26 Aralık 2010 Pazar

içini kaybedenler


bu gözlerin başka bir sahibi var. kendim için bakmıyorum. içimde, görmek ve duymak isteyen büyük bir açlık var. tüm manzaraları hafızasında saklayıp, biri ya da birileri için biriktirme görevi verilmiş sanki.

bakıyorum...
duyuyorum...

her ses bir başka hayata ait.

- ben kimseyi çok sevemem. böyle biriyim ben.
- anne, bir kitapçıdayım ve kimse yok, iyiyim, merak etme!
- ona söyleyeceğim ama zamanı var.
- ışıklandırma çok iyi olmuş değil mi, zarif...
- hoş geldiniz, nasılsınız?
- yavrum!
- bu gece taksime gidelim mi, on bir gibi...
- şuranın haline bak, yürünmüyor!

köprünün üzerinden sarkıtılan olta ipini, aşağıdan geçen bir çocuğun -turist- çekip kaçması... dillerini bilmiyorum ama babanın "nouuw" diye feryadı...

"sanat komplosu"nu arıyorum. yok. arka sokakların birinden yorgun bir rüzgar esiyor terli sırtıma... nereye koşuyorum? adımlarım benim değil, kalabalığın. geç kaldığım bir sergi için hayıflanarak.* oysa bu akşam benim değilim.

bir şey bakılacak gibi değil. binlerce şey var. binlercesi içinden seçmek ve duymak gerek. saniyeler içinde binlerce otomatik tercih! toplu halde yaşamak ile sürü halinde yaşamak arasında tek fark kalmamış. farkı arayanlar ise kayboluyor, çaresiz.

belki onlarca kırık ve yarım cümleyi duymadan yürüyebilseydim. burası benim aşık olduğum sürüler şehri, insana güdülmeyi öğreten, sürekli tüketip kendini öldürmeye çalışan bir intiharcı gibi...

-Basra için bir kaç slogan gerek!-

ne şehirler, ne kelimeler ne de insanlar... içimizi kaybettik. bir kuyumuz bile yok. derinliğimizi yitirdik. sığ sularda hiçbir şeyiz. sanıldığı gibi hafifleten bir şey değil bu. ömrümüz tanımlanamayan bu kayıplığı taşımakla geçecek.
***

zaaflarım seninle sınırlı değil.

d..f..


*Pera Palas'ta Frida ve Diego sergisi var. Mart 2011'e kadar...

-resim; Mübin Orhon -

20 Aralık 2010 Pazartesi

oyun


mutluluk
çok hüzünlü bir oyun,
Yerle gök arasında
Yeri olmayan.

eski ve yalan
Bir yaşam arasında durmayan.

mutluluk
çok acı bir oyun...

d..f..

16 Aralık 2010 Perşembe

O


o böyle bir şey…

gücünü yitirdiğinde
güçsüzlüğü bir kabuğa yükleyip
onu terk ediyor bir kuytuda.

öğreniyor ruh,
gözlerin törpüleyerek
kendinden inceldiğini
öğreniyor.
körlüğe doğru
aydınlık bir adım atarak.
içine,
mil mil...

-

d..f..

- *çağrışım salkımı / kumru ve kevgir -

11 Aralık 2010 Cumartesi

kış kış


kış geldi bu sabah. aslında dün sabah gelmişti ama ben bugün içeri aldım soğuğunu.
lodos da, ona yazdığım onca methiye de kaldı öylece.

dün sabah işe gelirken, yolda on beş tane şemsiye leşi gördüm. lodos yapmaz, o kadar hoyrat değildir. çöpçü sürekli kırık şemsiyeleri süpürüyordu. ve aynı günün akşamı,
bir yağmurda 3 lira yerine 5 liraya satın almak zorunda kaldığım o şemsiye de kırıldı.

"sevgili hemşehrilerim,
kıymetli kardeşler;"

en iyisi ben bir kahve alayım.

-aaa! cumartesi bugün, değil mi? güzel... görüşmek üzere..-

d..f..

3 Kasım 2010 Çarşamba

kan kadar yalan


Geçiyor zaman.

Aklımla küçültüp
Kalbimle büyüttüğüm
Adını koymaya kıyamıyorum.
Bir kıyım
Bir noksanlık bu.

Elimin yeninde bekleyen
Bir kıvrımın karanlığı…
Dönüşmemiş, sözü edilmemiş
İlk ben dillendiriyorum
İlk defa ben sükunetimle uyandırıyorum.

Uyanır mı?

Geçiyor zaman.
Dişlerini günlere geçirip bir bir…
Geçiyor
Günleri kanayan bir noksanlıkla kuşatarak…

Beklemek
Bir kuşkuyu beslemektir.
Sarsmaktır iskeletini göğün.
Şu ağaç var mı?
Rüzgar, esen mi?
Su şefaf mı, bildiğimiz?
Belki yok hiç biri.
Ve beklemenin içini dolduran
Belki yoktur.
Bir yanılsamadır gözlerin akla sunduğu.
Dokunduğum, kokladığım, duyduğum…
Bir kan kadar yalandır.

Hiç
Ne geniş
Ne geniştir
Dönüşün yokluğu.
Aklım almıyor,
Sonsuzluk
Aklıma sığmayandır.
Kavrayamayışımdır sonsuzluk.
Bu yüzden ezilip
Kabul ediyorum onun da varlığını.

