9 Kasım 2009 Pazartesi

yaşam beni buldu



sözcüklerin içi yağmur...
kelimeler şimdi
birer edat sayıklaması..
'ya' karanlığı delsin kanatlar
'ya da' uzlaşalım güneşte,
'veya' çınarların yaşlarına ağlayalım
'ama'
'artık' tutunalım bir yere
ay ışığı 'gibi'...
ellerimizle...

gün 'ile' yüzün perdesiz
've' aşk bakıyor sedef işlemeli pencereden.

uyan de bana!
de 'ki' vuzuhsuzluk kan pıhtısı
topraktan bir yama kurban,
can döşeği ruhta kambur...

neden, bulgu yaratır.
terlemiş sorular
cevapları yeşertir.
neden dedim
yaşam beni buldu.

sözcüklerin içinde
kemirilmiş düşler var.
şimdi bir edat sayıklaması gece..
'fakat' su sesi çalıyor yılgı,
durgun, yeşil, yolsuz, aç..
ah budala ölüm,
yaratılalı ne çok oldu!
neyi bekliyorsun?
ağıtlar yazılmış uykularda,
uyandır!

d..f..

- uyuma, yaz diyor sığamamazlık. uyuma yaz, çok geldi bu gece vakit. unutmak için kelimeleri, birbir diz hepsini bir ipe. dil habersiz, kalem elsiz, gözkapaklarıma sığınmış soru işaretleri, cevaplarım uyuma diyor, bizi yaz. 'ama' anlamlarım çok yorgun, çok ağır geliyor bu baskı. gitmeliyim .. -

8 Kasım 2009 Pazar

gece vardiyası


çocukluk kabuslarım vardı. iri gövdeli eşyalar, gücümün yetmesi ihtimal dahilinde olmayan şeyerdi, benden istenen rüyalarımda. öyle bir psikoloji yaratırdı ki üzerimde bağırarak uyanırdım. sonra o rüyanın nesinden korkup ağladığımı düşünürdüm. hiç bulamadım. hala çok büyük eşyalardan ve yapılardan korkarım. sarılıp, belini kavrayamayacağım şeyler benim olmayacak şeylerdi çünkü bunu bu gece anladım. bir çeşit yükseklik korkusu bu, umutsuzluğun yüksekliği...

tanrı çok tuhaf. ona bazen 'neden' diye sorduğumda bana genişleyen evreni gösteriyor. cevabın orada diyor. kalp evren gibi genişliyor zamanda. sığmazlığa kendi çaresi açılımı var. ben sadece onu mecburi taşıyan bir yarayım. iyileştikçe ruhunda yeni yaralar açılan kocaman bir gedik kalbim.

bu gece bugüne gelen yaşamımın en zor dönemini yeniden yaşamış gibi oldum. öylece geçti içimden. duymaktan en çok korktuğum şey, işte o kabus gibi hala seviyor olma ihtimaliydi. çünkü unutmayı hep şüpheyle karşıladım. kendime sormaya korktum.

benim kabusumdu o aşk. kalbimde kocaman bir eşya gibiydi, sarılıp sahiplenemediğim. zaten hiç benim olmadı da. bazen yüzü rüyama girince o kabus gibi korkarak uyanıyorum. hep nedenini merak etmiştim bildiğim halde. ne cevap verirdi aceba? bu acıyı yaşatmış olmanın sebebi neydi? bu çok kanlı bir savaştı, sürekli kalbi öldürüp sağalttıkça yeniden iç kanamayla sökün eden... bir gelgit heyulası... bunu bana neden yaptın?

şimdi sorumun içinde başka anlamlar da var. çünkü sorumu tanrıya soruyorum artık. ve o bana evreni işaret ediyor. bunu hep söylemişimdir 'güneşin içindeki enerji aşktır' diye. güneşin zamanı dünya zamanıyla eşdeğer değildir. aşkla dönen bir pervane, yandıkça harı artan... işte bu yüzden diyor tanrı. sen yandıkça içinde yeni yaşam alanları kuruyorsun. yeni insanlar doğuruyorsun aşkın sıcaklığıyla. bu aşkın devasalığı, kapsamı...

birgün pişmanlık duyar mıyım bilmiyorum? ama hiçbir yaşanmışlığı ruhumdan tecrid edemiyorum. onlarla bütünüm. ve onun doyumsuzluğu benim aşka doyumsuzluğum gibi.

çektiğim acının sefasını sürüyor ruhum bugün. yaşamı tanıyarak...

d..f..

- 'de ki' tanrı herkesin öz sevgilisi -
- teşekkürlerimi bırakıyorum es es ;)

6 Kasım 2009 Cuma

kendi kendine konuşmak








kendi kendimize konuşuyoruzdur mutlaka. ben en çok şahsi günlük işlerimi yaparken konuşurum kendimle. öyle dalarım ki bazen konuşmaya yaptığım işi bile unuturum. bazen oturup rahat rahat konuşmaya devam ederim.

son zamanlarda kendimle değil, başka biriyle konuşmaya başladım. öyle derin konuşmalara girdim ki onunla verdiği cevapların da bana ait olduğunu unuttum. ama o kadar emindim ki o cevapları vereceğine, bu yüzden hiç kendi kendime konuşur gibi hissetmedim. sonra gün geldi, onunla gerçekten konuşma vaktim çattı. ama konuşacaklarım o kadar çokmuş ki meğer sabaha kadar uyumayıp neredeyse konuşmaya devam ettim. en son artık uyu, sonra devam ederiz diyerek daldığım rüyada beni kendimle bıraktı.

evet, bugün kaldığımız yerden devam edeceğimiz gün. buna tanışmak değil de kendimle karşılaşmak diyorum. ama insan kendiyle karşılaşmaktan bu kadar mı heyecan duyar?

d..f..
- geç kalacaksın gene, acele et-


1 Kasım 2009 Pazar

giden kadar büyüdüğünde yalnızlığın, dönersin...


camlar ne kadar da kirlenmiş. orada, arkalarda bir yerde güneş var. uzun saçaklarıyla, eteklerine mevsimler doldurmuş. sürekli konuşan bir adamı dinliyorum. yalnızlığı çok geveze, çok bitimsiz gibi duruyor anlattıkları.
dün gece tam uyumuştum ki bir yüz gördüm sırtı dönük. sol tarafa döndüm kalbim ezilsin diye ağırlığımda. ve şunları yazdım duvara benim harflerimle: "öyle derin unuttum ki seni, isminin harfleri silindi alfabemden."
sonra yüzümü sana döndüm. yalnızlığını okuduğum yüzünde başka sözler not aldım avucuma. beni de anlatan sözlerdi. gidenin yeri, yalnızlığı büyüterek dolar. bir deliktir o gidiş. vakumlu odaya açılan kapkara bir delik... içeri hava girdikçe aşkın nefessizliği boğulur. karşılaşma anında delik genişler ve büyür. göğü görürsün. sonra içinden çıkıp kendini terkedersin. ama o deliği bir koza gibi taşırsın sırtında. bir gün yalnızlığın giden kadar büyür. o zaman kendine geri dönersin. gidecek başka yalnızlık kalmamıştır.
bu adam bu şarkıyla bana neler yapıyor böyle.
d..f..
-ve sen daha ne kadar büyüteceksin yalnızlığını?-

pelin batu ve kabak dolması varyasyonları





















aslında buraya magazin tarzı şeyler almak niyetinde değilim ama sadece ve sadece bu sözlük entry sini girmekiçin şeyettim efendim. ülkemizin aydın/entelektüel 'varyasyon'larından -onun deyimiyle- biri. aşağıdaki entry e o kadar güldüm ki, daha fazlsı mümkün değildi, elimden gelen buydu, sizin elinizden daha fazlası gelirse lütfen sakınmayın :))

pelin batu başlığı, 413. entry

derya baykal'a çıkmıştı bir kere. kadınlar orada bir şeyler üretmeye çalışırken bu kızımız "hıım ben pek sevmem bunu" dedi durdu programda. her lafa muhalefet olmak için çabalamıştı. ancak şu diyaloğu asla unutamam.

derya baykal: evet pelinciğim kitabında neyi anlatıyorsun, söyler misin?
-kelimesi kelimesine aynı değil ancak aynı bu şekilde ilişkisiz kasıntı sözcükler yanyana.
pelin batu: ııı evet, şimdii bu kitapta rüzgarın çeşitliliğinin öznelliğimdeki varyasyonlarını anlatıyorum. çıkış noktam ise çıkışsızlığımın verdiği ııı zevk ve acının yarattığı ironinin beynimde estirdiği hayat tınısı olan ııı rüzgarlar ııı.
derya baykal: hııııım. eveeet şimdi kabak dolmasına ne koyuyorduk cemal usta?

vallahi ben de pelin batu ya uğramadan geçemeyeceğim. bu kadın popüler kültürün en dişi mantarlarından biri. hangi akla hizmet bir entelektüel aydın dayatmasına giriyorlar anlamış değilim. murat bardakçı bey! bu hatunun yanınıza ne işi var allaseniz, ben şahsen onu o tarih programında gördükçe izleyici reytingini artıracak dişi bir tv çekici olarak algılıyorum. bu ülkede onca değerli entelektüel kadın varken pelin batu nun 'ıııııı'layan kültürünü ancak ahmet hakanlara yutturursunuz. ah medya vah medya...

programı izleyenler bilir, varyasyon tipik bir pelin batu kelimesidir. ezberlenip bol bol cümle içinde kullanılarak günlük dilde aydıngeçinir bir hava katmak içüüün sıkça kullanılır tarafından.
d..f..

