25 Ağustos 2013 Pazar

uzun çarşamba


benim ufacık beyaz ellerim vardı eskiden.
günleri un gibi avuçlardım.

hayatın en uzun şeyi, geçmesini beklemekti.
başladığın yere dönme isteği...
çünkü daha iyisi olmayacak ileride.
görüp göreceğimiz
sırtımızı veremediğimiz
belirsiz bir gölge.

nasıl yorgunum bilsen!
acıyor
rüyalarını uykusunda kaybeden göz kapaklarım.
duvarlarım
kaybetmiş kalınlığını
ne söylesem uçup gidiyor, saydam.

ey hayat
beni güzünle ağula
kışınla öldür
baharınla uyandır.

şimdi uyuyup
uzun bir çarşamba gününe uyansam
ve baksam cumartesiye camdan.

yanımdakine elimi uzatsam
"gelir misin benimle?
en uzak yere kaçsak,
sana sıkı sıkı sarılsam.
gelir misin,
sevgili kızım yalnızlık?"

hep güzel şeyler anlatıp
sonu kötü bitiren hayat!
şimdi anlıyorum
bunca zaman
yanlış yere bakıp gülümsemişim,
orada kimse yokmuş meğer.

d..f..

duvar resmi: candido portinari

18 Ağustos 2013 Pazar

Kalbin Talanı


insanın başı ne zaman sıkışsa hemen çocukluğuna saklanır.

buraya yazmak bir keder kaçamağıdır. "yazmak" başlı başına bir terapidir ama yazının kaçınılmaz "kendini ifşa" ve iç mahremiyetini aşikar eyleme vaziyeti canımı sıkmıştır hep. en büyük sorgulardan biridir ya "insan neden yazar?" sorusu! tek cevabımız var, derinleşen yaraları sarma, iyileşme isteği...

daha hafif eylemlerle atlatma yöntemleri de vardır. temizliğe girişirsin, indirirsin, dökersin, saçarsın, toplarsın, yıkarsın, paklarsın. bunları yaparken de bir yandan kendi kendine konuşursun. geçmişe dair tüm dehlizlere girip çıkar, bir elma kurdu gibi zamanı havalandırırsın. ve sonunda bir ağaçta ya da bir bahçede bulursun kendini. "en uzağa kim tükürecek Şenol?" ben değil! kıvırcık sarı saçlarıyla, bahçe duvarına yaslanmış o iki çocuktan biri iken, girdiğin yarış hiçbir şey kazandırmayacaktır.

biliyorum çok saçma ama Sisi de bir zamanlar çocuktu, Mursi gibi, benim gibi, senin gibi... insan büyüdükçe kaybettiği masumiyetini bir daha asla geri kazanamıyor değil mi? onlarca, yüzlerce bilgenin bıraktığı insaniyet tohumları, sadece masumiyet topraklarında yeşeriyor olmalı. yoksa hiç mi nasiplenmez insan, hiç mi acımaz, yanmaz kalbi?

sözün hiçbir hükmü kalmadı. en ağır hakikatler bile insan hayatınının pratiğinde karşılık bulamıyor. oysa söz kutsaldır, düşünceden filizlenen ilk eylem sözdür. sözün gücü, etkisi, dinamiği öldürüldü. dolaysıyla düşünceler ölü doğuyor.

insan topluluklarının talepleri, yine insan topluluklarının taleplerine dolaylı yollardan çarparak, çirkin tarihler yazıyor. sokağa çıkan ile evde duran insan, pasif bir şekilde savaştırılıyor. "demokrasi" kavramı "iktidarların" rotasına uydurulup pasifize ediliyor.

tüm bu şiddetin içinde insan kalbi küçülerek çocukluğuna çekiliyor ve bahçelere sığınıyor. kainatın umut veren dili bir yara bandı gibi. ve kaçınılmaz "münzevilik" isteği. zavallılığı, güçsüzlüğü insanın... sıkışmışlığı kaosta...

ne sosyolojik tespitler, ne siyasi söylemler, ne sloganlar ne de bir sanat dili yetmiyor yumuşatmaya gittikçe sertleşen gerçekleri. özgürlük, hak-hukuk-adalet, kardeşlik, barış... bir güzellik yarışmasının popüler unsurları olmakla kalıyor.

