bir pencereden bakıyorum. yağmur yağıyor, gök gri... birkaç kuş uçuyor, hüzün kanatlarında. aşağıda okuldan dönen neşeli çocuklar, şemsiyeleriyle oynaşıyorlar. minik arabasındaki simitleriyle yağmura tutulan başka bir çocuk. geyik desenli hırkasıyla eğilip simitlerini örtmeye çalışıyor, beli açılıyor dımdızlak. sıcak evimin penceresinden izliyorum. iyi ve kötü giden şeyleri görüyorum. kuşlar uçuyor, estetiğe olan tutkum alevleniyor ve güzelliğin içinden bir keder filizleniyor.
tanrı, tüm güzellikleri yaratan tanrı... seyrederken ve bilirken tüm yeryüzünü, hüzünleniyor mudur? o sonsuzluğun içinde hüzün olur mu?
bu dünya hayatının sonluluğu, içimizdeki sonsuzluk hissi ve güzellikler karşındaki karmaşık duygularımız...
en yoğun hissedişle gelen derin keder... insanı olduran ve erdiren, keder.
d..f..
10 Şubat 2015 Salı
20 Ocak 2015 Salı
aşkın kardeşliği
bekliyorum,
beklerken kalbim genleşiyor,
ruhumda sözlerine yer açıyorum.
yolculuklar ve keşif, varılmamış yeni adalar...
ey ömür kaşifim,
aşk de, bahar de, suskunluk de,
uyku ve rüyaları dinle.
sonsuzluk dilinin yegane sözcüsü
ben gitmeye değil, sana kalmaya mecburum.
sana adanmaya...
ey özgür topraklarım, ey saçlarım,
ey güzelliğin korkutan yüzü...
ben öğrettiğin yalnızlığı sevmeye,
aşkın kardeşliğine
mecburum.
d..f..
-yeni sözleri beklerken-
resim: hong viet dung hanoi
19 Aralık 2014 Cuma
aşk gibi susar
uykuda gelir, konuşmaz.
seninle seni bekler.
zaman gibi bakar yüzüne
yaşlanırsın.
yollar sıkıştırır ciğerlerine
gitmeden nefes alamazsın.
gitmeden bilemezsin.
bilemezsin,
uykuyla başlayanın
yoklukla biteceğini.
aşk gibi susar.
ölürsün.
d..f..
-nefes ver-
seninle seni bekler.
zaman gibi bakar yüzüne
yaşlanırsın.
yollar sıkıştırır ciğerlerine
gitmeden nefes alamazsın.
gitmeden bilemezsin.
bilemezsin,
uykuyla başlayanın
yoklukla biteceğini.
aşk gibi susar.
ölürsün.
d..f..
-nefes ver-
11 Aralık 2014 Perşembe
yazmak kendinle konuşmaktır
yazmak, yazarın kendiyle konuşmasıdır.
her yazının, tam anlamıyla ne ifade ettiğini sadece yazarı bilebilir.
yazarın yaşam tarzı yalnızlıktır. onu yazmaya iten en güçlü neden de bu duygudur. fakat yazıları da okuruna, okurun anlayacağı kadar ulaştığından, özündeki yalnızlığı korur. yazınına gizlenen kendiyle konuşma haletini de saklayamaz.
her yazarın bir öz yalnızlığı vardır ve yazınları kendiyle konuşmadır.
okur, dinleyicidir.
yalnızlık, kanaması durmayan bir yaradır.
aktıkça üşütür. aktıkça yeniler. aktıkça üretir. bittiğinde öldürür.
***
kendinle konuşurken duydum seni.
bir kelimeyi oyuyordun.
altından toprak çıkıyordu.
susmuyordun.
