bu uzun süredir üzerinde düşündüğüm birşeydi. zaman zaman bazı pragraf aralarında ona dair cümleler, anlamlar bulup onnun karşılaşmak bana düşünmenin devamlılığını sağlıyordu.
siyaseti hiç sevmediğim halde 12 yaşımdan beri ilgi duydum, dışında kalamadım. en aktif olduğum zamanlar esasen en pasif düşünce sisteminin içinde olduğum dönemmiş farkettim. okuduğum hiçbir kitap orwel in 'hayvan çiftliği' kadar güzel oturtamadı kafamda politikanın o sert resmini. bu gerçekliği toplumsal bir böcekleşmeydi aslında. yakın zamanda kafka nın dönüşüm ünü tekrar okudum. biri toplumsal biri bireysel bir yabancılaşma durumunu iç içe kapsayan iki sistem yığını gördüm. hayvan çiftliği dönüşüm den çok daha iyidir. toplumun kendini unutmasını, yabancılaşmasını hikayedeki eşek karakterinde çok iyi görürüz. samsa dan çok daha fazla can yakar. ama bu iki kitapta da bireyin iç dünyası ve kendinden ötekine dönüşme hikaysi yeterince içsel ve sorgulayıcı değildir. orwel 1984 kitabında aynı kurgu içinde hafıza kaybına uğramış bir toplumun içinden sorgulayarak kısır bir döngünün ve tüm doğru bildiklerimizin aslında değişebileceğini resmetmişti. dönüşümden çok daha içsel ve hırpalayıcıydı. fakat tüm bunlara rağmen hep bir eksik nokta vardı bana kalsa. bireyin iç kutuplaşamalarında içine girmeye cesaret edemediği bir sorunun cevabı... doğruusunu isterseniz o soruyu ben de henüz bilmiyorum ama zaman zaman kontak kurduğum sorunun tüm belirgin hatları için beklemeyi uygun görmeliyim. ımm, iyi olan kazansın diyorum ukalalık değil de içindekine güvenmekle...
artık yalnızlığın on
larca tanımını yapabilirim. bildiğim birşey var ki kimliğimin bana yaşattığı yalnızlık farklı kimliğin yalnızlığıyla aynı renk değil. ama ağırlığı, özkütlesi, kimliğime dahil oluşuyla varlığıma kattığı anlam kadar büyüyor o yalnızlık. burada kendime sormam gereken çok soru varken en önemlisi şudur: verdiğim cevaplar aynada kendime bakarak dillenebilir mi? kendimin cevapları kendime ne kadar inandırıcı? insanın kendine dürüst olması -herşeye rağmen- bazen kimlik bilgilerinden bazılarını yok saymakla ilgili olabilir. işte yalnızlığın tanımı, ötekileşme, yabancılaşma tam da bu noktada derinliği ve yarası ciddi ruh ritüelleri sonucunda o çıplaklığını sana açar. ve 'sen' orada, kendine 'sen' olmakla yaşamının en önemli gerçekliğini anlamlandırmış, diplomatik dille tanımış oluyorsun.
bir gün bir hikaye yazacağım, içinde kendi hayat kadavram... sahi kadavra demişken... ölümüzle ne kadar barışığız bilinmez. hayat kadavrası bir kalbur samimiyeti bir öteki beriki çatışmasından kalan ruh posası...
d..f..
18 Kasım 2009 Çarşamba
9 Kasım 2009 Pazartesi
mim

kelimeler bulut
gri yüzümün rengi
ve yola düşemeyen yolsuz ayaklarım da...
şehir uyuttu tüm acıları
bir beşik sallanıyor uzakta
doğacak bebek için.
bebek tanrı yüzü, elleri peygamber..
kutsal damar akıyor ılgıt,
kesileceğini bilmiyor bıçak
bilmiyor kan onu da kanatır.
terkediyor kuyuyu yankı
duvarlarını acıtarak karanlığıyla
geldiği yere dönüyor.
yalnızız,
bir kuyu kadar delici
bir kuyu kadar suskun.
tüm varlık kendine dönüyor işte.
kendime dönüyorum ben de
yolsuzluktan.
acı bir abdest alıyoruz,
tutmuyor isyanda, kaçak...
dirsekleri batıyor göğün.
ah baldırlarımız, sırtımız işgalde
savaş kokuyor apış aramız.
kokladık dilimizi, acı.
kokladık sesimizi, acı.
koklatmadık acıya gülüşümüzü,
yavan ekmek kokusu.
deneme tahtası değil tabut.
bağışlayın,
an denendi ve gitti deminler.
acıyarak, doğmayan dönüş yolları
terketti ruhumuzu.
ruhumuz ölmedi,
bıçak kanadı.
sevgilim zaman,
şahdamarım,
tanrımın şımarık kulu!
körleri de bağışla.
'andolsun asra' ki
köprüler kirli sularda boğulacak.
d..f..
- mim -
yaşam beni buldu

sözcüklerin içi yağmur...
kelimeler şimdi
birer edat sayıklaması..