"daha güzel bir dünya" isteğinde sanki bir güzellik varmış gibi... biz dünyayı hiç güzelleştiremedik ki "dahası" olsun. kainattaki diğer canlıları kendi haline bıraksaydık, soyu tükenmezdi birçoğunun. bizim "soysuzluğumuz", masumiyeti kaybedişimizden. Sisi de çocuktu bir zamanlar, Hitler de... en büyük kayıp, yiten masumiyet, en büyük zafer de bile kaybettiğimiz masumiyet...

d..f..

Resim: Vyacheslav Shevchenko - Radiant Boy

5 Ağustos 2013 Pazartesi

gitme vakti

atlar geri geri koştuğunda
uyku vaktin gelmiştir.
***

gitme vaktin geldiğinde...
tarağında kalan saçlar,
kapı kolunda bıraktığın soğuk izler
ve ayın yüzünde unuttuğun göz kapakların...

gitme vaktin geldiğinde hayat,
aşkları da götürmeyi unutma!

-ahmet erhan'a...-

resim: dervrim erbil

23 Haziran 2013 Pazar

bir insana sığınmak, en büyük yalnızlıktır

yaşam ne aldatıcı…

sabah ilk uyandığımda, gözlerimi açtığımda gördüğüm tavan manzarası. pencereden odayı işgal eden ışıklar… ne düşürüm ilk? uyanmış olmanın bilincine varmak. uyandığın hayat, sığınacağın şey midir?


“sığınak” büyülü bir kelimedir. sığınmak. çünkü tüm varlıklar sığıntıdır. eşyalar, canlılar, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve doğayı tamamlayan her parça, bir sığınma ihtiyacıyla vardır.

uyanıyorum ve sığınacak bir şey arıyorum.

akşamların ve geceye varan saatlerin ruhumuzda uyandırdığı sığınma ihtiyacı. bir ev, bir koltuk, bir kucak, bir koyun, bir örtü, bir ses, bir koku bir bir bir…

gece başımı yastığa koyduğumda, hayatımın içine varolanları yokluyorum. yatağında uyuklayan annem, sarındığım örtüm, yastığım, odam, annemin nefesinin sesi ve tavan…

bir bahçede oturuyorum. gülümseyen insanlar, sığınma ihtiyacımı hafifletiyor. neşeli sesler, özgüvenimi okşuyor. varlığımla buradayım, herkesten biriyim. bakıyorum gözlerine, sözlerini dinliyorum, etlerine bakıyorum; altındaki kuru kemikleri görüyorum. geleceği görüyorum, kemikleşen zamanı.

bir insana sığınmak, en büyük yalnızlıktır.

ben, bir yere sığmayan ruhumun, sonsuzluk gibi bir yere koştuğunu ve onu arzuladığını biliyorum. ne zaman onu düşüncelerimin koynuna bıraksam, hep sonsuzluk gibi kapsayıcı ve var eden bir şeyi sayıkladığını duyuyorum. ruhum benim, içinden konuşmayı ve benimle küs kalmayı ne çok seviyor. bir sır gibi saklıyor içini benden.

ruhum, sonsuzluğa sığınmak istiyor.

ruh, bilmediğini, tanımadığını özler ve ister. onun sesini duymak, dinlemek, bir anahtar aramak kabarmışlığında, karmaşasında bir sükunet vadisi sakladığını görmek. o çok sevdiği huzursuzluğa nasıl sarıldığını ve huzurdan nasıl da korktuğunu bilmek. çünkü istemiyor. buradaki huzurun aldatıcı ve içkin olmadığını biliyor. bedenime saldığı duygu, o korkunç ürperti… “alışma huzursuzluğa” ve “sevme huzuru” diye yalvarıyor.

bilmek ne büyük acı. gözlerinizden ötesine geçememek. bir balık gibi takılmak yerkürenin ağına. kelimeleri ezerek, yeni nehirler akıtmak…

alışma huzursuzluğa, sevme huzurunu. çünkü aldatıyor bizi hayat.

