4 Eylül 2011 Pazar

gezinti notları

"tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek"

(furuğ ferruhzad - yeniden doğuş şiirinden...)

yaşamı ve varlığı şiirle algılıyorum. yaşam; ritm, ses semboller ve metaforlarla insan düşüncesine en belirgin şekilde ancak şiirle oturuyor. şaire furuğ;
"yalnız sestir kalan" diyor.

6 günlük gezintim boyunca iki başucu kitabımdan biri f. ferruhzad idi. şiirle ve düşünceyle gezindim.

gazete, televizyon ve internet yoktu. yani ölümler, savaşlar ve büyük harfle konuşan siyasetçilerin sesi kesilmişti. ama bunca yıllık yaşantımda derin bir yer edinmişlerdi, ruhumdaki kuyuda seslerin yankısı vardı.

ilk gün kuşadasına indim. kuşadası kalesinden geziye başladım. güneşli sıcak bir gündü fakat gölgede serin ve rahatlatıcı bir rüzgar vardı. rüzgar parmaklarımın ucundan hiç eksik olmadı, olmasın da... kale bakımsız ve kirliydi. aynı özensizlik gezdiğim tüm tarihi alanlarda aynıydı. bodrum kalesi hariç...
kuşadası'da dolmuşçular turistlere yanlış yol tarifleriyle fazladan ücretlendirme yapıyorlar. genel olarak ucuz fakat bilmediğiniz fark edildiğinde durum değişiyor. bu sebeple hep biliyor numarası yapmak zorundasınız.

aynı gün ikinci durak meryem ana evi... kuşadasından 30 dakika boyunca iç kesime doğru ilerliyorsun. bu arada yol üzerinde onlarca devasa büyüklükte oteller ve eğlence merkezleri var. tarih ve denizle iç içe gibi görünse de bu merkezlere girenlerin sınırsız eğlenceden başını kaldırabildiğini sanmıyorum. yol kenarında iniyorum. hemen bir taksi şoförü yaklaşıyor ve meryem ana evine çıkarıyoruz, 40 dakika bekleyip indiriyoruz 50 tl diyor. dört turiste biniyoruz taksiye. yarım yamalak inglizcemle japon turiste sorular soruyorum; adı sarah, öğrenciymiş, daha önce istanbul ve kapadokya'yı gezmiş. 25 yaşındaymış, bir çay içiyoruz ve bayramımı kutluyor arefe gününde. meryem ana evi yüksek bir tepe üzerinde. sessizlik ve rüzgarın beslediği derin bir huzur var. bakımlı, temiz ve tüm dünya dillerine hitap ediyor. meryem ana evi, bir masumiyet abidesi gibi işliyor içime. meryem ananın bu evde yaşadığı ve vefat ettiği sanılıyor. dünyanın dört yanından turist görmek mümkün burada...
dünyanın dört tarafından akın eden insanlar, sanki bir dileklerinin peşinden buraya sürüklenmiş gibiler. bu gördüğünüz uzun beyaz duvar, binlerce dilek notunun asıldığı bir dilek duvarı. çocuk, ev ve sevgiliye dair binlerce dilek duaya dönüşmüş burada... dilekler arasında en dokunaklısı bana göre savaş karşıtı notlar idi...
meryem ana evinden efes antik kente iniyoruz. fakat gezintinize müzeleri de dahil etmek istiyorsanız müze kart edinmelisiniz mutlaka. büyük rahatlık sağlıyor ve çok da güzel bir uygulama... bu bölgedeki tarihi gezmek için en az iki gün gerekiyor. yedi uyuyanlar mağarası ve artemis tapınağı gibi dünyanın yedi harikasından sayılan önemli turizm merkezi... aslında tarih ve turizm gözünden bakarsanız hep eksik kalır gördüğünüz.

bir ayrıntı... buradaki tarihi kendi tarihimizle; ırk, din ve dilin ayak izleriyle pekiştiriyoruz. insanoğlu binlerce yıldır arıyor, hakikati arayışın ayak izleri bu gezintilerin en önemli parçası... üst üste binen bu ayak izleri, arayışın hiç bitmediğini ve bitmeyeceğini gösteriyor bize. tarih, çok güçlü bir ayna, içiçe geçmiş çerçeveler gibi, dehşet bir kuyu ve ilk başladığı yer yine insan...
yürümek, bakmak, koklamak kadar eski olan başka bir şey de dokunmaktır. vaktiyle bir su gibi pürüzsüz olan bu mermerler bugün zamanın sert elleriyle oyduğu başka bir mimarye dönüşmüş. taşlar, havaya ve suya sertlikleriyle karşı koymuş ama bugüne kalan bedenleri, iskeletleşmiş insan gibi, yumuşaklığını kaybetmiş...
hayal gücünüz kuvvetliyse, efes kentinin canlı görkemini tahayyül edebilirsiniz. fakat bu taşlar aynı zamanda insan acısını özümsemiş gibi...
uzun ve yorucu günün ardından köyümüze ulaşmak üzere yola çıkıyoruz. kapıkırı köyüne iniyoruz. muğla, milas'a bağlı bafa gölünün kenarında küçücük, sessiz ve yalnız bir köy. yalnızlığı elbette insan ve devlet eli değmeyişiyle bağlantılı. latmos dağının eteklerinde, cilalı taş dönemine kadar uzanan bir tarihi var. yerleşik hayata geçen ilk insanların mağara duvarlarına çizdiği resimler ve semboller bizden önce almanlar tarafından keşfedilmiş. birçoğumuzun adını ilk kez duyduğu latmos-beş parmak dağı, avrupanın farklı milletleriin gelip yerleştiği, sık sık turist olarak da ziyaret ettiği gizli bir yer.

kapıkırı köyüne indiğimizde vakit gece... çevreyi göremiyoruz. sadece cırcır böcekleri ve sinek vızıltıları duyuluyor. selenes otel diyoruz, 15 km içeride diyorlar. yani 2 saatlik yolun üzerine daha gideceğiz fakat araç yok. ali ihsan'ı çağırın diyorlar. biraz tedirgin oluyoruz. eski bir aracın önünde bekliyoruz. göbekli tombik bir amca geliyor, babaca tavırlarla 15 dakika süren yolculuğumuzda içimizi rahatlatıyor. köyü, tarihini ve insanını anlatıyor. içimiz ılıyor ve mutlu oluyoruz. otele geldiğimizde sarı ışıklı sessiz ama insan dolu bir teras buluyoruz. insanlar burada, müdavimi olan yerlermiş buralar... iete ilk gün kitap okumakla geçiyor. bisiklete binmeyi hala beceremiyorum.

ertesi gün bodrum... kuşadası bodrum'dan çok daha güzel, onu söyleyeyim evvela... ilk durağımız bodrum kalesi ve arkeoloji müzesi... burada testinin 5 bin yıllık tarihiyle başlııyoruz. farklı medeniyetlerin ellerinde şekillenen testinin, süt, bal ve şarap saklamak ve taşımak için kullanıldığını öğreniyoruz. ellerde şekillenen bu çömlekler her medeniyetin bakış açısıyla anadolu testisine dönüşüyor ve zamanla yerini tahta fıçılara bırakıyor(muş).

ayak izleri demişken... gombrich, sanatın öyküsü kitabında mısırlıların insan figürü yaparken perspektif hatası yaptıklarını ve iki ayağı da aynı perspektiften işlediğini fakat yunanlıların heykel sanatında estetik harikası üsluplarıyla mısırlılara örnek olduğunu yazmıştı. koca kitabın içinde türk islam sanatına kısacık yer ayıran ve tipik bir oryantalist gibi batıyı rafın üst gözünde saklayan bu bakış açısına heykelleri gördükçe hak verir gibi oldum. şu heykel ayaklarının yüzlerce yıllık olmasına rağmen her kıvrımının taşa hayat vermesi gerçekten bir sanat mucizesi...
bodrum kalesi içindeki müze odacıklarıyla sürprizlere açık... surların arasına gizlenmiş dar koridorlar sizi muhteşem bodrum manzaralarına çıkarıyor.
bodrumu görebileceğiniz en güzel noktalardan biri... gözetleme kulesinini penceresi...
bodrum kalesinden sonra kısa bir motor gezisi ve mavi sular... ege denizinin rengi turkuaz... suya bakınca seni içinden çağıran bir sesi var. gel ve bende kaybol diyor, seni medeniyetlerin buluştuğu yerde kaybedeyim...
seni çağıran seslere kulak ver. yoksa zamanla sağırlaşırsın.