31 Ekim 2009 Cumartesi

bir film, bir öykü, bir şair...




geçen gece izledim bu filmi. kanalı hatırlamıyorum, öylesine bakarken bir anda filmin içine girmişim. konu sylvia plath isimli bir şair kadının hayatını konu alıyor. fazlaca depresif ve içsel ama insanın içini sağan bir gerçekliği var. şair sylvia gibi gıwen paltrov un oyunculuğuyla ilgili bişiyler de yazasım geldi. nasıl tarif edilir bilmiyorum ama bu kadının birçok filşmini izleyen biri olarak; yüzünde tuhaf bir duruluk, durgunluk, sylvia nın depresifliğini en iyi yansıtacak tüm yüz harcının malzemesine sahip bir oyuncu film adına. oyuncunun yahudi olduğu ve coldplay kurucu ve solistinin de eşi olduğunu duyunca biraz şaşırdım.
sylvia nın ismini intihar eden şairler arasında duymuştum. film hikayesiyle garip bir de empati içine giriyor insan. güzeldi velhasıl. en güzeli de görsel bir 'ruh hali' ziyafeti vardı oyuncunun yüzünde. şairin bir şiirinden alıntılama yapayım.
Ölmek
Bir sanattır,
diğer her şey gibi.
Üstüme yoktur bu konuda.

Bir hücrede ölebilmek yeterince kolaydır.
Orada ölebilmek ve kalabilmek yeterince kolay.
O teatral.

Geri dönüş gün ortasında
Aynı yere, aynı yüze, aynı kaba
Eğlenen haykırışa:
”Bir mucize! ”
Beni bitiren budur işte.
Bir fiyatı vardır oysa
Yara izlerimi görmenin, bir fiyatı
Tıkır tıkır çalışan
Yüreğimi işitmenin-

Ve bir fiyatı vardır, yüksek bir fiyatı
Bir sözcüğün, bir dokunuşun,
Ya da bir parça kanın,
Ya da bir parça saçımın ya da giysimin.

Eriyip, bir feryada yapışıyorum.
Dönüyorum ve yanıyorum.
Sanmayın ki yüksek kaygılarınızı küçümsüyorum.

Kül, kül
Savurup karıştırdığınız
Ettir, kemiktir, başka şey yok orada -

sylvia plath - lazer hanım şiirinden...

29 Ekim 2009 Perşembe

yaşam çok mavi sensiz

en çok uzaktan gelen sesini seviyorum.
sen bilmezsin
uzaktan hiç umut sesini dumadın.
hep aynı ifadeye takılıp
bir yüzle upuzun konuşmadın.
bir çan sesi
bir enlem boylam hikayesi...
zor.
ama kimin umrunda.
tanrı birimizi birimizden çalıp
iki ayrı adalara dayatmış.
sözü hep soyutla ırgalamam
kaşının kışını sevdiğim
içimde kimsesizle sarıp saklamam için.
beni duyma isterim, hiç bilme.
ama dünya ne küçük
aşklarımız birgün karşılaşır bir yerde.
çıplak ayakla yürürken mısraların toprakta
çarpışır belki seni arayan sözümle.
ah tanrım!
duyuyor musun?
bacadan fırtına sesi geliyor.
bak, hayat hep böyle seninle konuşur gibi
günler içinde bitiyor bir bir.
beni hiç bilme isterim.
mısralarımı duyma.
senin gibi eriyeyim bir kaşif çıkmazında.
ama ne mümkün.
sana gelmek isterken
durmadan kaçışımdan utanıyorum.
anlayacaksın diye bildiğin halde
sürekli kanat çırpıyorum.
utanıyorum,
yaşam çok mavi sensiz
anlayacaklar...
d..f..

- bir kaçışın masum hikayesi... -

eksen değiştirmek için evrilmek


tüm savaşlardan geçmişlik... biliyorsun. dünya iki kişilik çoğu zaman. ne zaman seni bir yere çekiştirmek istesem orada başka kimse olmuyor. eksen demiştim. insanın eksenleri... kendi eksenim nasıl da kaba geliyor, yontulmamış hala. oraya geliyorum, dünyanın ince beline doğru. kendi eksenimde bir sen bulamadığım için mi bunlar diye sorguladım. tüm cevaplarında isminden bir harf var ama kendi sığamamazlığım en fazla. daha sabah düşündüm bunları. insan bazen evrene sığamazken bir kucakta/koyunda evrenleşiyor.

öyle bir aşka sarılıp yaşamı ona harcamak kadar kör değil ruh. en çok istediği bir aşkın çılgınlığına sarılıp dünya göğüne sere serpe yayılmak. insana kotarılmak gökten yağarak. bunu bana kısacık sözün öğretti. aşk insanın kendi ekseni değil.

yazmaya gücüm yetmiyor bazen. öyle sevinçle koşanların acı dalgası yayarak; ağrısı dinmeyenlerin göğüs kafeslerini yara yara... gördükçe, kuyuya emanet ettiğimiz sesi anımsıyorum. umuda ihanet etmeyelim. söz savaş gibi, kan gibi bazen... ruhunun lirik, estetik ve dokunurken acıtmayan dilinden özür diliyorum. severken çok öldürdüm, tanrıdan evrilmiş olmayı diliyorum.
d..f..
- söz uyurken ne masumdur, ne kadar çok senli benli -



25 Ekim 2009 Pazar

saatleri ileri alarak geri kalmışlığımızı görmeyelim


saatlere sıkıştırıp, ileri geri aldık birşeyleri. bir günü mesela, içinde korkmuş, sinmiş bekleyişler olan; kalem tutar gibi sıkı sıkı... ama dökmeden hiçbir harfe, hiçbir kelimeye yüklemeden, bekletmeye devam ettik o bekleyişi. saatler ileri-geri oynadığında hesap ettik, ne kadar eksildiğimizi ve neler artırdığımızı. sahi, bu gece bir saat fazla mı beklemiş olacağım diğerlerinden? beklerim... ucu yok beklemenin, sisli puslu bir yer burası, zamanın içinde kokan gözlerin...


haberin yok dalgalardan. çocukluğum dalga görmedi hiç ama şimdi dalgalar içinde geçmiş gibi hissediyorum. kara'ya vurmuş zamanım, bakışlarının rengine.


tüm sözlerimi yitirdim. bugüne kadar biriktirdiğim tüm cümlelerimi. bir arkadaşım dedi ki; onları tekrar yazmaya uğraşma. düşündüm, sen onlarda yoktun, ben de... kimindi o sözler bilmiyorum, hatırlamıyorum bile neler olduğunu. hep yeni sözler büyütmek için yaşadım. yeni zamanlar biriktirmek için yeni olana. sen, tüm zamanlardan daha eskisin. bizi kaç kez yaşamışsın kimbilir... buradayım, senin yaşayıp üzerini örttüğün toprağın altında. bir saat fazla beklemek tohumu çatlatmak için; hiç uzun değil asır gözlerinin altında.


beklemek nasıl derin bir amaç, herşeyimi kapsayan. karanlık, uzun, kimse-siz... bana gücenme, sözlerim yeni düşüyor daha ana rahmine. duyduğunda ben gitmiş, sen baki olacaksın. sözlerim seninle baki olacak. içlerinde ileri geri sıkışmış binlerce an'la beraber...


d..f..


-zaman an an işgal eden, işgal edip kendimize yenilenen...-

23 Ekim 2009 Cuma

çocuk ve dağ


biliyor musun suskun dağ?

orada bataklığa saplanmış bir kuyu

kızıl sularını saklıyor bizden.

patlayacak gibi bakıyorsun bazen

ama yüksekliğin suskun.

tanrı güvenmek için var en çok.

bu yüzden insan güvenmiyor insana

çünkü insan tanrı değil

ama eline silah alınca

yaşından çok büyüyor içindeki yaratım.


kırgın bir gece geçti demin.

söz savaş gibiydi, kin gibi..

bir örtüyü çekip üzerime

kuyudan gelen sesleri duymak istemedim.


çok kırdın beni çocuk!

senin için rüyalarımda barışlar büyütmüştüm.

esmer coğrafyana beyaz ellerimle

hayaller uçurmuştum.


d..f..


-bu da geçecek elbet, hiç kan kalmadığında barışı alyuvar yapacağız belki de-

21 Ekim 2009 Çarşamba

'ah ulan rıza'

arkadaşlar, pc'im çöktü.
içinde yazılarım, fotoğraflarım ve 5 bini aşkın müzik arşivimin olduğu bir depoyu kaybettim. onun acısını henüz çok taze. taziyeleri kabul ediyorum :) hiçbirşeyi kurtaramadım, allah düşmanıma vermesin :p güldüğüme bakmayın içim kan ağlıyor :)

yazamadım, yorumlarınızı kadetemedim, bu sebeptendi...

öyle işte...

17 Ekim 2009 Cumartesi

günlerin kuşu, cumartesi...





hımm... bu cumartesinin güneşini çalmış kıskanç bulutlar. hava kapalı ve karamsar ama hiç umrumda değil, bu kez sonuna gideceğim günün. artık güneş erkenden bırakıp kaçıyor bizi, gene bir kış tembelliği düşüyor üzerine. geçen haftasonu beyoğluna gitmeye niyetlenmiştim. liseden bir arkadaşımı arayıp görüşelim dedim, taksime doğru giderken balatta bir trafiğe tutulduk ki sormayın - sanki bi soran var da, kendi kendine konuş dur- sonra orada keşfettiğim 'nev kafe' isimli bir teraslı kafeye gittik. türk kahvesini çok güzel. şarkıları güzel. ne diyordum ben yahu :) o arkadaş evli, bir oğlu var. eskilerden yenilerden birşeyler konuştuk. sanırım insan otuzlu yaşların başındaykın sürekli bu geçen zaman ve gelişmelere takılıyor. o evlendi, bu evlendi, şunun şusu oldu bunun busu öldü. zaman sonra hepimizin anne babası göçmüş, doğurucuklurı çocuklurı doğurmuş ve sıra onların hayatta yakaladıkları başarıları sıralamaya ve sahip oldukları evi barkı tomofili anlatmaya gelecek. işte ben o zamanda hala burada 'zaman ne çabuk geçiyo, herkes nasıl değişiyo' falan gibi cümleler kuruyor olmam yani en azından başka cümleler kurmayı da öğrenmiş olurum :) misal: bugün bir armut yedim, güzeldi.

bugün robe için mısır çarşısına gidip çemen ve türk kahvesi alacağım mehmet efendiden. sonra tabana kuvvet efendim :)

oldu, görüşürüz gene bana şimdilik müsade

d..f..