-döndüm sana-

d..f.. 

resim; mehmet akif orçan


22 Haziran 2013 Cumartesi

....................................en uzun

yanağını geceye dayayarak,
ancak bu  kadar uzun sevebilirdi seni.
***
odayı kaldırıyorum masamdan,
kirazdan ağacını,
hazirandan yaz mevsimini...

o her yerde beklenen
en uzun günlerin sarkan sancısı
kısa gecelere ulayarak kendini
bir son hazırlar kendine.
biliyorusun
yalnızlıktan çıkarınca sıfırı
ölüdür
en yoğun kalabalıklar.
bir kere
ters yoldan girmişim hayata.
bu yüzdendir
yüzlerinizin yüzüme çarpışı.

ve bu yüzden
beni kendinize benzetişiniz.

oysa
ben annemin rahminde
ölmeye gidiyorum.

d..f..

23 Mayıs 2013 Perşembe

kuytu böceği

arayış bizimdir.

suya elimizi daldırdığımızda
karanlığa adım attığımızda
kokladığımızda bir iğde çiçeğini
kırptığımızda koyunun yününü
sonsuzluğuna baktığımızda uzayın...

bulmak istediğimiz;
düzlük,
yumuşaklık,
derinlik,
serinlik,
sıcaklık...

ilk temasa gizlenen mutluluk
ve alıştıkça dökülen huzur üzerimize...

insan damarımızdır
arayış.
bulduğumuzda yitik olan
yeni yollara iten rüzgarı yokluğun.

daldırıp içimize bir şeyi
elden yoksun
bulmaktan korkan bir şey...

bulamadığımızdır hayat.
hayat,
kaçışıdır bizden bir şeyin,
bir nefes ötemizde salınan...
***

kuytuya indim.
arayıştan vazgeçtiğim bir yerde
beni bekleyen bir şey gördüm.

sustum
adını söyledi.
...
ayaklarını cebime koydu.
gittim.

kuytu böceği,
bir mevsimin var mı senin?
oraya bir çiçek açayım.

d..f..

-bizim olmayan her şey için...-




5 Nisan 2013 Cuma

Sevgili blogum, seni çok özledim.
Çok yakında döneceğim.

2 Şubat 2013 Cumartesi

kalp bilgiye dönmüştür

seslerin kör olduğu
bir derinlik kolluyorum.
oraya bırakacağım tohumlarımı
ve bahar geldiğinde şarkısını açacak çiçeklerim.

öğrettin bana suskunluğu.
kardeşlikte çoğalmayı
ve kendimi unutmayı o boşlukta.

anladım,
en çok yalnızlığımın ihtiyacı var bana.
onun acıtan şefkati
ve kararlılıkla sahiplenmesi beni
yok başka bir surette.

dedim ki;
"kaçalım buralardan,
bir nisanın peşine takılalım.
benim o!
kahverengi gözlerinde
kırmızısı geçmiş bir nar tanesi saklayan.
gel, gidelim buralardan
başını kaldıramayan bir utangaçlığa sığınalım."

beni hayattan büyük bir sabırla bekledi
ve aldı.

