21 Haziran 2011 Salı

o, sen, ben

aradı, bekledi sonra...
durdurup kendini
bir iç savaştan geçirdi
sonra çizmeye başladı seni.
elbette bildiği vardı,
beklemekten doğacak bu siretin.

o işlerken
sen durdun,
sonra geriye doğru gittin.
en güzelliğine kendinin.

ve ben doğdum.
bir ağaç gibi...
sonra kangren oldu dallarım.

uykuya bıraktı köklerimi.
kabuklarım eskidi,

sen durdun öylece
bir ay gibi
sürekli dönüştün kendinden.

o hayrandı sana
güzelliğine,
yüzüne
ve ellerinin naifliğine.
kendini sende buluyordu
zaman.

d..f..


- gelmeli miyim? -

19 Haziran 2011 Pazar

süt yazılar

cömert şarkılar eşliğinde
esmer bir dans ediyor kadın
eteklerinde rüzgar
yaz mevsimi kadar güzel.
imreniyorum neşesine
umursamazlığına ve bilmeyişine...

kabarıyor kalabalık,
kırmızı adımların sahibi
deliliği arıyor.
***

aynı sözcükler
kimi ağızlarda kan
kimi ağızda süt kokuyor.
utanıyorum söylemeye
süt kokulu kelimeleri.

aya bakıyorum,
sizin baktığınız geceden.
aynı ay değil gördüğümüz.
anlıyorum,
ay'ın hüznünden.
isterdim,
hanımeli ve ıhlamur kokularından
duyalım varlığımızı.
yetmeli insanlığımız
birbirimizi acıtmamaya.
***

esmer dansıyla kadın,
geride kaldı.
süt yazılar yazıyorum,
ay kokuyor uzaklık.

yabancılaştığım şehir,
beni koynuna almıyor artık.
biz ayrıldık.

d..f..

17 Haziran 2011 Cuma

söz

yüreğime inecek...

bir şey yapmalı...

"Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben." andre breton


yazmalıyım, kaynaşan kelimelerimi çıkarıp oğulundan, dökmeliyim gözlerinin önüne... bir oyuna ihtiyacım var bir "ve"ye... küçücük bir kelimeye, anlamlı anlamsız söze, heceye... oradayım, omuzunda, uçurma, göğüm sözündür.

d..f..

15 Haziran 2011 Çarşamba

tutulma




doğumdan önce


mutlak kaderdir doğan.


acıyla ağladığında varlık


bilinçsiz bir isteksizlikle…


dönmek ister o hiçlik kuyusuna.


dışarı fışkırtmıştır içini zaman,


üzerine varlığının


ağır bir leke gibi


gölgeli ve kızıl…


toprağın üzerinde


gelgittir zamanın çekimi.


büyür ve ufalanırız.


bir mide gurultusu gibidir


içinden bir sesle konuşur bedenimize.


gör ve ört üstünü


üşüdüğün tutulmadan.

***

baharın beklendiği yerde


hiç gitmediğini gördük.


artık hiç gitmiyordu


daha fazla büyüyemezdi beklenti,


donmuştu.




şimdi göğsümüzde açan çiçekler,


bir baldır gibi


baldırımızdan akan yağmur…


her şey dokunduğuna dönüşüyor.


en yeniyken,


eskimeyi çoğalttık


ilkte kalan hep eskidi.


ardından gidilen tazelik


kokusunu da aldı bizden.



yüzünü yedi karanlık


azar azar,


tadına vararak…



düşün


tutulmanın karanlık yüzündeyiz


aynı sezişin özünden bakıyoruz.


aynı gidişin ve dönüşün izlerinde...


karanlıktan doğacak


ve bizi anlatacak.


dinle


bizim sınırımız söz


ötesinde çitlerin


çocukluğumuz…


algıla


her gün aynı tutulma


ve aynı doğumdur


evrenden üzerimize boşalan…




bu cılız ses


tutulmanın boşluğu…


her gün yaşanmaktan sıkılan gök…


***


görüyorum seni


yıkanıyorsun gölgeli bir kızıllıkta.


bu tutulan yüzün


tutulan…


bırakılır mı?





d..f..



resim: gustav klimt

ölümcül sis

bizim savaşımız barışmak için…


uzadıkça büyüyor ucundaki.


yatağımızda tüy


arda kalan kırıklardan.


gözlerin büyüyen karasında


okunuyor özgürlük.