"suların hükmüne boyun eğmiş
bir mavi yüzsüzüyüm.

ey zaman!
uçsuz bucaksız mezarlığında
varlık bilincinin sesini duyuyorum." demiş bulundum....


kuyu ve kule burada yaşıyor doya doya...
peki ya mevsimler? mevsimler ölü...
"mevsimsiz şehirlerde
güneş mi doğurur bizi?
dağınık begonvil saçların
beyaz gövdelerini örttüğü taş duvarlar...
burada zaman kokuludur
ve renkler hiç sararmaz.
aşk gibi..." demiş bulundum.

bodrum'un beyaz evlerini süsleyen begonviller, evlerin içinde büyüyen sıcaklığı sokaklara taşımış ve oradan içimize, kırk derece...
köyümüze dönme vakti... yorgunum ama gözümü kapadığımda beyazı ve maviyi görebiliyoum hala... anladığım bir şey var ki, buralarda hep yaşanmaz. uzun bir ömür için çok fazla güzel, uyuşturan bir güzellik bu, dünyadan koparan, bencil bir güzellik...

köyüme varıyorum. ali ihsan amca her gidi ve dönüşte bize kapıkırı köyü'nü, bafa'yı ve burada geçen çocukluk günlerini anlatıyor. bu gölde geçmiş çocukluğu, teknelerde ve yüzerek... fakat gölü kapatmışlar, tarlalar yapılmışüzerine... mağaraların tarihi yağmalanmış. freskler sökülmüş tavanlardan. taaa almanyalardan gelmiş arkeologlar ve sahip çıkmış...

uyuyorum ferruhzad mısraları kulağımda yankılanırken... sabah gölde motor gezisi var, erken kalkıyoruz. motorumuza binip uzak koylara yol alıyoruz. göl üzerinde irili ufaklı pek çok ada var. her birinde bir kale kalıntısı ve kral mezarlığı... yöre halkı buralardan küplerle altın bulunduğunu anlatıyor. kralların mezarlara hazinelerle gömüldüğü tarihi bir gerçek ise...

göl kimi yerlerde çok berrak ve güzel... fakat yem fabrikaları atıklarını göle boşaltıyor. tarihin ve doğanın iç içe olduğu bu saklı yer cennet gibi fakat çok bakımsız. ali ihsan amca da muhtardan çok şikayetçi zaten. merkeze 15 km uzaklıktaki bu köylerin çöpleri toplanmıyormuş. çevrede gözle görülür bir kirlilik yok ama bakımsızlığı aşikar...

motor bizi bir koya götürüyor. burada bir yürüyüş yapıyor, ayaklarımızı suya sokuyoruz.
insan ve insanın en kadim mirası "yağma"... hiçbir zaman bizim olmayacaklara duyduğumuz ihtiras...

yanımda taşıdığım ikinci kitap albert camus-denemeler'i... iki üç kez okunası bir baş ucu kitabı...
diyor ki; "insan güzelliksiz edemez. çağımız, mutlakın ve dünya gücünün peşine düşmüş, dünyayı sonuna dek yaşamadan değiştirmek, onu anlamadan düzenlemek istiyor." işte tüm bu tarihi kalıntılar bu gerçeği işaret ediyor.

motor gezisinin ardından akşam yemeği... yılan balığı çupra ve levrek gölde yetişen balıklar.. dolaysıyla masalardan rakı balık eksik olmaz... burada da öyle... izmirden, aydından onar kişilik aile grupları akşam yemeğine geliyor. içiyor, sohbet ediyor ve dönüyor. turistlerin yüzünde hep bir hayranlık emaresi var.

sahi, köye gelip de köy eğlencesi görmeden olmaz. karşı köyden bir genç askere gidecek. eğlence yapılıyor. yemekten sonra gidiyoruz. davul zurna günden başlamış, gençler efe oynuyorlar, rakı masaları kurulmuş. kadınlar bir köşede izliyor ve sıra onlara gelince oynuyorlar. genç erkeklerin boynunda kırmızı tülbent...
ertesi gün, yan otelin delikanlısı onur, bize söz verdiği dağ yürüyüşü için sabah 07:35'te arıyor. hazırlanıyoruz. yanımıza yiyeceğimizi içeceğimizi alıyoruz. uzun bir dağ yürüyüşü bizi bekliyor. sabah 08:00'de başlıyor yürüyüşümüz. güneş dağı kuşatmadan yok almalıyız. aslında geç bile kaldık. kayalar volkanik... yuvarlak hatlara sahip, özellikli kayalar. yumuşak görünümlü fakat çok sert... kocaman kaya kütlelerine yaklaşıp yakından baktığınızda içlerinin oyuk olduğunu görüyorsunuz. öyle şaşırtıcı ki... vaktiyle buralar çam ağaçlarıyla doluymuş fakat yöre halkının ana geçim kaynağı zeytincilik... dolaysıyla tüm görünen dağlık arazi zeytin ağaçlarıyla kaplı... domuz, tilki ve kara yılan dedikleri hayvanların yanında akrep de bölgenin vahşi tarafı...

yol üzerinde kale kalıntılarına rastlıyoruz. üst üste duran iri kaya kütleleri şiddetli rüzgara karşı dim dik ayakta duruyor. gözetleme ve ok atma pencereleri hala kalelerin bir parçası...
aşağıdan baktıkça yakın duran zirve, bizi yüksekliğine çeken bir tuzak gibi... hırsımız hiç sönmüyor. zirve, zirve, zirve... fakat sanıldığı gibi kolay değil. yol başlangıçta düzlük araziden ve kral yolu denilen döşenmiş taşların üzerinden kolaylıkla akarken, yükseldikçe kayaların gerçek yüzüyle karşılaşıyoruz. dev cüsseleri kayalardan tırmanıyoruz. dağcılık bilgimiz yok, donanımlı değiliz, üstelik suyumuz tükenmek üzere....
zirve, gölden 1.400 metre yükseklikte... bir zaman sonra yol iyice dikleşiyor. yarım saatte bir durup bir kaç yudum su içiyoruz. rehberimiz onur, tam zirvenin çok tehlikeli olduğunu, oraya daha önce çıkmadığını söylüyor.

biz zirve istiyoruz. güneş tam tepede, saat 12:35... 4,5 saattir tırmanıyoruz. tırmanışlarımız artık toprak yoldan değil. sadece dev kayaların üzerinden ilerleyebiliyoruz. kayaların arasında 4-5 metrelik kuyular ve boşluklar var fakat kayalar kaygan değil, seni tutuyorlar adeta, zirveye çekiyorlar...

rüzgar çok şiddetli. nefes alırken burun deliklerimiz yanıyor. ellerimizin içi titriyor. sahi, boğaz köprüsünden her gerçerken, galata kulesi'ne çıktığında ellerinin içi titreyen ben, yükseklik korkumu hangi taşın altında bıraktım? biliyorum, o başka bir eyin korkusu.... (sonra..)

ve zirve... esasen burası zirvenin birazcık altı... ama çok değil... tırmandığımız son kaya uçuruma doğru meyilli ama tırmanışı kolay bir kaya... dört elle çıkıyoruz ki.. o da ne! korkunç bir rüzgar, tutunmak mümkün değil! kayanın iç tarafına sığınıyoruz. rüzgarı kesiyor biraz... artık tırmanamayacağımıza karar veriyoruz. çünkü bu şedid rüzgarda tutunmak mümkün değil. son sigaramızı bu zirvede içiyoruz.
güzel görünüyor değil mi? evet, gerçekten muhteşem... 5 saatlik tırmanış sona erdi fakat asıl şimdi başlıyor gün. inişe geçeceğiz fakat hiç suyumuz yok! güneş tam tepede, gölge çok az ve rüzgar şiddetle ağzımızı kurutuyor. ilk üç saat tamamen kayaların arasından, dağ dikenlerinin içinden, dev kayaların üzerinden zıplayarak iniyoruz. köye her baktığımızda hep aynı uzaklığı görüyoruz oysa tırmanırken hep yaklaştığımız hissini veriyordu dağ!

son iki saatte biraz panik oluyoruz. dudaklarımız çatlıyor, dizlerimiz titriyor... köye ulaşmaya çalışırken bir yandan da bir pınar bulabilir miyiz diye bakınıyoruz, yok! kayaya monte edilmiş bir hortum var fakat su akmıyor. 4 kişiyiz, molaları olabildiğine kısa tutuyoruz çünkü uzadıkça yürümek zorlaşıyor. son çok dar, kuru ağaçlarla ve kayalarla kaplı bir vadiden geçiyoruz. çıktığımızda ise kendimizi köyün hemen üzerinde buluyoruz. bu gerçekten bir mucize gibi...

rehberimiz koşar adımla köye iniyor ve bize iki şişe su getiriyor. bir seferde hiç bu kadar su içmemiştim gerçekten. orada yarım saat uzanıyoruz toprağın üzerine... köye dönmek üzere yola koyulduğumuzda köylü amcayla karşılaşıyoruz. eşeğiyle, dağdaki bir pınardan su almaya gidiyormuş. evet, orada bir kaç pınar varmış fakat kimbilir hangi kayanın altına saklanmış.


evet, bu zorlu tırmanış latmos'a idi... latmos, beş parmak dağı... mitolojiye göre ay tanrısı latmos dağındaki bir çobana aşık olmuş. çoban geceleyin dağdaki mağarada uyudukça o dağa inip onu seyredermiş. bir gece çoban sonsuz bir uykuya dalsın diye dua etmiş. ve ay tanrısının dileği kabul olmuş. bu yüzden midir, ay her gece muhteşem bir güzellikle latmos dağının eteklerine süzülüp, oradan göle dalıyor ve ışıl ışıl sulara gövdesini seriyor.

bafa gölünün anlatılamaz bir başka güzelliği ise, gece mehtabıdır. büyük şehirlerde gördüğümüz gök, yapayalnız bir göktür. yıldızları kaçmış, çalınmış bir göktür. bafa gölünün kenarında geceleyin otururken şöyle düşünüyorsunuz; demek ki büyük şehirlerden kaçan yıldızlar, dağlar arasına saklanıyor ve onları arayan insanları bekliyor. evet, samanyolunu ve tüm yıldızları her gece orada bulabilirsiniz. her gece en az üç tane yıldızı kayarken görebilirsiniz ama korkmayın, bu göklerin yıldızları hiç tükenmeyecektir.

mağara duvarlarındaki resimlerde kadın erkek ve aile figürleri yer alıyormuş. alman arkeologun kitabındaki resimleri ve yorumlarını okudum. figürler yerleşik hayata geçen ilk insanlara aitmiş. aile vurgusu yer alıyormuş. kadınlar verim ve bereket sembolü olarak kabul ediliyormuş. kadınların eteklerindeki desenler bile resmedilmiş. fakat en güzeli, savaşa dair hiçbir sembol yokmuş. sadece aile hayatı ve tarım...

dönerken bizi arabasına alan avusturyalı kadın, gölün bakımsızlığından şikayet etti fakat burada yaşamaktan mutluluk duyduğunu da söyledi. ege'ye bir kez daha gideceğim, latmos'a ve bafa'ya.... yıldızlara...

d..f..


