi şartları bizden farklı bir ortamda, zenci bir kadın, bir tarlada bizim dilimizi konuşuyor. bu da ne diyorum.... ki "Türkçe Olimpiyatları" reklamı... malum basın, gelenekselleştirilen bu organizasyona epey ilgi gösteriyor, afişlerde, tv reklamlarında, gazetelerde vs... pek çok haber ve reklama rastladık.







ilk zamanlar, eğlenceli bir etkinlik olarak algıladığım bu organizasyon, zamanla bir duygu yoğunluğu ve milli değer olarak sunulmaya başlandı. başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, sanatçılar yoğun ilgi gösterdi. hatta istiklal marşını okuyan afrika uyruklu öğrenciyi koltuğunda izleyen protokol gözyaşlarına boğuldu falan... benim güldüğüm, mizahi bir pay biçtiğim organizasyon, bugün milli bir etkinlik olarak, duygu seline dönüştü. işte ben buna anlam veremiyorum.






efendim, hadi bizim çocuklarımız neyse... milli marşlar eşliğinde zoraki bir duygu dayatmasıyla zaman sonra bir hissiyat kalıbına giriyorlar da... bizim dilimizi, tarihimizi, savaşımızı, aşımızı, sesimizi, kokumuzu, göğümüzü, dağımızı, suyumuzu bilmeyen bambaşka kültürün çocukları, bizim türkülerimizi, marşlarımızı, halk oyunlarımızı neden ve nasıl icra etsin? hadi etti, bizler de tebessüm ettik, hoşluk oldu... peki gözyaşına boğulan protokol ekibine ne demek lazım? bir yemen türküsünün hikayesiyle büyümemiş bir çocuk, o türküye sizi ağlatacak nasıl bir his vermiş olabilir? olamaz! ama olmaması gereken başka bir şey daha var ki, o daha bir içler acısı vaka...



neden bizim marşlarımızı ve türkülerimizi bambaşka kültürlerin çocukların öğretiyoruz? İslamiyeti yaymayı kabul edebilirim ama kültür misyonerliğini anlamsız ve çirkin buluyorum. bizleri kavim kavim yaratan tanrı değil mi?



biz daha kendi ülkemizde samimi bir kardeşlik diyaloğu kuramamışken, ülke olarak ciddi bir etnik köken ve dil krizi yaşarken; birilerinin "Türkçe Olimpiyatları" etkinliğiyle adeta psikolojik bir harekat gibi kendini büyüterek gündeme taşıması travmatik bir olay.



daha travmatik olanı ise; kendi varlığından henüz habersiz bu çocuklara, bambaşka bir kültürel varlığın unsurlarını yamalayarak, duygusal bir bağ kurma saçmalığı... tabi, bu organizayona katılan, övgüler dizen pek çok "müspet" artistimiz de yok değil...



son derece sanal, son derece lüzucet, son derece emperyalist... İslam inancıyla kesinlikle bağdaşmıyor. "kültür köprüsü" masalına sığmayacak kadar otuz iki tekmili birden sırıtıyor.



ille de kültür köprüsü mü kurmak istiyorsunuz? bizim çocuklarımıza da nepal'in marşını ezberletip, sahnede bağırtın, bakalım kaç kişi ağlayacak?!







d..f..




7 Temmuz 2011 Perşembe

iyimser göç

dallarda yeşeren erken göç
doğurgan bir geceydi.
doğurdukça küçülen,
doğdukça büyüyen gök...

gitmek,
iyimser bir yaşam...
kıyısı köşesi yokluk
ve çekirdeğin umudu...

çizgi...
sınır...
ötenin sonsuzluğu...

yine geleceğim,
patika bir yoldan koşarak.
ellerim su kokacak,
tazelik...
bu ölgün sarı
bana göre değil.

yine geleceğim,
denizleri
gökyüzünden daha çok severek...

d..f..