- öpüyorum cumartesilerinden; sıcak, buzlu limonata... gözleri güz gülenim... -

15 Ekim 2009 Perşembe

saklama kabı, saklama kabı





















çok mu yazıyorum onu ne! ama beni çok şaşırtan başka şeyler olmuyor hayatımın içinde bu kadar...

baktım evi bir koku sardı, biraz sonra gel kestane yiyelim dedi kapıdan. ana! kestane haşlamış :) gittim ki çaydanlığın altına kestaneleri doldurup haşlamış, sanki onca tava tencere vs dururken... sonra düşündüm, bunda yadırganacak bir şey yok. çünkü o çok sevdiği patates haşlamasını her gün bir öğün yer ve patatesi haşlamak için de en büyük boy cezveyi kullanır. yoğurt kutusu biriktirme hastalığına yakalanan anne semptomlarını da çoktan aştım. bu sonraki, çok sonraki bir aşama. çünkü yoğurtlardan sonra malumunuz dondurma kutuları çıktı, daha sağlam ve güzel yoğurt kutularından. ben de seviyorum onları, annemden fırsat buldukça biriktiriyordum bu yaz. ama annemin kavanoz, yoğurt vs biriktirdiği gereksiz kaplardan benim çok gerekli kaplarıma yer kalmayınca bir tercihte bulunmak zorunda kaldım. mutfağın ana kraliçesi hala o :) ben de dondurma kaplarının üzerindeki güzel resimlerle onu kandırıp yoğurt kaplarının dondurma kaplarından çok daha kullanışlı ve şık durduğuna inandırmaya çalıştım. hatta bir ara reklamcı yanımı kullanıp kapların dondurma saklamak için yapıldığından içine konan yiyecekleri soğukta muhafaza edebileceği yalanına kadar gitti aklım. sonra düşündüm ki annem tüm buzdolabını bu kaplarla doldurabilir :o suyu dondurma kaplarında içmek istemem. nihayetinde annem bana inandı ve benim yoğurt kaplarımı da saklamaya karar verdi :S yani yoğurt kapları gene kaldı :( ben de yoğurt kaplarını karalama kampanyasına girişip içinde beklettiği yiyecekleri çürüttüğünü söyledim. ama annem o kadar inatçı çıktı ki, yiyeceğin bozulmadığını ispatlamak için onu karşımızda yedi :o annem çok daha iyi bir reklamcı, çünkü kendi yalanına inanıyor ve onu ölümüne savunuyor :))

bu kap mevzusuna bakıp sakın evimizde saklama kapları olmadığını düşünmeyin. o kapların dokuz doğuranından bile var :) en büyüğüne 40 kiloluk diyarbakır karpuzu dilimleyip sığdırabiliyorken en küçüğüne de gıdalardan ayıkladığınız bakterileri yakalayıp hapsedebiliyorsunuz :p var yani var, saklama kaplarının her boyundan var. ama biz daha, daha dahaa fazlasını istiyoruz. her bulduğumuz zıkkımı bi saklama ihtiyacına giriştiğimizden mutfak kaplarla dolu. ayol meğer içimdeki o büyük sıkıntı, beynimi ve düşüncelerimi, ve dahi ruhumu daraltan yegane şey bu saklama kaplarıymış. saklama kapları kafamın içine saklanmışlar ve bende derin izler bırakmışlar. sizinle paylaşınca bi an öyle bir rahatladım ki, sanki tüm saklama kaplarında sakladığımız o korkunç sırlarımız kapaklarını açtı ve her şey ortaya döküldü. saklama kabı ismini de çokça kullanıp anlamını yitirmesine çalışıyorum, saklama kabı, saklama kabı, saklama kabı, saklaamaaaaa kaabııııı ... vallahi oluyor ha :)

reklamlar hakkında birşeyler yazmak istiyorum ama klavyem yoruldu. -mola-

d..f..

-saklama kabını cümle içinde kullanalım, saklama kabını daha iyi anlamak için onunla empati kuralım:

- sizin hiç saklama kabınız oldu mu? bizim bir kez oldu annem çıldırdı.
- sen gidersen dışarda kalır bu kent, tüm saklama kapları peşinden gelir
- ben bugün yolda saklama kabı gördüm, bizim saklama kabımız var hem de istemeyeceğiniz kadar, babam bana saklama kabı aldı hala ondan kurtulamıyorum, sakla/ma kabı gelir zamanı, saklama kabında kap saklayanlardan mısınız? -

14 Ekim 2009 Çarşamba

üç boylam bir enlem




























ıssız ada demiştim yalnızlığıma, seçkin diye büyütmüştüm onu gözümde. peh! herkesin yalnızlığı kadarmış yalnızlığım, bu yuvarlak kürenin içinde kimse daha çok yer kaplamıyor bir diğerinden. ıssız ada'mı kendine çekip ehlileştiren cümleleri özümsedikten sonra sıradan bir yalnızlık örmeye başladım kendime. bu aslında kendini ören bir şeydi, beni de içine sükunetle alarak.

üç boylam bir enlemi düşündüm bugün. akıntıya kapılan insan ruhunu. doğu...


doğu... zaman doğuda başlıyor, batıda bitiyor gibi. coğrafi değerlerin zamanı anlamlandırması, şekillendirmesi gibi, yönler de yaşayan toplumlara şekil veriyor, kader çiziyor sanki. üç enlem bir boylamı düşündüm bugün, zamanı ve mesafeleri..

bu sümüklü halimle çizdiğim haritada daha çok döneceğim kendi etrafımda ama bir gün dünya ekseninde dönmeyi öğreneceğim.

d..f..

-koordinatlar yerkürenin sen yüzü-

12 Ekim 2009 Pazartesi

'yüreğine sağlık' güzellemesi...


sevgili sarya son yazdığım şiiri beğenmiş ama bunu 'yüreğine sağlık' cümlesiyle dile getirmek istememiş. geçen bir arkadaş 'yüreğine sağlık' güzellemesi yapmıştı yorumda ama yayınlamadım anlayışına sığınarak. neyin anlayışına anlatayım efendim...

yürek sağlığı bir kere şair kısmına gelmez. onlar sağlıksız, kanamalı ve huzursuz bir yürekle birlikte yaşamalı. sancının meyvesi şiirdir. sağlık istemezler yani, kalpte hissedilen, düşüncene yansıyan, çağrışımlara yol açan, yakaladığın her ne anlam ise onu sana armağan ederler.

şimdi şiir nasıl okunur, nasıl yazılır küstahlığına girmeyeceğim ama ben bir şiir okuduğumda düz cümlelerle anladığımı, hissettiğimi, çağrışımlarını ifade edemiyorum. o kalıba girerek konuşuyorum. yani şiirin konuşma ve ifade lisanı şiir yine. anlama eşiğimizi yansıtma ve kayıt altında tutma gibi bir derdimiz, zorunluluğumuz yok. şairlerin birçoğunda birbirlerine şiirlerinde yer verdiklerini görmüşsünüzdür. çünkü bu bir frekans.

yorumda okuduğum cümleyi ben de bir yerde okumuş gibiyim ama hatırlayamadım. sadece şiirin varlığına ve bitimsizliğine dair bir kaç cümle kurmak isterim. insan ruhu var oldukça şiir var olacak. madde var oldukça şiirin yıldızı hep parlak kalacak. somutu dengede tutacak ve besleyecek en değerli ses şiirdir.

ve şiir hiçbir zaman tüm anlamını açmaz okura. hatta şairine de açmaz. ruh varlıkla karşılaştıkça zaman içinde tanrı esintisi şiirini anlar ve belki yorumlar. şiir her zaman yarına yeni anlamlar taşır, kendi gizini korur.

bu noktada bir şiire yapılacak en sade yorum: 'tanrıya inanıyorum' dur.

d..f..

- yüreğimize sağlıkları gömelim lütfen :) -

11 Ekim 2009 Pazar

edilgen eylemlere bulaştım


adresim soyuldu
bağım kurudu yakınla.
kurula yüzümün bataklığını,
kurumuş elinle.
bir ölüm bulaştır yüzüme,
bir düğüm
düğünle bağlanmış
çözümsüzlüğe.

adresim soyuldu
sana taşındım.
edilgen eylemlere bulaştım
beni uyuma.
biçimsiz kanadım suya
etim çamur döküldü
edilgen akışa karıştım
beni susama.

adresim soyuldu
kurgular çalınmış yüzümde.
kanat sesim azarlanmış.
çoğalmaya yetmemiş kalp atışım
beni ört kış yaklaşıyor.
geçsin mevsimden bir güz daha.
var olamıyorum
beni okuma.

adresim çalınmış
yok yerinde kabuğum.
dirseklerim batıyor
annemin ölgün yüzüne
ve sen hep gidiyorsun.
çıplaklığımı düşünme
seni aramaktan çok
bulmak yoruyor beni
istemediğim yerde.

tanrının sözü var.
O'na baş kaldırdığımda
acımı tanıdı.
başımı okşayıp senin gözlerinle
senindir dedi.
ama bana dönmeyi unutma.

d..f..

-O'ndan hiç gitmedim ki! -

10 Ekim 2009 Cumartesi

Güneşli bir cumartesi günü


güneşli bir istanbul günü... bu cümleyi bilirsiniz, hoş programları sunanlar bu cümleyle içimizi ısıtarak başlarlar konuşmaya, sohbete... geceden kalma bir uykusuzluğum var, uykuya rağmen. güzel bir kahvaltı yaparak başladım güne. güneş hakikaten çok güzel, şehrin bu mahmur ve dalgın halini seviyorum. cumartesi günleri yürüyüş, şehir turu günlerimdir. "şöyle bir" deniz havası, "şöyle bir" insan yüzü görmeye heveslendiğim gündür ve içinde daha birçok "şöyle bir"ler bulunur. varsa çok konuşmuyun, suskun, izlemeyi seven bir arkadaşım yarenliği de hoştur. şimdi ben, kelimelerle bir uzaklaşma yürüyüşüne çıktım bile. bazen incitmemek için gidersin.