21 Ağustos 2011 Pazar

"insanlık tarihinin" saldırganlığı


"son günlerde" dünyanın dört tarafından şiddet ve katliam olayları duyuyoruz. esasen "son günlerde" değil; hayatımızın her safhasında dünyanın farklı yerlerinden bu haberleri duyoruz, değil mi? bazıları üst üste geliyor, bazıları ülkemiz sınırlarında olduğundan çok daha yakından duyumsuyoruz. bir kesim şiddeti körükleyici, bir kesim de şiddeti sükunetle karşılıyan ve rakamlarla, tarihlerle, bir hikayede yaşıyormuşuz gibi tepkiler veriyor.

iletişim mecraları dökülen kanı her gün ekrana, sayfalara ve sözlere taşıyor. her gün bu gerçeklerin varlığına maruz kalıyoruz. fakat biz şehirlerde, kasablarda, sakin küçük dünyasında yaşayanlar, sanıyorum ki bu iletişim mecralarının bize taşıdıklarını, gerçeklik algımızla kavrayamıyoruz. zaten haberler de iki boyutlu ve sığlığının yanı sıra, gerçekliği sıyrılarak bizlere sunuluyor.

her haber, bir grubun ya da düzenindir. o grup ya da sistemin haberi, grubun bakış açısıyla nötralize edilir ya da şişirilerek patlamaya hazır bir bomba niteliğine dönüştürülür. bazen o haberin gerçeği ve içeriği yok edilir. bazen de habere başka bir gerçeklik sıfatı giydirilir. habere tabi olan topluluk "genellikle" içeriği ve gerçekliği sorgulamaz.

yorumlayıcılar (aydınlar), "insanlık tarihiyle" başlar konuşmaya. oysa insanlık tarihi saldırgan ve şiddet dolu bir tarihtir. normalleştirmek için kullanılmaya son derece müsait bir doküman ve angajmandır. yorumlayıcılar aynı zamanda haberi veren iletişim gruplarına ve sistemine tabidir. gerçekliğin sorgulamasını yapar gibi görünüp yön algısıyla yanıltmaya yönelik oyun oynarlar. birden fazla gerçeğin varlığını işaret ederek, kendilerine en yakını üzerine işaret fişeği bırakırlar.

"simüle" bugün, haber olgusunun kendisidir. gerçek olmayanı, gerçekmiş gibi yansıtır. aynı haberi farklı haber kanallarından dinleyerek bunu kolaylıkla test edebiliriz. simülasyon kavramının içeriğini ise bugün yorumlayıcılar doldurmaktadır. yani, teknolojik imkanlar ve pc programları aracılığıyla bir şeyin yeniden üretmek olan simülasyon, bugün haber yorumcularının/analizcilerin yenilenmesine "aracı" olduğu unsurlardır. gerçeklik algısında derin yanılgılara yol açan yorumlayıcılar, aydınlatmaya değil, bilakis karartmaya yönelik çaba sarfederler.

"insanlık tarihi boyunca" yeryüzünden geçmiş yüzlerce bilgin ve aydına rağmen; neden hala yeryüzü katliamalara tanık oluyor dersiniz? bu soruyu k. popper'ın cümleleriyle ifade edeyim müsadenizle:

"bu akla hayale gelmeyen olayları önlemek için ne yapabiliriz peki? bunun önüne geçebilir miyiz?

yanıtım, evettir. bir şeyler yapabileceğimize inanıyorum. "biz" demekle aydınları yani düşüncelerle uğraşan insanları kastediyorum. okuyan yazan insanları... peki, neden biz aydınların yardım edebileceğini düşünüyorum?

çünkü, asırlar boyu insanlığa en fazla zarar verenler, biz aydınlar olduk. bir düşünce, öğreti, kuram adına toplu cinayetler bizlerin eseri, bizlerin buluşu olmuştur." diyor popper.
(daha iyi bir dünya arayışı - 204. sayfa )

bu cümleler samimi bir itiraf aslında. her ne kadar umut verici olsa da, insanlık tarihinin saldırgan varlığı bizlere umut vermek için fazla cimri görünüyor, değil mi?

bizler, iletişim mecralarının gerçekliğinin hayatımıza sonradan girdiği bir kuşağız. bizlerden sonra gelecek kuşaklar, gerçekliği bu mecraların yoğun varlığıyla öğrenecek. savaşları iki boyutlu görecek, kanın, tozun kokunun olmadığı, ölümlerin her gün ekranlardan sarktığı, duyarsızlaşmayı tetikleyen bir dünya olacak. uzaktan öldüren teknolojiler ve uzaktan aranan gerçekliğin, bilginin büyük bir saldırı ve işgal altında olduğu dünyanın vicdanı sakat kalacak. içinde gerçekliğin tüm boyutlarını barındırmayan haberler, empati için yetersizdir. empatinin olmadığı yerde vicdan yine sakattır.

dolaysıyla "insanlık tarihinin" geleceği geçmişinden daha karanlık ve daha şiddet dolu olacak. çocuklarının oyunları bile savaş, kan ve kumar üzerine dönen bu sanal dünyadan daha fazlasını beklemek biraz da ahmaklık olur sanırım.

dünyanın bu kaotik gidişatı ancak ve ancak kitlelerin bu özel haber gruplarına ve sistemlerine karşı toplu bir tepki ve reddetme kampanyasıyla denetlenebilir. bu da sonraki kuşakların geliştirebileceği bir "itiraz" olabilir sancak. bugün kitlesel itiraz çok yeniyiz ve bu araçlara çok açız. iktidarların varlığı da denetim değil, kendileştirme çalışmalarından başka bir işe yaramaz.

gerçek yani hakikat dünyanın ve varlığın özüdür. onu arınmış bir varlıkla aramalıyız. arınmış ve vicdanlı varlığımızla...

son olarak: "bizlerin şanssızlığı, zekamızın etik bilincimizden dah hızlı gelişmesidir. işte bu üstün zekamız sayesinde atom bombalarını, hidrojen bombalarını yapabilmişiz. fakat her şeyi yok eden savaştan bizleri koruyabilecek bir dünya devleti kurabilmek için yeterli etik olgunluğa ulaşamamışız." k. popper

d..f..

resim: havva marta

16 Ağustos 2011 Salı

kuş sesleri

ayyaş bir sıcak... günler bir garip geçiyor yine. geri geri işliyor gibi zaman, her şey geri ben duruyorum yerimde. hep bir gitme isteği, hep kaybolma arzusu... bekleyen bir şey var, biliyorum.
***

yaprağın coşkun damarı kabarırken
mevsim usulca çekilir topraktan.
rüzgara karşı sonsuz tutunduğuna inanırken
boşluğa koyverir onu dal.
boşluğa...
damarlarına sızar fanilik
işgal eder...
o can kokan
yaşam rengi ten...
şimdi boşluk
çok derin
içini ancak ölümün doldurduğu...
***

bir elekten geçer dağların sesi.
meşenin rahmini doldurur sonra.
kuşlar tekmeler karnını,
hiç doğmayacak
o özgür kuşlar...

karanlıktır, ıslaktır gövdesi.
karanlık ve gece
güneşi gözetleyen bir sarmaşık gibidir.
yüzü seçilmeyen bir rüyayı büyütür.
korku kokar ıslaklık
ve nem yüzü koyun uyur
güne kadar.


d..f..

-hiç geçmiyor kuş seslerine özlemim... en güzel tanrı bestesi...-


çocukluğum

çocukluğum


memeden kesilip


gurbete gönderilmiş bir anadır.



d..f..



-lodosa... -


-asıl kayıt-

sezdim,
domadığım her yer
gelecekte sevgilimdir.

kökleri giyotin altında kalmış,
altı hayat
üstü taş duvarların dilsizliği...
ve benim çocukluğum...

benim çocukluğum
öz çocuğumdur,
memeden kesilip
gurbete gönderilmiş.

d..f..

-açlığıma...-

6 Ağustos 2011 Cumartesi

...

zamanın diriliği küçültüyor dünyayı,
ve sen baktığın yerde dağ büyütüyorsun.