Zaman geçiyor.
Bedenimiz bir gelgitte.
Çekiliyoruz usul usul,
Dönüşümüz yok bir daha
Bu çakıl taşlı kıyıya.
Ayrı okyanuslara karışacağız.
Ay bölecek bizi,
Hilal kalacak bakışlarımız
Hilal, gökyüzüde…

dur!
soluklanayım.

Sonra eşit olacağız,
Aynı tuzlu suyun derinlerinde…
Ve beklediğini bulamayacaksın.
Senden önce giden
Kendi beklediğine kavuşmuştur.
Senden sonra gelen
Bir bekleyişle doğmuştur.

Affedileceğiz.
Affedilmeyecek bir şey yok.
Çünkü bir şey yok.

Geçiyor zaman.
Karanlıktan
Aydınlık uğruna
Soluyor gümüşümüz,
Kararıyor.
Geride kalan
Artık şekli değişmeyecek ellerimizdir.
Hamurumuz dondu çoktan.

Bıraktım kendimi.
Bulsun beni terk ediş.
Bulsun ve soysun.
Sen değil,
Terk ediş…

şimdi
Bütün ışıklarımızı kapatalım,
Karanlığımıza sarılıp uyuyalım.

d..f..

resim: Kadınsky

26 Ekim 2010 Salı

kuş yüzü


sıkı bir ana kuzusuyum. bu halimden hiç şikayetçi değilim. üstelik çok huysuz bir annem var. görenler ona bayılır, sever hemen. ama derler ya içi seni dışı beni diye... bazen sinir harbi yaşatır bize bazen gülme krizlerine sokar. tabi yaş 74 civarı olunca ve vakit ilerledikçe karmaşıklaşıyor hal.

onun yüzüne bakmak, uzun uzun bakmak kalbime çok iyi geliyor. orada onlarca çizgi var, onlarca derin çizgi... kılcal damarlar gibi yayılmış her yanına yüzünün. birinde benim varlığım var muhakkak. kuş gibidir zaten, kuş anne... yemek yerken lokmaları kuş kadar. takma dişlerine değen metal kaşığın katur kutur sesi bir musikidir. bazen bilerek öfkelendiriyorum onu, yeşil gözleri çakmak çakmak oluyor, çizgileri şişiyor sanki. ama gülerken bir görseniz, kuş yuvasına döner yüzü, öyle sıcak öyle doyurucu... uzayan kahkahası bile bir kuş sesine benzer. bazen izlediğini sandığı tv karşısında elinde bardak, ağzına lokmasıyla uyuya kalması yok mu? bir film gibi... uyumak için bile yattığında, bir kolu hep havada durur, bu inatçılığından. tespih çekerken uyuduğunda tespih yere düşer ve onun sesine uyanıp yerden alır, tam bir iki kere çekip yeniden uyuya kalır. bıraksan kuş uykusuyla saatler geçirir öylece. artık eskisi kadar şaşırmıyoruz ocağın üzerinde unutup yaktığı tencere-tavalara. gündelik bir telaş bu artık. ama hala alışamadığım şey, markette çalışan çocuklarla bile sohbet edip kendini onlara sevdirmesi. hani bakkal tamam da market daha bir uçucu böyle ilişkiler için. kimi laz ana diyor kimi devlet ana. hoş, kuş kadar cüssesi var ama devlet gibi duruyor hala. geçen yıl markette çalışan çocuklara kuymak yapıp götürmüş, duyunca çok gülmüştük. bizden habersiz neler çeviriyor daha, onlarca hikaye...

yanağında makas alacak eti yok. ama elmacık kemikleri al al. eski toprak olmanın verimliliği, toprağın bedeninde bıraktığı dinçlik, hayran kalınasıdır. en tuhaf olanı, ne zaman mutsuz olsam hemen anlayıveriyor. ve tükenmeyen sorulara başlıyor. nasıl bir merhamettir, kaynağı nerededir, hiç bitmez mi?

peygamber, yaşlıların yüzüne bakın der, kalbiniz yumuşar. bu bir gerçek. yaşlılar ve çocuklar insan kalbine tuhaf bir hava veriyor. kabarıyorsun, ruhunu havalandırıyorsun sanki, yenileniyorsun. bugün hastaneye götürdüm onu, tahlil sonuçlarını doktora göstermek için. 6 sene evvelki doktoruna denk geldik. s... hanım, nasılsın diye gülüverdi kadın. bizimki bir mutlu bir neşeli... nurdan gül hanım, 4 yıl düzenli periyotlarla gittiğimiz doktoruydu. bu kuş yüzlü kadını o da unutmamış ve tebessümle hatırladı 6 yıl sonra. şu an tv nin karşısında süt içiyor. muhtemelen bir saattir aynı sütü bitirmeye çalışıyor tabi sürekli uyukladığından bu zamanını alacak.