'ya' karanlığı delsin kanatlar
'ya da' uzlaşalım güneşte,
'veya' çınarların yaşlarına ağlayalım
'ama'
'artık' tutunalım bir yere
ay ışığı 'gibi'...
ellerimizle...
gün 'ile' yüzün perdesiz
've' aşk bakıyor sedef işlemeli pencereden.
uyan de bana!
de 'ki' vuzuhsuzluk kan pıhtısı
topraktan bir yama kurban,
can döşeği ruhta kambur...
neden, bulgu yaratır.
terlemiş sorular
cevapları yeşertir.
neden dedim
yaşam beni buldu.
sözcüklerin içinde
kemirilmiş düşler var.
şimdi bir edat sayıklaması gece..
'fakat' su sesi çalıyor yılgı,
durgun, yeşil, yolsuz, aç..
ah budala ölüm,
yaratılalı ne çok oldu!
neyi bekliyorsun?
ağıtlar yazılmış uykularda,
uyandır!
d..f..
- uyuma, yaz diyor sığamamazlık. uyuma yaz, çok geldi bu gece vakit. unutmak için kelimeleri, birbir diz hepsini bir ipe. dil habersiz, kalem elsiz, gözkapaklarıma sığınmış soru işaretleri, cevaplarım uyuma diyor, bizi yaz. 'ama' anlamlarım çok yorgun, çok ağır geliyor bu baskı. gitmeliyim .. -
8 Kasım 2009 Pazar
gece vardiyası
çocukluk kabuslarım vardı. iri gövdeli eşyalar, gücümün yetmesi ihtimal dahilinde olmayan şeyerdi, benden istenen rüyalarımda. öyle bir psikoloji yaratırdı ki üzerimde bağırarak uyanırdım. sonra o rüyanın nesinden korkup ağladığımı düşünürdüm. hiç bulamadım. hala çok büyük eşyalardan ve yapılardan korkarım. sarılıp, belini kavrayamayacağım şeyler benim olmayacak şeylerdi çünkü bunu bu gece anladım. bir çeşit yükseklik korkusu bu, umutsuzluğun yüksekliği...
tanrı çok tuhaf. ona bazen 'neden' diye sorduğumda bana genişleyen evreni gösteriyor. cevabın orada diyor. kalp evren gibi genişliyor zamanda. sığmazlığa kendi çaresi açılımı var. ben sadece onu mecburi taşıyan bir yarayım. iyileştikçe ruhunda yeni yaralar açılan kocaman bir gedik kalbim.
bu gece bugüne gelen yaşamımın en zor dönemini yeniden yaşamış gibi oldum. öylece geçti içimden. duymaktan en çok korktuğum şey, işte o kabus gibi hala seviyor olma ihtimaliydi. çünkü unutmayı hep şüpheyle karşıladım. kendime sormaya korktum.
benim kabusumdu o aşk. kalbimde kocaman bir eşya gibiydi, sarılıp sahiplenemediğim. zaten hiç benim olmadı da. bazen yüzü rüyama girince o kabus gibi korkarak uyanıyorum. hep nedenini merak etmiştim bildiğim halde. ne cevap verirdi aceba? bu acıyı yaşatmış olmanın sebebi neydi? bu çok kanlı bir savaştı, sürekli kalbi öldürüp sağalttıkça yeniden iç kanamayla sökün eden... bir gelgit heyulası... bunu bana neden yaptın?
şimdi sorumun içinde başka anlamlar da var. çünkü sorumu tanrıya soruyorum artık. ve o bana evreni işaret ediyor. bunu hep söylemişimdir 'güneşin içindeki enerji aşktır' diye. güneşin zamanı dünya zamanıyla eşdeğer değildir. aşkla dönen bir pervane, yandıkça harı artan... işte bu yüzden diyor tanrı. sen yandıkça içinde yeni yaşam alanları kuruyorsun. yeni insanlar doğuruyorsun aşkın sıcaklığıyla. bu aşkın devasalığı, kapsamı...
birgün pişmanlık duyar mıyım bilmiyorum? ama hiçbir yaşanmışlığı ruhumdan tecrid edemiyorum. onlarla bütünüm. ve onun doyumsuzluğu benim aşka doyumsuzluğum gibi.
çektiğim acının sefasını sürüyor ruhum bugün. yaşamı tanıyarak...
d..f..