'vazgeçmek' uysallaştığında
yemyeşil ovalar çölleşmiştir çoktan.
atlar, susuzluğa alışmıştır
ve kalp bilgiye dönmüştür.
yaşamın onaran bilgisine;
yarını, geceyi ve baharları...

d..f..

eleni karaindrou - memories

resim: sabri akça - ...kış

11 Aralık 2012 Salı

suskun*


- derin bir yerde uyuyan hayat,
onun rüyasında kayboluyorum.-

şehri geçtim,
binlerce ışığı söndürdüm körlüğümle.
ölüydü bedenleri insanlarının
ölü ve soğuyan bir aşkı tutuşturmak için
geceyi kazıyorlardı içinden.

kalbimin suskunluğu azalsın,
konuşsun benimle diye
köprüler geçtim.
maviyle ovdum kırmızı damarlarını
kanatlanan yağmur damlalarını gösterdim.

kalbim
bana dönsün diye...
saatlerimi omzuna dayadım.
şarkılar dinlettim deniz kabuklarına
sesini duyurabilmek için lodos boyu yürüdüm.

konuşsun benimle diye kalbim,
ona en sevdiği pencereyi gösterdim.


d..f..

jehan barbur - rüya
yürüyüşüme eşlik eden arkadaşımdı.

*...

Resim: edward munch - çığlık

29 Kasım 2012 Perşembe

söz















yoruldum uzun uzun anlatmaktan.
kısa bir söz öğret bana.
hep onunla konuşayım.

d..f..

resim: selma gürbüz

18 Kasım 2012 Pazar

her şey















birini gördüm
arkadan her şeydi
önden baktım, hiçbir şey...

d..f..

resim: selma gürbüz - gece / 2005





10 Kasım 2012 Cumartesi

Şirin Baba'dan Masallar - İyiliğe Karşı Kötülük

son günlerde evimizde bir modadır, aldı başını gidiyor. konuşan, ses çıkaran yumoş oyuncaklar. ailede herkeste var. eve gelen çocukların pek çoğu onlardan korkuyor. ama biz ailece onları seviyoruz. bizim gibi konuşkan, sevimli, sempatik, cana yakın yaratıklar. mesela bu şirin baba son iki haftadır uyumadan evvel bana bir masal anlatıyor. gerçi çok kolaya kaçmış, antik yayınları gibi kesip biçerek seslendirmişler masalları ama anlatıcı çok sempatik. en sevdiğim masal 'üç kelebek'... sizler için küçük bir çalışma yaptık. umarım beğenirsiniz. d..f.. iftiharla sunaar!



d..f..

16 Ekim 2012 Salı

bir hastanın güncesi


teslimiyet ve teslim olmak, konuşmak ve söylemek, eylem ve niyet... düşüncelerim yer yer kopuyor birbirinden, gerilen bir ipin kopması gibi bu. tüm zihinsel gücümü toparlayıp, uçları yeniden birleştiriyorum ama cevap vermek için yine de yetersizim, çok yetersiz.

aklıma takılıyor; cezalandırmada eylem ve niyete göre ne kadar adil olunabileceği... henüz düşüncedeyim, açılmamış kitapların yön verecek rüzgarına ihtiyacım var.
***

akşam eve geldiğimde bitki çaylarına sarıldım. bir çeşit kış çayım var, içinde; ada çayı, ıhlamur, kekik, papatya çayı, nar çiçeği yumrusu, tarçın kabuğu, zencefil, yayla çayı, limon kabuğu, aslan pençesi, kuşburnu ve ismini hatırlayamadığım sarı odunumsu bir bitki daha. ılık suya koyup, kısık ateşte beş dakika kaynayıncaya kadar demleniyor ve bir kaşık anzer balı karıştırılarak içiliyor. bir fincandan fazla içmemek gerek bence çünkü fazlası zararlı olabilir.

çayımı ve sütümü içip yatıyorum. nefes alırken boğazımı yırtan şey sayesinde uyku-uyanıklık arası uzuun bir gece geçiriyorum. gün ağarırken ılık suya bal karıştırıp içiyorum. nefes almak mümkün değil. üstelik korkunç bir baş ağrısı... bütün sesler, anlamsız bir uğultuya dönüşüp kafamın içinde büyüyor. evdeki bütün yatakları dolaşıyorum, her birini beşer dakikalık kabuslarla terkediyorum.