böyle işte. bazen onu kaybettiğimi düşünüp kendime keder üretiyorum. esasen ürettiğim kederler içinde en acısı onunki. bütün anneler böyle midir? bir insan kalbi buna nasıl dönüşüyor? gerçekten çok merak ediyorum. su gibi, yalan söyleyemeyen, düşündüğünü ilk cümlede kuran garip bir saflık... oysa ne kadar zor bir hayatı olmuş, ne kadar çetrefilli. kuşum benim, her şey uçucu bu hayatta. en kalıcı sensin, en konucu, yuvalandırıcı, yenileyen... seviyorum bu iki kişilik hayatı, en çok da gülen yüzüne bakmayı tüm dünyaya bakmaktan...

insanın en mutlu olduğu an ana rahmi olsa gerek. aksini söyleyen bilinci duymadım henüz.

tanrının kabz ve bast sıfatları vardır. kabz sıfatı, bulutları, göğü sıkan el gibidir. sıkan eldir. bast sıfatı ise sisi bulutu dağıtan güneşli bir gün gibi, sıcak ve masmavi gök gibidir. genişleten eldir. işte anne yüzü insan kalbine değen bast gibidir. anne yüzü tanrının genişleten elidir.

http://fatmasancak.blogspot.com/2010/08/annemi-ozledim.html

d..f..

- mutluluğun kalıcı yerisin. bu yerde bir süre dinleneceğim -

resim: halil coşkun. çok güzel bir anne figürü bana kalırsa bu resim. sarmal yolculukları hep sevmişimdir.

24 Ekim 2010 Pazar

zarafet



şimdi pencereye çıkacağım bir sigara içmek için. orada, göğün karanlık bir yerinde, bana düşecek bir sözle döneceğim.
-bekleyiniz-

evet!

bazen her şey o kadar ağır oluyor ki; hiç oluyor insan.

elimize verilen şey ince durmaz her zaman. onun bize yakışması için, kabalığımızı inceltmemiz gerekir. zarafet... ne güzel bir tasarım. şey değil kaba olan, çoğu zaman biziz.

şimdi elimdekini bırakıp, incelmeye çalışmak gerek, yeniden, acıtarak oymak...

22 Ekim 2010 Cuma

kuş uykusu


kuş uykusundayım.
tutunduğum dalda,
yere düşmekten korkarım.
oysa kanatlarım var.
rüzgar değse sallanır rüyalarım.
yaprak kopsa, ayrılık uyanırım.
oysa kanatlarım var.

gece görmez gözlerim.
küçücük ölümler gezinir yerde
hayat kırıntıları ezilir.
karanlık durmadan
kalabalık cümleler kurar.
duyar kedi kulaklar
guruldar duvarları
şehirdeki açların.

gövdesi sanır aşkı
kanatlarım.
sarmalar onu mavi kokusuyla
düşe yatırır, az uykusuyla.

uzun uykulara vaktim yok,
yerden yüksekte
sırtımı göğe dayarım,
yerdekilerden az yaşarım.

düştüm mü
kalkmam bir daha
korkarım.
oysa kanatlarım var
ama
kuş uykusundayım.

d..f..


resim: sabri akça / kırsalın kış tasvirlerini ve beyazın soğuğuna kırmızıyla eşlik eden değerli fırça. her bir kış tasviri beni çocukluğuma ve hafif uykularıma götürür.

21 Ekim 2010 Perşembe

mevsim ortancası


ilkler, ilk göz ağrısı
sonlar, gözbebeğiyse...
ortancalar ikisinin arasında
iki ucun yaladığı solgun bir dalga
yitik bir varlık, vasatlığıyla.
ortancayım,
tıpkı şu ekim gibi.
ne eylülün güz haykırışı
ne kasımın öldüren aşk sancısı...
ekimim,
bir mevsimin orta direk şuuru.
en tatlı yerindeyim kendimin ama
benden başka bilen yok bunu.

bu yüzden sıradanım
mugayir isteklerim tespihlerden
içine çekilir.
muhalif sözlerim duvarlara çarpıp
solgun, gövdesiz düşer.
bu yüzden sürekli istisnalar dolanır etrafımda
bir kerelik yaşar, dışarı bırakırım.

kolay beğenmem çünkü
...aslında kendimi beğenemediğimden.
çukurda görünmekten korkarım.
ne yaman çelişkilerim vardır
ne yutucu tenakuzlarım...
bir kere ekim olmaya görsün insan
lodos sesi delik deşik eder
titrek bileklerini.

üçüncü dünya insanıyım
bildik masallarla avunan.
şu yamaç şu tarihin
bu dere karlı dere
o dağlar izohips eğrilerinin....
ama bizimdir, bizim!
biz; aklı selim!

etim de yok budum da
çıldırmış gibi bakıyorum, bakma!
şu ekim halime direk diken olta,
sürekli çekeler beni
av yanımdan kolayca.

bir çirkin tutturmuşluğum var
bir de nasıl inatla!
inatla, intiharla...
kaygısız başım, azıcık aşım
derdi ninem sakallarını sıvazlayarak!
sakalım da yok inadıma söz geçirecek oysa.
bir çirkin tutturmuşluğum var
aynalara kazan karası yüzüyle
nazar değdiriyorum.
yıkayıp yüzünü her sabah
en sevdiğim şarkıyı giydiriyorum.
sözcüklerden takıp takıştırıyor
yatağımın ucunda ona yer biriktiriyorum.

bir inattır, ısrarla...
bir gör beni, ekimde nasıl yaşıyorum..?
bir gör yağmurdan çürümüş gözlerimi.
çiğ çiğ istiyor seni
konuşulmamış yerini
içini, yangın yerini...
istemekle bitmeyen ekim halimin
orta direk, vasat, köylü kurnazı zihnini...
bir gör!