- 'de ki' tanrı herkesin öz sevgilisi -
- teşekkürlerimi bırakıyorum es es ;)
6 Kasım 2009 Cuma
kendi kendine konuşmak

kendi kendimize konuşuyoruzdur mutlaka. ben en çok şahsi günlük işlerimi yaparken konuşurum kendimle. öyle dalarım ki bazen konuşmaya yaptığım işi bile unuturum. bazen oturup rahat rahat konuşmaya devam ederim.
son zamanlarda kendimle değil, başka biriyle konuşmaya başladım. öyle derin konuşmalara girdim ki onunla verdiği cevapların da bana ait olduğunu unuttum. ama o kadar emindim ki o cevapları vereceğine, bu yüzden hiç kendi kendime konuşur gibi hissetmedim. sonra gün geldi, onunla gerçekten konuşma vaktim çattı. ama konuşacaklarım o kadar çokmuş ki meğer sabaha kadar uyumayıp neredeyse konuşmaya devam ettim. en son artık uyu, sonra devam ederiz diyerek daldığım rüyada beni kendimle bıraktı.
evet, bugün kaldığımız yerden devam edeceğimiz gün. buna tanışmak değil de kendimle karşılaşmak diyorum. ama insan kendiyle karşılaşmaktan bu kadar mı heyecan duyar?
d..f..
- geç kalacaksın gene, acele et-
1 Kasım 2009 Pazar
giden kadar büyüdüğünde yalnızlığın, dönersin...

camlar ne kadar da kirlenmiş. orada, arkalarda bir yerde güneş var. uzun saçaklarıyla, eteklerine mevsimler doldurmuş. sürekli konuşan bir adamı dinliyorum. yalnızlığı çok geveze, çok bitimsiz gibi duruyor anlattıkları.
dün gece tam uyumuştum ki bir yüz gördüm sırtı dönük. sol tarafa döndüm kalbim ezilsin diye ağırlığımda. ve şunları yazdım duvara benim harflerimle: "öyle derin unuttum ki seni, isminin harfleri silindi alfabemden."
sonra yüzümü sana döndüm. yalnızlığını okuduğum yüzünde başka sözler not aldım avucuma. beni de anlatan sözlerdi. gidenin yeri, yalnızlığı büyüterek dolar. bir deliktir o gidiş. vakumlu odaya açılan kapkara bir delik... içeri hava girdikçe aşkın nefessizliği boğulur. karşılaşma anında delik genişler ve büyür. göğü görürsün. sonra içinden çıkıp kendini terkedersin. ama o deliği bir koza gibi taşırsın sırtında. bir gün yalnızlığın giden kadar büyür. o zaman kendine geri dönersin. gidecek başka yalnızlık kalmamıştır.
bu adam bu şarkıyla bana neler yapıyor böyle.
d..f..
-ve sen daha ne kadar büyüteceksin yalnızlığını?-
pelin batu ve kabak dolması varyasyonları


aslında buraya magazin tarzı şeyler almak niyetinde değilim ama sadece ve sadece bu sözlük entry sini girmekiçin şeyettim efendim. ülkemizin aydın/entelektüel 'varyasyon'larından -onun deyimiyle- biri. aşağıdaki entry e o kadar güldüm ki, daha fazlsı mümkün değildi, elimden gelen buydu, sizin elinizden daha fazlası gelirse lütfen sakınmayın :))
pelin batu başlığı, 413. entry
derya baykal'a çıkmıştı bir kere. kadınlar orada bir şeyler üretmeye çalışırken bu kızımız "hıım ben pek sevmem bunu" dedi durdu programda. her lafa muhalefet olmak için çabalamıştı. ancak şu diyaloğu asla unutamam.
derya baykal: evet pelinciğim kitabında neyi anlatıyorsun, söyler misin?
-kelimesi kelimesine aynı değil ancak aynı bu şekilde ilişkisiz kasıntı sözcükler yanyana.
pelin batu: ııı evet, şimdii bu kitapta rüzgarın çeşitliliğinin öznelliğimdeki varyasyonlarını anlatıyorum. çıkış noktam ise çıkışsızlığımın verdiği ııı zevk ve acının yarattığı ironinin beynimde estirdiği hayat tınısı olan ııı rüzgarlar ııı.
derya baykal: hııııım. eveeet şimdi kabak dolmasına ne koyuyorduk cemal usta?
vallahi ben de pelin batu ya uğramadan geçemeyeceğim. bu kadın popüler kültürün en dişi mantarlarından biri. hangi akla hizmet bir entelektüel aydın dayatmasına giriyorlar anlamış değilim. murat bardakçı bey! bu hatunun yanınıza ne işi var allaseniz, ben şahsen onu o tarih programında gördükçe izleyici reytingini artıracak dişi bir tv çekici olarak algılıyorum. bu ülkede onca değerli entelektüel kadın varken pelin batu nun 'ıııııı'layan kültürünü ancak ahmet hakanlara yutturursunuz. ah medya vah medya...
programı izleyenler bilir, varyasyon tipik bir pelin batu kelimesidir. ezberlenip bol bol cümle içinde kullanılarak günlük dilde aydıngeçinir bir hava katmak içüüün sıkça kullanılır tarafından.
d..f..
Etiketler:
ıııı,
pelin batu,
postpozitivist yimirta,
varyasyon
31 Ekim 2009 Cumartesi
bir film, bir öykü, bir şair...