...

rüzgar kuzeyden geliyor bu gece. şehirde içten içe bir kaynaşma...
bu saatte eve gidilir mi? kedilerin arasına kıvrılıp...

yeşili, yaprakları, kuş seslerini ve yağmuru özledim.
özledim.

d..f..

4 Ağustos 2011 Perşembe

gelecek

"vaadetilmiş toprak gelecek idi"

o. paz

sarhoş gibiyim. bir dost sohbetine ihtiyacım var.

(suskunluktan başka ses yok, onu da sadece sen dinle istiyorum)

d..f..

2 Ağustos 2011 Salı

hayır ve şer



senfoni ilahiye ne kadar çok yakışıyor. vahdet ve coşkunluk... en kudretliye ulaşan ses değil de en kudretliden dökülen ses gibi...

tanrı konuşuyor bizimle... ağustos sıcağını rüzgarla dindiren ve bizlere kolaylık sunan... bana yapacağınız ibadetlerde size kolaylık tanırım da sizin birbirinizle ve kendinizle olan ilişkilerinizi size bırakırım der gibi... hayır sendendir, şer bizden yâ râb, iman ettim hayrına...

d..f..

31 Temmuz 2011 Pazar

bir tüy ve son doğum


siz "nereden bileceksiniz?"
bildirdiklerinden eyle yâ râb!
***

mavi kanatlara uzanmış,
elleri bozkır rengi
damları yağmur duası...
gök içilmiş,
yetişmez.

bulutlardan salınarak düşen
beyaz bir tüy...
bir tüy,
yitikliğinde yükseliyor
tüm yeryüzü dağları...
bir tüy,
gövdesizliğinde saklı
insanlığın uçurumları...
bir tüy,
kırmızı suların yolculuğu...
bir tüy,
kanıyor özgürlüğü...

bir tüy,
ne ağır,
ne utanç verici güzelliği..
***

(cc) dedi: "Ruh ölmez"
ruhunu öldürenlerden eyleme yâ râb!
***

ölü sözcükler,
durduğum yerde gömülüyorum.
işte buraya aitim,
bu yer
ölüleri yoran bir mezarlık.
uyku bozumu
nihayetsiz rüylar...
***

sessizliğinin çöktüğü rüyalar,
uğultusuz rüzgarlar
parmaklarım...
kelimelerimi susturuyorum
anla!
ruh ölmez, ruhum
son doğumum üzerine göğsünün..

d..f..

24 Temmuz 2011 Pazar

çökme

23-24 temmuz 2011

içinden çöktü yer
içinden derine doğru.
kavuşmak için ilk doğduğu yere,
unutmak ve bilmemek için mutluluğu...

içi dolu turşucuk,
mutluluk...
en eski yalan,
aranıp bulunamayan...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

hayat





incir ağacısın


senden düşen ölüyor.


d..f..




-resim: ahmet nejat-

21 Temmuz 2011 Perşembe

yeşillenmek

kapıdan giriyorum


kucağında bir salkım siyah..


okşadıkça


yeşile dönüyor.



yerde uzun bir yaygı


desenleri yaşamdan.


ceylanlar ve geyikler...


ağaçlara değen bahar...


geçemiyorum


arada hayat,


yaşanmış,


bitememiş acı bir hayat.



okşuyor hala


salkım yeşilleniyor.


ellerim siyah,


arada küçücük hayat…



-buydu


ağzıma tıkadığın zaman


yerde-



yeşillenmek tatlı bir günahtı


renk değiştirmek...


tanrı bir günahın içine saklanarak


beni gözetliyor karanlıklardan


bir salkımdan belki de…


orada


yeşillenmeyi bekleyen


kalbimin vuruşları


utangaç...



-buydu


bir şamar gibi günümü susturan


her sabah doğudan…-



oradaydın


kucağında yalnızlık,


okşadıkça büyüyen.



şimdi


yıldızın gökte açtığı delik kapanıyor.


yeri bir karanlıkla dokunuyor.



uyumalıyım,


kurşun rüyalar için....



d..f..


17 Temmuz 2011 Pazar

"gitmek gitmek gitmek"

"...gitmek, gitmek, gitmek" diyor, gitmeye doyamayan kadın. okuduğum son kitabında anlıyorum onu. gitti ama gitmek istediği yere varabildi mi, kim bilir?
***
kalabalık bir caddede yürüyoruz. kabalığı seviyorum diyorum. ben kalabalığın varlığını seviyorum, içinde olmayı sevmiyorum, diyor. paris sıkıntısı'ndan aklımda kalan cümleyi söylüyorum yarım yamalak; "kalabalıkta kaybolmayı bilmeyen, yalnız değildir." bana kalabalığı tanımla diyorum, olmayandan tanımlıyor. kalabalık et yığını değildir, diyor.

aidiyeti konuşuyoruz. aklımda "...gitmek, gitmek, gitmek" var. bir yere bağlanamamış sözcük, hep havada, hep revan... gitmek, yersiz bir kelime. göçebe kadının dediği gibi; "gittiğim hiçbir yer, olmak istediğim yer değil, biliyorum." bunu sezmiştim, bir keresinde gitmiştim, uzun uzun ve hep, gitmiştim. gittikçe çekiyordu gitmek. sonu yok gibiydi. anladım ki, içimden gitmeliyim. odalarımı genişletmeliyim.

aidiyet duygusu olmayanlar, gitmek ister dedi. sıcak bir ailede büyümeyenin aidiyet duygusu gelişmez dedi. bunu kendimle özdeşleştiremedim. intiharı sordum; denizin ortasında tutunacak bir şey bulamamak gibidir, dedi.
***
kendime bir "gitmek" buldum. olduğum yerde, durup dururken... kendimi unutana dek çalışarak, düşünmekten ve susmaktan kaçarak... susmak, bataklık gibidir çünkü. bir yerinden tutup içine doğru çeker seni, usul usul, boğuncaya kadar. son çığlık, suskunluğun sonudur. bu doğru. bu yüzden, düşüncelerimi gündelik iş serüvenlerine bırakarak, uzun bir düşüncesizlik yolcuğuna çıkıyorum. her gün saatlerce, bana ait olmayan cümleler kuruyorum. sonra bozup yeniden kuruyorum. hep aynı cümleyi binlerce kez ayrı ayrı kuruyorum. kelimeler yorgun düşene kadar sürdürüyorum. "...gitmek, gitmek, gitmek" başka yol yok.
***
başımı dayadığım pencereden akıyor şehir, akıyor yaşam tüm karmaşasıyla... denizi görüyorum, kızıllığını gün sonunun ve yıldızları kayarken... olmuş mısralar düşüyor dilime, sararıp düşmüş gibi dalından... hiç oralı olmuyorum, düşsün ve çürüsün olduğu yerde. bu iki yüzlü yaşamı reddetiyorum.
***
çantamda ölümü ve gitmek'i anlatan bir kitap... taş bir binayı anlatıyor, her öyküsünde. her cümlesi tonlarca ağır. her açışımda aynı sayfayı bir kez daha okuyorum. satır arasında dolanan deliliği okşuyorum gözlerimle. şefkatle okuyorum, şaşkınlıkla tekrar okuyuşuma... hep çantamda taşınmak ister gibi, elime değmesinden çok hoşnutum. bir leke gibi, benim gibi, bulaşıcı ve kırılgan...
***
yürüyorum uzun uzun. yanımda gencecik bir delikanlı. güzel yüzüyle bana hayallerini anlatıyor. hep anlatıyor, umudunun kaynağını merak ediyorum, nerden aktığını bu coşkunlukla... ne güzel hayallerle başlamak hayata, henüz kırılmamışken biri, sağlamken her kurgunun temeli, kendince... hayranlık duyuyorum ona içimden, yaşama gücüne imrenerek. ben nerden koptum, nerede kaldı ipin diğer ucu?
***
"...gitmek, gitmek, gitmek" aidiyet, ipin ucu...
***
"gözlerini bende bırakıp gitti. bırakacak başka kimsesi yoktu." biliyorsun, burada bir parçan, okudukça öfkelenen. tıpkı benim yazarken öfkelendiğim gibi kendime. bir şeyin varlığını sormak, onun varlığını onaylamaktır, değil mi? oysa kanıtlara ihtiyacım yok. içimde kıvrılan sezgilerim, seninle göz göze geliyor. işte burada, bu kelime, senin için yazıldığı için seni buraya çekiyor. sezgilerini çalıştıran buradaki varlığın sebebidir.
***

bir yalazın
toprakta bıraktığı is kadar
iz bırakamıyoruz toprakta.

d..f..

