8 Haziran 2011 Çarşamba

iyilik, eylem ve şiir

diktiği ağaçları insan mucizesiymiş sunuyor hizmet ehli. oysa bahçeleri, avluları olan evlerde büyüdü birçoğumuz. bir fidan diktiğimizde, bir park yaptığımızda hala etrafını çitlerle çevreliyoruz. insan olarak yabaniliğimiz evrilemedi hala.
***



sırrı süreyya’nın seçim bürosundan molotof kokteyl çıkmış. insana inanmak ne kadar zor. inanmak istiyor insan, duvarların dışında bir cana dayamak istiyor sırtını. çok mu? çok…


peki tanrım, peki…


***




nefret ediyordu benden rüyasında. “ben”, çok mu önemliyim? bu gerçekten önemsiz… nefretin sebebini sorguladım. kötülük ve nefret zihnimde yan yana duruyordu. bu yandaşlık incitti beni.


***




akşam yolculuğu… bütün vücutlar yorgun… boş gözlerle etrafa bakınıyoruz. tünelin yüzümde seken ışıkları beni yine etkiliyor. henüz açılmamış sayfalarıyla arkadaşımda unuttuğum iki yeni şiir kitabımı, şiiri düşünüyorum. sonra, neden yazıldığını...



içinde büyük anlamlar taşıyan cümlelerle dolu kitapların zaman sonra nasıl dönüştürüldüğünü, şairlerinin nasıl unutulduğunu, içlerinin boşaltıldığını… iri göbekli bir adamı hatırlıyorum, neruda’nın şerefine kaldırdığı kadehini, sırıtarak… bir anma programında sahneden danışmanına “çile üstadın son kitabı mıydı … bey?” diye seslenenleri hatırlıyorum. sonra sivri topuk sesiyle sahneye çıkan gösterişli kadının şiirin varlığını topuklarıyla çiğneyişini… şair ölüyor ve şiirleri birileri tarafından belirli aralıklarla katlediliyor yaşatılmak bahanesiyle. yaşamak, kalmak böyle değildir. kalsa bir kitapçının rafında… bir gün bir okur gelip onu orada bulsa ve sonra tabureye çöküp okusa mısralarını. sonra ne güzelmiş dese. almasın, önemi yok. ölü bir şairin, kitabının satılmasına ihtiyacı var mıdır? şairler ölür ve gider, bırakalım gitsinler ve biz onları hatırlamak istediğimizde hatırlayalım.



hem, hep hatırlanınca ne oluyor ki? ölümü kabul etmemek için neden bu kadar direniyoruz? dayanak yapıyoruz ölü şairleri içi boş hayatımıza. içi boş ve tahammülsüz…



bazen şiirlerin de büyütüldüğü kadar olmadığını düşünüyorum. hangi şiir bir insanı değiştirebilir, hangi şair? paylaşmayı yazmak, paylaşmanın kendisi değildir. iyiliği yazmanın, iyiliğin kendisi olmadığı gibi… bir çocukta bir tebessüm bırakabilirsin, o somut bir yankıdır. çocuğa değil, çocukluğa işlenmiştir. insanlığın çocukluğa nakışıdır. neyi sorguladığımı anlayabiliyor musunuz?




geride bıraktığımızın gerçek manadaki kalıcılığını… somut denilenden daha somut ve kalıcı şeyler varmış. ve söz pişmemiş bir ekmek gibi bazen, sulanmamış toprak gibi hep yarım bırakıldı, eyleme değmediği, değdirelemediği için. şairler için önemlidir şiir, büyüktür, anlamlıdır. oysa anlam, hayatların içine girip bir kemik gibi onları ayağa kaldıramıyor, onlara dirilten bir eylem ruhu veremiyorsa önemsizdir.



okuduğunda dudağına düşen tebessümle bir çocukta bıraktığın tebessüm aynı değildir. şiirin insana dokundurduğu anlam, senin çocuğa dokundurduğun iyilik kadar güçlü değildir. öğretmek, telkin etmek yetmez; şiir olmak için değildir iyilik… insan yaşamı için gerekli temel ihtiyaçlar; yemek içmek ve iyilik yapmak sanırım.



evet, şiir ve iyilik… şiiri bir anlamdır, eylem değildir. ben eylemi tattım ve onu seçiyorum. şiir ise sivri topuklu kadınların ve göbekli adamların üzerinde durduğu yükseltilmiş bir sahne. şiiri gibi yaşayan bir şair gördüğümde ve şiirinin gerçekten şiir gibi yaşatıldığını gördüğümde yaşatılana inanırım belki.



oysa benim hayatımı değiştiren bir şiir var. ama şairine inanmıyorum.



d..f..