geçen gece izledim bu filmi. kanalı hatırlamıyorum, öylesine bakarken bir anda filmin içine girmişim. konu sylvia plath isimli bir şair kadının hayatını konu alıyor. fazlaca depresif ve içsel ama insanın içini sağan bir gerçekliği var. şair sylvia gibi gıwen paltrov un oyunculuğuyla ilgili bişiyler de yazasım geldi. nasıl tarif edilir bilmiyorum ama bu kadının birçok filşmini izleyen biri olarak; yüzünde tuhaf bir duruluk, durgunluk, sylvia nın depresifliğini en iyi yansıtacak tüm yüz harcının malzemesine sahip bir oyuncu film adına. oyuncunun yahudi olduğu ve coldplay kurucu ve solistinin de eşi olduğunu duyunca biraz şaşırdım.
sylvia nın ismini intihar eden şairler arasında duymuştum. film hikayesiyle garip bir de empati içine giriyor insan. güzeldi velhasıl. en güzeli de görsel bir 'ruh hali' ziyafeti vardı oyuncunun yüzünde. şairin bir şiirinden alıntılama yapayım.
Ölmek
Bir sanattır,
diğer her şey gibi.
Üstüme yoktur bu konuda.
Bir hücrede ölebilmek yeterince kolaydır.
Orada ölebilmek ve kalabilmek yeterince kolay.
O teatral.
Geri dönüş gün ortasında
Aynı yere, aynı yüze, aynı kaba
Eğlenen haykırışa:
”Bir mucize! ”
”Bir mucize! ”
Beni bitiren budur işte.
Bir fiyatı vardır oysa
Yara izlerimi görmenin, bir fiyatı
Yara izlerimi görmenin, bir fiyatı
Tıkır tıkır çalışan
Yüreğimi işitmenin-
Ve bir fiyatı vardır, yüksek bir fiyatı
Bir sözcüğün, bir dokunuşun,
Ya da bir parça kanın,
Ya da bir parça saçımın ya da giysimin.
Ya da bir parça saçımın ya da giysimin.
Eriyip, bir feryada yapışıyorum.
Dönüyorum ve yanıyorum.
Sanmayın ki yüksek kaygılarınızı küçümsüyorum.
Kül, kül
Savurup karıştırdığınız
Ettir, kemiktir, başka şey yok orada -
sylvia plath - lazer hanım şiirinden...
sylvia plath - lazer hanım şiirinden...
29 Ekim 2009 Perşembe
yaşam çok mavi sensiz
en çok uzaktan gelen sesini seviyorum. sen bilmezsin
uzaktan hiç umut sesini dumadın.
hep aynı ifadeye takılıp
bir yüzle upuzun konuşmadın.
bir çan sesi
bir enlem boylam hikayesi...
zor.
ama kimin umrunda.
tanrı birimizi birimizden çalıp
iki ayrı adalara dayatmış.
sözü hep soyutla ırgalamam
kaşının kışını sevdiğim
içimde kimsesizle sarıp saklamam için.
beni duyma isterim, hiç bilme.
ama dünya ne küçük
aşklarımız birgün karşılaşır bir yerde.
çıplak ayakla yürürken mısraların toprakta
çarpışır belki seni arayan sözümle.
ah tanrım!
duyuyor musun?
bacadan fırtına sesi geliyor.
bak, hayat hep böyle seninle konuşur gibi
günler içinde bitiyor bir bir.
beni hiç bilme isterim.
mısralarımı duyma.
senin gibi eriyeyim bir kaşif çıkmazında.
ama ne mümkün.
sana gelmek isterken
durmadan kaçışımdan utanıyorum.
anlayacaksın diye bildiğin halde
sürekli kanat çırpıyorum.
utanıyorum,
yaşam çok mavi sensiz
anlayacaklar...
d..f..
- bir kaçışın masum hikayesi... -
eksen değiştirmek için evrilmek

tüm savaşlardan geçmişlik... biliyorsun. dünya iki kişilik çoğu zaman. ne zaman seni bir yere çekiştirmek istesem orada başka kimse olmuyor. eksen demiştim. insanın eksenleri... kendi eksenim nasıl da kaba geliyor, yontulmamış hala. oraya geliyorum, dünyanın ince beline doğru. kendi eksenimde bir sen bulamadığım için mi bunlar diye sorguladım. tüm cevaplarında isminden bir harf var ama kendi sığamamazlığım en fazla. daha sabah düşündüm bunları. insan bazen evrene sığamazken bir kucakta/koyunda evrenleşiyor.
öyle bir aşka sarılıp yaşamı ona harcamak kadar kör değil ruh. en çok istediği bir aşkın çılgınlığına sarılıp dünya göğüne sere serpe yayılmak. insana kotarılmak gökten yağarak. bunu bana kısacık sözün öğretti. aşk insanın kendi ekseni değil.
yazmaya gücüm yetmiyor bazen. öyle sevinçle koşanların acı dalgası yayarak; ağrısı dinmeyenlerin göğüs kafeslerini yara yara... gördükçe, kuyuya emanet ettiğimiz sesi anımsıyorum. umuda ihanet etmeyelim. söz savaş gibi, kan gibi bazen... ruhunun lirik, estetik ve dokunurken acıtmayan dilinden özür diliyorum. severken çok öldürdüm, tanrıdan evrilmiş olmayı diliyorum.
d..f..