üşüyordun.
ağlıyordum.
beklenen yalnızlık
eşikte bekliyor beni.
korkuyorum.
uyut beni.
uyut.
d..f..
resim: h. matisse
2 Aralık 2014 Salı
bir zamanlar
çocukluğun dünyasında tasasız, acısızdım. köydeydim, her şeyim vardı.
köy yerinde... sınırsız koşabileceğim topraklar, masmavi gök, şırıl şırıl sular, rengarenk çiçekler, sonsuz hayal gücümle doğayı bir oyuncak alemine dönüştürebilecek... her şeyim vardı.
parmaklarımın arasından esen rüzgarı kavradım. varlığımı saran havayı, kokuları, sesleri ve renkleri kavradım. ben burada, bir çocuktum ve her şey benimdi, ben her şeyindim.
acıtmadık birbirimizi her şeyle. parmağımdan akan kırmızı, gül'dü. düştüğüm ağaç, beni özlediğin için kapris yapmış, omuz silkmişti. annemden gizli çalıp kediye yedirdiğim peynir, zaten benim payıma düşendi, hakkımdan feragat etmiştim hepsi bu. benim sofram topraktı, bu sebepleydi okul dönüşü elime aldığım ekmeği tarlaya giderek taze soğanla yemem... yavru balıklara olan düşkünlüğüm, onlarla yaşıt olmamdandı.
nasıl iyi arkadaştık her şeyle; en çok da maviyle ama. çünkü yeşil elimin altındaydı ama mavi hep karşı tepenin üzerindeydi. işte oradaki o tepeye tırmanıp, o tepenin de en ucundaki ağaca çıkarak maviye uzanıp dokunma hevesi, gece penceremden bakarken kurduğum bir hayaldi.
çocuktum, her şeyim vardı,
çocuktum, her şeyi biliyordum.
d..f..
9 Ekim 2014 Perşembe
dil ve kelimeler
acının dili yoktur ama her yazar kendi dilinde büyüktür. özellikle de şairler...
acı, dilsizdir. çoğu zaman kelimeler dolduramaz acının büyüklüğünü. ne kadar çok cümle kurulursa kurulsun, acı kendini ifade ettirmez, ettiremez. acıyı en yalın ve saf haliyle şiirde bulabiliriz.
kelimelerimiz, kelimeleri oluşturan harf dizini, sesimize yerleşimi ve duygumuzla bütünleşen kelimeler, en iyi kendi dilimizdekilere ulaşır. "neşe" kelimesindeki "ş" harfi, coşkunluğu ve aşkınlığı ne güzel hissettirir. tıpkı "keder" kelimesindeki "e" harflerinin ağırbaşlı bir ağlayışı ifade ettiği gibi... ya da "anne" kelimesindeki iki "n" harfinin, bağlayıcı unsuru gibi.
pek çok duygumuz tüm insanların hissettiği ortak hisler olsa da; dilimize yerleştiği ve sesimize yapıştığı başka bir evreni vardır kelimelerin. bu sebeple, her yazar kendi dilinde en büyüktür.
d..f..
acı, dilsizdir. çoğu zaman kelimeler dolduramaz acının büyüklüğünü. ne kadar çok cümle kurulursa kurulsun, acı kendini ifade ettirmez, ettiremez. acıyı en yalın ve saf haliyle şiirde bulabiliriz.
kelimelerimiz, kelimeleri oluşturan harf dizini, sesimize yerleşimi ve duygumuzla bütünleşen kelimeler, en iyi kendi dilimizdekilere ulaşır. "neşe" kelimesindeki "ş" harfi, coşkunluğu ve aşkınlığı ne güzel hissettirir. tıpkı "keder" kelimesindeki "e" harflerinin ağırbaşlı bir ağlayışı ifade ettiği gibi... ya da "anne" kelimesindeki iki "n" harfinin, bağlayıcı unsuru gibi.
pek çok duygumuz tüm insanların hissettiği ortak hisler olsa da; dilimize yerleştiği ve sesimize yapıştığı başka bir evreni vardır kelimelerin. bu sebeple, her yazar kendi dilinde en büyüktür.
d..f..