1 Haziran 2011 Çarşamba

şehir ve günbatımı



güneşin batışını seyrediyorum. şehrin en kalabalık noktasındayım. gökdelenlerin -bu kelimeyi kullanmak bile ruhumu sıkıyor- yanı başında uçan kuşları ve uzaktan geçen bir uçağı görüyorum aynı hizada. bu manzara gözlerimi tırmalıyor, kuşları düşünüyorum, üzülüyorum onlara. göğü bile rahat bırakmıyoruz. aşağıdan dozer ve kepçe sesleri geliyor. metal bir canavarın toprağı kemirerek ruhuma doğru ilerlediğini hissediyorum. değil, sandığınız gibi ufka bakarken güzel şeyler düşünmüyorum. kaçmayı ve bir dağda kaybolmayı istiyorum, özlüyorum. burada sırtımı dayayabileceğim tek şey duvar. gördüğüm tek şey duvar. denizi bile sıkıştırıyoruz, acıtıyoruz, incitiyoruz. ruhunuzu göremiyorum burada. duvarlar her yerde, gözlerinizde ey insanlar. hep bağırıyorsunuz, hep öfkelisiniz, hep incitiyorsunuz birbirinizi, hep koşuyorsunuz bir yerlere ama hep, hep hep aynı yerdesiniz. duvarların arasında. duvarlarınız arasında...

ey şiir!

tut elimden

beni uçur göklerin incinmediği bir yere...


***


güneş gökdelenlerin camlarında kırmızı bir leke bırakarak, kanayan yalnızlığımızı çizdi kalbimize. anlamadık, anlayamayız. biliyorum, çünkü ben de sizden biriyim. ayaklarıma bağlı bu duvarlar...


şehir bir kuyuya dönüşüyor.

***

duvarlarımızı boyuyoruz, renklerden ötesi olmayan çıkışlar arıyoruz. aynalar asıyoruz, tablolar asıyoruz... ötesiz duvarlara öteler saklıyoruz.

ruhum,
ötem,
duvarım...
batan güneşi gönderdim sana...

d..f..

29 Mayıs 2011 Pazar

mutluluk şarkım


deniz sokaklarda
yürüyeceksin.
maviyi düşüneceksin,
suya baktıkça, iyiliği...
konuşacaksın,
suskunluğun benim olacak.


köprülerden geçerek

portakal bir kapıya varacaksın.

ellerinin dokunduğu yerde

eski kokuları, insanı duyacaksın

kimsesizliğin benim olacak.

renklerden zencilere göç edeceksin,

denizleri aklayacak,

insanı ayıplayacaksın.

-beni de ayıpla
bunları düşündüğüm için... -

korkacaksın yanılgılarından,

yalanların benim olacak.

iç çekişler köprüsünü dinleyeceksin

ince ince, duyacaksın.

“yanılgı”lardan tüneller göreceksin,

tüneller, yolculuğum…

unutma,

benim için de suya dokun

kararmış gözlerinle…


d..f..


mabel matiz - söylese o ben söyleyemem


-uğurlama yok, seni mavide karşılayacağım-

26 Mayıs 2011 Perşembe

bir dal...

bir dal arıyorum,
uyuyacak...

d..f..

payına düşen şarkı: müslüm gürses - aşk tesadüfleri* sever

*tesadüflere inanmam ama şarkıda güzel olmuş.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

24 mayıs şiirim

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

çay bahçesi - c. süreya

-içime dert oluyor bu yokluk-

24 Mayıs 2011 Salı

yanılgı

inciten, acıtan değilim.

susturamadığın iç sesin kadar

derinindeyim.

içindeki yankıyı duyup incinenim.


-denizlerin bittiği yerde

rüzgarı duydum,
uğultuyu…-


biz gerçekten yokuz,

ben yokum.


hatırlatma lekeleri,

gölgeleri…

ellerinden havalandı

naif kanatlarım.

sığınağım kör değil,

karanlıkta duyduğum huzur…


denizler bitse de

gökler hep var değil mi?


biz yokuz,

hiç olmayacağız,

biliyorum.

ama bu acıtmıyor beni

aşkın “yanılgı” hali kadar.


oysa ben ve biz

geride kalanın içindeyiz.


hangimsin sen benim - metin & kemal kahraman

19 Mayıs 2011 Perşembe

denizler lâl

...
yıtıldı omuzumdan ağaçlar
birer kelime olup uçtular.

dikişleri yırtıldı baharın
ölüm doğuyor
bir yaz gibi olgunlaşacak
temmuzda...

dağlar lal,
denizler lâl...
dünyamın gücü tükeniyor.
tükeniyor
aynanın yüzü yüzümde.
siliniyorum.

sürgündeyim
yasaklanmış sözcüklerim
hapisim uzağında,
her yerde.
duvarın ötesinde yok oluyorum
berisinde anlamsız.
al beni ruhum
yanında taşı
gözlerinde
sessizliğinde
kimsesizliğinde
al beni ruhum
yoruldum.

***

sana bir araf ayırdım
güvercin sesleriyle şenlenmiş.

seni özlediğim kadar
özlemedim hiçbir şeyi
böyle uzaktan...

d..f..

mabel matiz - arafta

13 Mayıs 2011 Cuma

bana gidiyorsun

beslen benden
ben sokağım
ağzım çamur kokar benim.

anlat kokumu
kokumu sömür.

sür çıplak ayaklı
güneş kokunu sonra...

güzel kokuları değil
iyi koku alan yaşar.

***

peşinde değil,
önündeyim.
yürüdükçe bana gidiyorsun
bana gittikçe
ben yitiyorum.

d..f..

10 Mayıs 2011 Salı

...

bir ipin ucuna tutunmuşum ayaklarımla.
gür saçlarım, gök ormanı
dallara sarkıyor.
yer yok
ölüler gökten sarkıyor
bulut...
...

uyandım.
gürleşen yalnılığım
hala sıcak.
biriken cümleleri ağzımda çiğniyorum.

yutmalıyım, yutmalı...
bu gerçeği
başka kim sindirecek?