- söz uyurken ne masumdur, ne kadar çok senli benli -
25 Ekim 2009 Pazar
saatleri ileri alarak geri kalmışlığımızı görmeyelim

saatlere sıkıştırıp, ileri geri aldık birşeyleri. bir günü mesela, içinde korkmuş, sinmiş bekleyişler olan; kalem tutar gibi sıkı sıkı... ama dökmeden hiçbir harfe, hiçbir kelimeye yüklemeden, bekletmeye devam ettik o bekleyişi. saatler ileri-geri oynadığında hesap ettik, ne kadar eksildiğimizi ve neler artırdığımızı. sahi, bu gece bir saat fazla mı beklemiş olacağım diğerlerinden? beklerim... ucu yok beklemenin, sisli puslu bir yer burası, zamanın içinde kokan gözlerin...
haberin yok dalgalardan. çocukluğum dalga görmedi hiç ama şimdi dalgalar içinde geçmiş gibi hissediyorum. kara'ya vurmuş zamanım, bakışlarının rengine.
tüm sözlerimi yitirdim. bugüne kadar biriktirdiğim tüm cümlelerimi. bir arkadaşım dedi ki; onları tekrar yazmaya uğraşma. düşündüm, sen onlarda yoktun, ben de... kimindi o sözler bilmiyorum, hatırlamıyorum bile neler olduğunu. hep yeni sözler büyütmek için yaşadım. yeni zamanlar biriktirmek için yeni olana. sen, tüm zamanlardan daha eskisin. bizi kaç kez yaşamışsın kimbilir... buradayım, senin yaşayıp üzerini örttüğün toprağın altında. bir saat fazla beklemek tohumu çatlatmak için; hiç uzun değil asır gözlerinin altında.
beklemek nasıl derin bir amaç, herşeyimi kapsayan. karanlık, uzun, kimse-siz... bana gücenme, sözlerim yeni düşüyor daha ana rahmine. duyduğunda ben gitmiş, sen baki olacaksın. sözlerim seninle baki olacak. içlerinde ileri geri sıkışmış binlerce an'la beraber...
d..f..
-zaman an an işgal eden, işgal edip kendimize yenilenen...-
23 Ekim 2009 Cuma
çocuk ve dağ

biliyor musun suskun dağ?
orada bataklığa saplanmış bir kuyu
kızıl sularını saklıyor bizden.
patlayacak gibi bakıyorsun bazen
ama yüksekliğin suskun.
tanrı güvenmek için var en çok.
bu yüzden insan güvenmiyor insana
çünkü insan tanrı değil
ama eline silah alınca
yaşından çok büyüyor içindeki yaratım.
kırgın bir gece geçti demin.
söz savaş gibiydi, kin gibi..
bir örtüyü çekip üzerime
kuyudan gelen sesleri duymak istemedim.
çok kırdın beni çocuk!
senin için rüyalarımda barışlar büyütmüştüm.
esmer coğrafyana beyaz ellerimle
hayaller uçurmuştum.
d..f..
-bu da geçecek elbet, hiç kan kalmadığında barışı alyuvar yapacağız belki de-
21 Ekim 2009 Çarşamba
'ah ulan rıza'
arkadaşlar, pc'im çöktü.
içinde yazılarım, fotoğraflarım ve 5 bini aşkın müzik arşivimin olduğu bir depoyu kaybettim. onun acısını henüz çok taze. taziyeleri kabul ediyorum :) hiçbirşeyi kurtaramadım, allah düşmanıma vermesin :p güldüğüme bakmayın içim kan ağlıyor :)
yazamadım, yorumlarınızı kadetemedim, bu sebeptendi...
öyle işte...
içinde yazılarım, fotoğraflarım ve 5 bini aşkın müzik arşivimin olduğu bir depoyu kaybettim. onun acısını henüz çok taze. taziyeleri kabul ediyorum :) hiçbirşeyi kurtaramadım, allah düşmanıma vermesin :p güldüğüme bakmayın içim kan ağlıyor :)
yazamadım, yorumlarınızı kadetemedim, bu sebeptendi...
öyle işte...
17 Ekim 2009 Cumartesi
günlerin kuşu, cumartesi...