çaresiz, bir aferin plus alıp yatağa düşüyorum. bir ölü gibi tam 12 saat deliksiz uyuyorum. kabuslar aynı canlılıkta! sürekli gülen, parlak ama anlamsız bir yüz. elimle ittikçe, parmaklarımın arasından fırlayıp, sırıtmaya devam ediyor, ne lüzucet bir yüzdür diyorum... alnımda soğuk bir şey beliriyor, uyanır gibi oluyorum. "kızım, iyi misin?" diyor annem. "korkuyorum" diyorum. annem "çok mu hastasın, niye korkuyorsun?" diyor. "anne kapıyı kilitle. ocağın altını kapatmayı unutma!" diyorum. tamam diyor, buz gibi elleriyle saçımı okşayarak. sabahleyin hatırlayınca, neden korktuğumu hatırlayamıyorum.

çok sık hastalanan biri değilim, hastalanınca da hafif bir bilinç kaybı yaşıyorum ilk günlerde. doğrusu bu haller de sonradan çok ilginç geliyor. insan hastayken çocuklaşıyor. evini, eşyalarını yadırgıyor. hoşlanmadığı insanlar, yiyecekler, giyecekler ve hatta mekanlar kabus olup kısa uykularını çekilmez hale getiriyor. hastalık, bir yönüyle dünyadan tek ayağını çekmek gibi. her şey gövdene yüklenmiş sanki, hayata dair her şey! ne aile, ne arkadaşlar, ne yiyecekler, ne giyecekler, ne iş ne de başka bir şey! kemiklerinin üzerine abanan hayat, sana sıkı bir ders veriyor, ölüme dair. kendine geldiğinde, hayata bakış açın bir derece daha genişlemiş oluyor. tabi bu arada ballı sütten, ıhlamur kokusundan ve o çok sevdiğin karnabahardan bir süre uzak kalıyorsun.

gün içinde, yatağında hasta yatarken, ne okuduğunu anlarsın ne de dinlediğini duyarsın. akıl, kendi düşünce rotasını çizer ve o rota biraz marazidir. gözlerinin zahmetsizce denk geldiği yer, tavandır. bakışlarınla defalarca çizdiğin işaretler vardır orada. o işaretler seni zamanda bir yolculuğa çıkarır.

çocukluğumda, gri soba boyasıyla boyanmış ahşap tavanda, ağacın dairelerinden oluşan bir şekil vardır. bu şekil, sırtı dönük tek ayaklı bir adamdır. giderken dönüp kötü bir bakış atarken oraya, tavana yapışıp kalmıştır sanki. annemin yatsı namazını kılmasını beklediğim süre içerisinde, tavandaki bu adamla uzun uzun bakışır, bir sabah uyandığımda oradan defolup gitmiş olmasını umardım. ama nafile! o hiç gitmedi, ben gittim. ve geldiğim yere, onun tavanda açtığı yarayı da taşıdım. hastalandıkça çocuklaşan bilincim, tavana sakladığı o kapıyı açtı ve oradan dehlizlere indi. sevmediği, tiksindiği, bakmaya cesaret edemediği insan yüzlerini, duyduğu acı sözleri, duymaktan korktuğu acı sözleri, kaybettiklerini, beklediklerini hep o kapının ardına sakladı. ve o kapının anahtarı, benim zayıf bakışlarımdır. zayıf ve acı dolu bakışlarım..

d..f..

resim:  miguel barcelo - faena de muleta

29 Eylül 2012 Cumartesi

Büyük Ozana Veda




Babası az olanlar bilir. Diyeceksiniz ki “babası az olmak” da ne demek?  Benim babam bir gurbetçiydi. Yılda en fazla bir, bilemediniz iki hafta görebilirdik onu. Sonra bir gün dönüverdi, döndüğünde lise son sınıftaydım. Derken bir yıl içinde amansız bir hastalığa yakalandı ve vefat etti. Ama “babası az olmak” az görmek anlamında değil sadece. Çocuk ve baba arasındaki yetersiz bağdan, yetişmeyen sıcaklıktan bahsediyorum. 