2 Ekim 2014 Perşembe
ansızın gelirsin
ansızın gelirsin bana,
nereye sığdıracağımı bilemem seni.
bir gülüşün en iştahlı yerinde
bıçak gibi kesersin neşemi.
bir manzaranın keyfinde
ölümcül bir sessizlikle tıkarsın nefesimi.
bir düğün alayında gelir
topuğuma çivilenirsin.
ansızın gelirsin bana.
her neysem o an
her neredeysem
önüne katıp götürürsün.
nereye sığdıracağım, bilemem seni.
muma dönerim,
ağaç olur kovuğuma girerim.
ölümün içine kaçmak isterim.
d..f..
resim: jean miotte
25 Temmuz 2014 Cuma
mülksüz
bize ait değil hiçbir varlık.
sahiplenme tutkumuz bizim,
bir yanlış anlamadan...
hayatların ödünç olduğu yerde
elimize verilen
bizden önce ölümündür.
bir masaya bakın örneğin
bir de göğe...
mülksüzlüğün hafifliğini dinleyin.
bize uzatılan gökyüzünden
çıplak bir hayat!
d..f..
sahiplenme tutkumuz bizim,
bir yanlış anlamadan...
hayatların ödünç olduğu yerde
elimize verilen
bizden önce ölümündür.
bir masaya bakın örneğin
bir de göğe...
mülksüzlüğün hafifliğini dinleyin.
bize uzatılan gökyüzünden
çıplak bir hayat!
d..f..
20 Temmuz 2014 Pazar
yeni
adını bilmiyorum.
doğmamış olansın sen.
kulağına okunmamış henüz gerçekler.
seni bekleyen acı var yığınlarca.
yerini bilmiyorum.
belki bir böceğe benzeyen çiçekte,
belki ağaran günün bir salisesinde,
belki de bir duvarın soğuk ardında....
içini bilmiyorum.
yenisin sen.
bir olmazdan doğacak,
şaşkınlıkla sulanacaksın.
d..f..
doğmamış olansın sen.
kulağına okunmamış henüz gerçekler.
seni bekleyen acı var yığınlarca.
yerini bilmiyorum.
belki bir böceğe benzeyen çiçekte,
belki ağaran günün bir salisesinde,
belki de bir duvarın soğuk ardında....
içini bilmiyorum.
yenisin sen.
bir olmazdan doğacak,
şaşkınlıkla sulanacaksın.
d..f..
sayıklama
öldü gitti kadın
bir şiirebir diğeri
dünyanın bütün arka bahçelerine...
***
dedi şair
değer mi uçurum hikayesine?mesela düşerken gördüğüm düş
sona yaklaştırdı beni...
****
orada sonsuz bir eşitlik var.
tüm zamanlar orada,tüm günahlar ve doğrular
yan yanadır orada...
binlerce yıldır biriktiren ölüm
zamanın gerdanınısüslemiştir dişleriyle insanın
kimi fildişi sanır
kimi süt dişi...
sonsuz sanıyoruz hala buradaki yaşamı,
sonsuzluğu meçhul bir sonötenin...
düş
veöl
d..f..
yaşasalardı belki...
tüm gün masamın başında, çok özlediğim ölülerimle beraberdim. yazarları bugün aramızda olmayan kitaplarım, dizimin dibinde oturan hayaletler gibiydi. tüm gün tek cümle kurmadım. bu sessizliği ve hayaletlerimi özlemişim.
şimdi pencerenin kenarına çekilmiş, göğü dolduran dolunayı seyrediyorum. amelia rodrigues dinleyerek, gökyüzüne dalıyorum, çıkıyorum...
neden seviyorum onları bu kadar? içime sakladıkları oyuklar, beni terkedip gitmiş olmalarına rağmen onlarla olan bağımı koparmıyor. hepsine birden, bir ömür aşığım. yaşasalardı belki onları görebilme arzusuyla çırpınacaktım.