öyle ele avuca gelir yanım yok!
cilalı bir yaşam geçmez yanımdan.
bildiğin ekim nasıl kaynarsa arada
doğmadıktan, ölmedikten sonra
bir nafaka güdümüyüm yalnızlığından.
kaçışlarım gidişlerim,
bir şeyleri durmadan terk edişlerim...
aynı şehrin içinde
çuvalda debeleniş gibidir.

ekimin gücenme ayrıcalığı yok.
yok, fazladan hayal babalığı.
en fazla bir kuytuda bir öpüm,
iki durak arasında
cam buğusuna bakarken boş boş
sıkı sıkı tutulmuş bir el,
sıcaklığı vagona işlemiş...
bilemedin en fazla
konuşurum rüzgarınla
çiçeklerin örttüğü bir terasta
gökten de saklanarak
ismini sesli anmak isterim
yüzüne sevgilin gibi bakarak.
içimden yalvarırım
gel beni ıslah et,
büyüt gözbebeklerimi
irislerimi çal isterim,
aklımı bir kez yerinden oynat!
hayat ver bana, yüzümü ışıt!
koynuma iliş, saçını dök...
sonra kapı açılır ve inerim.
aynı yoldan yıllardır
aynı teranelerle...

kavafis'ten bir kadın
waymon'dan kara sesiyle
her akşam eteğimde
noktalı kanaviçe işler.
sonra alışkanlıklarım var
duvardaki çatlakları
her gece bıkmadan sayarım.
uyumadan
göz kapaklarıma bir bahçe kurarım.
monet'in bahçeleri gibi
bakımlı, güzel...
tam gözlerine bakarken
rüyaya dalarım.
aslında ikisi aynı şey
bunu biliyorum.

kolaj yap demişti bir arkadaşım.
tablolardan, şarkılardan, şiirlerden...
yapıyorum.
başka ne yapsın ekimin biri,
cüzdanı avuntu tarihleriyle dolu.

durmadan eziyorum kalbimi
ekimsin sen, duydun mu?
ne ilk, ne son
orta yerde aşınmış bir yontu.
duydun mu?

şimdi git uyu!

d..f..

resim: monet
- dünyanın merkezinden ekimin sesine -

20 Ekim 2010 Çarşamba

ağaç ve kadın


dağlara dönüyorum.
dağların arasında yalnız
bir kadın bir ağaçla konuşuyor.
yalnız bir ağaçla.
onu deli sanıyorlar.
kendi kendine konuşması,
seçtiği kelimeler...
başka bir uzayın kelimeleri.
ama delilik böyle değil midir zaten?
bizim bilmediğimiz bir uzaydan ses veren.
aklın kavrayamadığı.
yalnız bir kadın bir ağaçla konuşuyor.
ve acı öyle büyük.
teselli verecek kökler yok.
dağlara uzatıyor başını.
toprak istiyor ...

b. matur - "son bir kez" isimli oyun metninden...

19 Ekim 2010 Salı

kanatlarım


gök çarmıh...
gel ey İsa!
kanatlarımı kaldır
kanatlarım,
taşa bağlanmış acım,
kanatlarım kadındır.

d..f..

17 Ekim 2010 Pazar

masallar bitti ama "ne me quitte pas"



yağmur adası
tek mevsimli
kuraklık ölgün.

bana anlatma
sözün kandırılışına ağlıyorum.
bana anlatma
kulaklarım su dolu.

çölleri, kuyuyu, dağları...
kardeşleri sorduğun karanlık avluları...
nasıl uyuttun ruhu böyle
ne içirdin kutsal sözcüklere..?
artık çamur giyiyor çıplak ayaklarını
ve sesler kalbi yalanlıyor.

bana anlatma
sağır kalışıma ağlıyorum hala
dilsizliğime...
bana anlatma
masallar bitti.

d..f..

Nina Simone - Ne Me Quitte Pas


http://fizy.com/s/1lrmnx

"beni terketme
manasız kelimeler
bulacağım sana
senin anlıyabileceğin.
sana anlatacağım
bu aşıkları
kalplerinin sadece 2 kez
birleştiğini görenlerin.
sana anlatacağım
bu kralın hikayesini
seni tanıyamadığı için
ölen.

beni terketme"

15 Ekim 2010 Cuma

örtünmek...?



insan neleri örter?
yatağını, masasını, koltuğunu, penceresini, bazen arabasını, evinin zeminini... yemeklerin üzerini, duş alanını... geceleyin, tüm görüntünün ve zamanın üzerine göz kapaklarını örter. insan yaşamı boyunca hep örter. suçunu, gizini, kendine saklamak istediğini... örter...

insan kendine ait olan, ya da en çok kendine ait olmasını istediğini örter.
"seni kendime sakladım"...

