29 Haziran 2025 Pazar

cenaze


hazırladım kendimi.

bir cenaze bu.

yerinden kalkamayacak kadar ağır.

gömülmek için bekliyor.

tüm eşyalarıyla,

kurumuş çiçekleri,

yarım cümleleri,

gidilmemiş ülkeleriyle,

heybesi dolu.


ben kaldıracağım bu cenazeyi.

güç topluyorum. 

geceleri derin nefes alıp,

gözlerimi sımsıkı kapatıyorum.

uykusuzluklar biriktiriyorum

o güne kadar!


masada duruyor cenaze.

her gün bakıyorum ona uzun uzun

hafiflemesini bekliyorum.

tozunu üfleyecek kadar

hafiflemesini.


sabırlıyım.

güzel bir tören olmalı bu.

hayatımdaki her şey değerli olmayı hak ediyor.


benim ölülerim hep ağırdı.

ta ki üfleyinceye kadar!

sonra belirsiz hayaletler gibi

sonsuza dek yok olurlar.


neşeyle uğurladığım günler,

sabırla gelen o büyük hafiflikte,

kanatlarımın çıktığını hissederim.


uçmayı seven balıklar,

derinliklere aşıktır.

başka ruhlara dalmak için 

aynı sabırla uçar.


d.f.


resim: tamer ertuna


16 Haziran 2025 Pazartesi

köksüz


asırlık ömre yaklaşan annem

bir çınar gibi güçlü

ben ise kök salamıyorum.

yüzüm rüzgarda ufalanacak gibi

gün geçtikçe kırılganlaşıyorum.


d.f.


adam hurst - longing


resim: markus lüpertz

15 Kasım 2018 Perşembe

unutuş

unutuş, karanlıktır.
ardına gömülürsün.
zamanda yürüdükçe sen
ve sonra döndüğünde bir gün,
bom boş bir çöl görürsün,
gecesi sonsuzluğa akan.
kokulara ve dokunuşa bakir.
içine çekerken gözlerini kapadığın,
tuzlu bir saç teli dudaklarında sakladığın,
cebinde bulduğun iki mısra şiir...
iz bırakmışsındır mutlaka!
ama hayır, her şey ıramış senden.
üzerinde gök dolusu karanlık,
kaçarken kaybolmuşluk.
unutuş, önce çocukluğun göçü...
senden kalan,
milatsız bir var oluş.

d..f..

- octavio paz'a bakmak.

amalia rodrigues - e meu e teu

8 Kasım 2018 Perşembe

yol

bir yol var
dönüyor, çok dönüyor.
bakarken çocukluğumun gölgesini görüyorum kâh!
bazı dönüyor başım, düşeceğim diye gri bir buluta, korkuyorum.
bakamıyorum, gözümde büyüyor yol,
içime akamıyorum.
içli şarkılar çalıyorum ona
lodosun bildiği, orman yapraklarının sevdiği.
gitmek istiyorum
kılcal damarlarım kan akıtıyor her gün..
yol, içimi akıtıyor.
çukurlarını ruhumla,
tümseklerini kamburlarımla dolduruyor.

ben gitmeyi unutmuş bir gölgeyim
gri bir duvara mıhlanmışım yıllarca.
şiirler akıp çıkmış içimden.
şarkılar terketmiş beni.

ve yol,
üzerimden geçip gitmiş sanki.




d..f..


29 Ekim 2017 Pazar

çocukluğuma veda - adamlarım ağaçlar

insanın mekanla kurduğu ilişkide hafıza önemli rol oynar. mekan, zamandan ayrı tutulamaz. dersu ursula isimli bir film izledim. en iyiler listesine aldığım bir film oldu. dersu ursula, doğadaki her şeye "adam" diyordu. hayvanlara, suya ve bir odun parçasına. avcılıkla yaşamını sürdüren dersu ursula, tüm varlığa sonsuz bir saygı ve şefkatle yaklaşıyordu.

tanrı tarafından yaratılan tüm "doğal" varlıklar, birer estetik harikası ve yapıcı/onarıcı iken insan tarafından hırsla üretilen her şey "çirkin" ve yıkıcı. insan ürettiği büyük yoklukta boğulurken, tanrının muhteşem ezgisine ve ruhuna sahip sonsuz güzellikten uzaklaşıyor. bu aslında yaşamın kendisinden uzaklaşmak...