- tezer ve aslı'ya sevgilerimle...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Türkçe Olimpiyatları

epeydir aklımda olan bir mevzudan bahsedeceğim.



bir reklam filmi izliyorum. yaşam kültürü, giyimi, coğrafi şartları bizden farklı bir ortamda, zenci bir kadın, bir tarlada bizim dilimizi konuşuyor. bu da ne diyorum.... ki "Türkçe Olimpiyatları" reklamı... malum basın, gelenekselleştirilen bu organizasyona epey ilgi gösteriyor, afişlerde, tv reklamlarında, gazetelerde vs... pek çok haber ve reklama rastladık.







ilk zamanlar, eğlenceli bir etkinlik olarak algıladığım bu organizasyon, zamanla bir duygu yoğunluğu ve milli değer olarak sunulmaya başlandı. başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, sanatçılar yoğun ilgi gösterdi. hatta istiklal marşını okuyan afrika uyruklu öğrenciyi koltuğunda izleyen protokol gözyaşlarına boğuldu falan... benim güldüğüm, mizahi bir pay biçtiğim organizasyon, bugün milli bir etkinlik olarak, duygu seline dönüştü. işte ben buna anlam veremiyorum.






efendim, hadi bizim çocuklarımız neyse... milli marşlar eşliğinde zoraki bir duygu dayatmasıyla zaman sonra bir hissiyat kalıbına giriyorlar da... bizim dilimizi, tarihimizi, savaşımızı, aşımızı, sesimizi, kokumuzu, göğümüzü, dağımızı, suyumuzu bilmeyen bambaşka kültürün çocukları, bizim türkülerimizi, marşlarımızı, halk oyunlarımızı neden ve nasıl icra etsin? hadi etti, bizler de tebessüm ettik, hoşluk oldu... peki gözyaşına boğulan protokol ekibine ne demek lazım? bir yemen türküsünün hikayesiyle büyümemiş bir çocuk, o türküye sizi ağlatacak nasıl bir his vermiş olabilir? olamaz! ama olmaması gereken başka bir şey daha var ki, o daha bir içler acısı vaka...



neden bizim marşlarımızı ve türkülerimizi bambaşka kültürlerin çocukların öğretiyoruz? İslamiyeti yaymayı kabul edebilirim ama kültür misyonerliğini anlamsız ve çirkin buluyorum. bizleri kavim kavim yaratan tanrı değil mi?



biz daha kendi ülkemizde samimi bir kardeşlik diyaloğu kuramamışken, ülke olarak ciddi bir etnik köken ve dil krizi yaşarken; birilerinin "Türkçe Olimpiyatları" etkinliğiyle adeta psikolojik bir harekat gibi kendini büyüterek gündeme taşıması travmatik bir olay.



daha travmatik olanı ise; kendi varlığından henüz habersiz bu çocuklara, bambaşka bir kültürel varlığın unsurlarını yamalayarak, duygusal bir bağ kurma saçmalığı... tabi, bu organizayona katılan, övgüler dizen pek çok "müspet" artistimiz de yok değil...



son derece sanal, son derece lüzucet, son derece emperyalist... İslam inancıyla kesinlikle bağdaşmıyor. "kültür köprüsü" masalına sığmayacak kadar otuz iki tekmili birden sırıtıyor.



ille de kültür köprüsü mü kurmak istiyorsunuz? bizim çocuklarımıza da nepal'in marşını ezberletip, sahnede bağırtın, bakalım kaç kişi ağlayacak?!







d..f..




7 Temmuz 2011 Perşembe

iyimser göç

dallarda yeşeren erken göç
doğurgan bir geceydi.
doğurdukça küçülen,
doğdukça büyüyen gök...

gitmek,
iyimser bir yaşam...
kıyısı köşesi yokluk
ve çekirdeğin umudu...

çizgi...
sınır...
ötenin sonsuzluğu...

yine geleceğim,
patika bir yoldan koşarak.
ellerim su kokacak,
tazelik...
bu ölgün sarı
bana göre değil.

yine geleceğim,
denizleri
gökyüzünden daha çok severek...

d..f..

3 Temmuz 2011 Pazar

aramadığım...

her pişmanlığım, bana derin öğretiler bıraktı.
***

aynı kalabalığın içinde, yürüyüp durdum. onlardan biriyim, bunu kabullenmek istemesem de. sıradan, sessiz ve izsiz... ama dürüstüm, samimiyim, olduğum gibiyim. onlar ise çoğu zaman yalan bir uğultu çıkarıyorlar. sürekli birbirlerini övüyorlar. içten değiller. çok sevdiklerinden kısa zaman sonra nefret edebiliyorlar. ve bir çoğu kendine ait değil. her birinin bir sahibi var. satıyorlar sözlerini, ruhlarını, renklerini ve güzelliklerini. sadece övgü ve renkli bir hayat için... bu yüzden onlardan olmak boğuyor beni.
***

bir ölünün sesini aradım. onu ararken başka bir ölü buldum. okudum. inceldim, elendim ve hafifledim. o sıradışı, gerçek ve doğal. tüm yazdıkları hayatımdan çok uzak... ama yine de çekiyor beni itirazları, dik duruşu. naif ruhuyla bir ölgünlüğü ve faniliği işliyor kelimelerine. okudukça kanatlanıyorsun. sonra elimdeki imzalı kitabı bir çöp kutusuna attım. ellerime değdiği için pişmanlık duydum. oradan geçtiğim için de... insan, ilk doğduğu güne ihanet etmemeli, kelimelere tecavüz etmemeli.
***

eve geldiğimde aradığım ölünün sesini bir kutunun içinde buldum. bugün gelmişti, benim için, bana... gülümsedim. tüm ölüler, ne kadar güzel yaşıyorlar hala. ne kadar içimizdeler, hayatımızda... seslerini duyuruyorlar uğultunun içinde, kendi sessizliklerini özletiyorlar.
****

neden ağlıyorsunuz dedim. kaybolduk dediler. yağmur yağıyordu, caddenin orta yerinde, el ele tutuşmuş ağlıyorlar. evin yolunu biliyor musunuz dedim, evet dediler. neden gitmiyorsunuz dedim, korkuyoruz dediler. peki sizi evinize kadar götüreceğim dedim mustafa yusuf ve ahmet kenan'a... götürürken, ben de korkuyordum.
***

adım, fatma sancak... daha çok yaşayacağım.

28 Haziran 2011 Salı

arınma

varmadayım...

acımadan kestim
damarını hırsımın.

yok savunmam,
zırhım,
kabuğum...

perdeleri yırttım
ve döndüm gökkubenin yarenine...

beni tadınla tatlandır,
isminle kanatlandır.
sevginle makam eyle...

-amin/ecmain-

d..f..

27 Haziran 2011 Pazartesi

anılar ve kovalamak

güzel bir haftasonu geçirdim. j. cortes'in dans gösterisine arkadaşımla gittik. biraz üşüdük ama keyifliydi. cortes'in sahneyi dolduran bir estetiği var fakat kareografisi yetersiz. daha iyisini yapabilir. ve sahneye çıktığı grup, flamenko tutkusuna cevap verebilecek yeterlilikte değil. -duyrulur :) -

misafirlerim vardı, ankara'dan ve eskişehir'den... güzel vakit geçirdik fakat gittiler. elbette gideceklerdi de... insan, hep beraber olsak ne hoş olurdu diyor. aynı şehirde yaşasak ve bu şehir istanbul olsa... tabii bu mümkün değil.

aklıma geldi gezerken... bir arkadaş yazmıştı, insan yaşarken haz almaz, yaşadığını sonradan hatırlarken haz alır. anılar biriktirmek yani... öyle mi dersiniz? düşündüm ve gerçek olduğuna karar verdim.

yeni doğduğumuzda bir anı birikimimiz yoktur. ama yeni doğduğumuz günleri de hatırlamayız zaten değil mi? büyüdükçe, zeka ve his olarak geliştikçe anıları da biriktirmeye başlarız. belki bu yüzden ilk gençlik yıllarımızda çılgın bir yaşam arzusu dolaşır kanımızda ve bir an önce çok anımız olsun diye delice şeyler yaparız. kaçamaklar, yasakları delmeler, coşkulu bir dönem...

ilk gençliğin insan kanına pompaladığı şey, o büyük arayış ve arzu... bir anı sağanağı oluşturmak içindir. anılar, insanın kendi öz tarihi, varlığının zamandaki izleri... onlara bakarak kendimizi severiz, kendimize güleriz, kendimize güveniriz ya da öfke duyup sevmeyiz...

bebeklik dönemini hatırlamamak, anısız bir yaşamın mümkün olmadığını gösteriyor. büyük boşluk, bir çeşit uçurum... hatırlamamak ise koruyucu bir kalkan...

şimdi geçirdiğimiz hoş haftasonunu beni hoşnut edecek anılarımın arasına bırak, yeni arayışlara gireceğim. yeni anılara...

bir kaç dizeydi, rüzgarın parmaklarıma sürtünürken bıraktığı ses:

koş!
ruhunu yaksın ateş adımların.
ölümün yalımlı kollarına koş!

bırak geride kalsın kovaladığın;
kovalamanın tadı var mı,
kovalananda?
yok!
koş!

ateşe açılmış kollarında cesaret
sonu arzulayan bir arayıştır,
sonu yok!

bulduğundan doğar
yeni arayış...
koş!

kovala,
seni çeken o değil;
içindeki mesafe...

d..f..