3 Temmuz 2011 Pazar

aramadığım...

her pişmanlığım, bana derin öğretiler bıraktı.
***

aynı kalabalığın içinde, yürüyüp durdum. onlardan biriyim, bunu kabullenmek istemesem de. sıradan, sessiz ve izsiz... ama dürüstüm, samimiyim, olduğum gibiyim. onlar ise çoğu zaman yalan bir uğultu çıkarıyorlar. sürekli birbirlerini övüyorlar. içten değiller. çok sevdiklerinden kısa zaman sonra nefret edebiliyorlar. ve bir çoğu kendine ait değil. her birinin bir sahibi var. satıyorlar sözlerini, ruhlarını, renklerini ve güzelliklerini. sadece övgü ve renkli bir hayat için... bu yüzden onlardan olmak boğuyor beni.
***

bir ölünün sesini aradım. onu ararken başka bir ölü buldum. okudum. inceldim, elendim ve hafifledim. o sıradışı, gerçek ve doğal. tüm yazdıkları hayatımdan çok uzak... ama yine de çekiyor beni itirazları, dik duruşu. naif ruhuyla bir ölgünlüğü ve faniliği işliyor kelimelerine. okudukça kanatlanıyorsun. sonra elimdeki imzalı kitabı bir çöp kutusuna attım. ellerime değdiği için pişmanlık duydum. oradan geçtiğim için de... insan, ilk doğduğu güne ihanet etmemeli, kelimelere tecavüz etmemeli.
***

eve geldiğimde aradığım ölünün sesini bir kutunun içinde buldum. bugün gelmişti, benim için, bana... gülümsedim. tüm ölüler, ne kadar güzel yaşıyorlar hala. ne kadar içimizdeler, hayatımızda... seslerini duyuruyorlar uğultunun içinde, kendi sessizliklerini özletiyorlar.
****

neden ağlıyorsunuz dedim. kaybolduk dediler. yağmur yağıyordu, caddenin orta yerinde, el ele tutuşmuş ağlıyorlar. evin yolunu biliyor musunuz dedim, evet dediler. neden gitmiyorsunuz dedim, korkuyoruz dediler. peki sizi evinize kadar götüreceğim dedim mustafa yusuf ve ahmet kenan'a... götürürken, ben de korkuyordum.
***

adım, fatma sancak... daha çok yaşayacağım.

28 Haziran 2011 Salı

arınma

varmadayım...

acımadan kestim
damarını hırsımın.

yok savunmam,
zırhım,
kabuğum...

perdeleri yırttım
ve döndüm gökkubenin yarenine...

beni tadınla tatlandır,
isminle kanatlandır.
sevginle makam eyle...

-amin/ecmain-

d..f..

27 Haziran 2011 Pazartesi

anılar ve kovalamak

güzel bir haftasonu geçirdim. j. cortes'in dans gösterisine arkadaşımla gittik. biraz üşüdük ama keyifliydi. cortes'in sahneyi dolduran bir estetiği var fakat kareografisi yetersiz. daha iyisini yapabilir. ve sahneye çıktığı grup, flamenko tutkusuna cevap verebilecek yeterlilikte değil. -duyrulur :) -

misafirlerim vardı, ankara'dan ve eskişehir'den... güzel vakit geçirdik fakat gittiler. elbette gideceklerdi de... insan, hep beraber olsak ne hoş olurdu diyor. aynı şehirde yaşasak ve bu şehir istanbul olsa... tabii bu mümkün değil.

aklıma geldi gezerken... bir arkadaş yazmıştı, insan yaşarken haz almaz, yaşadığını sonradan hatırlarken haz alır. anılar biriktirmek yani... öyle mi dersiniz? düşündüm ve gerçek olduğuna karar verdim.