10 yaşlarımda, benimle yaşıt çınar ağaçlarının altında oynadığım, zaman zaman onlara tırmandığım bir parkımız vardı. hemen evimizin karşısında. tüm semtin çocuklarıyla buluşabileceğin yegane nokta. henüz kötülüklerin, tacizlerin, yıkımın olmadığı, şehirleşmenin semtimize uğramadığı günlerdi, 80'li yıllar. parkın bir bölümü su deposuydu. deponun bekçisi mustafa amca, çiçekleri ve ağaçları çok seven, boş vaktini deponun çevre peyzajını yapmakla doldururdu. biz de ona yardım ederdik. beraber diktiğimiz fidanlar bugün benden 10 yaş küçük. ama birbirimizi tanıyor, biliyoruz. çocukluğumuzun sesi saklı onlarda, koşuşturmacalarımız, oyunlarımız, kanayan dizlerimiz ve büyüdüğümüz onca mevsim... 30 yıldır aynı yerdeyiz. ben de onlar gibi, bir ağaç gibi bu semtte kök saldım onlarla. ilk gençliğim, gençliğim ve olgunluk çağıma geldiğim bugünleri, onlarla beraber geçirdik. semtin tek yeşil alanı, bunca ağacın olduğu tek park. dört mevsim pencereye çıkıp onları izledim. kış mevsimi dallarını büken karı, ilkbaharın coşkusunu, yazın sıcağını, güzün dökümünü onlarla yaşadık. ağaçlarımız, hayatımızın tanığı, yaşadığımız semtle, mekanla kurduğumuz bağın vazgeçilmez birer parçası oldu. şehirde ezan vaktiyle coşan kuş seslerini sık duyamazsınız. biz bu seslerle uyanırdık bahar sabahları. hem de büyük bir coşkuyla. belki yeterince şükredemedik bunun için, belki kıymet bilemedik...

40 yaşındayım. çocukluğumun mini ormanı, oyun bahçem, ömrümün tüm mevsimleri bu bahçe... bir adam ve zihniyeti çıkageldi. elinde beton yığını, kağıtlar ve demr yığını yıkıcı varlığıyla, buraya 'kültür' merkezi yapacağız dedi, otopark yapacağız dedi. çünkü şehir yaşantısında araçlar çocuklardan ve insanlardan çok daha kıymetliydi.

dün (27 ekim 2017 cuma günü), yıkıcı insan neslinin kudurmuş üyeleri, 'kültür' adıyla ve 'inançlarıyla' geldiler. hafızamızın, mevsimlerimizin, kuşlarımızın, güzelliğimizin, iyiliğimizin kolunu kanadını budadılar. bir yağma, bir talan gibi, bir savaş gibi... bir günde kesip biçip gittiler ağaçlarımızın dallarını budaklarını. çam ağacımızı, tepesindeki kuş yuvasına aldırmadan tek seferde acımasızca kestiler. bağırıp-çağırmam, çırpınmalarım hiçbir işe yaramadı. onlar 'hizmet' adamıydı. vandallığa, kötülüğe, çirkinliğe, sığlığa, yozluğa ve yokluğa hizmet ediyorlardı.