"gitmek" sözcüğünün içini farklı şeylerle doldurdum. başını alıp gitmek, gitmek değildir kalbin orada kalmışsa. ya da düşüncelerin sürekli oraya akıyorsa. zihinsel ve kalbi olarak tutsak kaldığın bir yerden bedenini kaçırıp "gittim" demek ruhunuzu yok saymaktır. asıl gitmek zihinsel göçle olur. bu cümlelerden sonra...

şimdi başımı alıp gitsem şehrin "kuytu" köşelerine ancak bedenime bir yorgunluk bağışlayacağım. ama buna rağmen gitmek istiyorum, öyle ya! umut ediyorum, giderken bir unutkanlığa kapılırırm diye. en çok birini kırdığımda kelimelere küsüyorum. ve dürüst olmamak gibi bir kaygıyı taşımaktan bu zamanlan çok yoruluyorum.

sanırım benim biraz daha sözsüz, kelimesiz ve ses'siz bir dinginliğe ihtiyacım var.
güneşli bir cumartesi günü, şehir beni yadırgıyor. evde uyumalıyım.
iyi geceler...

7 Ekim 2009 Çarşamba

duymadım ismini söylerken

sökülüyorum.
bir yaz geçti başımdan
çırıl çıplaktı göğüs kafesi.
gözlerim hiç günahsız...
girilmemiş kapının
yorgunluğu vardı,
bekareti bir aşkın...
-aşk mı dedim?
hiç duymadım söylerken-

usulca çıktı.
ölü olduğunu düşündüm
ölü doğurduğumu onu ruhumdan.
yerine içi boş sözcükler koydum
anlamasın diye söküldüğümü
karın boşluğundan.

ey kadim ses
söküldüm bitti.
mevsimler taşımıyorum içimde.
kaşlarını çalıp yüzünün kışından
sarıyorum üşüyen gözlerime.

ismin herşeyin içindeydi.
ne söylesem anlamı genişlerdi.
söküldüm bitti yalnızlığım kalabalıkta.
o ıssız ada
suyunu kaybetti
çölünün rüzgarında.
ruhuna demirlemiş gibiyim.

şimdi yeni bir yalnızlığa örülüyorum.

d..f..

- sıcak geçen bir kış söyle? eylülünü bana ver -

6 Ekim 2009 Salı

ben de özledim, ben de ben de...


öyle bir duruş işte. rüzgar vursa yüzüne şiir olur, yağmur değse şiir olur, söz değse ruh olur, yaşam olur, insan olur, doğurur içinden bir deli mayın, patlayıp patlayıp derin bir kuyuya dönüşür.




ogün şanlısoy - ben de özledim

bu ferdi tayfur şarkısının rock yorumu beni dört köşe eyledi. 'özledim' derken hissettiriyor. vallahi ben de özledim be! ama ne önemi var, dünya özlemle dönüyor yarına kavuşmak için. öyle bir özleyiş ki kavuşmak hiç yok içinde. umut olmayınca acısı da bir garip oluyor bu özlemin. yüzyıllar önce yaşamış ve çok uzaklardan el sallıyor gibi. özlemek güzel, hele de bir şarkıyla bağıra bağıra...


ama bu şarkıdan önce kurban'dan 'lambaya püf de' ve 'sarı çizmeli mehmet ağa' parçalarını şiddetle tavsiye ediyorum. bir cover merakıdır gidiyor, corn ile döneceğim...


5 Ekim 2009 Pazartesi

çocukluğum büyümüş...




sanırım 8-9 yaşlarındaydım. annemle ben köyümüzdeki evde yalnız yaşıyorduk iki seneliğine. en yakın komşularımızdan biriydi onlar. bir evde ortalama 8 kişi yaşıyorlardı. fatma ablanın karnı hep şişikti, onu hiç normal hatırlamıyorum çünkü o dönem onun en doğurgan vaktiydi. 6 çocuğu vardı ve hala hamileydi. çocukları ise boyları birbirine bir iki parmak uzunluğunda fark atan bir sevişme grafiğinin ta kendisiydi. yüzlerine baktığında hangisinin hangi mevsimde ana rahmine düştüğünü anlardın sanki. incecikti hepsi ve kafaları vücutlarından hep büyüktü. en iyi hatırladığım ise, tüm çocukların en büyükleri hariç burnunun o yemyeşil sümükten akarak dudak hizasına kadar indiği ve on saniyede bir 'snıff' sesiyle yukarı çıkıp üç saniye sonra tekrar aynı hizaya inen o akışkan lanet sıvı ki köyde yerinde akar en çok, kıyılarda köşelerde akar... bir de çocukların beyaz üzerine kalın kahverengi uzun direkli pijamaları ki en büyüğünün pijaması hep kısa olurdu. nigar, mustafa, hasan, hüseyin, nagehan.. diğerlerinin ismini hatırlayamadım.

köy yerinde de tuhaf bir hiyerarşi olurdu. benim babam almanyada işçi idi ve biz onlara göre zengindik. istanbula gelip dönen biri bir ay bile kalmış olsa hemen farklı algılanırdı. o, onlar için artık değişmiş, çıktığı kabuğu beğenmeyen bir elit olmuş gibiydi. istanbuldan dönmüştüm ve nigar bana demişti ki. 'sandım ki bir daha benimle konuşmayacaksın' :) buna çok şaşırmıştım, aslında bir taraftan da salakça bir gurur duymadım değil, nedenini bilmiyorum belki onun beni kendinden üstün görmesi egoma iyi gelmişti. henüz 9 yaşındaydım o ise belki 8... konuştum elbette çünkü başka kimse yoktu arkadaşlık edecek :) nigar iki yıl boyunca hep en iyi arkadaşımdı. erkek kardeşi mustafa ise o köy çocuklarının o yabanil tavrıyla doluydu. kapı eşiğinde otururken merdivenin altından yüzünün yarısını gösterip hemen geri çeker, ve oradan 'snıff snıfff snııff' diye sesler gelirdi. seslenmeme rağmen duymamış gibi davranırdı. gözleri bir yumurta kadar iri ve çok güzeldi. yalnızlığımı onların o kalabalık ailesiyle doldururdum. ben hepsinin ablasıydım nigar ise sadece kardeşlerinin ablası birer parmak uzunluk farkıyla. fatma ablanın benden sonra iki çocuğu daha oldu :)

bu akşam kardeşleri nagehan ın düğünü vardı, ona gitmeyi çok istemiştim, o kardeşleri tekrar görmeyi, fatma ablayı kucaklamayı... gittim :) büyümüşlerdi, mustafa çok güzel bir çocuk olmuş. kardeşi inşaat mühendisliği okumuş. dedim ki ona, 'ula mustafa ne sümüklü çocuktun şimdi ne yakışıklısın' utandı birazcık güldü ve annemi görünce de koşup elini öptü. ben defatma ablaya sarıldım iki kez. annem diyor ki köyde yaşayanlar hiç yaşlanmıyormuş. belki çocukluğumuz orada kaldığı için, herkesi aynı buluyoruz geride kalanlardan. bilmem, bir tuhaf oldum işte, bir yeşil... nigarla hala konuşuyorum bu arada :p güzeldi, güzel.

d..f..

- tanrım, oradan sana bağladım bir ara ve gülümsedim, heryerde değil sadece tüm zamanlardasın, tüm yüzlerde ve seslerde. o sümüklü çocuğu ne güzel çocuk eylemişsin :) -

2 Ekim 2009 Cuma

zaman öteler için...


bu gece tüm sevdiğim insanları ruhuma doldurup konuştum onlarla. onlara yaşamın tadını anlattım usulca, bana kattıkları için tanrıma dönüp ' seni seviyorum bu insanları bana taşıdıkça' dedim. biliyorum, memnundu, gülümsedi ruhuma.

'hiç özlemedim seni
özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni'

a. telli

canımı yakan tüm insanları, yanmış yerlerimle sevdim, inadına kin duygusunun. biliyorum, canımı yakmaya devam edecekler ama acısız ne anlamı var tüm varlığı sevmenin? öyle derin acılarım yok artık. 'suların hikayesi'ni öğrendiğimden yana özeniyorum sakin sakin akmaya. öğreniyorum da... bilseydik belki acıtmadan yaşamayı, bu kadar değerli olmazdı sevmek.

d..f..

- insan ateşten önce yandı, çok önce...-
gandi'nin doğum günüymüş 2 ekim. çok sevdiğim o sözünü eklemeden gitmeyeceğim:
'uğruna ölmek için yüzlerce dava bulabilirim ama uğruna öldürecek bir dava yoktur'

1 Ekim 2009 Perşembe

şiir yüzüm metruk

güne uyanıyor yüzüm
vakit ikindi
güneş güze doksan
sokak bir böceği taşımak istemez gibi
camlar yağmur izi
güne dolanıyor yüzüm
metruk çizgileri
yanılgı izdüşümlü.

sonra
ağrı vermeyen bir çıbana dönüşüyor gün
yüzüm uyanmaktan yılmış
yılmış, bataklık taşımaktan göğe.

kurut,
elmacık kemiklerim
batmasın zamanda içeri
kurut bataklığımı.

gün elinde acemiyim
uyanıklığım,
geceye kafiye olsun diye.

uyanıklığım gece,
güz ve biraz da sözlerin..
istisnasız tek çıkışlar arıyorum
uyanmayı bilmeyen yüzümden
yüzüne çıkmak için.

atlas'ın
uyanış tohumu
ruhuma saçılmış
varlık savaşı.

d..f..

- kör kuyumun gören gözü -

29 Eylül 2009 Salı

toprak ananın anasına benzemeyen kızları ve oğulları...