türban!
biliyorum, çok alakasız yerden girdim. esasen tam kalbinden... içinden dışına anlatıyorum, bu kez dıştan içe değil, içinden dışına...
türban!
bu sözü sadece tvlerde ve gazetelerde duydum. etrafımda kimse bu adı kullanmaz. örtü derler, örttüğü yerin adıyla birlikte. neden örtünür insan? hepimizin buna verecek bir cevabı var. başını da örten insanın diğerlerinin gerekçesinden çok farklı ya da uçuk bir sebebi yoktur.

giyinmek ve örtünmek... tdk ile...
giymek; Örtünüp korunmak için bir şeyi vücuduna geçirme.
örtünmek; Kendi üzerine bir şey örtmek, Kadın, dini açıdan görünmesi sakıncalı olan yerlerini örtmek.

bir şeyin iki ucudur örtünmek. kadınsın, içinde bir cazibe ve çekim alanı taşıyorsun, bu varlığının asli damarı... kadınsın, beğenilmek arzun hiç tükenmiyor, bu yüzden hangi sosyal statüde olursan ol sevgilinin ya da eşinin ilgi eksikliğinden şikayetçi olabiliyorsun. kadınsın, varlığını giydiren cazibe, karşılığını almak için beklemekte. kadınsın, beğenilmek istersin. diğer taraftan seçme özgürlüğünü kullanmak "da" istersin. "beni şu beğensin sadece, o bilsin varlığımı" diyebilir, bunu "da" isteyebilirsin. ilgi çeken noktalarını törpüler, içine çekersin. örtersin kendini, cazibesini saklarsın. ve hep istenen, insanın ona bayıldığı, kendini onunla önemli hissettiği, var hissettiği: ilklik... ilk olmak, ilk kalmak...

kadınsın; ilklik duygun çok gelişmişse, yaşamını onun üzerinden kodlarsın. gereğinden fazla hassas, gereğinden fazla hoyratsan, hem kendini hem karşındakini korumak istersin. kendini onlardan, onları senden... örtünmek, insanın sadece kendini koruması değil, sunacağın manzaraya karşın seni görecekleri de örtersin.

örtünürsün; çünkü bazen bir böcek gibi hissettiğinde, seni kimsenin görmemesini istersin. ayak altından, gölgeler arasından sıvışıp görünmeden geçip gitmek istersin.
örtünürsün; çünkü çok fazla kapitalisttir bakışlar, çok fazla tüketicidir, çünkü çok acıtır bazen sana et muamelesi yapan gözler... çünkü her bakış beğenilmek arzusunun içindeki estetik duygusunu doldurmaz, her bakış zarafet sahibi değildir, bilmez baktığına ruhundan rüzgar savurmayı... çünkü bir kasap dükkanının önünde ete aç gözlerle bakan kediler gibi... ruhunda olup biteni, kalbinde yanıp söneni bilmeden, bilmek istemeden endamını kıyma makinesinden geçirir gibi bakar bazı kasaplar. örtünürsün çünkü, görünmeden aranızdan akıp giden etten önce ruhtur. bir gölge gibi süzülen aranızdan, ses çıkarmadan, silik, evet silik akmak ister sadece yolların gideceği yere. varsa gerçekten bakışlarınızda bir zarafet, benden önce yere baksın gözleriniz, gölgeme... o benim yerküredeki yansımamdır, kapladığım siyah ev... kapladığım bir karış endam, size bedeni hazdan önce kalbi bir derinlik sunacak... sadece bunun için örtünmektir aslolan...örtünürsün çünkü, ...

soruyu şimdi sorayım: peki neden örtünürsün? bu sorunun cevabı "tanrıya neden inanıyorsun"a kadar gider... evet, ucu çok derinlere inen, kılcal damarları olan bir cevaptır bu. bu cevap da değil mecramız... sadece neden örtündüğümü/zü, dünya yaşamının içinde, buna neden gereksinim duyduğumu/zu anlatmalıyım.
kırsal bölgelerden göç alan büyük şehirler, göç eden insanı bir değişim çarkının içinden geçirirken birçok sıkıntıyı da beraberinde getirdi. adaptasyon, bunlardan en önemlisi... örtünme eyleminin sosyolojik boyutuna değinmek istemiyorum çünkü bu içeriden yazılmış bir yazı olmalı...

sanırlar ki, örtünen kadının estetik duygusu gelişmemiştir. bu basit bir yanılgı. estetik duygusu ancak eğitimle gelişir. ve bu duygunun örtüyle, örtüsüzlükle ilgisi yoktur.

şimdi köşelerde, tvlerde konuşulan örtü benim anlattığım örtü değil! o iktidar örtüsüdür sadece. o, çirkin bir örtüdür, estetiğini çoktan kaybetmiş... o benim anlattığım örtünün güncesinden çalınmış, içi karanlıkla doldurulmuş bir örtüdür. o örtü, kavgasını verenlerin bağırsağını örtmek için icat olunmuştur. benim örtüm ne siyasidir, ne türbandır ne de dogmatik bir kuraldır. benim örtüm, göğümdür.

d..f..

resim: mihai criste

7 Ekim 2010 Perşembe

kış kanatları


...

kış koynuma sokuldu, üşüyen sesi nefesimde uyudu. macera aramak, kaçmak yani... bir nar soyuyorum, açık perdelerden savrulan yaprakları izleyerek. ne batıcı rengi var narın.

aslında en kötü suskunluk, söyleyecek bir şey bulamadığında susmakmaktır.

bir söz kaldı bana senden, uzaklardan söylenmiş, üzerime alındığım kısacık bir cümle.

günler... baharatlar... un, ekmek... kar kokusu sular... sahi, nasıl geçecek bu kış?
sözcükler, çok meraklılar.