gece 5. katın penceresine çıkıp, savaş alanına dönen bahçeme baktım. çocukluğumun bahçesine. istop oynadığım yerde, arkadaşlarımın sesini duydum. zamanı ve tanrıyı duydum. ağaçlar, tüm azaları kesilip yanlarına dökülmüş, sağanak yağmurun altında, kurban edilmiş canlılar gibi, rüzgarda öylece hareketsiz duruyrlardı. rüzgarda hareketsiz duran ağaç gördünüz mü hiç? ağladım. çok ağladım, hüngür hüngür... çaresizliğim, yokluğum, ihanetim, kötülüğüm... adamlarım benim, güzel adamlarım, hala dimdik duruyorlardı ama hareketsiz, şaşkın, korku içinde... hayatımın tanıkları, mevsimlerimin sahibi adamlarım... kuşlarınızı da alıp gideceksiniz. siz yokken bu gökyüzü altında anlam ve güzellik bulmakta çok zorlanacağız. biz şehirliler, böyleyiz işte. zavallıyız.










fa...

not: bu kötülüğü yapanları asla unutmayacağım.




















4 Nisan 2017 Salı

kuzuların güzelliği



siz büyüklerin
bizim bilmediğimiz
yaşamları varmış.
kuzulara öykünür,
gelen taze baharla
kırlarda oynarmışsınız.

biz hiç bahar görmedik
hep toz toprak...
bir ağacın yeşermediği
taş yığınları arasında
hayatta kaldık.

bir ağaca nasıl tırmanılır,
bir çiçek nasıl açar,
bilemedik.
annemiz geceleri
güzel rüyalar görelim diye
bahar dallarını anlatır bize
bizim masal sandığımız
sizin hayatınızmış.
ne güzel!

açlık ve susuzluk oynamak
sevdiğimiz oyunlar değildi.
ama biz vazgeçmedik
yeni oyunlar aramaktan.
şehrin yıkıntılarından
küçük bir park yapıyorduk.
salıncağında kız kardeşlerimiz sallanacak,
saçları rüzgarla tanışacaktı.
biz mutlu olunca
şehir yeniden canlanacaktı.
ama gülüşümüz yetmedi
bu yoklukta
değiştirmeye dünyayı.
ansızın düştük
büyüklerin bitmeyen ölüm oyununa.

çocuktuk
bahar, bizim için tazelenirdi.
öyle derdi annelerimiz
ninnilerinde.
sizin baharınız ve kuzularınız var hala.
kuzular 
ne güzeldir kim bilir, 
onlarla oynamaktan vazgeçmeyin yine de.


çocuklar - idlib/suriye

d..f..

18 Aralık 2016 Pazar

sonsuz soğuma



üşüyoruz anne.
dünya çekirdeğinden
insan ruhuna lavlar fışkırdıkça,
yanmaya durdukça alem...
ayaklarımızda bitmeyen bir üşüme
yürüyor kalbimize doğru.

baharı olmayan bir kış uykusu
çağırıyor gövdemizi.

sonsuz bir soğumaya dalıyoruz.

d..f..

resim: untitled, mark rothko, 1944

1 Eylül 2016 Perşembe

yazıyı terketmek

yazmak arzusunun benden uzaklaşması, yaşam arzusunun artmasıyla oluştu. oysa yazarak yaşamı hissetme, yaşamı kelimeler yordamıyla kavrama çabam vardı. arayışın verdiği yorgunluğu ve karmaşayı anlatmak zor. sorumluluk duygusuyla büyüyen çaresizlik... sıradan olmanın hafifliği yanında, o büyük çaresizlik. şiiri terketmek. kendimle yüzleşerek geldiğim noktada aynı çaresizliğin ve anlamsızlığın hiç azalmaması.

patates soymak, çamaşır kurutmak, kıytırık yazılar yazıp, köşemde annemin ihtiyarlığını gözlemlemek... yeni yaşam, şiirden çok daha kolay. kolaya kaçmak. dünyaya kelime emanet etmek, dünyanın emanetlerine sahip çıkamadan hep emanet edip daha da ağırlaştırmak. patates soyarken yaşama sokuluyorsun. şiir yazarken ise ölüme sokuluyorsun. o hep sonu arıyor. çünkü son, her şeydir. 