31 Mayıs 2014 Cumartesi
huzur ve huzursuzluk
yazmak, ölümcül bir kafestir. kelimelerden duvarlar, kelimelerden bir iç dünya... yazmadığında duvarlar yıkılır, iç dünya dış dünyayla karışır. iyi gibi görünse de "şahsına münhasır" durum, sıradanlaşır.
yazmaktan kaçıyorum. çünkü sıradanlığın acısızlığını merak ediyorum. dünyaya karışmak ve dış seslerden biri olmanın hafifliğinde varolmak istiyorum. yazmamak, bir başkası gibi yaşamaya benziyor. içinde benden çok sizlerin olduğu bir hayat. "ben" ise sadece şu anda varolandır. şu kelimelerin gölgesinde saklanan, ben...
aklıma düşen, oraya saplanan cümleler, yarım yamalak mısralar, sürekli kendini dizelere tamamlayan kelime yığınları... ve onları aklımın gri köşesinde bekleterek, solmaya terketme hevesim. unut ki, şiir de unutsun seni. çünkü şiire adanmak istenmiyor hayatım. kutsal merdivenleri şiirden çıkmak ve orada mağrur gözleriyle kendine ulu bir hikaye yazamak istemiyor.
biliyorum, her inkarda ve kaçışta bir mısraya yakalanıyorum:
huzur ve huzursuzluk
anne ve babamızdır bizim.
yağmur gibi bereketli ve kasvetli
muhteşem bir hayata
yaşamak için acı içinde
salıverirler bizi.
(dünyanın en güzel hali yağmurdan devam edelim...)
d..f..
resim: john everett millais
yazmaktan kaçıyorum. çünkü sıradanlığın acısızlığını merak ediyorum. dünyaya karışmak ve dış seslerden biri olmanın hafifliğinde varolmak istiyorum. yazmamak, bir başkası gibi yaşamaya benziyor. içinde benden çok sizlerin olduğu bir hayat. "ben" ise sadece şu anda varolandır. şu kelimelerin gölgesinde saklanan, ben...
aklıma düşen, oraya saplanan cümleler, yarım yamalak mısralar, sürekli kendini dizelere tamamlayan kelime yığınları... ve onları aklımın gri köşesinde bekleterek, solmaya terketme hevesim. unut ki, şiir de unutsun seni. çünkü şiire adanmak istenmiyor hayatım. kutsal merdivenleri şiirden çıkmak ve orada mağrur gözleriyle kendine ulu bir hikaye yazamak istemiyor.
biliyorum, her inkarda ve kaçışta bir mısraya yakalanıyorum:
huzur ve huzursuzluk
anne ve babamızdır bizim.
yağmur gibi bereketli ve kasvetli
muhteşem bir hayata
yaşamak için acı içinde
salıverirler bizi.
(dünyanın en güzel hali yağmurdan devam edelim...)
d..f..
resim: john everett millais
4 Mayıs 2014 Pazar
salıncak izdüşümü
sallandıkça yaklaşıyorum.
yaklaştıkça içimi saran hırs
onu el çabukluğuyla koparıp alma telaşım...
düştüm.
avucumda acısı yokluğunun.
d..f..
yaklaştıkça içimi saran hırs
onu el çabukluğuyla koparıp alma telaşım...
düştüm.
avucumda acısı yokluğunun.
d..f..
7 Kasım 2013 Perşembe
kırılmak
saatler, günler, haftalar, aylar geçiyor. hem de öyle sayamadan, adını anamadan, aceleci bir yel gibi, kah gözümüze kah dilimize kah elimizee ansızın dokunup geçerek... buna hayat diyoruz; aceleyle giden bir şey...
her güne bir sözle başlıyoruz. ve bu söz kırıp döken bir söz oluyor genellikle. tüm gün, o söz üzerinde dönüyoruz. akşam eve vardığımızda son sözü söylüyor televizyondakiler. annemiz bile tüm gün konuşulanlardan bir demeç hazırlamış vaziyette başlıyor anlatmaya.
sahi, kim haklı?