"ne kadar çok bilirsen, o kadar bela başa
zaman her şeyi çözer, şu beklemek olmasa"

5 Ekim 2010 Salı

kör demokrasi

tanrıdan taştığım yerdesin.
orada atlar yok.

d..f..




eciş bücüş geçiyor günler. kimi çok ansız, kimi bensiz geçiyor. aldırış etmiyorum. her kış bir sancıyla geliyor, bundan dert yanmıyorum.

gündüz hastanedeydik, annemle. rutin rapor yenileme işlemleri. bu hafta hastanede geçecek gibi. hastaneler ve mezarlıklar insanın günlük yaşamını hafifleten şeyler aslında. ileride ne olmak istediğimizle ilgili bir çerçeve veriyor elimize. dönüp dolaşıp; en fazla insan olabilirim diyorsun, ya da olamam!

bu ülkede sahte sefaletleri karaborsada satıyorlar. gerçek sefaletler, kuytularda kalmaya devam ediyor. hastaların çokluğundan şikayet eden doktor, sıraya girmeden muayenehaneye aldığı tanıdığına dert yanıyor uzun uzun. laboratuvarda çalışan sağlık memuru, sırada bekleyen onlarca kişiyi uzun bir telefon konuşmasıyla bekletiyor. sandaletinin içine beyaz kalın çorap giyen kadın, yaralı ellerini başına tutmuş bekliyor. neyi bekliyor? haklarının gün gelip onu bulmasını! biliyorum, daha çok bekleyecek! hastane bahçesinde yanıma yaklaşıp hikayesini anlatan üç kadından her biri aynı ülkenin kimsesizleri. ne referandumdan, ne iktidar kavgasından ne de ab uyum sürecinden haberdarlar. iktidarlar, onları eğitmemek için hep direndi. onların derdi çok başka! onların derdi, onların yönetime getirdiği adamların derdiyle eşdeğer değil, hiç de olmadı ve olmayacak da! memurun uzun telefon konuşmasını itaat eden bir tutum içinde bekleyen kadın, hor davranışları alttan alarak mahcup bir edayla minnet duyarak başını eğiyor. bu çarkı değiştirecek bir hak-hukuk varlığı o kadına hiç yaklaşmayacak! bizim medeniyet algımız, insanların ayağına ugg giydirebilme zihniyetinden ibaret! insanına, hakkını savunma gücü-becerisi verememiş zihniyetin ayağına vermek istediği ugg nihayetinde kapital debelenme derdidir. biz medeniyetimizi "tanıdığına dert yanan doktorlarla" kaybetmişiz çoktan! demokrasinin canı cehenneme! burjuvazinin ve elitistin demokrasisi pet şişeler kadar doğal ve kullanışlı! sadece kendine dönüşen/dönüştüren boktan bir kısır döngü.

bu ülkenin gerçek hikayeleri anlatılmıyor. öykücüler ancak plastik pet şişelerin dönüşümünden bahsediyor. ve bunun da doğayla bir ilgisi yok! dönüşümün ticari kaygısı! bir araştırma hastanesine gidin ve uzun karanlık kör koridorlarında demokrasinin anlamını bilmeyen ucuz hayatlarla tanışın. demokrasi sözcüğünden utanırsınız. ben utandım bugün!

bugün, orhan kemal'in "bir kadın" hikayesine eşdeğer hikayeler yazabilen kaç öykücü var? orhan kemal hala yaşıyor ve orhan kemal'e o hikayeleri yazdıran şartlar da... değişen tek şey, toplumun içindeki kopukluk! demokrasi sandaletin içine beyaz çorap giyen kadını görmüyor: kör bu demokrasi...

d..f..

2 Ekim 2010 Cumartesi

gece gelen ikrar

açıklayamadığımız, mantıklı cevaplar bulmakta zorlandığımız ne çok şey var, değil mi? her şey olup bitmiştir ama biz hala ağzımız açık bakarız: "neden?". mantığımızın verdiği cevap ise bizi hep bozguna uğratır. çünkü mantık daha çok mantığı muhatap alır. yani, "şu duygusal sebepten böyle davranmış olabilir" açıklaması bize uzak gelen ihtimaldir. önce şuurlu duygusuzluk: "maddiyat" yoklar limanlarımızı...
***

tüm dizeler samimiyete sarılıp, bir "arayış" şelalesinde akarken, ansızın durmak niye?
- "evreka" mı?

o halde şiiri bırak! şiir bulmuşların yeri değildir. şiir satılmaz. şiir okuru şairden şiiri değil, şiirden şairi bilir. şiir hiçbir şairin mülkü değildir.

d..f..

- sçldr -

30 Eylül 2010 Perşembe

"dönmek"

her yeri içime aldım.
ama sonsuz bir boşluk var hala.
bir yakarışla dolduruyorum
o bitimsizliği.

d..f..