8 ay sonra, yaşamak ve yazmak üzerine.

d..f..

30 Aralık 2015 Çarşamba

narın güz hali













el ele, tek bir ruhla
bir yokuştan çoğalarak vardık tepeye.
orada bulduğumuz

o zehirli
o ham
o ifrit!..
tüm tanelerimize sindi.

sonra azalarak indik ovaya.
koparıp birbirimizden yüreklerimizi,
oyarak ruhlarımızı birbirimizden..
dağıldık, parçaladık, parçalandık.
ah nasıl acıdı kalan canımız,
nasıl yandık birbirimize bakarken, utançla!
saçıldık,
aklımız ve kalbimiz kaçtı bizden.

neydi bulduğumuz,
narı ağulayan 
ve kemiren ruhunu?
neydi tanelere inen gazel?


bir nardık,
döküldük
saçıldık
ağlamak az gelir artık,
tanelerimiz sapsarı.

d..f..

resim: canan berber


28 Aralık 2015 Pazartesi

narın aşk hali




















bir ağrısı var yeryüzünün
varlık aşk halinde.

yaşam ve ölüm yok.
bir pencere var
ve pencereden sürekli bakanlar
sonsuza bakanlar
bakıp geçenler
hiç bitmeyenler.

nardan dünya
kan kırmızı yüreği
yanıyor çekirdeği,
kalbi varlığın.
bu ihtiras,
bu vurulup düşmeler,
usanmadan yeniden doğmalar...

bitmeyeceğiz,
dünyanın nar taneleriyiz biz.
yanmaya doymayacağız.

yeryüzünün ağrılarına pervane
tane yalnızlığında
topyekün acıyız.

dünyanın maviliğini soyunup
narın çıplak kırmızılığını seven

biz,
aşkolacağız.
kanayabildiğimiz kadar
varolacağız.

d..f..

-çünkü aşkta ölüm ve yaşam yoktur.-

resim: canan berber



18 Eylül 2015 Cuma

son söz


çünkü benim konuşacak kimsem kalmadı.
son sözünü ilk söyledin.
şimdi ağla.

her şey ayaklandı burada.
dağların dağlar ardına kaçışı,
ağaçların göğe ırayışı benden.
kentlerin soğuk bencil sokakları,
mezarlık insanları,
yaşamla bağını koparmış
yarım kalmış insanlar...

nerede benim konuşkan duvarlarım,
tavandaki çatlaklardan
benimle konuşan babam.
başucumdaki yapraklı gölgelerim, neşeli.
sığındığım hayaller,
yaşamdan güzel rüyalarım,
şairim, şairimin elleri, suskunluğu...
dünyanın benimle konuştuğu dil,
taşların, yıldızların, dağların ve gecenin...
biricik yalnızlığım, güzel kızım, umudum...

aşk, öldürüyor işte.

fa.

-içim kırıldı, döküldü maviler.-

resim: w.kandinsky

14 Eylül 2015 Pazartesi

tersine yaşam

bulutların beşinci katından atladı.
ölüydü düşerken.
bir tokat gibi çarptı yeryüzüne.
artık hayattaydı.

d..f..

18 Nisan 2015 Cumartesi

bize kalan


zamanın gözden kaybolduğu yerde
ölüm görünür.

zaman, uzaklaşıyor telaşla.
anlamak, bize kalan zamandan.

suskulukla sindirdiğim kelimeler,
çok daha kırılgan artık.
anlamın, anlamışlığın acısını
nasıl anlatabilirim
bu küskün kelimelerle?

lodos,
parmaklarımdan yaşamı ilk uyandıran
lodos.
solduran bir dokunuşla geziniyor şimdi.
ne mavi pencere kanatları
ne bahar mucizesi
mart çiçekleri, patikalar...
uzaklaşıyor yaşam,
elmacık kemikleri yüzüne oturan kadının
yüzünde açılan uçurumları,
karadelik çizgilerini,
götürüyor bizden ağır ağır.