22.57... bu blogun nesi var, saatleri benim saatlerime uymuyor? neyse...
bursa da diyarbakırsporlu taraftarları, pekeke ile özdeşleştirilerek çirkin tavırlar sergiliyoruz. ne kadar da seviyoruz birilerini yakasından silkeleyip bizden ötelere atmayı. ne kadar da çok seviyoruz 'bizi kimse sevmiyor'ları... araplar arkamızdan vuruyor, ermeniler katletiyor, aleviler dinde ikilik çıkartıyor ve hep yalnız kalmaya itiyorlar bizi (!) biz bizi sevenlerle bizi sevmeyenleri birey olarak seçemiyoruz, sevenleri çekip alamıyoruz içimize. bir orman dolusu ağaçtan biri dalını orman dışına uzatsa ya da gölgesi yansısa dışarıya, hain ilan ediyoruz tüm ormanı ve yakıyoruz tüm ağaçları. ne kadar seviyoruz sevgisizliği yaymayı, yamyamlığı...

biz türk gençleri şöyle cesur şöyle vatanperver böyle de koruruz bir spor müsabakasında vatanımızın topraklarını: renkleri birbirinden söke söke ayırarak!

biz ne kadar da çok seviyoruz bu kara, sert kahverengi toprağı. orasıydı bizim vatanımız, kuru dağlar ve üzerinde binlerce yılın tarihi ve insan sesi/soluğu olmadan... toprağı sadece toprağın varlığını, öyle mi? toprağa varlık ruhunu veren insanını değil de kuru toprağınını sevip vatan diyoruz. üzerinde yaşayanları ise toptan hain ilan edip 'sevmeyen terketsin' diyoruz bizleri...

biz ne zaman öğreneceğiz 'gerçek vatan'ı sevmeyi? vatanı yani insan kalbini, insanın özyurdu ruhunu, dilini, sesini, ışığını, bakışını? biz ne zaman öğreneceğiz ten rengine, göz rengine bakmadan, sevdiği renkleri sorgulamadan insanları sevmeyi? ne zaman sevginin ne olduğunu öğreneceğiz?

biz ne zaman içinde bizim de olduğumuz toprağın içindeki kalbimizi sevmeyi öğreneceğiz.
işte o kadar içimizdeyiz birbirimizin...

d..f..
- saçlarım göğü tarasın ve dökülsün insanın yaratıldığı toprağa.
topraktan yaratıldık diye mi toprağa bu aşk? değil! toprak önce bizim için yaratılmıştı, biz bizim için... topraktan almadıysak merhametin sevginin özünü ki diken de gül de aynı yerden, ayrı otu da meyve de aynı yerden... sevginin eşit dağılımı tüm çocuklarına ey toprak ana! öğret oğullarına ve kızlarına kendi öz dilini, yoksa taştan mı oldurdun bazılarımızı?
la! -


27 Eylül 2009 Pazar

tatlı bir güne ritmini veren şarkı...


lalaaa lalalala lalaaa

güzelliğin şerefine alevli bir keman eşiliğinde dans et benimle
paniğe doğru dans et benimle kendimi güvenle toparlayana kadar
beni zeytinyağı gibi kaldır ve benim ev güvercinim ol
benimle aşkın sonuna dans et
benimle aşkın sonuna dans et
ah tanıklar gittiğinde güzelliğini göster bana
babylonda yaptıkları gibi dans ettiğini hissettir bana
limitlerini bildiğim kadar bena yavaşça gönder
benimle aşkın sonuna dans et
benimle aşkın sonuna dans et
evliliğe dans et benimle,dans et benimle
nazikçe dans et benimle ve uzun dans et
ikimiz de aşkımızın altındayız,ikimiz de üstündeyiz
benimle aşkın sonuna dans et
benimle aşkın sonuna dans et
dünyaya gelmeyi soran çocuklara dans et
perdelere doğru dans et benimle öpücüklerimiz eskisin
sığınak çadırı dik şimdi,tüm teh,yine de tüm ipler kesik olsun
benimle aşkın sonuna dans et
güzelliğin şerefine alevli bir keman eşiliğinde dans et benimle
paniğe doğru dans et benimle kendimi güvenle toparlayana kadar
benimle aşkın sonuna dans et
benimle aşkın sonuna dans et
benimle aşkın sonuna dans et

leonard cohen - dance me to the end of love

bu şarkı tatlı ve güzel pazar günümüzün olsun...

-la laaaa lalalalala la laaaa... danset benle bebekim :) -

penceremde düşündüklerim...


demin pencereye çıktım. her gece bir kaç kez ilerleyen saatlerde pencereye çıkar ve etrafa bakarken birşeyler düşünürüm. planlanmayan bu düşünce akışı zaman sonra tanrıya yönelir. çünkü orada gökte, caddenin şiddetli ışıklarına rağmen görmek istediğim tüm yıldızları görürüm. kimi beyaz bulu kümlerinin geceye has akışını izlerim ve evreni düşünürüm, dünyaı ve burada nasıl tüm varlığn içinde bir nokta gibi yaayalnız durduğumu... sonra 'allahım' derim. her düşündüğüm şeyi sen hep biliyorsun, benimle hep buradasın. ben hep yalnız olduğumu düşünmek için çıktığım bu gece yarısından seninle geri dönerim.

siyah beyaz bir kedinin ayak seslerini duyduğum, çoğunlukla rüzgarın saçlarımı üşüttüğü bu saatlerde kimleri neleri düşünmem ki...? daha demin ruhumu düşündüm. iki parlak yıldızın arasından geçen cılız uçak ışığına bakıp kaymakta olan bir yıldıza benzettim. sonra göğü tarayıp yanyana sönük duran üç yıldızımı buldum. aslında onlara bakmak için çıkıyorum sanki, bir iyi geceler dilemek için tüm evrene... oradalardı yine ve onları neden sevdiğimi düşündüm. neden yanyana üç sönük yıldız? ben tanrım ve ruhum, hepsi benim algımda benim içinde olduğumu düşündüğüm ama aslında onların benim içinde olduğu bir varlık karmaşası... sönük oluşu benim sadeliğimi yansıtıyor olmalı içimden.

cohen suzana anlatıyor, özür diliyor gibi. bu şarkı bana kedileri hatırlatıyor ve geceyi, yastığa başını koyduğunda düşündüklerini. birazdan yatacağım, saat 03:56...

..ve ben ruhumu özledim, tanrıma bunu anlatırken kendime gülümsedim. biliyorsun tanrım, ben böyleyim işte, hep tamamlanmayı bekleyen bir yanım kalacak senin için...

sevgimle kal tanrım ve ruhum sana emanet...

d..f..

- o kadar aynıyız ki ruhumla bazen kendimi özlediğimi düşünüyorum -

26 Eylül 2009 Cumartesi

şimdi, bu tarihten sonra, değişmiyor yeniler

**bu kızlar bizim eski dostlardan, fotoğrafta eskidiklerinden haberleri yok. feyzbokta yenilikleri paylaşan yeni arkadaşlarımdan amine gönderdi bu karikatürü. tırnak içinde şu yazıyordu ' eskiden fezbokun olduğu bu yerler boş arsaydı' ben de ekleyeyim sonuna, sonradan boş arsaları abazalar ve sanal yaşam arsızları talan etti :) haa, ben de onlardan biriyim.


belli bir yaştan sonra hayatına giren yeniler zaman geçse de yeni kalmaya devam ediyor. oysa hep eskileri yad eder, eski dostlukları yüceltiriz değil mi? meğer önemli olan kaç yıllık ya da kaç aylık olduğu değil... düşüncelerin, aynı dili duyduğun frekansın duyum aralığı, duyum eşiği. eski dostlarla bir lokomotifin peşine takılmış vagonlar gibi gideriz bir süre. çünkü bizi bir yerde tutan ve bizi birbirimize bağlayan mecburi birliktelikler vardır. yurttur, okuldur, sıradır, üst kattaki eski komşumuzdur vs... birlikte yaşama koşulları, aynı masayı, tabağı paylaştığın insanla saf bir bağlılık oluşur. 'bir somun ekmeği bölüşmek' deyimi şüphesiz samimi ve sevgi dolu bir kelimedir ama şartların gereği zorlandığın bir durumdur. oysa sonradan edindiğin 'yeni' dostluklar şartlardan çok düşünce ve frekans ilişkileridir ve daha çok heyecan verir. eski dostluklar genellikle eskiyi yad etmekle, üzerine birşey katamadığın o eskiye bir çeşit vefa duygusu ile bir araya gelme, tarihinle, mazinle iç içe olma duygun ve belki ihtiyacındır. zamanı hissetmek, lgılamak ihtiyacı belki. yeni arkadaşlıklar ile en yenileri konuşursunuz ve üzerine koyacağınız çok şey vardır çünkü bir yanınızla da o arkadaşlığa 'eskilik' sıfatı kazandırmak isteyerek onu düzenli ve devamlı bir sürece oturtmak istersiniz. işte bu eski ve yeninin kısır döngüsüdür.

güzel olan eskiyi yenilemek için çırpınmadan yenileri hayatına katabilmektir. tabii eskiler, nostaljilerimizi ve kendi tarihimizle ilgili sürecimizde bizimle devam etmelidirler. hep durmadan o eskilerin üzerine...

- hatırlıyor musun? lisede hep muzlu süt içer halley yerdin, hatırlıyor musun edebiyat hocasına çarptığın için tokat yemiştin, hatırlıyor musun okuldan kaçıp floryadaki yazlığa gidip uyuyup kalmıştık...

herşeyi hatırlıyorum, evet...

pekii, feyzbokta varlığını farkettirmek için binlerce abuk subuk grup kuranlara dahil olmaya ne dersin? nasıl? bir grup ismi önereyim? "kokmayan o..ruklar, devrimci müslümanlar grubu, ilgi alanı kadınlar olan abazalar grubu, yedinci cücesini kaybetmiş pamuk pirenses ve yedi cüceler grubu, hadi ordan be grubu, ağzını burnunu düzlerim grurbu, kapının önüne bi çıksana grubu, amineyi kimse tanımıyor grubu, figenin dişinde haşlanmış mısır kaldı grubu...' gibi...

feyzbok üyeliğimi tam iptal ettirirken okuldan birini gördüm, nişanlanmış, öylece şaşırdım kaldım febzbokta :) şimdi bi grup kurmak istiyorum eski ve yenileri bi arada tutacak:

'evlenip çoluk çocuğa karışmış eski sevgililer grubu'

d..f..