şarkı sözlerinde geçiyor:
"mümkün mü artık gitmek?
neresi sıla bize,
neresi gurbet?
yollar bize memleket"

yeni türkü / dönmek şarkısından...

evet, bu yer, içinde olduğumuz memleket yollardan ibaret. evimiz, neşemiz, acımız, gülüşümüz hep yol. bu koca yer yollarla örülmüş bir labirent. en değerli şey ise öğrenmek. bilginin umutsuz hüznü o boşluğu oyalayan yegane şey.

bu vesileyle bir link vermek istiyorum. çok sevdiğim bir arkadaşım, bir blog açmış. vakit ayırmış, yazmış... bu daha güzel olanı. dili biraz akademik olabilir ama tespitleri bana ilham veren, düşün gücüne hayran kaldığım biridir o. bir gün bir şey sormak istemiştim, beceremedim. soru sormak yetenektir çünkü. bilginin verdiği yalnızlığı nasıl kaldırıyorsun demek istemiştim. çünkü, çevreleyen duvarlar ve sıkışmışlığın insana verdiği yalnızlık duygusu diğer yalnızlıklara benzemez. o, evreni de saran bir yalnızlıktır. neyse... kendisi henüz 3 makale yazmış. ilerleyen günlerde devam edecektir mutlaka. bugünü daha iyi anlayabilmek ve ona göre davranabilmek için okunmasını tavsiye ederim.

http://kaosunezgisi.blogspot.com/

29 Eylül 2010 Çarşamba

iki/yüz bir şiir



korkusuzluğumu anlattım
korkumu saklamak için.
öfkemi susturup karanlık saçlarınla
annemin rahmine dönmek istedim
oynamak için yaşam bağımla!

artık korkarak yaşıyorum
ikiyüzlülüğümden.

d..f..

***

.
.
.

iç sıkıntısıdır bu! -sahte yaşlar gözünde
darağaçları düşler tüttürüp çubuğunu.
-ikiyüzlü okur, -benzerim, -kardeşim, onu
bu, kibar canavarı iyi tanırsın sen de!

c.baudelaire - okur'a şiirinden...




patti smith - land
Yükleyen aosonho. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

-* fotodaki bendeniz-dir...
**şarkının 3:23 - 3:26 aralığındaki 5 saniyeyi videodan izleyin -

27 Eylül 2010 Pazartesi

...

...

mektup - I

bulamadım.
bakmak istediğim tek yer gökyüzü. ay'ı ve o yanyana üç sönük yıldızı görünce rahatlıyorum biraz. gök kafesinin üzerimize serdiği örtü bu. sen de onların altındasın. bizim nefesimizle titriyor o sönük yıldızlar. aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamıyorum, ay ve üç yıldızdan başka.

kitap okumak istedikçe elime aldığım romanlara karşı bir isteksizlik duyuyorum. tanrım, hepsi bir kuyu gibi. hikayeler de öyle. bu, belki benin seçimimle ilgili. illa kuyu eşeleme hevesim. yazarlar, romanlarında kuyular kazmış, ansızın içinde buluyorsun kendini. sonra karanlığını görüp kuyunun, tanıyorsun. karanlığı tanımak! bütün karanlıklar aynıdır. içinde aynı şeyi taşır: korku ve kendin. peki ya şiir? her yere onunla gidebildiğin "köprüdür". ama geri götürmez. gittiğin yerde kalırsın yani hep uzaklaşırsın.

bu sabah uyandığımda, kuyuyu düşünmek istediğimi fark ettim. bir kulede doğmuşum. o tatlı çocukluk, o dağların şarkılı nöbetleri... kuleymiş; o zaman, bir kuleye inşaa edilmiş. insan büyüdükçe iniyor işte. şimdi hep gölgeler ve kuyular içre, akıcı, yapışkan sesler. kulak duvarlarımda garip yankılar... nereden yüklemişler, kimi şekil yaptığımda kulağıma kazınmış o fonlar? farkında değilim. dalgınlığım beni bir yerde biriktirmiş. kuleden indirilmişim, kapanmış kulenin kapısı. köhne, mahzen kokulu.. hani nem ve küf kokusu, bilirsin. bir değil dağ kokusuyla küf kokusu. bir rüzgar yoksunluğu ayırır onları.

soru sormak, merakın uyanıklığı... uyumasını isterdim oysa. unutmak da, unutulmak da özgürlüktür çünkü. bir ucu yanılsama olsa da. -sana kalsa aşk da bir yanılsama.- sormayacağım. hep, kendimle konuşur gibi her şey. ne sıkıcıdır, kendinden bıkan için. kimi suçlayacağım? bu sebeple lekeledim yalnızlığımı.

ağustos böceğinin sesini duyuyorum. tanrım, ne çok özlemişim bu sesi! özlenen ses... okumuyorum! yığılıp kalmışım duvar dibine. işte, arada uyanıp hafif uykularımdan göğe bakıyorum geceleri. uykunun sıkıcılığı ve boğuculuğundan nefes almak gibi bu! bunu yazıyorum çünkü, elimde değil. yazmadan yaşamak gerçekten inceltiyor beni, bedenen ve ruhen inceliyorum. boğazıma basıyormuş gibi, gizli bir basınç yaşıyor içimde.