***

kanatlarım
mesafelerin kırılganlığında
azalıyor.

sen değil miydin
beni bir arazi gibi çoğaltan..?
parmaklarım yetişmiyor şimdi.

kanatlarım
öylesine kırılgan
koyvermiş kendini yeryüzüne.

şiirimde
mıh gibi
karanlığı
deliğinde saklayan duvar.

beni oyup
içime
yokluğunu koyan...

ah benim
kapıda kalmış kelimelerim!

beni beklemeyin artık,
ben başka bir yalnızlığın baş belasıyım.

d..f..

AdamHurst-Seduction

8 Mayıs 2011 Pazar

bir cumartesi günü hikayesi


size bir cumartesi günümü anlatacağım. (cumartesi günü şarkım: jülide özçelik - dön)

sabah işe gittim. işyerimin 11 kattaki balkonumuzda öğlen sigaramı içerken karşıki dairede oturan yaşlı kadının balkonunu dikizledim. üç gündür göremiyordum. mutfak penceresinden gördüğüm kap kaçağı aynı şekilde duruyordu. üç gün hiç girmemiş mutfağa. aceba başına birşey mi geldi diye düşünürken, bükülmüş beliyle kapıdan çıktığını gördüm, içim rahatladı. çamaşır ipinde kalan tek çamaşırı aldı zar zor yetişerek. belliki çamaşır ipi gençliğinden kalma ama o artık eskisi gibi değil; bembeyaz saçları ve beyaz teniyle zor yürüyor. zaman sonra perdesini çektiğini gördüm, matine sona erdi demek mi bu? kötü bir niyetim yoktu!

vakit öğleni geçerken çıktım. asansöre binip sıfıra bastım. sonra aynaya dönüp kaşımı gözümü toparlamaya çalışırken asansör durdu ve bir kadın bindi. ben de geldiğimi zannedip kapıya yöneldim hızla. kadın, burası dördüncü kat deyince güldüm ve aynaya dalmışım dedim, o da güldü.

yolda aniden bir arkadaşımla buluşup bir kahve içeyim dedim. mesaj çektim, cvp gelmedi. diğerini aradım, temizlik yapıyorum dedi. telefonumu elime alıp rehberin a harfinden başlayarak devam ettim. bir arkadaşımı daha aradım, çalışıyorum dedi. sonra bir diğerini, kayınvalidemdeyim dedi. bu arada mesaj çektiğim ilk arkadaşım cevap yazdı, kurstayım akşam da bir yemek programın var diye. sonra bir arkadaşımı daha aradım onunla da başka bir gün için sözleştik. m harfine geldim ve buradaki arkadaşımı da aradım. o da çalışıyordu. pes edip telefonu çantama koydum.

taksiye bindim. 5 dakikalık yolu yaklaşık 40 dakikada gidip taksiciye 20 tl verdim. normalde 10 tl dir. içime oturdu. böyle zamanlarda içime oturan sinir ozukluğunu üzerimden atmak için cebimde ne kadar varsa hepsini harcarım. esasen eski beri hesaplı biri değilimdir. çalışıp kazandığım parayı hiç düşünmeden savururum. netekim bugün de öyle oldu.

kuledibine doğru yol aldım. cumartesi bekleme günü ritüelimi gerçekleştirdim. güneşli ama soğuk bir havaydı. insanlar karıncalar gibiydi şehirde, dükkanların içini taşıyan evlerine... bakınca fakirliğin ve açlığın yalan olduğunu düşünüyor insan. sonra eminönüne doğru yola koyuldum.

pazar günü, yani bugün anneler günü, 8 mayıs. ama aynı zamanda benim annemin de doğum günü, evet, ikisi bir arda. her yıl aldığım yelek, ayakabı, bluzdan vazgeçip farklı bir şey almak istedim bu kez.

eminönünde ahşap ev eşyaları satan çarşıya girdim. sepetleri kokladım, amcalarla konuştum. bir yere girip tatlı yedim, aç karına tatlı yemeyi çok seviyorum. çıkarken dükkan sahibini pohpohladım, mutlu oldu. ama gerçekten güzeldi, suriye dolması.

anneme ıhlamur çayı aldım. mısır çarşısına girip tesgahlardan lokum otlandım. kahve kokuları arasında mudo autlota girdim. ikinci üründe yüzde elli indirim yazıyordu. dört tane tişört aldım. kasaya geldiğimde mudo kartı olanlar için geçerli olduğunu öğrendim, evet. ama önemli değildi, çünkü taksiciye verdiğim fazladan on milyon çok sinirimi bozmuştu. mudo kartı aldım oradan hemen. ayda yılda bir gidiyorum oraya ama olsun.