yeni doğduğumuzda bir anı birikimimiz yoktur. ama yeni doğduğumuz günleri de hatırlamayız zaten değil mi? büyüdükçe, zeka ve his olarak geliştikçe anıları da biriktirmeye başlarız. belki bu yüzden ilk gençlik yıllarımızda çılgın bir yaşam arzusu dolaşır kanımızda ve bir an önce çok anımız olsun diye delice şeyler yaparız. kaçamaklar, yasakları delmeler, coşkulu bir dönem...

ilk gençliğin insan kanına pompaladığı şey, o büyük arayış ve arzu... bir anı sağanağı oluşturmak içindir. anılar, insanın kendi öz tarihi, varlığının zamandaki izleri... onlara bakarak kendimizi severiz, kendimize güleriz, kendimize güveniriz ya da öfke duyup sevmeyiz...

bebeklik dönemini hatırlamamak, anısız bir yaşamın mümkün olmadığını gösteriyor. büyük boşluk, bir çeşit uçurum... hatırlamamak ise koruyucu bir kalkan...

şimdi geçirdiğimiz hoş haftasonunu beni hoşnut edecek anılarımın arasına bırak, yeni arayışlara gireceğim. yeni anılara...

bir kaç dizeydi, rüzgarın parmaklarıma sürtünürken bıraktığı ses:

koş!
ruhunu yaksın ateş adımların.
ölümün yalımlı kollarına koş!

bırak geride kalsın kovaladığın;
kovalamanın tadı var mı,
kovalananda?
yok!
koş!

ateşe açılmış kollarında cesaret
sonu arzulayan bir arayıştır,
sonu yok!

bulduğundan doğar
yeni arayış...
koş!

kovala,
seni çeken o değil;
içindeki mesafe...

d..f..

-kısacık hayattan-

22 Haziran 2011 Çarşamba

bak şu koşana!

sabahleyin evden dışarı adımını atar atmaz, bir koşuşturma -ve nasıl başarıyorsak- kaotik bir disiplinin içine giriyoruz. metroya koşar adım varıp son dakikada kapıdan içeriye atıyoruz kendimizi. on beş dakikalık yerimizi alıp ineceğimiz durakta en kolay hangi yoldan "kalabalıkla cebelleşmeden yürürüm"ün derdine düşüyoruz.

daha yeni başlıyoruz, sırada metrobüs var... koşar adımla kapıdan fırlıyoruz. güneş gözlüklü bey, kıvrak hareketlerle üç kişiyi solluyor. mini etekli kadın eteğini çekiştirerek tedirgin ve yavaş yürüyor, bir kazaya mahal vermekten kaçınır gibi bir hali var.

derken koşar adım yürüyen kilolu bey elinden bir şey düşürüyor. sonra aniden duruyor ve zincirleme bir karmaşaya imza atıyor. dönüp düşürdüğünü alıyor. ben ne yapıyorum bu arada? gözlerim fıldır fıldır insanları seyrediyorum ama aynı koşuşturmaca içinde, fena halde atik ve pratiğim. öyle ki insanları izlerken sık sık turnikeye akbil basmadan geçmeye çalışıyorum. hırkamı metronun kapısına sıkıştırıyorum ama durmak yok, bunlar çok olağan şeyler.

tabi bir de topuklu ayakkabı sorunum var ki sormayın. sorun diyorum çünkü... uzun zamandır topuklu giymiyorum, özel durumların dışında rahatıma çok düşkünüm. fakat topuklu giyinen kadınlar tarafından sık sık ezikleniyorum. asfalta meydan okur gibi, trafik gürültüsünü delerek kulaklara zımpara etkisi yapan bu sesi nerede duysam irkiliyorum. topuklu giyemememin bir sebebi de kendi topuk sesimden müthiş şekilde rahatsız olmam.