***


başucumda birikti kitaplarım, hepsini okumalıyım, altını çizmeliyim unutmamam gereken cümlelerin. o cümleler beni kanatlandıracak, özgürlüğüm olacak… ama okumuyorum o kitapları, saçma bir küskünlük benimkisi. başka kitaplar arıyorum yastığımın altında, kokusunu özlediğim, kelimelerini kokladığım başka kitaplar… hiçbiri yok bu odada artık. onları evimden göndererek, kendimi bu tutsaklığa sürgün ettim. onlardan başka hiçbir ses, içimde gidebileceği, o son yere varacak kuvvette değil. tanrım, bana yardım et!



boğmak için o derinliği


yerini ölümcül bir sisle dolduruyorum.



d..f..

13 Haziran 2011 Pazartesi

bir umut

gün yağmurla başladı. gülümseyen insanlar gördüm. içimde tatlı bir umut var. sizlere seçim sonucu analizleri yapacak değilim. sadece umutlar içinde bir umut sırrı süreyya’nın meclise girmiş olması ve sonuçlar, ülke olarak bu dönemde bir uzlaşmayı kaçınılmaz kılıyor. paylaşırsak bölünmeyiz. paylaşmaya meclisten başlayalım, güzel insanlarla…



yağmurun bereketi ve rahmeti büyütsün umutlarımızı.



teşekkürler tanrım, her şey için, bir kez daha…



d..f..

11 Haziran 2011 Cumartesi

öf

anneye öf denilmez!
buraya yazsam sayılır mı?

off anneciğim off !

-burda da beceremedim-

d..f..

10 Haziran 2011 Cuma

kısa

çekip kısalttılar akşamları
etekleri örtmüyor artık şarkıları

haziranda içim
güneşi seçiyor
günlerden.

bir sözün yok mu bana söyleyebileceğin?
daha çok var yaprak dökümüne.

ikindilerde içim
beklemeyi seçiyor
her yer cumartesi
ertesi...

suskunluğun kucağı
yol yorgunu saatler...
aynı yokluk,
garip bir hafiflikle
inkar ediyor.
değişiyorum
bir ağaç gibi mevsimimden.

öyle olsun
dilediğin gibi...

d..f..

http://www.youtube.com/watch?v=UZXmJWw3W2w

8 Haziran 2011 Çarşamba

iyilik, eylem ve şiir

diktiği ağaçları insan mucizesiymiş sunuyor hizmet ehli. oysa bahçeleri, avluları olan evlerde büyüdü birçoğumuz. bir fidan diktiğimizde, bir park yaptığımızda hala etrafını çitlerle çevreliyoruz. insan olarak yabaniliğimiz evrilemedi hala.
***



sırrı süreyya’nın seçim bürosundan molotof kokteyl çıkmış. insana inanmak ne kadar zor. inanmak istiyor insan, duvarların dışında bir cana dayamak istiyor sırtını. çok mu? çok…


peki tanrım, peki…


***




nefret ediyordu benden rüyasında. “ben”, çok mu önemliyim? bu gerçekten önemsiz… nefretin sebebini sorguladım. kötülük ve nefret zihnimde yan yana duruyordu. bu yandaşlık incitti beni.