çıkarken, ressam lolita asil'in çalıştığı babadan kalma antikacı dükkanını bulabilir miyim diye düşündüm. vazgeçtim....

yenicaminin eteğindeki çiçek-böcek-hayvan çarşısına çıktım. saksılara baktım, en büyük boylardan bir tane aldım. sonra sebze fidesi alan bir ailenin yanına yaklaşıp, domates, salatalık, biber, çilek, nane ve defne fidelerinden aldım. alırken de amcayla teyzeye sordum, "sizce aşılı mı iyi, ondan mı alayım?" çünkü satıcı genç bu en iyisi diyordu. köy çocuğuyum ama tarım işlerine aklım ermemişti köyümden ayrıldığımda.

tramvaya binip eve geldim. anneme aldıklarımı gösterdim. çok memnun görünmedi. hemen saksıya diktik. ablamlar geldi, onlara gösterirken hoşuna gidiyordu. ama biliyorum, eğer o saksıdan bir sebze büyütmeyi becerebilirse(k) bu onun çok hoşuna gidecek.

yarın için de, her yıl olduğu gibi küçük bir organizasyon yaptım. sanki annemi ağlatmaktan zevk alır gibi, sürpriz yapacağız ona yine. bu arada beklentiye girmemesi için, anneler gününün bugün olduğunu söyledim, inandı. yarın sürpriz yapınca bir yıl boyunca anlatıp "niye bağa demedunuz" deyip duracak. sürpriz dedikçe inatla niye, niye...

son olarak... eve geldiğim cebimde 3 lira vardı. o 10 tl manen yıktı beni ))

tüm annelerimizin anneler gününü kutluyorum. annemin olması ve annemi sevmek muhteşem bir duygu. Allah bilir annelik nasıl bir duygudur. sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.

keyifli pazarlar...

d..f..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gölge


mutsuz gözleriyle boşluğa bakarak
"insan çok kolay çıldırabilir"
demişti.

***

nisandan kalma bu yağmurlar
çillerime nüfuz ederek
yüzümde baharı açıyorlar.

ama...

aklımda uyumayan soruları
çıkarıp yastığımın altında uyutsam
baharım diner mi,
diner misin baharım şiddetinden?

***

gölgesi dolanıyor üzerimde
ansızın uyandırıyor beni
duvarımı yokluyorum
orada bekliyor karanlığı.

siz görmüyorsunuz
ben tanırım
onun siyah yankılarını.

beni avut
"ve"
küçük oyunlarında sakla.
küçük
siyah
gölgeli
kelimelerden...

d..f..

mfö - ah bu be

resim: c. monet

içimdeki bahçeyi resmet,
bu gördüğümüz
içimizde saklanan...

1 Mayıs 2011 Pazar

Cemaat'in Kayıp Gül'ü ve ÖSYM


Yıllar evveldi, tüm inancımızla bir dava için çalışıyorduk. “ben” değil “biz” diyorduk, bunu tüm kalbimiz ve inancımızla söylüyorduk. Tüm varlığımız “bizimdi”. Biz, inananlardık ve bir cemaat idik. Ama cemaatin bize ihtiyacı yoktu, bizim cemaate ihtiyacımız vardı. Ve bireysel yanlışlıkları cemaate mal etmemeliydik. Bu düsturlara bağlıydık.

Kendisine tabii olmayanlara özenle, şefkatle ve yardımsever davranan cemaat, birgün bana sırt çevirdi. Orada “biz”den sıyrılıp “ben” oldum. Bu "ben", Tanrıdan başka kimseye ihtiyaç duymayacaktı. Bunu o gün öğrendi ve yollarını ayırdı cemaatle. Bu ayrılık varlığıyla aramdaki duygusal bağı koparmadı. Çekilen eziyetleri, çileleri, yaşanılan haksızlıkları biliyordum ve bu memleketin izbe ideolojisine karşı uygulanan politik duruşu o günlerde takdir ediyordum.

Aradan uzun bir zaman geçti. Bir yerde yine karşılaştık. Bu kez o büyümüş ve izbe ideolojiyi ayakları altına almıştı. Keyfi yerindeydi doğrusu. Fakat üzerine yapılandığı sermaye, içinde bir bozulma başlatmıştı. İçimden, çok kalmaz yakında kokusu çıkar demiştim. Hep uzaktan seyrederek, gönül bağıyla baktığım cemaat, son iki yıldır etrafa kötü kokular salan kokuşmuş bir yapıya dönüştü.

Sermayeyle ilkesel duruşunu kaybeden, özüyle çelişerek; sataşan, fişleyen, karalayan ve en sonunda hileye başvuran çirkef bir yapıya dönüştü cemaat. Bu dönüşümün bir diğer ayağında ise AKP var. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır: ÖSYM sınavlarındaki kopya hilesinden elbette.

Mücadele etmek güzel bir şeydir. Her insanın bir mücadelesi olmalıdır. Ama eğer mücadelen ilkeli ve dürüst bir çizgiyle gidiyorsa onurlu bir mücadeledir. Adaletsizlik ve hileyi mücadelene eklediğin anda illegal olursun zihinlerde. Bugünlerde bizleri endişelendiren şey yakınlarımızın sınavlarda başarılı olup olmayacağı değil; gönül vermiş olduğumuz bir yapının nasıl olur da böyle çirkin bir yola başvurmuş olabileceğidir. Bunu yapmak için inançtan arınmış olman gerekir, Hz Ömer’in adaletini ağzına almaya utanman gerekir!

Kendi adıma, çevremdekileri cemaatten uzaklaşması için uyarıyorum. Yakınlarımı bu seçim sürecinde hükümetin ÖSYM’ye tavrına karşı karar vermeleri yönünde uyarıyorum. Her şeyi anlayabilirim, zamanı değildir diye bahanelere yumuşak bakabilirim! Ancak binlerce çocuğun, gencin, binlerce işsiz insanın geleceğini ve yaşamını ilgilendiren böylesine çirkin bir durumu anlayamam. İster cemaat olsun, ister en büyük inancımız olsun; sorgulamak, karşısında durmamız gerekir.