-bu grupta eski sevgilinize rastlayacağınıza emin olabilirsiniz çünkü feyzbok un başka bir amacı yok. şuan sol kulağım fena halde yanıyor ve kızarıyor, hayırdır inşallah :) -

23 Eylül 2009 Çarşamba

evet!

her güne bayram gibi düşen deliliğin izmaritleri gibiydim de... bitti, şimdi günlük sıradan bayramlarımıza bakalım. arkadaşlarımla buluştum bugün ve belki de hiç acı çekmemiş olduğumu farkettim. kuzum nilüfer anlatırken şimdi gülüyor olabilmesinin bir de güzelliği vardı elbette. o bir hayat ağacı gibi, bir dalından tutuyor bir elim. bazen kendi başına ne düşündüğünü bilmiyorsun, belki beceremiyorsun. velhasıl...

benim için zor bir karar aldım. gururum ve kırılmışlığım çok önemsiz herkesler için. bunu bilmeyecekler bile. ve ben de bunun için duygusal ya da öfke ile davranmayacağım. hükümetler geçicidir. -hadi teselli et kendini- felsefe okuyacağım. nilgün hanım da yeniden üniversiteli olmuşsa ben de elime bir beslenme çantası almalıyım belki yeniden :)

sadece ve sadece düşünce gücümün disiplini ve alt yapısı için, bilmek için...

d..f..

-hadi bakalım sümüklü böcek, yolun açık olsun göya-
--bu da beni bi türlü beğenemiyo--

22 Eylül 2009 Salı

kuyu ve sığamamazlık


herşeye veda edesim var bu gece. canım kederlenmek istiyor, sığamamazlıktan kuyularıma sığınıyorum.

k u y u i ç i m d e b ü y ü
k
ö
r
k
u
y
u
sadece beni gör.

dönmek istiyorum, annemin rahmine. yeniden su olmak istiyorum. doğup yağamadım, doğmadan yağabilirim belki.

'kün fe yekün' dedin, yağdır beni tanrım. -amin-

ruhumdan koptum demin, şimdi uykunun rahminde tanrıdan bir işaret bekleyeceğim.

d..f..

-bir sümüklü böceğin yol haritası yağmurla silinir ancak-

21 Eylül 2009 Pazartesi

ses


yağmurun kokusu bir ses getirdi. bıraktı, bir dağ esintisiyle gözlerime. nasıl başlıyordu ilk hecesi soğuğun? ağzımdan çıkan kelimeler buharlaşıyor havada. yağmurun göğüne karışıyor. hiç bir insan sesi değil bu, zamanın ayakları birbirine dolanmış, düşüyor önüme çocukluğum. her sözcük insan nefesinden çıkıyor ve dönüşüyor zamana.

yağmurun kokusu bir ses getirdi. bir anın nakaratıdır bu, zaman zaman çalar ruhumda. kimi yaşadığım birşey gibi bakar, kimi yaşanmayı bekler aşina bir an gibi.

gözlerimi hiç görmedin, ama görmüş gibi bakıyorsun dünyaya.
yağmurun kokusu bir ses getirdi. yaşamamı çok istediği bir sesti bu, zamanın.
tanrım, bana sesin sahibini çağır, ona gözlerimi göstereceğim.

d..f..

-anjelika akbar, gün batımı ile gece saat 04:32... ...sesi göz kapaklarıma doldurup uyuyacağım-

20 Eylül 2009 Pazar

.a.r.a..a.r.a... güler/iz...

bu adama iyi bakın!
ara güler'im, ara ara güle:)rim
'bana sanatçı diyecekler diye ödüm kopuyor' diyen adam. türk değil, önemli, çünkü bu ülkeye ve istanbul a çok değerli tarihi hizmetleri var.
fotoğrafcılığı habercilik gözüyle ve arşivcilik anlayışıyla yapmış, yapıyor yani sanatçı değilim, gazeteciyim demek istiyor. ama...
çektiği fotoğraflara baktığınızda yaşamın en sanat anını büyük bir iştiyakla yakalayıp merak aşkına hapsettiğini görüyoruz. sanatçı aslen ben sanatçı değilim diyendir.
sahi biz kimlere sanatçı diyorduk?
bu kavramı deşmek istiyorum. bu vesileyle bu adamın dobra ifadelerine ve ne istediğini çok iyi bilen açısına hayranım. benim ona sanatçı demem birşeyi değiştirmeyecektir, bence o yakaladığı açı ve zamanlamalar ile öngörülü ve sezgileri, ilham kapısı ardına kadar aaçık bir 'sanatçı'
bundan kime ne...
d..f..
-ruhumla 'aram' iyidir benim-

19 Eylül 2009 Cumartesi

...

...

zuhal olcay - tango

...

pırasa sevenler ve sevmeyenler

çok iddialı bir başlık gibi görünüyor ama değil. dünyada iki türlü insan vardır. aşçılar için iki türlü insan vardır, damak tadı iyi olanlar ya da olmayanlar. kasaplar için iki çeşit insan vardır, et yiyenler ve et yemeyenler. şoförler için iki çeşit insan vardır yayalar ve olmayanlar. siyasetçiler için iki çeşit insan vardır, avam ve havas... erkekler için iki türlü kadın var güzeller ve çirkinler. kadınlar için iki türlü erkek var zenginler ve fakirler. devam edeyim mi?... bu sürer gider çünkü.

neyin içindeysek ona bölünürüz. neyin dışındaysak onu bölmeye dahil edemeyiz. biz ikiye ayrılıyoruz yani. içimizdeki bölebildiklerimiz ve dışımızda olan bölünmezler. yani hepimiz asal'ız, asal sayılar gibi içimize kapanığız. bir kendimize bölünüyoruz bir de bizi bölmeye gücü yeten içine girdiğimiz kümeye... çok mu sayısal oldu, o halde şu şekilde bir bölme işlemi yapayım : insanlar ikiye ayrılır, -bacaklarından :)

bu verdiğim link, muhteşem bir şarkıdır. baba zula - pırasa
http://www.youtube.com/watch?v=_eWdG4vL5Qo

insanlar ikiye ayrılır diyor ' pırasa sevenler ve pırasa sevmeyenler'

bölmeye yer arıyorsak -ki milletçe bölmeye ve bölünmeye çok meraklıyız- baba zula şarkısındaki ironi gibi binlerce parçaya bölünebiliriz, atomlarımızı bulamazlar. değerli olan anlamlı parçalara bölünebilmek ve bölündüğümüz yerden daha değerli parçalar üretmek.

d..f..

-matematiğe inanmıyorum. 2x2 benim dünyamda dört etmiyor arkadaşlar, hawking kurban olsun çarpım tablosuna :9 -

dipnot: buradaki dokuz(9) gülümsemeye işarettir.

18 Eylül 2009 Cuma

...

sınır/lar...

kalbimizin sınırsızlığına bakmadan sınırlar çizdik yaşadığımız göğe... sınır koyduk tüm sevinçlere sınırsız kıldık acının yolunu. varlık hamurumuzda kıvranan acıyı tanımadık, sevmedik, katlanılmaz bulduk. ama yerleşik hayata da geçemedik sevinçle. acıdan kaçar gibi kaçtığımız sevinçlerimizdi, direndik kalbimizin sınırsızlığına, etrafımızı çitlerle çevreleyip bir avuç sevince ağıt yaktık. kalbimizin acı ihtiyacına bakmadan basıp geçtik sınırsızlığın üzerine.
...

bu sığamamazlıkla sınırlar doğurn kısır insanların tiz sesleri özgürlük özlemimi sağırlaştırmak istiyor.


d..f..

-kalbimin sınırsızlığı, özgürlüğe aç... -

17 Eylül 2009 Perşembe

...

öyle keyifliyim ki yazacak sözüm kalmadı :)

sarya, kuzum sizi kalbinizden öpüyorum :) burası oraya benzemiyor ama burda olman çok hoşuma gidiyor.

yeni türküden samsun asfaltını dinliyorum.

akşam eski bir arkadaşımla iftar eyledik. sonrasında nargile şeyetik. tepede bir istanbul şöleni eşliğinde... uzun zamandır görüşmüyorduk, aslında konuşmuyorduk. konuşmak ama nitelikli cümlelerle konuşmak, çok önemli. zaman ve içine aldığı yaşam sürprizlerle dolu, insanın ağzı açık kalıyor ve yaşadıkça yeni günün ağırlaşıyor eskiler ise hafifliyor.

şöyle diyelim, geçmişe gülebiliyorsanız gelecektesiniz, ağlıyorsanız geçmişte hapsolmuşsunuz.

düşün gücüm düşün gücüm! sana sesleniyorum, beni içimdeki bilgiyle su yüzüne çıkart!

herşey çok güzel olacak, biliyorum :)

d..f..

-ruhum, varlığına...-

15 Eylül 2009 Salı

burdan yetkililere sesleniyorum! domatesleerr!

bre yet/killiler, neden bloguma giredim ben tüm gün? alt yapımız sağlam değil mi? dere yatağına mı yaptını blogumuzu? neler oluyor? açık konuşun bizimle!

akşam üzeri cep telefonum şefkatle ve sıcacık çaldı. açtım yeğenlerden biri. o şeker ve davetkar sesiynen 'bize gelir misin iftara, çok güzel yemekler hazırladım' bu davete kim hayır der? o ben değilim! evet dedim. iş çıkışı salına salına güzel hayallerle ablamızın evinin yolunu tuttuk. neşeli bir eda ilen içeri girecek olduk ki o da ne! salonun ortasında dağ gibi domates yığınları, ablaların sesi geliyor ama kendileri yok! allahım bu ne, yanlış eve mi geldim, yoksa burası domates hali mi, olmadı yok yok burası domates bostanı herhal! derken oradan gür bi ses ' ne bakıyosun korkuluk gibi, gir içeri yardım et' :( artık gelmiştim, içerdeydim oyuna dahil edilmiştim, karanlık güçler ve siyonistler beni bu domates yığınıyla yok etmeyi planlamıştı. ayaklarım beni geri çekerken gür ses çekip domateslerin azameti altında beni ezmişti.

yalnız değildim, tam dört kişiydik, nazlıcan bedirhan ve suphiyle birlikte tam dört kişi. bir kişi domatesleri yıkıyor, bir kişi bıçakla ikiye bölüyor, bir kişi robotta çekiyor diğer kişi ise kocaman bi kazanın içinde tonlarca domates cesetini bu geridönüşüm sistemin de tekrar topluma kazandırmaya çalışıyordu. pekii benim görevim neydi? çark gayet güzel işliyordu! ben neciydim, neyinizdim? elime kanlı bir bıçak tutuşturulup 'kees!' diye kükredi biri... önümdeki tonlarca domates yığını gidip başka bir domateslere bırakıyordu yerini. bir ara yemek yediğimizi hatırlıyorum ve bir ara da çay içtik. saat 22.45 sularıydı, ellerim kan revan içinde bıçağı oraya bıraktım ve ploreteyayı ayaklanmaya çağırdım. yüzüme bakıp güldüler gür sesleriyle ' zuhahahaa aptaal! zaten bitti domatesler' allaam, nasıl daha erken uyanamadım tam 5 kasa domates, bu ablalar benim olamaz, o iftara davet eden şefkatli sempatik ses, bunlar birer domates canavarı, hayır hayır, ben yanlış eve geldim! biri beni o dakika pokeledi 'kalk evine git, sabah iş vaaar' çantamı ve kanlı tişörtümü alıp evin yolunu tuttum.