hımm... bu cumartesinin güneşini çalmış kıskanç bulutlar. hava kapalı ve karamsar ama hiç umrumda değil, bu kez sonuna gideceğim günün. artık güneş erkenden bırakıp kaçıyor bizi, gene bir kış tembelliği düşüyor üzerine. geçen haftasonu beyoğluna gitmeye niyetlenmiştim. liseden bir arkadaşımı arayıp görüşelim dedim, taksime doğru giderken balatta bir trafiğe tutulduk ki sormayın - sanki bi soran var da, kendi kendine konuş dur- sonra orada keşfettiğim 'nev kafe' isimli bir teraslı kafeye gittik. türk kahvesini çok güzel. şarkıları güzel. ne diyordum ben yahu :) o arkadaş evli, bir oğlu var. eskilerden yenilerden birşeyler konuştuk. sanırım insan otuzlu yaşların başındaykın sürekli bu geçen zaman ve gelişmelere takılıyor. o evlendi, bu evlendi, şunun şusu oldu bunun busu öldü. zaman sonra hepimizin anne babası göçmüş, doğurucuklurı çocuklurı doğurmuş ve sıra onların hayatta yakaladıkları başarıları sıralamaya ve sahip oldukları evi barkı tomofili anlatmaya gelecek. işte ben o zamanda hala burada 'zaman ne çabuk geçiyo, herkes nasıl değişiyo' falan gibi cümleler kuruyor olmam yani en azından başka cümleler kurmayı da öğrenmiş olurum :) misal: bugün bir armut yedim, güzeldi.
bugün robe için mısır çarşısına gidip çemen ve türk kahvesi alacağım mehmet efendiden. sonra tabana kuvvet efendim :)
oldu, görüşürüz gene bana şimdilik müsade
d..f..
- öpüyorum cumartesilerinden; sıcak, buzlu limonata... gözleri güz gülenim... -
15 Ekim 2009 Perşembe
saklama kabı, saklama kabı

.jpg)
çok mu yazıyorum onu ne! ama beni çok şaşırtan başka şeyler olmuyor hayatımın içinde bu kadar...
baktım evi bir koku sardı, biraz sonra gel kestane yiyelim dedi kapıdan. ana! kestane haşlamış :) gittim ki çaydanlığın altına kestaneleri doldurup haşlamış, sanki onca tava tencere vs dururken... sonra düşündüm, bunda yadırganacak bir şey yok. çünkü o çok sevdiği patates haşlamasını her gün bir öğün yer ve patatesi haşlamak için de en büyük boy cezveyi kullanır. yoğurt kutusu biriktirme hastalığına yakalanan anne semptomlarını da çoktan aştım. bu sonraki, çok sonraki bir aşama. çünkü yoğurtlardan sonra malumunuz dondurma kutuları çıktı, daha sağlam ve güzel yoğurt kutularından. ben de seviyorum onları, annemden fırsat buldukça biriktiriyordum bu yaz. ama annemin kavanoz, yoğurt vs biriktirdiği gereksiz kaplardan benim çok gerekli kaplarıma yer kalmayınca bir tercihte bulunmak zorunda kaldım. mutfağın ana kraliçesi hala o :) ben de dondurma kaplarının üzerindeki güzel resimlerle onu kandırıp yoğurt kaplarının dondurma kaplarından çok daha kullanışlı ve şık durduğuna inandırmaya çalıştım. hatta bir ara reklamcı yanımı kullanıp kapların dondurma saklamak için yapıldığından içine konan yiyecekleri soğukta muhafaza edebileceği yalanına kadar gitti aklım. sonra düşündüm ki annem tüm buzdolabını bu kaplarla doldurabilir :o suyu dondurma kaplarında içmek istemem. nihayetinde annem bana inandı ve benim yoğurt kaplarımı da saklamaya karar verdi :S yani yoğurt kapları gene kaldı :( ben de yoğurt kaplarını karalama kampanyasına girişip içinde beklettiği yiyecekleri çürüttüğünü söyledim. ama annem o kadar inatçı çıktı ki, yiyeceğin bozulmadığını ispatlamak için onu karşımızda yedi :o annem çok daha iyi bir reklamcı, çünkü kendi yalanına inanıyor ve onu ölümüne savunuyor :))
bu kap mevzusuna bakıp sakın evimizde saklama kapları olmadığını düşünmeyin. o kapların dokuz doğuranından bile var :) en büyüğüne 40 kiloluk diyarbakır karpuzu dilimleyip sığdırabiliyorken en küçüğüne de gıdalardan ayıkladığınız bakterileri yakalayıp hapsedebiliyorsunuz :p var yani var, saklama kaplarının her boyundan var. ama biz daha, daha dahaa fazlasını istiyoruz. her bulduğumuz zıkkımı bi saklama ihtiyacına giriştiğimizden mutfak kaplarla dolu. ayol meğer içimdeki o büyük sıkıntı, beynimi ve düşüncelerimi, ve dahi ruhumu daraltan yegane şey bu saklama kaplarıymış. saklama kapları kafamın içine saklanmışlar ve bende derin izler bırakmışlar. sizinle paylaşınca bi an öyle bir rahatladım ki, sanki tüm saklama kaplarında sakladığımız o korkunç sırlarımız kapaklarını açtı ve her şey ortaya döküldü. saklama kabı ismini de çokça kullanıp anlamını yitirmesine çalışıyorum, saklama kabı, saklama kabı, saklama kabı, saklaamaaaaa kaabııııı ... vallahi oluyor ha :)
reklamlar hakkında birşeyler yazmak istiyorum ama klavyem yoruldu. -mola-
d..f..