Geçtiğimiz günlerde, cemaatte aynı dönemde beraber çalıştığımız bir arkadaşla karşılaştım. Bir mağazadaydık. Öğretmen kendisi. Sohbet epey uzadı derken konu dönüp dolaşıp gazetelere geldi. Falanca kişi falanca gazetede böyle bir şey yazmıştı dedim, bir konu hakkında. Olumsuz bir şeydi. Aaa dedi, o gazete müspet bir gazetedir bildiğim kadarıyla. Müspet kelimesini böyle bir cümlede duyunca, hatırladım. O dönem, bizden olan her şey müspetti. Diyeceğim odur ki; tek gazeteyi, önlerine sunulanı okuyan cemaat üyeleri “müspet” denileni sorgulamaz; ne deniyorsa öyledir. Ağabeyler öyle demiştir, ablalar öyle demiştir. Velhasıl, biri ÖSYM’de hile yapacağız da demiş olabilir, onu diyen bir abi ya da hoca efendi ise “müspettir”.

Bazen “ben” olmamız gerekir. “ben” olabilmek bir cesarettir. Yanlışa yanlış demek, insanca bir tutumdur. Dilerim, bizleri ürküten ve korkutan bu tür büyük hatalar tekrarlanmaz.

Bir de cemaatin yayıncılığından bahsedeceğim. Malumunuz, timaş ve yan kuruluşları pek çok yayın evi var. Cağaloğlu’nda çalıştığım dönemlerde kitap fuarlarına da katılırdım. Oraya sık sık öğrenci grupları gelirdi. Ellerinde öğretmenlerinin verdiği kitap listesi ile… Bakardım listeye, kitabın adı, yazarı ve yayın evi yazıyor. Örneğin dünya çocuk klasikleri birçok yayınevinde bulunur ama çocukların ellerindeki listede “timaş” yazardı. Çocuklar eğitmenlerin gözetiminde timaş ve yan kuruluşlarının stantlarını gezer sonra çekip giderlerdi. Dehşet bir tekelleşmedir bu. Bir de bu yayınevlerinin kendi yazarları vardır. Misal bu yazar binlerce baskı yapar ve kitabı başka dillere çevrilir. Dünyanın her ülkesinde okullar açan, gönüllü elçiler gönderen bir cemaat yayınevi için bir kitabın başka dillere çevrilmesinden doğal ne olabilir? Nepal’de, Uganda’da dilini ve inancını yaymak için okullar açıyor ve bu yayılımcı politikanı benimsetmek için bir araç arıyorsan bu “kayıp gül” gibi bir kitap olabilir. 17 yaşındaki bir genç bundan çok etkilenecektir gerçekten. Ama sen aynı yazarı ülkende pazarlarken lütfen “binlerce baskı yaptı, birçok dile çevrildi” gibi, okur-yazar dünyasının genel geçer kurallarını hiçe sayamazsın. Bu kitabı ancak elinde listeyle dolaşan çocuklara, gençlere pazarlayabilirsin. Ve gerçek edebiyat okuruna alay konusu olursun. Son birkaç yıldır bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. Aynı sunumla pazarlanan bu kitapla ilgili yazmak istemişimdir hep. Geçenlerde bir eleştirmen yazmış ve çelişkileri gözler önüne sermiş. Ben okurken epey güldüm. Eleştirileri hafif bulduğumu da söyleyebilirim.

Efendim; kitabınız binlerce dile çevrilebilir. Binlerce baskı yapabilir. Ulusal ve uluslar arası birçok programa davet edilebilirsiniz! Bunlar kıstas değildir. Bir okur olarak benim kıstasım senin elli yıl, yüz yıl sonra nerede olacağındır. Okur, eseri okurken bunu anlar, hisseder. Ama çevrilen diller, baskı adetleri uçucudur, popüler olan tükenir ve ölür. Gerçek edebiyat tükenmez, insanlar tükenir, doğar, büyür, ölür ama onlar hep yaşar.

Ey Yazar! Okuruna edebiyatınla gel, yalnızca edebiyatınla!

d..f..

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kirpiklerimin Güzü


rüzgar
savuruyor
tülden yorgunluğumu.

nisan,
yağmur olmuş
adınla.

parmak uçlarım
delindi yine bugün.

bugün
konuştum kendimle;

hiçbir yer bu oda kadar geniş değil,
sesim yankılanmıyor
buradan başka bir yerde.

ben
rüzgara
en değerlimi verdim.

bahar bitiyor,
dökülen kirpiklerimin güzü
gücü sözün...

bahar yitiyor
ve sen beni kalın bir harf yığınının altına gömüyorsun.

"...tut derdim..."

d..f..

- resim: Bedri Rahmi Eyüboğlu

26 Nisan 2011 Salı

methiye şapşalları


Kapı üç kere çalındı. “girin” sesinden sonra içeri girdi. İri yarı, genç bir erkekti. Yüksek ve tok bir sesle;

- Efendim, arabayı yıkattım, eksikleri aldım, fatura ve arabanın anahtarları burada!