-kısacık hayattan-

22 Haziran 2011 Çarşamba

bak şu koşana!

sabahleyin evden dışarı adımını atar atmaz, bir koşuşturma -ve nasıl başarıyorsak- kaotik bir disiplinin içine giriyoruz. metroya koşar adım varıp son dakikada kapıdan içeriye atıyoruz kendimizi. on beş dakikalık yerimizi alıp ineceğimiz durakta en kolay hangi yoldan "kalabalıkla cebelleşmeden yürürüm"ün derdine düşüyoruz.

daha yeni başlıyoruz, sırada metrobüs var... koşar adımla kapıdan fırlıyoruz. güneş gözlüklü bey, kıvrak hareketlerle üç kişiyi solluyor. mini etekli kadın eteğini çekiştirerek tedirgin ve yavaş yürüyor, bir kazaya mahal vermekten kaçınır gibi bir hali var.

derken koşar adım yürüyen kilolu bey elinden bir şey düşürüyor. sonra aniden duruyor ve zincirleme bir karmaşaya imza atıyor. dönüp düşürdüğünü alıyor. ben ne yapıyorum bu arada? gözlerim fıldır fıldır insanları seyrediyorum ama aynı koşuşturmaca içinde, fena halde atik ve pratiğim. öyle ki insanları izlerken sık sık turnikeye akbil basmadan geçmeye çalışıyorum. hırkamı metronun kapısına sıkıştırıyorum ama durmak yok, bunlar çok olağan şeyler.

tabi bir de topuklu ayakkabı sorunum var ki sormayın. sorun diyorum çünkü... uzun zamandır topuklu giymiyorum, özel durumların dışında rahatıma çok düşkünüm. fakat topuklu giyinen kadınlar tarafından sık sık ezikleniyorum. asfalta meydan okur gibi, trafik gürültüsünü delerek kulaklara zımpara etkisi yapan bu sesi nerede duysam irkiliyorum. topuklu giyemememin bir sebebi de kendi topuk sesimden müthiş şekilde rahatsız olmam.

bir sabah işe yürürken arkamdan keskin bir topuk sesinin yaklaştığını duydum. çok hızlı yürüyorum ve bu hızıma yetişen bir topuklu var. içimden bacakları çok uzun olmalı diyorum. ezikleniyorum kendi kendime. daha çok hızlanıyorum ama nafile. topuklu yaklaşıyor, yaklaşıyor, sesi kulağımda patlıyor ve yanımda beliriyor... o da ne! erkekmiş. derin bir nefes alıp yavaşlıyorum.

gel gelelim metrobüse... kapıları sadece 10 saniye açık tutulan bu araca binerken çok dikkatli olmalısınız. kapıya sıkışma durumu olursa kalabalık içinde fena halde kötü duruma düşüyorsunuz ki bunu aşmanız için hemen yer değiştirin. oldu da binemediniz, kaptanın arkasından saydırmanın bir manası yok, daha çok dikkat çekiyorsunuz. bir diğer husus da; 15 dakikalık kısa yolculukta oturmak için insanların üzerinden zıplamak, debelenmek çok ayıp bir davranış. o koltuklar geçicidir efendim, bu dünyada kalıcı hiçbir koltuk yok. tv koltuğunuz bile sizin değil!

bunları elbette kendim için de söylüyorum. fakat bu toplu taşımaların kaptanlarına ayrıca bir tavsiyem var: vallahi felç olucaz bir gün! beyler, şu klimanın ayarını bir standarta çekseniz de sıcak soğuk etkisinden ufalanmasak?

sahi, ben düz yazı yazmayı unutmuşum nicedir. mizah yeteneğimiz kaybedeceğimden korkarım! artık daha sık düz yazılar yazmalı... şehri ve insanı anlatmalı...

şimdi uyumalı...

d..f..

21 Haziran 2011 Salı

o, sen, ben

aradı, bekledi sonra...
durdurup kendini
bir iç savaştan geçirdi
sonra çizmeye başladı seni.
elbette bildiği vardı,
beklemekten doğacak bu siretin.

o işlerken
sen durdun,
sonra geriye doğru gittin.
en güzelliğine kendinin.

ve ben doğdum.
bir ağaç gibi...
sonra kangren oldu dallarım.

uykuya bıraktı köklerimi.
kabuklarım eskidi,

sen durdun öylece
bir ay gibi
sürekli dönüştün kendinden.

o hayrandı sana
güzelliğine,
yüzüne
ve ellerinin naifliğine.
kendini sende buluyordu
zaman.

d..f..


- gelmeli miyim? -

19 Haziran 2011 Pazar

süt yazılar

cömert şarkılar eşliğinde
esmer bir dans ediyor kadın
eteklerinde rüzgar
yaz mevsimi kadar güzel.
imreniyorum neşesine
umursamazlığına ve bilmeyişine...

kabarıyor kalabalık,
kırmızı adımların sahibi
deliliği arıyor.
***

aynı sözcükler
kimi ağızlarda kan
kimi ağızda süt kokuyor.
utanıyorum söylemeye
süt kokulu kelimeleri.

aya bakıyorum,
sizin baktığınız geceden.
aynı ay değil gördüğümüz.
anlıyorum,
ay'ın hüznünden.
isterdim,
hanımeli ve ıhlamur kokularından
duyalım varlığımızı.
yetmeli insanlığımız
birbirimizi acıtmamaya.
***

esmer dansıyla kadın,
geride kaldı.
süt yazılar yazıyorum,
ay kokuyor uzaklık.

yabancılaştığım şehir,
beni koynuna almıyor artık.
biz ayrıldık.

d..f..

17 Haziran 2011 Cuma

söz

yüreğime inecek...

bir şey yapmalı...

"Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben." andre breton


yazmalıyım, kaynaşan kelimelerimi çıkarıp oğulundan, dökmeliyim gözlerinin önüne... bir oyuna ihtiyacım var bir "ve"ye... küçücük bir kelimeye, anlamlı anlamsız söze, heceye... oradayım, omuzunda, uçurma, göğüm sözündür.

d..f..

15 Haziran 2011 Çarşamba

tutulma




doğumdan önce


mutlak kaderdir doğan.


acıyla ağladığında varlık


bilinçsiz bir isteksizlikle…


dönmek ister o hiçlik kuyusuna.


dışarı fışkırtmıştır içini zaman,


üzerine varlığının


ağır bir leke gibi


gölgeli ve kızıl…


toprağın üzerinde


gelgittir zamanın çekimi.


büyür ve ufalanırız.


bir mide gurultusu gibidir


içinden bir sesle konuşur bedenimize.


gör ve ört üstünü


üşüdüğün tutulmadan.

***

baharın beklendiği yerde


hiç gitmediğini gördük.


artık hiç gitmiyordu


daha fazla büyüyemezdi beklenti,


donmuştu.




şimdi göğsümüzde açan çiçekler,


bir baldır gibi


baldırımızdan akan yağmur…


her şey dokunduğuna dönüşüyor.


en yeniyken,


eskimeyi çoğalttık


ilkte kalan hep eskidi.


ardından gidilen tazelik


kokusunu da aldı bizden.



yüzünü yedi karanlık


azar azar,


tadına vararak…



düşün


tutulmanın karanlık yüzündeyiz


aynı sezişin özünden bakıyoruz.


aynı gidişin ve dönüşün izlerinde...


karanlıktan doğacak


ve bizi anlatacak.


dinle


bizim sınırımız söz


ötesinde çitlerin


çocukluğumuz…


algıla


her gün aynı tutulma


ve aynı doğumdur


evrenden üzerimize boşalan…




bu cılız ses


tutulmanın boşluğu…


her gün yaşanmaktan sıkılan gök…


***


görüyorum seni


yıkanıyorsun gölgeli bir kızıllıkta.


bu tutulan yüzün


tutulan…


bırakılır mı?





d..f..



resim: gustav klimt

ölümcül sis

bizim savaşımız barışmak için…


uzadıkça büyüyor ucundaki.


yatağımızda tüy


arda kalan kırıklardan.


gözlerin büyüyen karasında


okunuyor özgürlük.



***


başucumda birikti kitaplarım, hepsini okumalıyım, altını çizmeliyim unutmamam gereken cümlelerin. o cümleler beni kanatlandıracak, özgürlüğüm olacak… ama okumuyorum o kitapları, saçma bir küskünlük benimkisi. başka kitaplar arıyorum yastığımın altında, kokusunu özlediğim, kelimelerini kokladığım başka kitaplar… hiçbiri yok bu odada artık. onları evimden göndererek, kendimi bu tutsaklığa sürgün ettim. onlardan başka hiçbir ses, içimde gidebileceği, o son yere varacak kuvvette değil. tanrım, bana yardım et!



boğmak için o derinliği


yerini ölümcül bir sisle dolduruyorum.



d..f..

13 Haziran 2011 Pazartesi

bir umut

gün yağmurla başladı. gülümseyen insanlar gördüm. içimde tatlı bir umut var. sizlere seçim sonucu analizleri yapacak değilim. sadece umutlar içinde bir umut sırrı süreyya’nın meclise girmiş olması ve sonuçlar, ülke olarak bu dönemde bir uzlaşmayı kaçınılmaz kılıyor. paylaşırsak bölünmeyiz. paylaşmaya meclisten başlayalım, güzel insanlarla…



yağmurun bereketi ve rahmeti büyütsün umutlarımızı.



teşekkürler tanrım, her şey için, bir kez daha…



d..f..

11 Haziran 2011 Cumartesi

öf

anneye öf denilmez!
buraya yazsam sayılır mı?

off anneciğim off !

-burda da beceremedim-

d..f..