-saklama kabını cümle içinde kullanalım, saklama kabını daha iyi anlamak için onunla empati kuralım:
- sizin hiç saklama kabınız oldu mu? bizim bir kez oldu annem çıldırdı.
- sen gidersen dışarda kalır bu kent, tüm saklama kapları peşinden gelir
- ben bugün yolda saklama kabı gördüm, bizim saklama kabımız var hem de istemeyeceğiniz kadar, babam bana saklama kabı aldı hala ondan kurtulamıyorum, sakla/ma kabı gelir zamanı, saklama kabında kap saklayanlardan mısınız? -
14 Ekim 2009 Çarşamba
üç boylam bir enlem






ıssız ada demiştim yalnızlığıma, seçkin diye büyütmüştüm onu gözümde. peh! herkesin yalnızlığı kadarmış yalnızlığım, bu yuvarlak kürenin içinde kimse daha çok yer kaplamıyor bir diğerinden. ıssız ada'mı kendine çekip ehlileştiren cümleleri özümsedikten sonra sıradan bir yalnızlık örmeye başladım kendime. bu aslında kendini ören bir şeydi, beni de içine sükunetle alarak.
üç boylam bir enlemi düşündüm bugün. akıntıya kapılan insan ruhunu. doğu...
doğu... zaman doğuda başlıyor, batıda bitiyor gibi. coğrafi değerlerin zamanı anlamlandırması, şekillendirmesi gibi, yönler de yaşayan toplumlara şekil veriyor, kader çiziyor sanki. üç enlem bir boylamı düşündüm bugün, zamanı ve mesafeleri..
bu sümüklü halimle çizdiğim haritada daha çok döneceğim kendi etrafımda ama bir gün dünya ekseninde dönmeyi öğreneceğim.
d..f..
-koordinatlar yerkürenin sen yüzü-
12 Ekim 2009 Pazartesi
'yüreğine sağlık' güzellemesi...
sevgili sarya son yazdığım şiiri beğenmiş ama bunu 'yüreğine sağlık' cümlesiyle dile getirmek istememiş. geçen bir arkadaş 'yüreğine sağlık' güzellemesi yapmıştı yorumda ama yayınlamadım anlayışına sığınarak. neyin anlayışına anlatayım efendim...
yürek sağlığı bir kere şair kısmına gelmez. onlar sağlıksız, kanamalı ve huzursuz bir yürekle birlikte yaşamalı. sancının meyvesi şiirdir. sağlık istemezler yani, kalpte hissedilen, düşüncene yansıyan, çağrışımlara yol açan, yakaladığın her ne anlam ise onu sana armağan ederler.
şimdi şiir nasıl okunur, nasıl yazılır küstahlığına girmeyeceğim ama ben bir şiir okuduğumda düz cümlelerle anladığımı, hissettiğimi, çağrışımlarını ifade edemiyorum. o kalıba girerek konuşuyorum. yani şiirin konuşma ve ifade lisanı şiir yine. anlama eşiğimizi yansıtma ve kayıt altında tutma gibi bir derdimiz, zorunluluğumuz yok. şairlerin birçoğunda birbirlerine şiirlerinde yer verdiklerini görmüşsünüzdür. çünkü bu bir frekans.
yorumda okuduğum cümleyi ben de bir yerde okumuş gibiyim ama hatırlayamadım. sadece şiirin varlığına ve bitimsizliğine dair bir kaç cümle kurmak isterim. insan ruhu var oldukça şiir var olacak. madde var oldukça şiirin yıldızı hep parlak kalacak. somutu dengede tutacak ve besleyecek en değerli ses şiirdir.
ve şiir hiçbir zaman tüm anlamını açmaz okura. hatta şairine de açmaz. ruh varlıkla karşılaştıkça zaman içinde tanrı esintisi şiirini anlar ve belki yorumlar. şiir her zaman yarına yeni anlamlar taşır, kendi gizini korur.
bu noktada bir şiire yapılacak en sade yorum: 'tanrıya inanıyorum' dur.
d..f..
- yüreğimize sağlıkları gömelim lütfen :) -
11 Ekim 2009 Pazar
edilgen eylemlere bulaştım

adresim soyuldu
bağım kurudu yakınla.
kurula yüzümün bataklığını,
kurumuş elinle.
bir ölüm bulaştır yüzüme,
bir düğüm
düğünle bağlanmış
çözümsüzlüğe.
adresim soyuldu
sana taşındım.
edilgen eylemlere bulaştım
beni uyuma.
biçimsiz kanadım suya
etim çamur döküldü
edilgen akışa karıştım
beni susama.
adresim soyuldu
kurgular çalınmış yüzümde.
kanat sesim azarlanmış.