Okul hayatım boyunca, arkadaşlarımın babalarını hep çok sevmişimdir. Mehmet Amca, Sabri Amca, Erhan Amca, Recep Amca… Babası az olmaktan mıdır bilmem, bir de bazı insanları baba gibi sevmişimdir hep. Neşet Ertaş gibi...

Fiziksel olarak da babama benzeyen, onun gibi gurbetçi ve mahalli değerlerinden asla ödün vermeyen, vasiyetinde babam gibi köyünü, toprağını dileyen yüce gönüllü insan. Ve yine babam gibi bir eylül ayı ve bir salı günü kaybettiğim…

Ağabeyimin aldığı ilk Neşet Ertaş albümünü hatırlıyorum, ‘Gönül Dağı’. Arkadaşımla nasıl da sevinçle paylaştığımı… Neşet Ertaş, iyi bir sanatkâr değildi sadece. Bir kültür babasıydı. Sanatını icrası, ilkeli duruşu, mütevazı ve ince ruhluluğu, hepsi hepsi bir yana… O, en kederli günlerimin biricik dostu, ağrılı başımı yasladığım yüce bir dağ, anlatmak istediğim her şeyi en güzel şekilde dile getirerek kalbimi teskin eden vazgeçilmez bir baba ocağı gibiydi. O sonsuz yüreği, tüm merhameti ve şefkatiyle seni yargılamadan anlar ve sana kendi acının sahibi olmayı öğretirdi. Yalnız olmadığını bilmek, en güzel çıkış yoludur, en kıymetli nasihattir. Yalnızca hüzün mü? O, sazının tellerine vurdukça şelale gibi çağlayan sevinci ve umudu da bizimle paylaşırdı. Nice güzel türküleriyle bahar mevsimini karşılar ve iliklerime kadar hissederdim onunla. O duygularımın babasıdır. Vefat etmesi hiçbir şey değiştirmeyecek elbette. Kalbimin en güzel, en kıymetli yerinde her daim yaşayacak ve var olacaktır.

Vefatını öğrendiğim gün, babamı kaybetmişim gibi üzüldüm. Bu yüzyılın en değerli şahsiyeti, aynı çağda yaşamışlığımla gurur duyacağım gerçek bir ozan, hakiki bir bilge. Andıkça gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği acı kayba da alışacağım, alışacağız elbet. Ama Ertaş Ailesi, Kırşehirli insanlar bilmeli ki, onunla gurur duyuyoruz ve onu asla unutmayacağız. Yerinin asla doldurulamayacağına inanıyorum. Bu boşluk duygusuyla, onun türkülerine daha çok sarılacağız, sözlerini en kıymetli nasihat olarak hayatlarımıza işleyeceğiz inşallah. 

Yüce gönüllü, diri yürekli, babacan ozan… Rabbim seni sevdiği ve razı olduğu kullardan eylesin, cennetine kabul buyursun inşallah. Bizler senden çok hoşnut kaldık, seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz. Allah’ın huzurunda iyiliğine ve yüceliğine şahitlik ederiz. Ruhun huzur bulsun babacan insan. Amin.

d..f..

25 Eylül 2012 Salı

seslerin raksı


her şey içime düştü. her şeyin üzerine çıktım. sonsuz bir gökdelen gibi... bağırıyorum buradan: (...)
aramızda her şey var, öyle çok ki, uzaklık az kalır. az kalır, yetişmez sesim/isim.

ve her şeyin içindeki bir şey! bu sonsuz boşluktan aşağıya bıraksam seni.
biliyorum. kalbim, kanatlarının pusulasıdır.

d..f.

adam hurst - seduction

...

burada ağaçlar hep bahar ve hiç ölmüyor kuşlar. tüm insanlar çocuk ve gözyaşı yaratılmamış henüz.
karamsarlık, uçup gitmiş. ellerimiz bile bize ait değil, kötülük doğmamış çocuklardan. burada özgürlüğe doymuş her şey. ve ölüm hayatın en güzel parçası.

d..f..

erik satie - gnossienne - I

resim; v. gogh - yıldızlı gece

20 Eylül 2012 Perşembe

ay kırığı



Kabuğu kırıldı yaz mevsiminin.
Bir sarı filizlendi
Ve gözlerimde olgunlaştı kahverengi.