***




akşam yolculuğu… bütün vücutlar yorgun… boş gözlerle etrafa bakınıyoruz. tünelin yüzümde seken ışıkları beni yine etkiliyor. henüz açılmamış sayfalarıyla arkadaşımda unuttuğum iki yeni şiir kitabımı, şiiri düşünüyorum. sonra, neden yazıldığını...



içinde büyük anlamlar taşıyan cümlelerle dolu kitapların zaman sonra nasıl dönüştürüldüğünü, şairlerinin nasıl unutulduğunu, içlerinin boşaltıldığını… iri göbekli bir adamı hatırlıyorum, neruda’nın şerefine kaldırdığı kadehini, sırıtarak… bir anma programında sahneden danışmanına “çile üstadın son kitabı mıydı … bey?” diye seslenenleri hatırlıyorum. sonra sivri topuk sesiyle sahneye çıkan gösterişli kadının şiirin varlığını topuklarıyla çiğneyişini… şair ölüyor ve şiirleri birileri tarafından belirli aralıklarla katlediliyor yaşatılmak bahanesiyle. yaşamak, kalmak böyle değildir. kalsa bir kitapçının rafında… bir gün bir okur gelip onu orada bulsa ve sonra tabureye çöküp okusa mısralarını. sonra ne güzelmiş dese. almasın, önemi yok. ölü bir şairin, kitabının satılmasına ihtiyacı var mıdır? şairler ölür ve gider, bırakalım gitsinler ve biz onları hatırlamak istediğimizde hatırlayalım.



hem, hep hatırlanınca ne oluyor ki? ölümü kabul etmemek için neden bu kadar direniyoruz? dayanak yapıyoruz ölü şairleri içi boş hayatımıza. içi boş ve tahammülsüz…



bazen şiirlerin de büyütüldüğü kadar olmadığını düşünüyorum. hangi şiir bir insanı değiştirebilir, hangi şair? paylaşmayı yazmak, paylaşmanın kendisi değildir. iyiliği yazmanın, iyiliğin kendisi olmadığı gibi… bir çocukta bir tebessüm bırakabilirsin, o somut bir yankıdır. çocuğa değil, çocukluğa işlenmiştir. insanlığın çocukluğa nakışıdır. neyi sorguladığımı anlayabiliyor musunuz?




geride bıraktığımızın gerçek manadaki kalıcılığını… somut denilenden daha somut ve kalıcı şeyler varmış. ve söz pişmemiş bir ekmek gibi bazen, sulanmamış toprak gibi hep yarım bırakıldı, eyleme değmediği, değdirelemediği için. şairler için önemlidir şiir, büyüktür, anlamlıdır. oysa anlam, hayatların içine girip bir kemik gibi onları ayağa kaldıramıyor, onlara dirilten bir eylem ruhu veremiyorsa önemsizdir.



okuduğunda dudağına düşen tebessümle bir çocukta bıraktığın tebessüm aynı değildir. şiirin insana dokundurduğu anlam, senin çocuğa dokundurduğun iyilik kadar güçlü değildir. öğretmek, telkin etmek yetmez; şiir olmak için değildir iyilik… insan yaşamı için gerekli temel ihtiyaçlar; yemek içmek ve iyilik yapmak sanırım.



evet, şiir ve iyilik… şiiri bir anlamdır, eylem değildir. ben eylemi tattım ve onu seçiyorum. şiir ise sivri topuklu kadınların ve göbekli adamların üzerinde durduğu yükseltilmiş bir sahne. şiiri gibi yaşayan bir şair gördüğümde ve şiirinin gerçekten şiir gibi yaşatıldığını gördüğümde yaşatılana inanırım belki.



oysa benim hayatımı değiştiren bir şiir var. ama şairine inanmıyorum.



d..f..



1 Haziran 2011 Çarşamba

şehir ve günbatımı



güneşin batışını seyrediyorum. şehrin en kalabalık noktasındayım. gökdelenlerin -bu kelimeyi kullanmak bile ruhumu sıkıyor- yanı başında uçan kuşları ve uzaktan geçen bir uçağı görüyorum aynı hizada. bu manzara gözlerimi tırmalıyor, kuşları düşünüyorum, üzülüyorum onlara. göğü bile rahat bırakmıyoruz. aşağıdan dozer ve kepçe sesleri geliyor. metal bir canavarın toprağı kemirerek ruhuma doğru ilerlediğini hissediyorum. değil, sandığınız gibi ufka bakarken güzel şeyler düşünmüyorum. kaçmayı ve bir dağda kaybolmayı istiyorum, özlüyorum. burada sırtımı dayayabileceğim tek şey duvar. gördüğüm tek şey duvar. denizi bile sıkıştırıyoruz, acıtıyoruz, incitiyoruz. ruhunuzu göremiyorum burada. duvarlar her yerde, gözlerinizde ey insanlar. hep bağırıyorsunuz, hep öfkelisiniz, hep incitiyorsunuz birbirinizi, hep koşuyorsunuz bir yerlere ama hep, hep hep aynı yerdesiniz. duvarların arasında. duvarlarınız arasında...