10 Haziran 2011 Cuma

kısa

çekip kısalttılar akşamları
etekleri örtmüyor artık şarkıları

haziranda içim
güneşi seçiyor
günlerden.

bir sözün yok mu bana söyleyebileceğin?
daha çok var yaprak dökümüne.

ikindilerde içim
beklemeyi seçiyor
her yer cumartesi
ertesi...

suskunluğun kucağı
yol yorgunu saatler...
aynı yokluk,
garip bir hafiflikle
inkar ediyor.
değişiyorum
bir ağaç gibi mevsimimden.

öyle olsun
dilediğin gibi...

d..f..

http://www.youtube.com/watch?v=UZXmJWw3W2w

8 Haziran 2011 Çarşamba

iyilik, eylem ve şiir

diktiği ağaçları insan mucizesiymiş sunuyor hizmet ehli. oysa bahçeleri, avluları olan evlerde büyüdü birçoğumuz. bir fidan diktiğimizde, bir park yaptığımızda hala etrafını çitlerle çevreliyoruz. insan olarak yabaniliğimiz evrilemedi hala.
***



sırrı süreyya’nın seçim bürosundan molotof kokteyl çıkmış. insana inanmak ne kadar zor. inanmak istiyor insan, duvarların dışında bir cana dayamak istiyor sırtını. çok mu? çok…


peki tanrım, peki…


***




nefret ediyordu benden rüyasında. “ben”, çok mu önemliyim? bu gerçekten önemsiz… nefretin sebebini sorguladım. kötülük ve nefret zihnimde yan yana duruyordu. bu yandaşlık incitti beni.


***




akşam yolculuğu… bütün vücutlar yorgun… boş gözlerle etrafa bakınıyoruz. tünelin yüzümde seken ışıkları beni yine etkiliyor. henüz açılmamış sayfalarıyla arkadaşımda unuttuğum iki yeni şiir kitabımı, şiiri düşünüyorum. sonra, neden yazıldığını...



içinde büyük anlamlar taşıyan cümlelerle dolu kitapların zaman sonra nasıl dönüştürüldüğünü, şairlerinin nasıl unutulduğunu, içlerinin boşaltıldığını… iri göbekli bir adamı hatırlıyorum, neruda’nın şerefine kaldırdığı kadehini, sırıtarak… bir anma programında sahneden danışmanına “çile üstadın son kitabı mıydı … bey?” diye seslenenleri hatırlıyorum. sonra sivri topuk sesiyle sahneye çıkan gösterişli kadının şiirin varlığını topuklarıyla çiğneyişini… şair ölüyor ve şiirleri birileri tarafından belirli aralıklarla katlediliyor yaşatılmak bahanesiyle. yaşamak, kalmak böyle değildir. kalsa bir kitapçının rafında… bir gün bir okur gelip onu orada bulsa ve sonra tabureye çöküp okusa mısralarını. sonra ne güzelmiş dese. almasın, önemi yok. ölü bir şairin, kitabının satılmasına ihtiyacı var mıdır? şairler ölür ve gider, bırakalım gitsinler ve biz onları hatırlamak istediğimizde hatırlayalım.



hem, hep hatırlanınca ne oluyor ki? ölümü kabul etmemek için neden bu kadar direniyoruz? dayanak yapıyoruz ölü şairleri içi boş hayatımıza. içi boş ve tahammülsüz…



bazen şiirlerin de büyütüldüğü kadar olmadığını düşünüyorum. hangi şiir bir insanı değiştirebilir, hangi şair? paylaşmayı yazmak, paylaşmanın kendisi değildir. iyiliği yazmanın, iyiliğin kendisi olmadığı gibi… bir çocukta bir tebessüm bırakabilirsin, o somut bir yankıdır. çocuğa değil, çocukluğa işlenmiştir. insanlığın çocukluğa nakışıdır. neyi sorguladığımı anlayabiliyor musunuz?




geride bıraktığımızın gerçek manadaki kalıcılığını… somut denilenden daha somut ve kalıcı şeyler varmış. ve söz pişmemiş bir ekmek gibi bazen, sulanmamış toprak gibi hep yarım bırakıldı, eyleme değmediği, değdirelemediği için. şairler için önemlidir şiir, büyüktür, anlamlıdır. oysa anlam, hayatların içine girip bir kemik gibi onları ayağa kaldıramıyor, onlara dirilten bir eylem ruhu veremiyorsa önemsizdir.



okuduğunda dudağına düşen tebessümle bir çocukta bıraktığın tebessüm aynı değildir. şiirin insana dokundurduğu anlam, senin çocuğa dokundurduğun iyilik kadar güçlü değildir. öğretmek, telkin etmek yetmez; şiir olmak için değildir iyilik… insan yaşamı için gerekli temel ihtiyaçlar; yemek içmek ve iyilik yapmak sanırım.



evet, şiir ve iyilik… şiiri bir anlamdır, eylem değildir. ben eylemi tattım ve onu seçiyorum. şiir ise sivri topuklu kadınların ve göbekli adamların üzerinde durduğu yükseltilmiş bir sahne. şiiri gibi yaşayan bir şair gördüğümde ve şiirinin gerçekten şiir gibi yaşatıldığını gördüğümde yaşatılana inanırım belki.



oysa benim hayatımı değiştiren bir şiir var. ama şairine inanmıyorum.



d..f..



1 Haziran 2011 Çarşamba

şehir ve günbatımı



güneşin batışını seyrediyorum. şehrin en kalabalık noktasındayım. gökdelenlerin -bu kelimeyi kullanmak bile ruhumu sıkıyor- yanı başında uçan kuşları ve uzaktan geçen bir uçağı görüyorum aynı hizada. bu manzara gözlerimi tırmalıyor, kuşları düşünüyorum, üzülüyorum onlara. göğü bile rahat bırakmıyoruz. aşağıdan dozer ve kepçe sesleri geliyor. metal bir canavarın toprağı kemirerek ruhuma doğru ilerlediğini hissediyorum. değil, sandığınız gibi ufka bakarken güzel şeyler düşünmüyorum. kaçmayı ve bir dağda kaybolmayı istiyorum, özlüyorum. burada sırtımı dayayabileceğim tek şey duvar. gördüğüm tek şey duvar. denizi bile sıkıştırıyoruz, acıtıyoruz, incitiyoruz. ruhunuzu göremiyorum burada. duvarlar her yerde, gözlerinizde ey insanlar. hep bağırıyorsunuz, hep öfkelisiniz, hep incitiyorsunuz birbirinizi, hep koşuyorsunuz bir yerlere ama hep, hep hep aynı yerdesiniz. duvarların arasında. duvarlarınız arasında...

ey şiir!

tut elimden

beni uçur göklerin incinmediği bir yere...


***


güneş gökdelenlerin camlarında kırmızı bir leke bırakarak, kanayan yalnızlığımızı çizdi kalbimize. anlamadık, anlayamayız. biliyorum, çünkü ben de sizden biriyim. ayaklarıma bağlı bu duvarlar...


şehir bir kuyuya dönüşüyor.

***

duvarlarımızı boyuyoruz, renklerden ötesi olmayan çıkışlar arıyoruz. aynalar asıyoruz, tablolar asıyoruz... ötesiz duvarlara öteler saklıyoruz.

ruhum,
ötem,
duvarım...
batan güneşi gönderdim sana...

d..f..

29 Mayıs 2011 Pazar

mutluluk şarkım


deniz sokaklarda
yürüyeceksin.
maviyi düşüneceksin,
suya baktıkça, iyiliği...
konuşacaksın,
suskunluğun benim olacak.


köprülerden geçerek

portakal bir kapıya varacaksın.

ellerinin dokunduğu yerde

eski kokuları, insanı duyacaksın

kimsesizliğin benim olacak.

renklerden zencilere göç edeceksin,

denizleri aklayacak,

insanı ayıplayacaksın.

-beni de ayıpla
bunları düşündüğüm için... -

korkacaksın yanılgılarından,

yalanların benim olacak.

iç çekişler köprüsünü dinleyeceksin

ince ince, duyacaksın.

“yanılgı”lardan tüneller göreceksin,

tüneller, yolculuğum…

unutma,

benim için de suya dokun

kararmış gözlerinle…


d..f..


mabel matiz - söylese o ben söyleyemem


-uğurlama yok, seni mavide karşılayacağım-

26 Mayıs 2011 Perşembe

bir dal...

bir dal arıyorum,
uyuyacak...

d..f..

payına düşen şarkı: müslüm gürses - aşk tesadüfleri* sever

*tesadüflere inanmam ama şarkıda güzel olmuş.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

24 mayıs şiirim

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

çay bahçesi - c. süreya

-içime dert oluyor bu yokluk-

24 Mayıs 2011 Salı

yanılgı

inciten, acıtan değilim.

susturamadığın iç sesin kadar

derinindeyim.

içindeki yankıyı duyup incinenim.