Tek adım ileri çıkarak anahtar ve faturayı masasının üzerine bıraktı. Masadaki, dudaklarını büzüştürerek;

- Hımm... Güzel! Teşekkür ederim!

Genç adam iri endamıyla masadakinin karşısında bir emir kulu edasıyla duruyordu, devam etti:

- Başka bir emriniz var mı efendim? Taze çay demledim, içmek isterseniz…

Bu sözler masadakinin buzdan egosuna adeta sıcak su etkisi yaptı; genleşti, büyüdü... Koltuğuna yaslanarak sağa sola döndü. “Şu gördüğünüz arazi benim emrimde” diyordu gözleri, çook içeride bir istihza vardır. Kabaran egosunu ses tonuyla dışa vurdu:

- Olur! Çıkabilirsin…

Çıktı genç adam, işini iyi yapmış olmanın verdiği gururla. Onun bir egosu yoktu. Masadaki, belli belirsiz mırıldandığı “ıhııı hıı hııı” şeklindeki taht şarkısını tekrarladı. Sonra küçük krallığını yönetmek üzere yüzünü ona döndü. O her zamanki gibi not alıyordu; insanın pişkin egosuyla nasıl küçük ve komik duruma düştüğünü kaydediyordu. Gülümsedi, masadaki anlamadı, Onu görecek yakınlıkta değildi.

Kendimden biliyorum; başarıma övgü aldığımda damarlarıma başka bir kan pompalanıyor sanki. İçimde beni şaşırtan, çok tanıdık olmadığım duygular, bedenime dökülüyor ve şapşallaştığımı saklamak için büyük çaba sarfediyorum. Ama beceremiyorum ve utanıyorum o halimden. Aynı şeyleri başkalarında da görüyorum. Kendine dair methiyeleri duyunca gözleri parıldayan, dudakları kıvrılan, yüzüne “ben” diye haykıran bir gülüş yerleşiyor insanların. Ve o haldeyken gerçekten çok şapşal görünüyoruz.

Bunu sizin için değil; kendim için yapıyorum.

d..f..

23 Nisan 2011 Cumartesi

sıradan yaşamlar

Dinle: Minoo Javan - Doghtar Boyerahmad

daha iyisini istiyorsan, elindekini kaybetmeyi göze almalısın. biliyorum, aforizmalardan çok sıkıldık. şurada, sanal ortamda, sözlerimizle varoldukça, aforizmalarla iletişim kuracağız. söyleyecek çok yeni sözümüz yok, evet yok! dünyanın bir tane anlamı var, onu bir nar tanesi gibi çoğaltıyoruz kendi kanımızdan. o anlam için, her şey... tüm yeni sözler onu anlatmak için, bir merdiveni çıkar gibi zamanda...

ben bir şey yaptım, hiç yapmadığım bir şey. bir kapıyı vurup çıktım, ardıma bakmadım. önüme baktım ama çok da önemsemedim önümdekileri, o an çıkmak vardı sadece, kaybetmeyi istemek...
***
yaşamımı dolduran, anlamladıran tüm şeyler, toplu taşımaların koridorlarında unutulup gidiyor. bir pencereden dışarı bakarken on beş dakika, bir hikaye yazıyorum kafamda. öyle şaşalı değil ha, yaşam kadar sıradan, bizden, insandan... sonra kapı açılıyor ve inip gidiyorum, o hikayeler orada sahipleriyle devam ediyor yolculuğuna...

metronun penceresinden, tünelden sıçrayarak yüzüme vuran ışıkları sayıyorum. bir an aklıma izlediğim film geliyor, neydi ismi hatırlamıyorum. vatman bir baba ve bir gence aşık kızı ile iki kişilik sıradan küçük bir hayat... tren raylar üzerinde ilerlerken bu ışıkları gösteriyordu, aynı benim dünyamdakiler gibi. bu bana orhan veli'yi hatırlattı. orhan veli şiiri, dönemin akademik çevrelerince, şiir olarak kabul edilmiyordu. uçarıydı, saçmaydı, günlük dille yazılıyordu. o dönem ahmet hamdi okulda asistan ve hocaları veli'nin şiirlerini şert bir dille eleştiriyor, dolaysıyla kendisi de orhan veli şiirlerini, şiir olarak kabul etmiyor. ahmet hamdi bir gün bir yolun karşısından gelen bir adam görüyor; elinde yemek kabı, yorgun kıyafetleri ve bıkkın yürüyüşü ile orhan veli'nin şiirlerinde anlattığı memura benziyor, hatta tıpkı o! bu iki görüntü üst üste oturunca, ahmet hamdi, orhan veli'nin gerçek bir şair olduğuna karar veriyor. çünkü gerçeği, hayatı resmediyor şair.

metroda yolculuk ederken, yolcuları didikliyorum. ellerine, ayakabılarına, yakalarına ve yüzlerine bakıyorum. ne iş yaptığını anlamaya çalışıyorum. sonra hayatlarını düşünüyorum, aklından geçenleri tahmin etmeye çalışıyorum. bunları yaparken, onların dışında hatta tepeden bakan bir yerde görüyorum kendimi. yüzüme çarpan ışıklar sayesinde kavrıyorum bu gerçeği. tepeden bakışa bu kadar öfke duymama, karşı çıkmama rağmen ben de yapıyorum bunu, kendimi yakaladım, evet! oysa, onlarla yıllarca aynı metroyu kullanarak; onlardan bir farkım olmadığını biliyorum. benim de dünyam küçücük. her sabah aynı saatte işe gidiyor, akşam geç saatlerde eve dönüyorum. neredeyse her gün salata yiyorum. her sabah bir kahve içiyorum. her cuma aynı gazete ekini okuyorum. alışkanlıkların ele geçirdiği, tespih sallamak, sigara içmek gibi... onların en sağlam parçasıyım.