ağlamak,
tatlı bir keder kalıyor yanında.
susmak, yürek yırtan bir ağıt.

zaman uzaklaşıyor telaşla.
geride kalan anlam
ve biz arada
dünyaya bakıyoruz hayretle!

yok mu avuçlarımıza konacak başka lodos?
bu kadar mıydı sonsuz gök?
tüm anlar ne çabuk tüketti gizi.

anladım,
sonsuz olan çoçukluktu
ve yaşam bitirmekti
kimsenin olmayanı...

d..f..

resim: mustafa ata - isimsiz

10 Şubat 2015 Salı

geyik desenli hırkanın hüznü

bir pencereden bakıyorum. yağmur yağıyor, gök gri... birkaç kuş uçuyor, hüzün kanatlarında. aşağıda okuldan dönen neşeli çocuklar, şemsiyeleriyle oynaşıyorlar. minik arabasındaki simitleriyle yağmura tutulan başka bir çocuk. geyik desenli hırkasıyla eğilip simitlerini örtmeye çalışıyor, beli açılıyor dımdızlak. sıcak evimin penceresinden izliyorum. iyi ve kötü giden şeyleri görüyorum. kuşlar uçuyor, estetiğe olan tutkum alevleniyor ve güzelliğin içinden bir keder filizleniyor.

tanrı, tüm güzellikleri yaratan tanrı... seyrederken ve bilirken tüm yeryüzünü, hüzünleniyor mudur? o sonsuzluğun içinde hüzün olur mu?

bu dünya hayatının sonluluğu, içimizdeki sonsuzluk hissi ve güzellikler karşındaki karmaşık duygularımız...

en yoğun hissedişle gelen derin keder... insanı olduran ve erdiren, keder.

d..f..

20 Ocak 2015 Salı

aşkın kardeşliği


bekliyorum,

beklerken kalbim genleşiyor,
ruhumda sözlerine yer açıyorum.
yolculuklar ve keşif, varılmamış yeni adalar...
ey ömür kaşifim,
aşk de, bahar de, suskunluk de,
uyku ve rüyaları dinle.
sonsuzluk dilinin yegane sözcüsü

ben gitmeye değil, sana kalmaya mecburum.
sana adanmaya...
ey özgür topraklarım, ey saçlarım,
ey güzelliğin korkutan yüzü...
ben öğrettiğin yalnızlığı sevmeye,
aşkın kardeşliğine
mecburum.

d..f..

-yeni sözleri beklerken-
resim: hong viet dung hanoi

19 Aralık 2014 Cuma

aşk gibi susar

uykuda gelir, konuşmaz.
seninle seni bekler.

zaman gibi bakar yüzüne
yaşlanırsın.
yollar sıkıştırır ciğerlerine
gitmeden nefes alamazsın.
gitmeden bilemezsin.

bilemezsin,
uykuyla başlayanın
yoklukla biteceğini.

aşk gibi susar.
ölürsün.

d..f..

-nefes ver-

11 Aralık 2014 Perşembe

yazmak kendinle konuşmaktır


yazmak, yazarın kendiyle konuşmasıdır.
her yazının, tam anlamıyla ne ifade ettiğini sadece yazarı bilebilir.

yazarın yaşam tarzı yalnızlıktır. onu yazmaya iten en güçlü neden de bu duygudur. fakat yazıları da okuruna, okurun anlayacağı kadar ulaştığından, özündeki yalnızlığı korur. 
yazınına gizlenen kendiyle konuşma haletini de saklayamaz.

her yazarın bir öz yalnızlığı vardır ve yazınları kendiyle konuşmadır.

okur, dinleyicidir.

yalnızlık, kanaması durmayan bir yaradır.
aktıkça üşütür. aktıkça yeniler. aktıkça üretir. bittiğinde öldürür.