-denizlerin bittiği yerde

rüzgarı duydum,
uğultuyu…-


biz gerçekten yokuz,

ben yokum.


hatırlatma lekeleri,

gölgeleri…

ellerinden havalandı

naif kanatlarım.

sığınağım kör değil,

karanlıkta duyduğum huzur…


denizler bitse de

gökler hep var değil mi?


biz yokuz,

hiç olmayacağız,

biliyorum.

ama bu acıtmıyor beni

aşkın “yanılgı” hali kadar.


oysa ben ve biz

geride kalanın içindeyiz.


hangimsin sen benim - metin & kemal kahraman

19 Mayıs 2011 Perşembe

denizler lâl

...
yıtıldı omuzumdan ağaçlar
birer kelime olup uçtular.

dikişleri yırtıldı baharın
ölüm doğuyor
bir yaz gibi olgunlaşacak
temmuzda...

dağlar lal,
denizler lâl...
dünyamın gücü tükeniyor.
tükeniyor
aynanın yüzü yüzümde.
siliniyorum.

sürgündeyim
yasaklanmış sözcüklerim
hapisim uzağında,
her yerde.
duvarın ötesinde yok oluyorum
berisinde anlamsız.
al beni ruhum
yanında taşı
gözlerinde
sessizliğinde
kimsesizliğinde
al beni ruhum
yoruldum.

***

sana bir araf ayırdım
güvercin sesleriyle şenlenmiş.

seni özlediğim kadar
özlemedim hiçbir şeyi
böyle uzaktan...

d..f..

mabel matiz - arafta

13 Mayıs 2011 Cuma

bana gidiyorsun

beslen benden
ben sokağım
ağzım çamur kokar benim.

anlat kokumu
kokumu sömür.

sür çıplak ayaklı
güneş kokunu sonra...

güzel kokuları değil
iyi koku alan yaşar.

***

peşinde değil,
önündeyim.
yürüdükçe bana gidiyorsun
bana gittikçe
ben yitiyorum.

d..f..

10 Mayıs 2011 Salı

...

bir ipin ucuna tutunmuşum ayaklarımla.
gür saçlarım, gök ormanı
dallara sarkıyor.
yer yok
ölüler gökten sarkıyor
bulut...
...

uyandım.
gürleşen yalnılığım
hala sıcak.
biriken cümleleri ağzımda çiğniyorum.

yutmalıyım, yutmalı...
bu gerçeği
başka kim sindirecek?

***

kanatlarım
mesafelerin kırılganlığında
azalıyor.

sen değil miydin
beni bir arazi gibi çoğaltan..?
parmaklarım yetişmiyor şimdi.

kanatlarım
öylesine kırılgan
koyvermiş kendini yeryüzüne.

şiirimde
mıh gibi
karanlığı
deliğinde saklayan duvar.

beni oyup
içime
yokluğunu koyan...

ah benim
kapıda kalmış kelimelerim!

beni beklemeyin artık,
ben başka bir yalnızlığın baş belasıyım.

d..f..

AdamHurst-Seduction

8 Mayıs 2011 Pazar

bir cumartesi günü hikayesi


size bir cumartesi günümü anlatacağım. (cumartesi günü şarkım: jülide özçelik - dön)

sabah işe gittim. işyerimin 11 kattaki balkonumuzda öğlen sigaramı içerken karşıki dairede oturan yaşlı kadının balkonunu dikizledim. üç gündür göremiyordum. mutfak penceresinden gördüğüm kap kaçağı aynı şekilde duruyordu. üç gün hiç girmemiş mutfağa. aceba başına birşey mi geldi diye düşünürken, bükülmüş beliyle kapıdan çıktığını gördüm, içim rahatladı. çamaşır ipinde kalan tek çamaşırı aldı zar zor yetişerek. belliki çamaşır ipi gençliğinden kalma ama o artık eskisi gibi değil; bembeyaz saçları ve beyaz teniyle zor yürüyor. zaman sonra perdesini çektiğini gördüm, matine sona erdi demek mi bu? kötü bir niyetim yoktu!

vakit öğleni geçerken çıktım. asansöre binip sıfıra bastım. sonra aynaya dönüp kaşımı gözümü toparlamaya çalışırken asansör durdu ve bir kadın bindi. ben de geldiğimi zannedip kapıya yöneldim hızla. kadın, burası dördüncü kat deyince güldüm ve aynaya dalmışım dedim, o da güldü.

yolda aniden bir arkadaşımla buluşup bir kahve içeyim dedim. mesaj çektim, cvp gelmedi. diğerini aradım, temizlik yapıyorum dedi. telefonumu elime alıp rehberin a harfinden başlayarak devam ettim. bir arkadaşımı daha aradım, çalışıyorum dedi. sonra bir diğerini, kayınvalidemdeyim dedi. bu arada mesaj çektiğim ilk arkadaşım cevap yazdı, kurstayım akşam da bir yemek programın var diye. sonra bir arkadaşımı daha aradım onunla da başka bir gün için sözleştik. m harfine geldim ve buradaki arkadaşımı da aradım. o da çalışıyordu. pes edip telefonu çantama koydum.

taksiye bindim. 5 dakikalık yolu yaklaşık 40 dakikada gidip taksiciye 20 tl verdim. normalde 10 tl dir. içime oturdu. böyle zamanlarda içime oturan sinir ozukluğunu üzerimden atmak için cebimde ne kadar varsa hepsini harcarım. esasen eski beri hesaplı biri değilimdir. çalışıp kazandığım parayı hiç düşünmeden savururum. netekim bugün de öyle oldu.

kuledibine doğru yol aldım. cumartesi bekleme günü ritüelimi gerçekleştirdim. güneşli ama soğuk bir havaydı. insanlar karıncalar gibiydi şehirde, dükkanların içini taşıyan evlerine... bakınca fakirliğin ve açlığın yalan olduğunu düşünüyor insan. sonra eminönüne doğru yola koyuldum.

pazar günü, yani bugün anneler günü, 8 mayıs. ama aynı zamanda benim annemin de doğum günü, evet, ikisi bir arda. her yıl aldığım yelek, ayakabı, bluzdan vazgeçip farklı bir şey almak istedim bu kez.

eminönünde ahşap ev eşyaları satan çarşıya girdim. sepetleri kokladım, amcalarla konuştum. bir yere girip tatlı yedim, aç karına tatlı yemeyi çok seviyorum. çıkarken dükkan sahibini pohpohladım, mutlu oldu. ama gerçekten güzeldi, suriye dolması.

anneme ıhlamur çayı aldım. mısır çarşısına girip tesgahlardan lokum otlandım. kahve kokuları arasında mudo autlota girdim. ikinci üründe yüzde elli indirim yazıyordu. dört tane tişört aldım. kasaya geldiğimde mudo kartı olanlar için geçerli olduğunu öğrendim, evet. ama önemli değildi, çünkü taksiciye verdiğim fazladan on milyon çok sinirimi bozmuştu. mudo kartı aldım oradan hemen. ayda yılda bir gidiyorum oraya ama olsun.

çıkarken, ressam lolita asil'in çalıştığı babadan kalma antikacı dükkanını bulabilir miyim diye düşündüm. vazgeçtim....

yenicaminin eteğindeki çiçek-böcek-hayvan çarşısına çıktım. saksılara baktım, en büyük boylardan bir tane aldım. sonra sebze fidesi alan bir ailenin yanına yaklaşıp, domates, salatalık, biber, çilek, nane ve defne fidelerinden aldım. alırken de amcayla teyzeye sordum, "sizce aşılı mı iyi, ondan mı alayım?" çünkü satıcı genç bu en iyisi diyordu. köy çocuğuyum ama tarım işlerine aklım ermemişti köyümden ayrıldığımda.

tramvaya binip eve geldim. anneme aldıklarımı gösterdim. çok memnun görünmedi. hemen saksıya diktik. ablamlar geldi, onlara gösterirken hoşuna gidiyordu. ama biliyorum, eğer o saksıdan bir sebze büyütmeyi becerebilirse(k) bu onun çok hoşuna gidecek.

yarın için de, her yıl olduğu gibi küçük bir organizasyon yaptım. sanki annemi ağlatmaktan zevk alır gibi, sürpriz yapacağız ona yine. bu arada beklentiye girmemesi için, anneler gününün bugün olduğunu söyledim, inandı. yarın sürpriz yapınca bir yıl boyunca anlatıp "niye bağa demedunuz" deyip duracak. sürpriz dedikçe inatla niye, niye...

son olarak... eve geldiğim cebimde 3 lira vardı. o 10 tl manen yıktı beni ))

tüm annelerimizin anneler gününü kutluyorum. annemin olması ve annemi sevmek muhteşem bir duygu. Allah bilir annelik nasıl bir duygudur. sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.

keyifli pazarlar...

d..f..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gölge


mutsuz gözleriyle boşluğa bakarak
"insan çok kolay çıldırabilir"
demişti.

***

nisandan kalma bu yağmurlar
çillerime nüfuz ederek
yüzümde baharı açıyorlar.

ama...

aklımda uyumayan soruları
çıkarıp yastığımın altında uyutsam
baharım diner mi,
diner misin baharım şiddetinden?

***

gölgesi dolanıyor üzerimde
ansızın uyandırıyor beni
duvarımı yokluyorum
orada bekliyor karanlığı.

siz görmüyorsunuz
ben tanırım
onun siyah yankılarını.

beni avut
"ve"
küçük oyunlarında sakla.
küçük
siyah
gölgeli
kelimelerden...

d..f..

mfö - ah bu be

resim: c. monet

içimdeki bahçeyi resmet,
bu gördüğümüz
içimizde saklanan...