şu an bunları yazarken burnuma kaynamış, salça halini almış onlarca suçsuz masum domatesin kokusu geliyor. içimden ağlıyorum. bu faşist güruhun içine nasıl düştüm, nasıl alet oldum anlamak mümkün değil. tanrım bir korkuluk olsaydım ve kargalar pisleseydi tişörtüme razıydım.

artık çok geç... şimdi uyumaya gidiyorum. rüyamda yüzlerce masum domatesin hesap soran kırmızı yüüzyle hesaplaşma vaktidir. tanrım yardımcı ol, çok korkuyorum.

d..f..

-kandilim de mübarek olsun ha :) -

14 Eylül 2009 Pazartesi

...nice

yıllara...

ruhum!

-bir kişi oldum-

'yazgı'

b.m.

rodrigo&lucia

bu müzik suyun sesi... tüm damarlarda dolanan birşey gibi. yağmura çeken bir ses, belki... ne olurdu bir sigaram olsa ama bırakmışım. paco de lucia, ruhunu tellere kaptıran adam... gezgin, çöl, su, kaçış, gün, sezgi... rodrigo nun concierto de aranjuez ini dinleyelim paco dan, defolup gidelim buralardan... -

haa! bu rodrigo nun renkleri olmalı, suya verdiği renk olmalı bu bestesi. renkler yok ama ölmezler...

-ölmeyen yalanlar körlüklerimizin eseri midir?..-

http://www.youtube.com/watch?v=w8LL1x6J2rU

Joaquín Rodrigo... - paco de lucia...

13 Eylül 2009 Pazar

'herşeye rağmen' insanı'yım

eşitlik mevzusu beni hep sarsmıştır. eşitliği ne bozabilir, o dengeyi sarsacak ortadan kaldıracak unsurlar neler olabilir? birimiz aptal ve birimiz zeki, birimiz eğitimli ve birimiz eğitimsiz, birimiz zengin ve birimiz fakir... ama bir elma hepimiz için elmadır. bir gök hepimiz için göktür, mavidir. gerçeklik makamında böyle. ekşi hepimiz için ekşi ama belki sevmeyiz birimiz ekşiyi.

kimseyi yargılayıp kendimden azat edemem. bu kimse için önemsiz olabilir ama benim için değil. her insanın bir özgül ağırlığı, bir varlık sembolü bir işareti vardır benim için. beni buradan başka bir yere taşıyacak efiltisi vardır mutlaka.

bana yalan söyleyen, kıran inciten, beni üzen, aldatan insan belki çok daha fazla insandır. hata doludur, yaşam doludur, bana varlığını hissettirir eksikliğini yani eksikliğimi. kimseyi silme, hayatımdan sonsuza kadar çıkarma yetkim yok, ruhum tüm insanlığa aç... çok uçuk ve iddialı belki ama bu böyle. yoksa bu kadar incinmişlik ve kırılganlıkla neden hala sevebiliyorum? kızıp kendime de pay çıkarıyorum. hiçbirimizin yaşadığı hayat sadece bireysel bir yaşamışlık değil, toplumsal bir biriktirilmiş, yığılmışlık, yılmışlık var içimizde. birbirimizle olan ilişkilerimiz tüm hatalarıyla kendini tamamlar. kopmak ve bütünleşmek gibi sıradanız..

her sevdiğim şey benim parçamdır. ve sevmediğim şeyler de öteki gölgede kalan, beni tamamlayan dengede tutan parçalarım. aydınlığım ve karanlığım beni bütün tutmak için var.

dönüşen bir yapı var sürekli. herşey bir oluşum içinde. yalan, ihanet, kin, kıskançlık, aşırılık... tüm bunlara karşın herşeye rağmen insanıyım. çünkü seçici olmak beni eşitsizlik eşiğine ve kibre sokar. bir farkım olsun diye, farklılıklardan vazgeçmeyeceğim. herşeye rağmen'i seviyorum...

d..f..

-bu dipnotların derdi nedir, hep yazıdan sonra varolmak istiyorlar? -

12 Eylül 2009 Cumartesi

şarkılar bizi söyler...

http://www.cafeblackk.tr.gg/CafeFm.htm

cuma-cumartesi-pazar akşamları 22 civarı internet üzerinden radyo yayını...

10 Eylül 2009 Perşembe

ah bu yağan...!

kuru çalı yağıyor gökten
eğilip alıyorum
babamın parmakları....
orada bir gölet
ağaç kabuklarından
eğilip bakıyorum
ademin yanakları...

biriktiriyor sesi
sırlarımızı, iniltilerimizi...
taşımak ne ağır
zamanın tüm ağlayan yasını...

ayaklarımın altında
akıyor saçlarım
kızımı görmek için...

maviyken duyuyorum seni gök!
onlar duymuyor yağarken.
gök gürültüsü diyorlar,
hadi uyu sen de
gürültü etme...

d..f..

-can alıcı bağırıyorsun, ölüyorlar, yapma lütfen...-

...

yağmur öldürdü
yaşatmıyor hep.
kıyıcı sular karanlık akar
soluğu keskin ustura
kendine çalıyor yaşamaktan.
...

'kün fe yekün'
bakıyor bir maviden
olan dün.
dili cebinde
düşürüyor aralıksız
aradığı suskunluğum.
sen, kabus adam!
sıkıyorsun suyu
çıkan gam.
birer dağdık evvelden
aşındırdık varlığı.
küçüldük,
kum tanesi zenginliğinde.
'kün fe yekün'
kum çölün ruhu değil
dağbaşlarını özler serap.
su ve rüzgar
kemiklerimizi arar oymak için.

'kün fe yekün'

tanrı buyruğudur
ateş insandan sonra yanar
acı, sen ölmezsin
ateşisin bu göğün.
ağladıkça söner bulut
ağladıkça dolar varlık
bedenimiz
gelincik tarlaları...

d..f..

-ol dedin oldu, şahidim...-

9 Eylül 2009 Çarşamba

...

dokundum
vardı.
dokundu
acı...
...
deniz kesimi saçları
öne doğru
bir kaç rüzgar fırçası...
yüzü yok,
saklıyor yumağında
deseni içinde
girmiyor kapıdan içeri.
inatçı kimse.

boyu güneş dökümü
gölgesi italik
saat akşam on yedi
uzayacak daha da
gece yokluğa karışacak.

ayakları arafta
kalbi insan
kalbi tarafta.

son seyri güzün
saatli mârif takvimi
her gün cebime düşen
kimi geçmişte
kimi diri...

d..f..

-özlüyorum dönmeyişini ama varlık böyle daha anlamlı, daha senden, sensizken-

6 Eylül 2009 Pazar

...

şimdi, gitmiş.
gölgesinde hüzünlendiğimiz,
rüzgarın yaprakları...
uzun soluklar birikmiş
kül rengi soğuk omuzlara.
dönmeyenlere dayanmış kapılardan
içeri açılıyor dışarılar.
çapraz kuşatılmış kalp
şimdi, gitmiş.
bir bekleyiş sarılıyor güze
sesler geliyor şadırvandan
akıyor su günlere.
silinmiş tüm ayak izleri
kalan sıcaklık dokunuyor duvardan.
zaman guguk kuşu
yanışlarım yahudi günü.
şimdi, gitmiş.
avlular doluyor öğlen üzeri
uğultuyu ezberliyor mermer
zaman kılıç balığı
gövdemde haç izleri.
tanrı gülüyor yüzü sapsarı
biraz evvel çıkmış uykusundan
işlenmiş altın gözkapakları.
delindi kulağım sala sesiyle
asıldı ölünün doğduğu gün.
şimdi, gitmiş.
ağlamıyorum.
yüzüm gri bulut
çöle sağılıyorum.
...
kalbimiz
seninle çizilmiş söze.
içinde kırmızı nar taneleri...
...
duymayalım artık bağrışmaları.
akıp gitsin ruhumuzdan
tüm acı sesler.
bir söz yaz uzakta biryerlere
susup düşeyim
onun sesine.

d..f..

- üç boylam ve bir enleme...-

...

istedim Ondan.
sarılması için suyun ateşe
bir yanmazlık, sönmezlik...
bulutu emen külü anlayıp
denizde yitmeyen tuzu istedim.

ve aşkı,
ölümle geçmeyen...

ve acı,
derinliği bitmeyen...

diledim Ondan
soylu bir araf
mihengi aşk olan...

d..f..