ey şiir!

tut elimden

beni uçur göklerin incinmediği bir yere...


***


güneş gökdelenlerin camlarında kırmızı bir leke bırakarak, kanayan yalnızlığımızı çizdi kalbimize. anlamadık, anlayamayız. biliyorum, çünkü ben de sizden biriyim. ayaklarıma bağlı bu duvarlar...


şehir bir kuyuya dönüşüyor.

***

duvarlarımızı boyuyoruz, renklerden ötesi olmayan çıkışlar arıyoruz. aynalar asıyoruz, tablolar asıyoruz... ötesiz duvarlara öteler saklıyoruz.

ruhum,
ötem,
duvarım...
batan güneşi gönderdim sana...

d..f..

29 Mayıs 2011 Pazar

mutluluk şarkım


deniz sokaklarda
yürüyeceksin.
maviyi düşüneceksin,
suya baktıkça, iyiliği...
konuşacaksın,
suskunluğun benim olacak.


köprülerden geçerek

portakal bir kapıya varacaksın.

ellerinin dokunduğu yerde

eski kokuları, insanı duyacaksın

kimsesizliğin benim olacak.

renklerden zencilere göç edeceksin,

denizleri aklayacak,

insanı ayıplayacaksın.

-beni de ayıpla
bunları düşündüğüm için... -

korkacaksın yanılgılarından,

yalanların benim olacak.

iç çekişler köprüsünü dinleyeceksin

ince ince, duyacaksın.

“yanılgı”lardan tüneller göreceksin,

tüneller, yolculuğum…

unutma,

benim için de suya dokun

kararmış gözlerinle…


d..f..


mabel matiz - söylese o ben söyleyemem


-uğurlama yok, seni mavide karşılayacağım-

26 Mayıs 2011 Perşembe

bir dal...

bir dal arıyorum,
uyuyacak...

d..f..

payına düşen şarkı: müslüm gürses - aşk tesadüfleri* sever

*tesadüflere inanmam ama şarkıda güzel olmuş.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

24 mayıs şiirim

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

çay bahçesi - c. süreya

-içime dert oluyor bu yokluk-

24 Mayıs 2011 Salı

yanılgı

inciten, acıtan değilim.

susturamadığın iç sesin kadar

derinindeyim.

içindeki yankıyı duyup incinenim.


-denizlerin bittiği yerde

rüzgarı duydum,
uğultuyu…-


biz gerçekten yokuz,

ben yokum.


hatırlatma lekeleri,

gölgeleri…

ellerinden havalandı

naif kanatlarım.

sığınağım kör değil,

karanlıkta duyduğum huzur…


denizler bitse de

gökler hep var değil mi?


biz yokuz,

hiç olmayacağız,

biliyorum.

ama bu acıtmıyor beni

aşkın “yanılgı” hali kadar.


oysa ben ve biz

geride kalanın içindeyiz.


hangimsin sen benim - metin & kemal kahraman

19 Mayıs 2011 Perşembe

denizler lâl

...
yıtıldı omuzumdan ağaçlar
birer kelime olup uçtular.

dikişleri yırtıldı baharın
ölüm doğuyor
bir yaz gibi olgunlaşacak
temmuzda...

dağlar lal,
denizler lâl...
dünyamın gücü tükeniyor.
tükeniyor
aynanın yüzü yüzümde.
siliniyorum.

sürgündeyim
yasaklanmış sözcüklerim
hapisim uzağında,
her yerde.
duvarın ötesinde yok oluyorum
berisinde anlamsız.
al beni ruhum
yanında taşı
gözlerinde
sessizliğinde
kimsesizliğinde
al beni ruhum
yoruldum.