... sanatın ne olduğunu keşfediyorum. izlediğim filmin beni taşıdığı yer, kendimim. bu film orhan veli şiiri gibi bana hayatı gösteriyor, aynayı yüzüme tutuyor ve gözaltımdai şişlikleri gösteriyor. bu benim! küçük insanlara küçük, basit hikayeler uydurarak, kendini yükseğe koyan ahmak yolcu.

biliyorum, hepimizin içinde bu ahmaktan bir tane var ama farketmiyoruz onu.
***

şükrü erbaş, yastık altı şairim oldu son günlerde. onun dışında evrim alataş'ın romanını okumaktayım. köy enstantaneleriyle beni çocukluğuma götüren haşarı ama yalın bir dil... köyün ve köylülüğün ayrıntıları çok güzel. deniz'e yazılmış bir ağıt gibi. henüz ortaladım, içinden ilginç ve de güzel cümleler sakladım.

bunun dışında pınar selek istanbul'a gelmiş, ne güzel... siyaset yazmak istemiyorum artık. o kadar içine girdim, o kadar çok yüzünü gördüm ki siyassetin ve siyasilerin, tiksiniyorum.
****

bir mektup var aklımda. onlarca kez düşünüp yazmadığım. neden üzülüyorum hala, neden azalmıyor? kaçtıkça ayaklarıma sarıla sarmaşık gibi, baktıkça batan dallar...

bir kuş olsaydım eğer
zamansız olurdu gökler,
isimler
ve
kaçardım suçluluğumdan.

d..f..

***

suç bendim ceza kalbi
çok eski bir kapı
bir daha kapandı...

ş. erbaş - alınlık şiirinden...
***
ey alışkanlığın dayanılmaz gücü
nasıl yaşardık sen olmasaydın..

ş. erbaş - mumdan zamanlar

-yazıların kusurunu bağışlayın, tekrar okumuyorum.-

resim; kandınsky

13 Nisan 2011 Çarşamba

av ve bahar


"...dürbünü gözlerime götürüyorum. karşı yamaçta kurtlar. bir sürü, on on iki kurt, bir geyiğin peşinde. tek başına bir geyiğin. nereye kaçacağını bilmeyen, sağa sola şaşkın kuşkulu gözlerle kaçmaya çalışan geyiğin. sanki bana doğru geliyor. tüfeğimi alıyorum, ağzım kupkuru. kurtlardan biri geyiğe varıyor, boynuna atlamaya çalışıyor. geyik bir an durup boynuzlarını kurdun böğrüne saplıyor. yeniden kaçmaya başlıyor sonra. zikzaklar yaparak kaçıyor. kurt sürüsü şaşkın, kar üzerinde kan izlerini görüyorum. tüfeğimi ateşliyorum, sürünün başındaki kurt ayakları üzerine doğruluyor sonra düşüyor. onu vuruyorum. diğer kurtlar bir an dağılıyor. sonra toparlanıp yeniden geyiği kovalamaya başlıyorlar. yol büyük bir uçuurmda bitiyor. aşağısı kayalık. geyik uçurumun başında durup aşağıya bakıyor. sonra kurtlara dönüp bakıyor. ve kendini uçurumdan aşağıya bırakıyor. kurt sürüsü oraya gelip aşağıya bakıyor, geyiği seyrediyorlar bir süre, huysuz huysuz tepiniyorlar. geyiğe bakıyorum dürbünümle, boynuzları çarptığı kayalarda kırılmış, can çekişiyor usul usul. avcılık yaşamımda gördüğüm ilk intihar. onu kurtaramadım, imkanım yoktu.

aşağıda duruyor, gözleri açık, gökyüzüne bakıyor, boynuzları kırık..." Ferid Edgü - Yaralı Zaman

okurken hepimiz bir geyik oluyoruz. hepimiz, avcının beceriksizliğe kızıyoruz. sonra düşünüyoruz, önce kurtların şartlarını bilseydik...? bir dağ başı, aç bir kurt sürüsü, geyiği yiyemezse ölecek hepsi. açlıktan ölecekler. doğanın kuralları gereği bu olağan bir gidişat... kurtlara da hak veriyoruz, onların çerçevesinden düşününce. sonra avcı oluyoruz; profesyonel bir avcı... ve bu doğal hadise karşısında duygusal davrandığımızı düşünüyoruz. kurtlar kovalamasaydı belki biz vuracaktık geyiği..?

insan her şey olmaya çok müsait. ama doğa değil. rüzgar sadece esiyor, kurtlar karın doyurmak için avlanıyor, geyik sonunu kestirebiliyor. ama insan hem rüzgar, hem kurt, hem geyik hem yalçın bir dağ başı olabiliyor. insanın hamurunda her şey var. ve insan neye en yakın ise, o oluyor.

bu hikaye, ferid edgü'nün kitabındandı. olduğu gibi aktarmadım, içinde zap suyundan, avcılığa, insana her şey olduğunu anlatan gözlemler ve hikayeler var; hikayeler, gerçeğin ta kendisi! kısacık sayfaları, incecik bedeniyle yüz sayfalık bu kitabı bitirmek istemeyeceksiniz. istemeyin zaten, istemeyin.