"hak" dediğimiz olgu artık yok, öldü. herkesin kendini haklı gördüğü yerde, haksızlık vardır ancak. insana mağdur olmak yakışıyor, mağrurluk değil. çünkü mağdurken hak olana "hak" diyorsun sadece. mağrur iken, sadece kendi söylediğinin hak olduğunda inat ediyorsun. bu yüzden, hep mağdurdan yana ağır basıyor yüreğimiz ve kesip atmayı değil, bağlamayı benimsiyoruz; kalbi kalbe, eli ele, gözü göze, insanı insana...
insan dediğin, bir başına yoktur, çoğaldığında da anlaşılamaz şekilde yok etmeye odaklanıyor sanki. hiç bulaşmayacağım öznelere. ben sadece kırıldığımı söylemeliyim. kırıldım bir kez daha, hayatımın haksızlığa uğradığı en genç yerinden. bunu da bilesiniz, ey sağırlık hastalığına tutulanlar. siz, bizlerin çığlığıyla varoldunuz, bizlerin suskunluğuyla yok olacaksınız.
d..f..
her güne bir sözle başlıyoruz. ve bu söz kırıp döken bir söz oluyor genellikle. tüm gün, o söz üzerinde dönüyoruz. akşam eve vardığımızda son sözü söylüyor televizyondakiler. annemiz bile tüm gün konuşulanlardan bir demeç hazırlamış vaziyette başlıyor anlatmaya.
sahi, kim haklı?
"hak" dediğimiz olgu artık yok, öldü. herkesin kendini haklı gördüğü yerde, haksızlık vardır ancak. insana mağdur olmak yakışıyor, mağrurluk değil. çünkü mağdurken hak olana "hak" diyorsun sadece. mağrur iken, sadece kendi söylediğinin hak olduğunda inat ediyorsun. bu yüzden, hep mağdurdan yana ağır basıyor yüreğimiz ve kesip atmayı değil, bağlamayı benimsiyoruz; kalbi kalbe, eli ele, gözü göze, insanı insana...
insan dediğin, bir başına yoktur, çoğaldığında da anlaşılamaz şekilde yok etmeye odaklanıyor sanki. hiç bulaşmayacağım öznelere. ben sadece kırıldığımı söylemeliyim. kırıldım bir kez daha, hayatımın haksızlığa uğradığı en genç yerinden. bunu da bilesiniz, ey sağırlık hastalığına tutulanlar. siz, bizlerin çığlığıyla varoldunuz, bizlerin suskunluğuyla yok olacaksınız.
d..f..
3 Kasım 2013 Pazar
yaşadığın başkasının düşüdür

geçmişten çok büyük
ve dilsiz,
yaklaşmakta olan.
bilmediklerimizin ağrısıdır
kalbimizi deşen.
bildiklerimiz ölüyor hemen.
yaklaşmakta olanın ağırlığı
uykusuzluklar ve yorgun rüyalar...
her gece
sabırla beklediğin sabah,
üzerine karanlığı örten tavanın
ürkütücü şefkati...
taşların hayatına imrendim
ve umudumu altına bıraktım
mavi bir yalanın.
dön ve bana de ki;
"hayat kördür
ve yaşadığın başkasının düşüdür."
keşke!
bensiz başlayan
bensiz devam eden
bensiz bitecek.
hayata hiç bulaşmadım.
d..f..
resim: c. f. hill
27 Eylül 2013 Cuma
neyi kaybettim
Ah bir zamanlar
ne çoktu her şey.
her şeyin içi
kendinden çoktu.
taşıyordu avuçlarımdan hayat
yanaklarımdan arılar havalanıyordu
gürbüz bulutlar
topuklarımdan öpüyordu.
hep o çocuksu yumuşaklık,
neye bansan elini
sıcak ve içine işleyen...
her şey ama her şey benim!
bu gökler,
bu hani...
Ah nasıl anlatsam!
şiire de sığmayan günler var işte!
gözlerim,
her biri bir dünya kadar kocaman
içinde her şey gözlerimin.
akvaryum kadar küçülen dünyanın
çocuk tanrısıyım,
bir çocuk,
her şeyin yegane sahibi...
bir gün
gözyaşımdan daha kızıl
kanımdan daha berrak bir şey
ansızın akıp gitti iç merdivenlerimden.
eteklerinde ölgün arzu...
balonu söndü dünyanın
ve gözbebeğimde kayboldu her şey...
küçüldü, ufaldı, içine çekildi hayat.