***

sana bir araf ayırdım
güvercin sesleriyle şenlenmiş.

seni özlediğim kadar
özlemedim hiçbir şeyi
böyle uzaktan...

d..f..

mabel matiz - arafta

13 Mayıs 2011 Cuma

bana gidiyorsun

beslen benden
ben sokağım
ağzım çamur kokar benim.

anlat kokumu
kokumu sömür.

sür çıplak ayaklı
güneş kokunu sonra...

güzel kokuları değil
iyi koku alan yaşar.

***

peşinde değil,
önündeyim.
yürüdükçe bana gidiyorsun
bana gittikçe
ben yitiyorum.

d..f..

10 Mayıs 2011 Salı

...

bir ipin ucuna tutunmuşum ayaklarımla.
gür saçlarım, gök ormanı
dallara sarkıyor.
yer yok
ölüler gökten sarkıyor
bulut...
...

uyandım.
gürleşen yalnılığım
hala sıcak.
biriken cümleleri ağzımda çiğniyorum.

yutmalıyım, yutmalı...
bu gerçeği
başka kim sindirecek?

***

kanatlarım
mesafelerin kırılganlığında
azalıyor.

sen değil miydin
beni bir arazi gibi çoğaltan..?
parmaklarım yetişmiyor şimdi.

kanatlarım
öylesine kırılgan
koyvermiş kendini yeryüzüne.

şiirimde
mıh gibi
karanlığı
deliğinde saklayan duvar.

beni oyup
içime
yokluğunu koyan...

ah benim
kapıda kalmış kelimelerim!

beni beklemeyin artık,
ben başka bir yalnızlığın baş belasıyım.

d..f..

AdamHurst-Seduction

8 Mayıs 2011 Pazar

bir cumartesi günü hikayesi


size bir cumartesi günümü anlatacağım. (cumartesi günü şarkım: jülide özçelik - dön)

sabah işe gittim. işyerimin 11 kattaki balkonumuzda öğlen sigaramı içerken karşıki dairede oturan yaşlı kadının balkonunu dikizledim. üç gündür göremiyordum. mutfak penceresinden gördüğüm kap kaçağı aynı şekilde duruyordu. üç gün hiç girmemiş mutfağa. aceba başına birşey mi geldi diye düşünürken, bükülmüş beliyle kapıdan çıktığını gördüm, içim rahatladı. çamaşır ipinde kalan tek çamaşırı aldı zar zor yetişerek. belliki çamaşır ipi gençliğinden kalma ama o artık eskisi gibi değil; bembeyaz saçları ve beyaz teniyle zor yürüyor. zaman sonra perdesini çektiğini gördüm, matine sona erdi demek mi bu? kötü bir niyetim yoktu!

vakit öğleni geçerken çıktım. asansöre binip sıfıra bastım. sonra aynaya dönüp kaşımı gözümü toparlamaya çalışırken asansör durdu ve bir kadın bindi. ben de geldiğimi zannedip kapıya yöneldim hızla. kadın, burası dördüncü kat deyince güldüm ve aynaya dalmışım dedim, o da güldü.

yolda aniden bir arkadaşımla buluşup bir kahve içeyim dedim. mesaj çektim, cvp gelmedi. diğerini aradım, temizlik yapıyorum dedi. telefonumu elime alıp rehberin a harfinden başlayarak devam ettim. bir arkadaşımı daha aradım, çalışıyorum dedi. sonra bir diğerini, kayınvalidemdeyim dedi. bu arada mesaj çektiğim ilk arkadaşım cevap yazdı, kurstayım akşam da bir yemek programın var diye. sonra bir arkadaşımı daha aradım onunla da başka bir gün için sözleştik. m harfine geldim ve buradaki arkadaşımı da aradım. o da çalışıyordu. pes edip telefonu çantama koydum.