bir sabah işe yürürken arkamdan keskin bir topuk sesinin yaklaştığını duydum. çok hızlı yürüyorum ve bu hızıma yetişen bir topuklu var. içimden bacakları çok uzun olmalı diyorum. ezikleniyorum kendi kendime. daha çok hızlanıyorum ama nafile. topuklu yaklaşıyor, yaklaşıyor, sesi kulağımda patlıyor ve yanımda beliriyor... o da ne! erkekmiş. derin bir nefes alıp yavaşlıyorum.

gel gelelim metrobüse... kapıları sadece 10 saniye açık tutulan bu araca binerken çok dikkatli olmalısınız. kapıya sıkışma durumu olursa kalabalık içinde fena halde kötü duruma düşüyorsunuz ki bunu aşmanız için hemen yer değiştirin. oldu da binemediniz, kaptanın arkasından saydırmanın bir manası yok, daha çok dikkat çekiyorsunuz. bir diğer husus da; 15 dakikalık kısa yolculukta oturmak için insanların üzerinden zıplamak, debelenmek çok ayıp bir davranış. o koltuklar geçicidir efendim, bu dünyada kalıcı hiçbir koltuk yok. tv koltuğunuz bile sizin değil!

bunları elbette kendim için de söylüyorum. fakat bu toplu taşımaların kaptanlarına ayrıca bir tavsiyem var: vallahi felç olucaz bir gün! beyler, şu klimanın ayarını bir standarta çekseniz de sıcak soğuk etkisinden ufalanmasak?

sahi, ben düz yazı yazmayı unutmuşum nicedir. mizah yeteneğimiz kaybedeceğimden korkarım! artık daha sık düz yazılar yazmalı... şehri ve insanı anlatmalı...

şimdi uyumalı...

d..f..

21 Haziran 2011 Salı

o, sen, ben

aradı, bekledi sonra...
durdurup kendini
bir iç savaştan geçirdi
sonra çizmeye başladı seni.
elbette bildiği vardı,
beklemekten doğacak bu siretin.

o işlerken
sen durdun,
sonra geriye doğru gittin.
en güzelliğine kendinin.

ve ben doğdum.
bir ağaç gibi...
sonra kangren oldu dallarım.

uykuya bıraktı köklerimi.
kabuklarım eskidi,

sen durdun öylece
bir ay gibi
sürekli dönüştün kendinden.

o hayrandı sana
güzelliğine,
yüzüne
ve ellerinin naifliğine.
kendini sende buluyordu
zaman.

d..f..


- gelmeli miyim? -

19 Haziran 2011 Pazar

süt yazılar

cömert şarkılar eşliğinde
esmer bir dans ediyor kadın
eteklerinde rüzgar
yaz mevsimi kadar güzel.
imreniyorum neşesine
umursamazlığına ve bilmeyişine...

kabarıyor kalabalık,
kırmızı adımların sahibi
deliliği arıyor.
***

aynı sözcükler
kimi ağızlarda kan
kimi ağızda süt kokuyor.
utanıyorum söylemeye
süt kokulu kelimeleri.

aya bakıyorum,
sizin baktığınız geceden.
aynı ay değil gördüğümüz.
anlıyorum,
ay'ın hüznünden.
isterdim,
hanımeli ve ıhlamur kokularından
duyalım varlığımızı.
yetmeli insanlığımız
birbirimizi acıtmamaya.
***

esmer dansıyla kadın,
geride kaldı.
süt yazılar yazıyorum,
ay kokuyor uzaklık.

yabancılaştığım şehir,
beni koynuna almıyor artık.
biz ayrıldık.

d..f..

17 Haziran 2011 Cuma

söz

yüreğime inecek...

bir şey yapmalı...

"Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben." andre breton


yazmalıyım, kaynaşan kelimelerimi çıkarıp oğulundan, dökmeliyim gözlerinin önüne... bir oyuna ihtiyacım var bir "ve"ye... küçücük bir kelimeye, anlamlı anlamsız söze, heceye... oradayım, omuzunda, uçurma, göğüm sözündür.

d..f..