şimdi her şeyin olduğu bir şey
bir atom...
söz ile kalbim arasında
kaybolup gitti
içimde.
anlayamadım,
neyi kaybettiğimi...
d..f..
resim: picasso - güvercinli çocuk
(ve yaş 19...)
3 Eylül 2013 Salı
öldürüşüne aşık olduğun..
insanın kendini bildiği, tanıdığı düşüncesi, her zaman bir yanılgıdır. bizim toprakların bir sözü vardır; "bir insanla bir çuval tuz yemedikçe, onu tanıyamazsın" derler... bir insanı tanıyabilmek için bir ömür pay biçerler yani. aynı durum, insanın kendisi için de geçerlidir oysa. şartlar ve olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler, sorunlar karşısında takındığımız tutum kendimizi tanımak adına birer fırsattır. ama tüm bunların içinde, insan en çok kaybettiğinde yüzleşir kendiyle. kaybetmek, çok genel bir vakadır ve her kaybedişi içerir. en ağır şartlarda nasıl durduğumuz, bizim gerçek yüzümüzdür sanırım. iyi şartlarda kim bilebilir, kim olduğumuzu, biz bile bilemezken...
her kaybedişte bir kez yüzleşiriz kendimizle. her bulduğumuzda bir kez kaybederiz kendimizi. gün gelir, kaybetmekle kazanmak arasındaki uçurum kapanır. sanırım o gün dalımızdan düşme vakti de gelmiş olacaktır.
***
geldiğinde sen, kapılar içine kapanır.
renkler kederli bakar
ihtiyarlığa gülümserim
parlar gözümde bir yol telaşı
bir göçebelik ağrısı yastık altında...
senin bendeki yerin
on bir ay beklenen dişi kuşlar...
bir gün öl desen bana
gam yemem, ölürüm gözlerinin önünde.
sahi, bir eylül daha geldi. burnumun direği sızlıyor.
herkesin içinde benzer duygular var, biliyorum. bir ağaca sarılıp, dökülen yaprakları teskin etmek...
yürümek, yürümek, yürümek... yürüyemeyeceğin günleri düşünerek.
eylül ne zalim aydır, öldürürken aşık olursun ona.
d..f..
25 Ağustos 2013 Pazar
uzun çarşamba
benim ufacık beyaz ellerim vardı eskiden.
günleri un gibi avuçlardım.
hayatın en uzun şeyi, geçmesini beklemekti.
başladığın yere dönme isteği...
çünkü daha iyisi olmayacak ileride.
görüp göreceğimiz
sırtımızı veremediğimiz
belirsiz bir gölge.
nasıl yorgunum bilsen!
acıyor
rüyalarını uykusunda kaybeden göz kapaklarım.
duvarlarım
kaybetmiş kalınlığını
ne söylesem uçup gidiyor, saydam.
ey hayat
beni güzünle ağula
kışınla öldür
baharınla uyandır.
şimdi uyuyup
uzun bir çarşamba gününe uyansam
ve baksam cumartesiye camdan.
yanımdakine elimi uzatsam
"gelir misin benimle?
en uzak yere kaçsak,
sana sıkı sıkı sarılsam.
gelir misin,
sevgili kızım yalnızlık?"
hep güzel şeyler anlatıp
sonu kötü bitiren hayat!
şimdi anlıyorum
bunca zaman
yanlış yere bakıp gülümsemişim,
orada kimse yokmuş meğer.
d..f..
duvar resmi: candido portinari
18 Ağustos 2013 Pazar
Kalbin Talanı
insanın başı ne zaman sıkışsa hemen çocukluğuna saklanır.
buraya yazmak bir keder kaçamağıdır. "yazmak" başlı başına bir terapidir ama yazının kaçınılmaz "kendini ifşa" ve iç mahremiyetini aşikar eyleme vaziyeti canımı sıkmıştır hep. en büyük sorgulardan biridir ya "insan neden yazar?" sorusu! tek cevabımız var, derinleşen yaraları sarma, iyileşme isteği...