taksiye bindim. 5 dakikalık yolu yaklaşık 40 dakikada gidip taksiciye 20 tl verdim. normalde 10 tl dir. içime oturdu. böyle zamanlarda içime oturan sinir ozukluğunu üzerimden atmak için cebimde ne kadar varsa hepsini harcarım. esasen eski beri hesaplı biri değilimdir. çalışıp kazandığım parayı hiç düşünmeden savururum. netekim bugün de öyle oldu.

kuledibine doğru yol aldım. cumartesi bekleme günü ritüelimi gerçekleştirdim. güneşli ama soğuk bir havaydı. insanlar karıncalar gibiydi şehirde, dükkanların içini taşıyan evlerine... bakınca fakirliğin ve açlığın yalan olduğunu düşünüyor insan. sonra eminönüne doğru yola koyuldum.

pazar günü, yani bugün anneler günü, 8 mayıs. ama aynı zamanda benim annemin de doğum günü, evet, ikisi bir arda. her yıl aldığım yelek, ayakabı, bluzdan vazgeçip farklı bir şey almak istedim bu kez.

eminönünde ahşap ev eşyaları satan çarşıya girdim. sepetleri kokladım, amcalarla konuştum. bir yere girip tatlı yedim, aç karına tatlı yemeyi çok seviyorum. çıkarken dükkan sahibini pohpohladım, mutlu oldu. ama gerçekten güzeldi, suriye dolması.

anneme ıhlamur çayı aldım. mısır çarşısına girip tesgahlardan lokum otlandım. kahve kokuları arasında mudo autlota girdim. ikinci üründe yüzde elli indirim yazıyordu. dört tane tişört aldım. kasaya geldiğimde mudo kartı olanlar için geçerli olduğunu öğrendim, evet. ama önemli değildi, çünkü taksiciye verdiğim fazladan on milyon çok sinirimi bozmuştu. mudo kartı aldım oradan hemen. ayda yılda bir gidiyorum oraya ama olsun.

çıkarken, ressam lolita asil'in çalıştığı babadan kalma antikacı dükkanını bulabilir miyim diye düşündüm. vazgeçtim....

yenicaminin eteğindeki çiçek-böcek-hayvan çarşısına çıktım. saksılara baktım, en büyük boylardan bir tane aldım. sonra sebze fidesi alan bir ailenin yanına yaklaşıp, domates, salatalık, biber, çilek, nane ve defne fidelerinden aldım. alırken de amcayla teyzeye sordum, "sizce aşılı mı iyi, ondan mı alayım?" çünkü satıcı genç bu en iyisi diyordu. köy çocuğuyum ama tarım işlerine aklım ermemişti köyümden ayrıldığımda.

tramvaya binip eve geldim. anneme aldıklarımı gösterdim. çok memnun görünmedi. hemen saksıya diktik. ablamlar geldi, onlara gösterirken hoşuna gidiyordu. ama biliyorum, eğer o saksıdan bir sebze büyütmeyi becerebilirse(k) bu onun çok hoşuna gidecek.

yarın için de, her yıl olduğu gibi küçük bir organizasyon yaptım. sanki annemi ağlatmaktan zevk alır gibi, sürpriz yapacağız ona yine. bu arada beklentiye girmemesi için, anneler gününün bugün olduğunu söyledim, inandı. yarın sürpriz yapınca bir yıl boyunca anlatıp "niye bağa demedunuz" deyip duracak. sürpriz dedikçe inatla niye, niye...

son olarak... eve geldiğim cebimde 3 lira vardı. o 10 tl manen yıktı beni ))

tüm annelerimizin anneler gününü kutluyorum. annemin olması ve annemi sevmek muhteşem bir duygu. Allah bilir annelik nasıl bir duygudur. sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.

keyifli pazarlar...

d..f..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gölge


mutsuz gözleriyle boşluğa bakarak
"insan çok kolay çıldırabilir"
demişti.

***

nisandan kalma bu yağmurlar
çillerime nüfuz ederek
yüzümde baharı açıyorlar.

ama...

aklımda uyumayan soruları
çıkarıp yastığımın altında uyutsam
baharım diner mi,
diner misin baharım şiddetinden?