****

yüzünü siliyorum günle
kararıyor
ansızın gece oluyor.

kalabalıklar...
homurdanan bakışlar...
düşüncelerimi düşürüyorum,
ekmek kırıntısı gibi
düşürüp unutuyorum...

köprülere yürüyorum
köprülerde
kanmışlığını arıyorum,
kanmışlığını...

kendime yeni bir hikaye arıyorum
yalanları daha az
daha az acıtan
aynı yaramı.

inatçı bir kayboluş bu bendeki;
karın doyurmaz şeyler uğruna.

sana da oluyor mu,
bilmiyorum.
her ikindi bir kez
kırıyor beni kanatlarımdan
bu gökyüzü
uçmak istiyorum diye mi?

kanatlarımdan...!

gülmek istiyorum diye dudaklarımdan
anlatmak istiyorum diye sözcüklerimden
sevmek istiyorum diye kalbimden...

ona bakarken bir pencereden,
gökyüzü...

oysa
her şeyim ben
kırılırken bile
tomurcuklanıyor
göğüs kafesim.

çocuklaşıyor bahar
ben büyüdükçe...
düşlerimde her zaman
her zaman
ellerini uzatıyor
görünmez gövdesinden.
bir elma uzatıyor
tanıyorum onu parmaklarından,
ansızın dönüyor sonra
tanıyorum onu
geride bıraktığı rüzgarından.

sonra
iğne görüyorum
deliniyor kavuşmam.

bakıyorum
gece solmuş
kaçmış rengi günde doğru.
ağaçlar tomurcuklarını uzatmış pencereme.
kalbim burkuluyor
bu mahsun uzanışa.

ben
bu baharı şımartacak
mutuluğa sahip değilim.

d..f..

(d..f.. / Fatma Sancak imzasıdır)

6 Nisan 2011 Çarşamba

kendini sokan akrebin adaleti...*


bugün garip bir şeye tanık oldum.
bir kadın köhneye tünemiş dileniyordu. buraya kadar "normal" her şey...
fakat kadın dilenirken "Allah kimseyi muhtaç etmesin, Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin" diyordu dilenirken. dilencilikte postmodern yöntem diye geçirdim içimden.
hiçbir şey eskisi gibi değil.
***
işe giderken metrobüse binen orta yaşlı, düzgün görünümlü kadın, çantasından iri bir domates çıkardı ve iştahla domatesi dişledi. üzerine akan domates suyuna aldırış etmeden, yemeğe devam etti. yıllardır domatese hasret olan ben, imrenen gözlerle kadına baktım, durdum. o an olsa da yesem dedim, o kalabalık tıkış tıkış yerde, olsaydı yerdim valla.
***
son günlerde gündemi işgal eden konuların ruhumuzu sıkan, inciten yanlışlarını düşündükçe, arkadaşımın sözlerini anımsıyorum. benzer şeyleri yazmıştım buraya. her şey büyük bir anlamsızlık içinde. bu kadar yanlışın içinde, hatanın, adaletsizliğin içinde var olma hali, doğruyu anlatma kaygısı, anlamlandırma telaşı, iyiye tutunma gayreti o kadar yorucu ki...

işte bahar geldi, tomurcuklar açtı, 'defne' yaprakları koktu, içimiz coştu da coştu derken tereddüt ediyor insan. doğanın bu harikulade dönüşümü, disiplini karşısında, hiç mi görmüyoruz, örnek almıyoruz, 'güzel' diyerek özümseyemeden geçiyoruz sanki. anlayamıyoruz, varlığı anlamlandıramıyoruz sanki.

bir kitap okuyorum. okurken titriyorum. çok güzel hikayeler, çok güzel cümleler. ferid edgü - yaralı zaman... kitapta bir av hikayesi var. onu paylaşmak isterim. okuduğum başka bir hikayeyi anımsatıyor. okurken kah geyik oluyorsun boynuzları kayalara çarpan, kah aç kurt, kah nişan alan kafası karışık insan... bu çelişkiler bütünü, sana her şey olabileceğini, her şey yapabileceğini hatırlatıyor.

dünyanın acımasızlığı, işte böyle bir şey. kalbine bastırarak sevdiğin, kalbini ısırıp kanatıyor. güven duygusu kevgire dönüyor, anlamamak, merakını köreltmek istiyorsun. nasıl olur ki böyle.

Ruhi Su - Aşağıdan Gelen


ah nisan...
***
.
.
Ne uykudayız, ne de uyanık
biziz, başka bir şey değil işte!

An ayrılmakta kendi kendinden
ve duraksamaların oluşturduğu
geçite dönüşmekte.

O. Paz - Gitmekle Kalmak arasında, şiirinden...

***

sen sus şair,
bu kez uçma.
gölgenin taldasına gir.
bak
gök
acıyı doğuruyor
güneş ışıklarından.


aldatan,
sıcak
sarı
sevgili
ışıklarından...

d..f..

*adaletin...