Aynı gözlerle
Ayın kabuğunu soyarken rüyamda
Ellerime çukurlar bulaştı.
Böyle,
İçine bir şeyler saklamak istermiş gibi çukurlar…
Kalem koydum, kâğıtlarla doldurdum.
Ay düşüp kırıldı.
Kahverengi gözlerimi yıkadım.
Ağlamaktır, arınmaktır dedi bana.
Başka bir şey kırmışlığım yoktur
Aydan başka.

d..f..

resim; joan miro ferra

20 Ağustos 2012 Pazartesi

yaklaşan eylül uykusu

yaklaşan kışta
kaz ayakları.
hep üçe odaklanıyorum.
ayakların üçgenli izi,
ben öyle görüyorum.
sürekli üçten biri çıkarıyorum.
yine kısalmıyor yolum.

bu sessizlik çoğaltıyor beni.
binlerce ben
taraçaların, köşe başlarının, sokak lambalarının altında...
karanlığı yeni terketmiş ışıkların ardından
bekliyorum.
ardımdan başka bir ben
aydınlığa dayanıklı...
mevsim dönüyor yüzünü
ceplerimden yapraklar dökülüyor.
bu tanıdık mevsimler
bildik beklenen isimler.
sonra kokusu eylül olan
bir kasım gününde uyutuyor beni.

sonsuz rüyalar başlıyor..
kuşku yok, 
karmaşa kemik bir tarakla taranıyor.
açılıyor yüzüm,
suyun üzerinde salınarak.
unutmuşa benziyor adını
yeniden başlamak gibi taze.

nasıl da masum bir tuzak!
oradayım,
tam ortasında imkansızlığın.
unutuş talan.

ve dönüş kelimelerin denizine.
seslenmek adına,
çağırmak onu 
bir uyanışı yaşamak için

ben geldim.
yine değil mi?
bu karşılaşmada
fısıldamayacaksan hikayeni
kendi sesinle kulağıma
beni hiçbir zaman duyma!

bir gün yine uyurum ben.
yine...
uyanmaktan yoruluncaya kadar.

d..f..



18 Ağustos 2012 Cumartesi

başka bahar yok

mevsimleri kıştan ibaret sanıyorum.
avuntumun bu beyaz örtüleri.
kimsenin başka baharı yok.
en sevdiği mevsimde ölüyor insan,
istekleri çeyiz yapıp
bir tabuta doldurarak.
***

suskunluğuyla sözümü kesiyor.
ağzına yalvarıyorum
konuş benimle.
bildiğim tüm kısa cümleleri susuyor.
göle dolmamı bekliyor gibi.
yarım kalmışlığı anlamalıyım
fazlası olmayacak çünkü.

benim birçok yazım var
kış kokar hepsi.
bildiğim hayatlar hep üç kişilikti.
kaçıp sığındığım bu küçük oda
beni evrene sığdırdı.

***
bir yağmura yetişmenin telaşı gökte.
beklenen hayata...

hiç olmadığın kadar çoksun yanımda
ellerimi kenetlemiş oturuyorum
avucumdaki çizgiler biribirine değiyor.
bir yaşamın damarları
yollarını ayırıyor defalarca.
alnımda kaşların beliriyor.

bir rüzgarda,
yıllar önce söylediği sözü duyuyorum.
kulağıma değdiriyor dudaklarını.

eşyalara dokunuyorum.
doğum lekesi yok hiçbirinin.
beni bir güneşle hayata batıran
ruhumda ol lekesi.
öl derken dili sürçmüş gibi.
korktum, hep korkuyorum.
ateşböceği hali kalbimin,
ayın karanlık yüzüne uçuş hevesi.