***

gölgesi dolanıyor üzerimde
ansızın uyandırıyor beni
duvarımı yokluyorum
orada bekliyor karanlığı.

siz görmüyorsunuz
ben tanırım
onun siyah yankılarını.

beni avut
"ve"
küçük oyunlarında sakla.
küçük
siyah
gölgeli
kelimelerden...

d..f..

mfö - ah bu be

resim: c. monet

içimdeki bahçeyi resmet,
bu gördüğümüz
içimizde saklanan...

1 Mayıs 2011 Pazar

Cemaat'in Kayıp Gül'ü ve ÖSYM


Yıllar evveldi, tüm inancımızla bir dava için çalışıyorduk. “ben” değil “biz” diyorduk, bunu tüm kalbimiz ve inancımızla söylüyorduk. Tüm varlığımız “bizimdi”. Biz, inananlardık ve bir cemaat idik. Ama cemaatin bize ihtiyacı yoktu, bizim cemaate ihtiyacımız vardı. Ve bireysel yanlışlıkları cemaate mal etmemeliydik. Bu düsturlara bağlıydık.

Kendisine tabii olmayanlara özenle, şefkatle ve yardımsever davranan cemaat, birgün bana sırt çevirdi. Orada “biz”den sıyrılıp “ben” oldum. Bu "ben", Tanrıdan başka kimseye ihtiyaç duymayacaktı. Bunu o gün öğrendi ve yollarını ayırdı cemaatle. Bu ayrılık varlığıyla aramdaki duygusal bağı koparmadı. Çekilen eziyetleri, çileleri, yaşanılan haksızlıkları biliyordum ve bu memleketin izbe ideolojisine karşı uygulanan politik duruşu o günlerde takdir ediyordum.

Aradan uzun bir zaman geçti. Bir yerde yine karşılaştık. Bu kez o büyümüş ve izbe ideolojiyi ayakları altına almıştı. Keyfi yerindeydi doğrusu. Fakat üzerine yapılandığı sermaye, içinde bir bozulma başlatmıştı. İçimden, çok kalmaz yakında kokusu çıkar demiştim. Hep uzaktan seyrederek, gönül bağıyla baktığım cemaat, son iki yıldır etrafa kötü kokular salan kokuşmuş bir yapıya dönüştü.

Sermayeyle ilkesel duruşunu kaybeden, özüyle çelişerek; sataşan, fişleyen, karalayan ve en sonunda hileye başvuran çirkef bir yapıya dönüştü cemaat. Bu dönüşümün bir diğer ayağında ise AKP var. Neden bahsettiğimi anlamışsınızdır: ÖSYM sınavlarındaki kopya hilesinden elbette.

Mücadele etmek güzel bir şeydir. Her insanın bir mücadelesi olmalıdır. Ama eğer mücadelen ilkeli ve dürüst bir çizgiyle gidiyorsa onurlu bir mücadeledir. Adaletsizlik ve hileyi mücadelene eklediğin anda illegal olursun zihinlerde. Bugünlerde bizleri endişelendiren şey yakınlarımızın sınavlarda başarılı olup olmayacağı değil; gönül vermiş olduğumuz bir yapının nasıl olur da böyle çirkin bir yola başvurmuş olabileceğidir. Bunu yapmak için inançtan arınmış olman gerekir, Hz Ömer’in adaletini ağzına almaya utanman gerekir!

Kendi adıma, çevremdekileri cemaatten uzaklaşması için uyarıyorum. Yakınlarımı bu seçim sürecinde hükümetin ÖSYM’ye tavrına karşı karar vermeleri yönünde uyarıyorum. Her şeyi anlayabilirim, zamanı değildir diye bahanelere yumuşak bakabilirim! Ancak binlerce çocuğun, gencin, binlerce işsiz insanın geleceğini ve yaşamını ilgilendiren böylesine çirkin bir durumu anlayamam. İster cemaat olsun, ister en büyük inancımız olsun; sorgulamak, karşısında durmamız gerekir.