çoğalmaya yetmemiş kalp atışım
beni ört kış yaklaşıyor.
geçsin mevsimden bir güz daha.
var olamıyorum
beni okuma.
adresim çalınmış
yok yerinde kabuğum.
dirseklerim batıyor
annemin ölgün yüzüne
ve sen hep gidiyorsun.
çıplaklığımı düşünme
seni aramaktan çok
bulmak yoruyor beni
istemediğim yerde.
tanrının sözü var.
O'na baş kaldırdığımda
acımı tanıdı.
başımı okşayıp senin gözlerinle
senindir dedi.
ama bana dönmeyi unutma.
d..f..
-O'ndan hiç gitmedim ki! -
10 Ekim 2009 Cumartesi
Güneşli bir cumartesi günü

güneşli bir istanbul günü... bu cümleyi bilirsiniz, hoş programları sunanlar bu cümleyle içimizi ısıtarak başlarlar konuşmaya, sohbete... geceden kalma bir uykusuzluğum var, uykuya rağmen. güzel bir kahvaltı yaparak başladım güne. güneş hakikaten çok güzel, şehrin bu mahmur ve dalgın halini seviyorum. cumartesi günleri yürüyüş, şehir turu günlerimdir. "şöyle bir" deniz havası, "şöyle bir" insan yüzü görmeye heveslendiğim gündür ve içinde daha birçok "şöyle bir"ler bulunur. varsa çok konuşmuyun, suskun, izlemeyi seven bir arkadaşım yarenliği de hoştur. şimdi ben, kelimelerle bir uzaklaşma yürüyüşüne çıktım bile. bazen incitmemek için gidersin.
"gitmek" sözcüğünün içini farklı şeylerle doldurdum. başını alıp gitmek, gitmek değildir kalbin orada kalmışsa. ya da düşüncelerin sürekli oraya akıyorsa. zihinsel ve kalbi olarak tutsak kaldığın bir yerden bedenini kaçırıp "gittim" demek ruhunuzu yok saymaktır. asıl gitmek zihinsel göçle olur. bu cümlelerden sonra...
şimdi başımı alıp gitsem şehrin "kuytu" köşelerine ancak bedenime bir yorgunluk bağışlayacağım. ama buna rağmen gitmek istiyorum, öyle ya! umut ediyorum, giderken bir unutkanlığa kapılırırm diye. en çok birini kırdığımda kelimelere küsüyorum. ve dürüst olmamak gibi bir kaygıyı taşımaktan bu zamanlan çok yoruluyorum.
sanırım benim biraz daha sözsüz, kelimesiz ve ses'siz bir dinginliğe ihtiyacım var.
güneşli bir cumartesi günü, şehir beni yadırgıyor. evde uyumalıyım.
iyi geceler...
Etiketler:
deniz,
güneş,
hava,
kum bir de güneş kremi yanıklarınız için
7 Ekim 2009 Çarşamba
duymadım ismini söylerken
sökülüyorum.
bir yaz geçti başımdan
çırıl çıplaktı göğüs kafesi.
gözlerim hiç günahsız...
girilmemiş kapının
yorgunluğu vardı,
bekareti bir aşkın...
-aşk mı dedim?
hiç duymadım söylerken-
usulca çıktı.
ölü olduğunu düşündüm
ölü doğurduğumu onu ruhumdan.
yerine içi boş sözcükler koydum
anlamasın diye söküldüğümü
karın boşluğundan.
ey kadim ses
söküldüm bitti.
mevsimler taşımıyorum içimde.
kaşlarını çalıp yüzünün kışından
sarıyorum üşüyen gözlerime.
ismin herşeyin içindeydi.
ne söylesem anlamı genişlerdi.
söküldüm bitti yalnızlığım kalabalıkta.
o ıssız ada
suyunu kaybetti
çölünün rüzgarında.
ruhuna demirlemiş gibiyim.
şimdi yeni bir yalnızlığa örülüyorum.
d..f..
- sıcak geçen bir kış söyle? eylülünü bana ver -
bir yaz geçti başımdan
çırıl çıplaktı göğüs kafesi.
gözlerim hiç günahsız...
girilmemiş kapının
yorgunluğu vardı,
bekareti bir aşkın...
-aşk mı dedim?
hiç duymadım söylerken-
usulca çıktı.
ölü olduğunu düşündüm
ölü doğurduğumu onu ruhumdan.
yerine içi boş sözcükler koydum
anlamasın diye söküldüğümü
karın boşluğundan.
ey kadim ses
söküldüm bitti.
mevsimler taşımıyorum içimde.
kaşlarını çalıp yüzünün kışından
sarıyorum üşüyen gözlerime.
ismin herşeyin içindeydi.
ne söylesem anlamı genişlerdi.
söküldüm bitti yalnızlığım kalabalıkta.
o ıssız ada
suyunu kaybetti
çölünün rüzgarında.
ruhuna demirlemiş gibiyim.
şimdi yeni bir yalnızlığa örülüyorum.
d..f..
- sıcak geçen bir kış söyle? eylülünü bana ver -
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