daha hafif eylemlerle atlatma yöntemleri de vardır. temizliğe girişirsin, indirirsin, dökersin, saçarsın, toplarsın, yıkarsın, paklarsın. bunları yaparken de bir yandan kendi kendine konuşursun. geçmişe dair tüm dehlizlere girip çıkar, bir elma kurdu gibi zamanı havalandırırsın. ve sonunda bir ağaçta ya da bir bahçede bulursun kendini. "en uzağa kim tükürecek Şenol?" ben değil! kıvırcık sarı saçlarıyla, bahçe duvarına yaslanmış o iki çocuktan biri iken, girdiğin yarış hiçbir şey kazandırmayacaktır.
biliyorum çok saçma ama Sisi de bir zamanlar çocuktu, Mursi gibi, benim gibi, senin gibi... insan büyüdükçe kaybettiği masumiyetini bir daha asla geri kazanamıyor değil mi? onlarca, yüzlerce bilgenin bıraktığı insaniyet tohumları, sadece masumiyet topraklarında yeşeriyor olmalı. yoksa hiç mi nasiplenmez insan, hiç mi acımaz, yanmaz kalbi?
sözün hiçbir hükmü kalmadı. en ağır hakikatler bile insan hayatınının pratiğinde karşılık bulamıyor. oysa söz kutsaldır, düşünceden filizlenen ilk eylem sözdür. sözün gücü, etkisi, dinamiği öldürüldü. dolaysıyla düşünceler ölü doğuyor.
insan topluluklarının talepleri, yine insan topluluklarının taleplerine dolaylı yollardan çarparak, çirkin tarihler yazıyor. sokağa çıkan ile evde duran insan, pasif bir şekilde savaştırılıyor. "demokrasi" kavramı "iktidarların" rotasına uydurulup pasifize ediliyor.
tüm bu şiddetin içinde insan kalbi küçülerek çocukluğuna çekiliyor ve bahçelere sığınıyor. kainatın umut veren dili bir yara bandı gibi. ve kaçınılmaz "münzevilik" isteği. zavallılığı, güçsüzlüğü insanın... sıkışmışlığı kaosta...
ne sosyolojik tespitler, ne siyasi söylemler, ne sloganlar ne de bir sanat dili yetmiyor yumuşatmaya gittikçe sertleşen gerçekleri. özgürlük, hak-hukuk-adalet, kardeşlik, barış... bir güzellik yarışmasının popüler unsurları olmakla kalıyor.
"daha güzel bir dünya" isteğinde sanki bir güzellik varmış gibi... biz dünyayı hiç güzelleştiremedik ki "dahası" olsun. kainattaki diğer canlıları kendi haline bıraksaydık, soyu tükenmezdi birçoğunun. bizim "soysuzluğumuz", masumiyeti kaybedişimizden. Sisi de çocuktu bir zamanlar, Hitler de... en büyük kayıp, yiten masumiyet, en büyük zafer de bile kaybettiğimiz masumiyet...
d..f..
Resim: Vyacheslav Shevchenko - Radiant Boy
5 Ağustos 2013 Pazartesi
gitme vakti
atlar geri geri koştuğunda
uyku vaktin gelmiştir.
***
gitme vaktin geldiğinde...
tarağında kalan saçlar,
kapı kolunda bıraktığın soğuk izler
ve ayın yüzünde unuttuğun göz kapakların...
gitme vaktin geldiğinde hayat,
aşkları da götürmeyi unutma!
-ahmet erhan'a...-
resim: dervrim erbil
uyku vaktin gelmiştir.
***
gitme vaktin geldiğinde...
tarağında kalan saçlar,
kapı kolunda bıraktığın soğuk izler
ve ayın yüzünde unuttuğun göz kapakların...
gitme vaktin geldiğinde hayat,
aşkları da götürmeyi unutma!
-ahmet erhan'a...-
resim: dervrim erbil
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