Geçtiğimiz günlerde, cemaatte aynı dönemde beraber çalıştığımız bir arkadaşla karşılaştım. Bir mağazadaydık. Öğretmen kendisi. Sohbet epey uzadı derken konu dönüp dolaşıp gazetelere geldi. Falanca kişi falanca gazetede böyle bir şey yazmıştı dedim, bir konu hakkında. Olumsuz bir şeydi. Aaa dedi, o gazete müspet bir gazetedir bildiğim kadarıyla. Müspet kelimesini böyle bir cümlede duyunca, hatırladım. O dönem, bizden olan her şey müspetti. Diyeceğim odur ki; tek gazeteyi, önlerine sunulanı okuyan cemaat üyeleri “müspet” denileni sorgulamaz; ne deniyorsa öyledir. Ağabeyler öyle demiştir, ablalar öyle demiştir. Velhasıl, biri ÖSYM’de hile yapacağız da demiş olabilir, onu diyen bir abi ya da hoca efendi ise “müspettir”.

Bazen “ben” olmamız gerekir. “ben” olabilmek bir cesarettir. Yanlışa yanlış demek, insanca bir tutumdur. Dilerim, bizleri ürküten ve korkutan bu tür büyük hatalar tekrarlanmaz.

Bir de cemaatin yayıncılığından bahsedeceğim. Malumunuz, timaş ve yan kuruluşları pek çok yayın evi var. Cağaloğlu’nda çalıştığım dönemlerde kitap fuarlarına da katılırdım. Oraya sık sık öğrenci grupları gelirdi. Ellerinde öğretmenlerinin verdiği kitap listesi ile… Bakardım listeye, kitabın adı, yazarı ve yayın evi yazıyor. Örneğin dünya çocuk klasikleri birçok yayınevinde bulunur ama çocukların ellerindeki listede “timaş” yazardı. Çocuklar eğitmenlerin gözetiminde timaş ve yan kuruluşlarının stantlarını gezer sonra çekip giderlerdi. Dehşet bir tekelleşmedir bu. Bir de bu yayınevlerinin kendi yazarları vardır. Misal bu yazar binlerce baskı yapar ve kitabı başka dillere çevrilir. Dünyanın her ülkesinde okullar açan, gönüllü elçiler gönderen bir cemaat yayınevi için bir kitabın başka dillere çevrilmesinden doğal ne olabilir? Nepal’de, Uganda’da dilini ve inancını yaymak için okullar açıyor ve bu yayılımcı politikanı benimsetmek için bir araç arıyorsan bu “kayıp gül” gibi bir kitap olabilir. 17 yaşındaki bir genç bundan çok etkilenecektir gerçekten. Ama sen aynı yazarı ülkende pazarlarken lütfen “binlerce baskı yaptı, birçok dile çevrildi” gibi, okur-yazar dünyasının genel geçer kurallarını hiçe sayamazsın. Bu kitabı ancak elinde listeyle dolaşan çocuklara, gençlere pazarlayabilirsin. Ve gerçek edebiyat okuruna alay konusu olursun. Son birkaç yıldır bu kitap sürekli karşıma çıkıyordu. Aynı sunumla pazarlanan bu kitapla ilgili yazmak istemişimdir hep. Geçenlerde bir eleştirmen yazmış ve çelişkileri gözler önüne sermiş. Ben okurken epey güldüm. Eleştirileri hafif bulduğumu da söyleyebilirim.

Efendim; kitabınız binlerce dile çevrilebilir. Binlerce baskı yapabilir. Ulusal ve uluslar arası birçok programa davet edilebilirsiniz! Bunlar kıstas değildir. Bir okur olarak benim kıstasım senin elli yıl, yüz yıl sonra nerede olacağındır. Okur, eseri okurken bunu anlar, hisseder. Ama çevrilen diller, baskı adetleri uçucudur, popüler olan tükenir ve ölür. Gerçek edebiyat tükenmez, insanlar tükenir, doğar, büyür, ölür ama onlar hep yaşar.

Ey Yazar! Okuruna edebiyatınla gel, yalnızca edebiyatınla!

d..f..