bu yersizlik,
yanarak çıktığım bu karın ağrısı,
hep kuzeye gitsem geçecek gibi.
aç örtümü,
bak içimden
bir yanılgı ağıyım kaskatı.
sevemeyişim kendimi
senin yüzünden.
***

ibrahimsiz ateş ve kurban
nuhsuz fırtına
yusufsuz kuyu
süleymansız dil
meryemsiz isa...
kısa yolculuğu uzun bir manayla anlatan.

çok duydum, rüyamda inleyen duvarlar vardı.
kuzuların beyaz tazeliğine sızan çirkinliği...
konuşmalardan duydum,
gökte biriken kötülüğü.
yusufun yüzünü öptüm.
gözlerimi kapadım.

soluyor dünya bir kırmızıda
ve kainat içimize kapanıyor.
***

şahitsiniz,
sabahın bekareti
her gün bir isa yüzü...

ve sen bana de ki;
yüzümü suskunluğunla kapat!
de ki, ben kainata kapanayım içinden.

d..f..

resim; j.m. william turner

7 Ağustos 2012 Salı

yanılgılar içinde


gök dönüyor ve kusuyor
kusuyor yüzümüze yersiz yağmurları.

toprağa bakınca uyku
göğe bakınca baş döngüsü.
çıkarmak istediği bir şey var benden göğün
tılsımlı bir maviyle
belki hayat, belki bir sır...

düşündükçe sebebi,
toprakla gök arasına sıkışan yaşam
bir yanılgılar küresi.
yerden göğe düşmek,
bir şaşkınlığın yüze çarpması.
bir istifra isteğidir maviyi,
bir intihardır yaşam, yanılgılar içinde.

tutulmak için
"buraya kadar her şey yolunda"
sonrası
çataldan fırlayan siyah bir zeytin tanesi.

"andolsun tin'e ve zeytun'a" tin suresi/1.ayet

d..f..

resim; h.matisse

22 Temmuz 2012 Pazar

yaşamı yadırgamak

yerini yadırgamak. bunu hepimiz biliriz. biliriz, değil mi? gördüğün yerlerden, uyuduğun evinden bir süre uzak kalınca, döndüğün evini yadırgarsın. asıl yadırganan mekan kısa süre kaldığın yer değildir benim için. çünkü oraya şartlanarak gitmişsindir zaten. oysa evim dediğin, koltuklarına, kapılarına, yastıklarına, suyuna, dolaplarına alıştığın yer... evine kavuştuğunda bir süre yabancılarsın, yadırgarsın. evin sana sırtını dönüp yatan eşin gibi muamele yapar sanki, soğuk davranır.

böyle bir yadırgama halindeyim. hala alışmaya çalışıyorum. "bana yüzünü ne zaman dönecek" diye iç geçirdiğim hayat. evimi değil, hayatı yadırgıyorum. buraya nereden gelmiş olabilirim, evim neresiydi benim?

sanki içimi oyup, bir mumla doldurmuşlar. mum? nereye gitse oraya uyum sağlar erime ısısıyla. sahiplenir gibi görünür ama madem yeni bir şekil alabiliyor ısınınca, onun değildir hiçbir yer.

hep yeni yere gidecekmişim gibi. yeni bir şekle girip, oraya da bir türlü sığmayacakmışım gibi. elimde değil, yadırgıyorum yaşamı.
***

bir çiçek dikiyor adam, evinin önüne. suluyor, ilgileniyor, büyütüyor. bir gün bir başkası gelip, çiçeği 'öylesine' koparıyor. bir başkasına vermek için değil ha! 'öylesine!'

yaşamı naifliğiyle büyütenlere karşı, naifliği yaşatmayan insanlar var.
***

bir yeğenim daha oldu. kederlendim.

d..f..

resim: maya kulenovic - karaca