***

kendinle konuşurken duydum seni.
bir kelimeyi oyuyordun.
altından toprak çıkıyordu.
susmuyordun.
üşüyordun.
ağlıyordum.

beklenen yalnızlık
eşikte bekliyor beni.
korkuyorum.
uyut beni.
uyut.

d..f..

resim: h. matisse


2 Aralık 2014 Salı

bir zamanlar


yine bir gün çocuktum.
çocukluğun dünyasında tasasız, acısızdım. köydeydim, her şeyim vardı.

köy yerinde... sınırsız koşabileceğim topraklar, masmavi gök, şırıl şırıl sular, rengarenk çiçekler, sonsuz hayal gücümle doğayı bir oyuncak alemine dönüştürebilecek... her şeyim vardı.

parmaklarımın arasından esen rüzgarı kavradım. varlığımı saran havayı, kokuları, sesleri ve renkleri kavradım. ben burada, bir çocuktum ve her şey benimdi, ben her şeyindim.

acıtmadık birbirimizi her şeyle. parmağımdan akan kırmızı, gül'dü. düştüğüm ağaç, beni özlediğin için kapris yapmış, omuz silkmişti. annemden gizli çalıp kediye yedirdiğim peynir, zaten benim payıma düşendi, hakkımdan feragat etmiştim hepsi bu. benim sofram topraktı, bu sebepleydi okul dönüşü elime aldığım ekmeği tarlaya giderek taze soğanla yemem... yavru balıklara olan düşkünlüğüm, onlarla yaşıt olmamdandı.

nasıl iyi arkadaştık her şeyle; en çok da maviyle ama. çünkü yeşil elimin altındaydı ama mavi hep karşı tepenin üzerindeydi. işte oradaki o tepeye tırmanıp, o tepenin de en ucundaki ağaca çıkarak maviye uzanıp dokunma hevesi, gece penceremden bakarken kurduğum bir hayaldi.

çocuktum, her şeyim vardı,
çocuktum, her şeyi biliyordum.

d..f..

9 Ekim 2014 Perşembe

dil ve kelimeler

acının dili yoktur ama her yazar kendi dilinde büyüktür. özellikle de şairler...

acı, dilsizdir. çoğu zaman kelimeler dolduramaz acının büyüklüğünü. ne kadar çok cümle kurulursa kurulsun, acı kendini ifade ettirmez, ettiremez. acıyı en yalın ve saf haliyle şiirde bulabiliriz.

kelimelerimiz, kelimeleri oluşturan harf dizini, sesimize yerleşimi ve duygumuzla bütünleşen kelimeler, en iyi kendi dilimizdekilere ulaşır. "neşe" kelimesindeki "ş" harfi, coşkunluğu ve aşkınlığı ne güzel hissettirir. tıpkı "keder" kelimesindeki "e" harflerinin ağırbaşlı bir ağlayışı ifade ettiği gibi... ya da "anne" kelimesindeki iki "n" harfinin, bağlayıcı unsuru gibi.

pek çok duygumuz tüm insanların hissettiği ortak hisler olsa da; dilimize yerleştiği ve sesimize yapıştığı başka bir evreni vardır kelimelerin. bu sebeple, her yazar kendi dilinde en büyüktür.

d..f..

2 Ekim 2014 Perşembe

ansızın gelirsin


ansızın gelirsin bana,
nereye sığdıracağımı bilemem seni.
bir gülüşün en iştahlı yerinde
bıçak gibi kesersin neşemi.
bir manzaranın keyfinde
ölümcül bir sessizlikle tıkarsın nefesimi.
bir düğün alayında gelir
topuğuma çivilenirsin.

ansızın gelirsin bana.
her neysem o an
her neredeysem
önüne katıp götürürsün.
nereye sığdıracağım, bilemem seni.
muma dönerim,
ağaç olur kovuğuma girerim.
ölümün içine kaçmak isterim.

d..f..

resim: jean miotte