-kendi arafımı senden evvel çizmiştim-

1 Eylül 2009 Salı

...kadın...annem...

yetmiş bir yıllık beden. nasıl tasvir edilir bilmiyorum. çok güç... her gün yaşlılık uykusuna daldığı koltuğunda daha da zayıfladığını görüyorum. iki yıl önce, dört yıl önce, beş yıl önce, on yıl önce... zamanın koltuğun üzerinde uyuyan annemi daha cılız bir hale getirdini gözlemlemek kendimi de görmemi sağlıyor. elleri yorgun sicim gibi, saçları taranmak istemezmiş gibi, hele yüzü... o derin çizgiler zamanın oyduğu acı sığınaklarına dönüşmüş. yüzünde yetmiş bir yılın hikayesini taşıyor. gözleri daha derinleşiyor. sesi daha telaşlı daha yüksek, daha çok yaşamak istiyor annem, sesinden anlıyorum, telaşından... yaşadığını anlaması için ona boş alan açıyorum kendimce ama beceremiyor. çünkü o yaşadığını hiç anlamamış. bugünden anladığı yaşam da bir balkonda oturup geçenleri seyretmek daha güneşli havalarda. o muhteşem bir kadın, muhteşem bir varlık, muhteşem bir dirlik ve barberlik ruhu. muhteşem bir ayna, muhteşem bir yastık köşe köşe, bucak bucak...

ben bu muhteşem kadından doğdum, sonradan yarım yamalak oldum...

d..f..

uyuyuşunu izledikçe uyandırmak istiyorum onu yıllardan, ama ne mümkün...

30 Ağustos 2009 Pazar

...

bir ıssızlık var her sabahta
gece karanlığıyla seni saklıyor
ben arıyorum ruh yordamıyla
sonra uykuda sesler
uykuda söylenecek sözler doğuyor
uykuda, bekleyen o olmuş sözler...
uyanıyorum ıssız bir sabah.
ıssız zamanlarım uzuyor
sen seslere karışıp
rüyadan doğmuyorsun.

bırakayım mı,
orada uyusun mu sözler seninle?
beni artık almadığın uykularıma
gece kuşları göndereyim mi?

ey dilimin kemiği acı!
kalbimin dayanağı,
ruhumun yurdu...!
acı...
isminden doğan
ismini doğuran acı!

kanatlarım senindir...

d..f..

-uykuya değil isminin vadisine ...-

29 Ağustos 2009 Cumartesi

...

birşeyim olmalı annemden şiddetli
rahimden derin bir vadi...
babamdan eski birşeyim olmalı
kökleri enlemleri dolanıp
geçsin şah damarımdan.

ordasın.
tanrıma selam ver,
orda pusuya yatmış
derin bir yaşam.
selam ver arafta
meleklerin kardeşliğine
renkler kaynasın suların yatağında.

damarimda hayat
binlerce yıllık
uykuda seni bekliyor.
aşk peygamberi
ey gelen zaman!
bir sözüm ol
tanrı kasemi gibi...
'asra yemnin olsun'
oldu,
gördüm.

varlık üstüne,
gökler bile beklemiyordu.

birşey oldu şah damarıma yakın
tanrı gözetliyor omuzlarımı
bakıyor sana
gözleri benim.
.
.
.

...deva...

d..f..

-uykuya almadın beni bu gece, dışarda kaldım sesinden ve sözünden. istemedikçe gelmeyeceğim. uyku bir sığınak değil, isminin içinde kaybolmak, yitmek istiyorum.-

27 Ağustos 2009 Perşembe

...

seni çok özlediğim zamanlar durup dinliyorum herşeyi. varlık herzamankinden sessiz, eşyalar hiç olmadıkları kadar cansız. diyorum, yokluğun mudur varlığın hakkını bastıran? gözlerine bakıyorum, bana hiç bakmayan gözlerine, beni sever gibi heyecanlılar. şiirlerimi yazmıyorum artık, tanrı dilime söz düşürdükçe ben unutmaya çalışıyorum. ettiğim duayı hatırlıyorum, kızsam mı kendime, ödüllendirsem mi, şaşırıyorum. bu kez gerçekten yalnızım ve tanrının lütfu bu yalnızlıkla insan olmayı öğreneceğim. seni de hamuruma maya yaparak...

d..f..

kendimi sana bıraktım kuru/maya...

23 Ağustos 2009 Pazar

...

tüm kıvrımların söze dökülmüş, yok yüzünde hiç yaşanmışlık, birinden çalınmış gibisin ve gözlerinde en kıvrımlı söylenememişliklerin...

sular susmuyor. ... isim koyamıyorum.

çok güzel...

d..f..

http://www.youtube.com/watch?v=0OxDvxnQKns

8 Ağustos 2009 Cumartesi

ne yazacağımı bilmiyorum

başlık atmayı hiç sevmem. bir başlık altında toplamak deyimi fazla disiplini işaret ediyor sanki. başlık bulmayı hiç beceremem. başlık yazıdan sonra atılır aslında -öyledir herhalde- oysa ben önce başlığı atmaya çalışıyorum. bırakalım mı, dağınık kalsın başlıklar....

şuan istiklal caddesinde olmak, oradan ara sokaklara girip hendekli sokakların birine bir sinek gibi yapışıp kalmak istiyorum. sinekleri küçümsemek arzusu mu bu? hayır, bir hiç olmak, bir büyük parçadan kopup küçük anlamsız parçalara dahil olma arzusu sadece. ama eski zamanlarda kalma, ilkel bir duygunun önemsiz bir noktası olmak gibi... bu zaman çok fazla özgür, çok fazla açgözlü çok fazla içkin... sigara içiyorum şuan, oysa bırakmıştım bu mereti. zıkkımın kökü, çok özlüyorum bir pakete sahip olmayı, sahip olabilme özgürlüğümün varlığı ve zaaflarım... bunlar iç sayıklamaları, bir hastalık durumunun yüze yansıyan kırmızı pulları... hasta olunca kendimi çekemiyorum. yattığın yerden duvarlara ve tavana bakarak bir dakika içinde onlarca şey düşünebiliyorsun. hareketsiz bir halde zihninde dönüp duran parçalar ve onları birbirine ekleme çaban bedensel yorgunluğuna bir de zihinsel yorgunluk ekliyor sanki. bacak eklemlerinin, bel kemiğinin ve sırtın o varlığının ağırlığıyla başbaşa kalması... bir yatışı karşılayacak gücün yokluğu yani... teşekkür ederim Allah'ım, bunları öğrenmem gerekliydi. sekiz milyon engellinin olduğu bir ülkede... dört milyarlık dünyayı düşünmek kalbime ağır geliyor beyin kaslarımı saymazsak...

insanın bir hiç olmak arzusu aslında kendini önemsemesinden ileri geliyor. ama bu seferki öyle değil sanki. gerçekten çok ağır geldi gök bu gün. jeff'i dinlememeliydim belki.

o yokuşa da gidemedim, cihangirde şu kitabın konusu olan... aklımda hep, kaldırımlarından birkaç kez inip çıkmak istiyorum. bir köşesinde oturup bakınmak istiyorum. arkadaşımla uçurtma uçuracaktık daha. göğü dinleyecektik özgür kalmak arzusuyla elimizi çekiştiren ipten.

ah kemiklerimden çekiştiren yerçekimi! ruhumu çeken merkez beni duymuyor, çekimini ruhuma bağlayıp gitti. iki çekim arasında hiç olma arzusuna kapıldım. oysa düşünürken hiçliğe ne kadar da yaklaşmıştım.

burda bir bahçe var, incir ağacının iri yaprakları ve armut ağacının ince yapraklarını dinleyebildiğim. kuş sesiyle uyanmak güzel de bir sus sesi istiyorum yanında. uyan diyen bir ses. bak kaçırdığın sulara. köyümdeki dere sesi köyün heryerinden duyulurdu. oysa buradaki deniz sesi baktığım pencereden duyulmuyor. yağmur sesi ama, çocuğunu terbiye eden bir anne gibi şefkatin şiddet sesi...

şiirimin anası, kelimeleri doğururken içlerine bıraktığın çığlığı duyuyorum. o ses ölmeyecek. 'yazgı.' bir tanrı hatırası evrende. hiç olma arzusu da suya özenmek belkide.

jeff buckley ve tim buckley... benzeşen 'yazgı.' bazı benzeşen 'yazgı'lar tanrı inancımı oymak istiyor ruhumdan. ama başlangıç ve son kelimelerinin çizdiği sınırda 'yazgı.' sınırlı kalıyor. ötesi var bilmediklerimizin de...

d..f..

-hasta duvarların iç sayıklamaları-

6 Ağustos 2009 Perşembe

berbat

kundakla beni
ve as içine.
alışık değilim
kuru kalmaya
üstelik cam bakışlı
üstelik gök susuşlu
üstelik ıramaya meyilli
bir bütünün kandırılmış parçasıyım.
inanmam sana
inanmam bana
tanrımı sorarsan
sevgilim gözlerine inanamıyorum da
inanıyorum O'nun varlığına
gözlerinin ağırlığı kadar...
beni ıslat ve
sulara as.
ruhumdan bir azapla
ruhunda ışık alan bir yerini kapat
sevgilim ışıklar bazen ruhum kadar berbat.
ah serseri kızım serseri su.
beni kundakla suyunla
tanrı sorguna as
sonra varlık sorguna
sonra as isaya inanmayanların soyuna inat!
inanma bana
inanmam bana...
tanrıyı sorarsan sevgilim
ah bazen gözlerine inancım berbat...
ama tanrıya düşkünüm
bu bağımlılık tıpkı bir şarap...
karın boşluğumda bir kadın telaşı
durun! neler oluyor makas?
kesiliyorum çocuk sütümden
bulutların peynir gülüşlerinden...
beni müsveddelerine as
bir giysinin yakasından tutarak
sana sarılmılığımı sırtına as
as beni iki karşı yakadan bir köprüye
ve as sevgilim kirlettiğin suların derinliğine...
bana inanma
tanrıya inandığın kadar
ben inanmıyorum bana
sana inandığım kadar.
tanrımı sorarsan
ah bir tuhaf işlerimiz O'nunla
beni çok sevdiğinden midir bilmem
yüzünü işledi gözlerime
sana bakışımı bir görsen?
berbat...
tanrım,
susuyorum tamam, affet...

d..f..

-seviyorum seni vallahi, şımarık kulum affet...-

suların hikayesi...

suların hikayesi bu blogun açılma sebebidir. henüz hiçbirşey bilmiyorum, aktıkça birikecek ve ben de öğreneceğim.