yazmak arzusunu çok ikiyüzlü buluyorum. neden yazar insan? neden, ben buradayım diye bağırmak ister içindeki egosundan? buna tahammül edemiyorum! büyük bir ikiyüzlülükle yaşamak, insanın kendine öfke duyması da bir yandan. takdir edilmek, bunu ben bildim, ben yazıyorum, herkesin acısını yazabilirim, mutluluğunuz kakülünüz olsun, yalan..! tüm ketum cümleler ikiyüzlü. ve sen, onların içinde geziniyorsun, bir nehri taşlara basarak geçmek ister gibi, ayakları ıslanmadan!

içimde okuyacağını bilen, kendinden emin bir küstah var. ona, boşa uğraştığını anlatmak istiyorum. ama ona da yeniğim daha baştan. inanıyorum sana. yanlışlığına, yalanlarına, yokluğuna, ölmüşlüğüne, gitmişliğine, uzaklığına, hepsine inanıyorum. içimde yüksek sesle konuşan sezgilerim, sürekli vaat ediyor. vaaz eder gibi.

bu günlerde en korktuğum şey, "gitmek" fikri. tanrım! parsellenmemiş, gidilmemiş, bekareti çalınmamış yer yok, yeryüzünde. içimi kemiren gitmek fikrini nereye götürebilirim? o, doymayan çocuklar gibi, kendine yeni gidilecek oyuncaklar bulmaktan bıkmıyor. e hadi! sen git, bulunca beni de çağırırsın madem!

sana yazmadığım için bana yazdım. oysa sana ne güzel yazardım. buraya taşıyamadım tüm eşyaları. örneğin, en sevdiğim kelimeler eski evimde kaldı. burada "sen", kupkuru bir zamirden başka bir şey değilsin. ne gözün var ne ellerin. ne de senden beklentilerim. ama yine de yazıyorum. çünkü, varım; ikiyüzlü ve küstah!

fatma.

26 Eylül 2010 Pazar

...

yazacak bir şey bulamıyorum buraya artık.
daha doğrusu, buraya yazmak içimden gelmiyor.
belki sonu geldi. buradan da gitmeli belki..

d..f..

24 Eylül 2010 Cuma

genç fidan



şu dağlar
Bulut içmiş.
Kimi saç kıran,
Kimi taş basmış böğrüne.
Ben de o taşlardan biriyim.
Rüzgar estikçe ufalanır ellerim.

Doğunun ve batının sahibi
Bana kuzeyin dağlarını bıraktı.
Doğunun ve batının sahibi
Bana dağlarla konuşmayı öğretti
Toprakla kan bağı kurmayı...

yalnızlık burada hiç doğmadı.
göz alabildiğine kuzey dağları
saçlarımı kırağıyla okşadı.
Burada dağların kalbiyle konuşuruz.
Rüzgar kayalarla konuşur bazen
bazen en eski ninnileri çalar
kuru tahtalar oyuklarından.

burada yalnızlık yoktur.
dağlar yüzyıllardır antlı bizimle.


d..f..

-yaylada yalnız yaşayan fidan halama... -
*fotoğraf halama aittir - temmuz 2010-

22 Eylül 2010 Çarşamba

duvarların mevsimi



şu duvarda eskiden ucuz bir tablo vardı, iki laleyi konu alan. tam karşı duvarında anlamsız bir şeyler, duvarı işgal etsin diye asılmış. en sevdiğim duvarda armağan bir hat çalışması. hat çalışması diğer duvarda artık, diğerlerini indirdim. en sevdiğim duvarda bir çivi kaldı. asacak bir şeyim yok ona. zaten çivi de çok güzel duruyor onda. keşke öyküler asabilsem ona. uykumdan uyanıp rüyalarımı tekmeleyen sözleri yazabilsem oraya. en sevdiğim duvar, dibinde uyuduğum, soğuk lekeli duvar. en yakın arkadaşım gibi, hiç ses vermeyen ama hep dinleyen.


***

duvarların mevsimlerini dinleyin. siz neyi yaşarsanız, sizinle onu yaşarlar. bahara çok var biz de. şimdi güz seslerini dinliyoruz.


- az bu yorgunluk, bu dargın, aptal kafaya... eşyalara sataşmak morluk yapıyor, kelimelere sataşmak... ancak leke! -

d..f..

17 Eylül 2010 Cuma

(.)




garip değil mi, ne garip?
***

ülke olarak bir karmaşanın içinden bölünmüş bir bütün olarak çıkarıldık. şimdi bizi bir yola çıkaranlar; bu yolun sonundaki "eşit özgürlükler meydanına" taşıyabilmenin sorumluluğunu sahiplendiklerinin farkındalar umarım! güzellikler diliyorum insanımıza... o kirli sözlerine dokunmaktan kaçınarak bir literatürün.
***

bayramı geçirdik. yaz'ı geçirdik. eylüldeyiz, varlığına minnet duyduğum ay. şimdi gövdelerin nasıl yalnızlaşacağını ve yalnızlığından nasıl bir ölüm uykusu büyüteceğini seyredeceğiz. her yıl, hiç bıkmadan, aynı hüzünle... bir doğuma birikmenin başlangıcını... her şey bir kum saati inceliğinde.

bazı şeyleri garipsiyorum. ilk olmasalar bile, her yaşadığımda garipsemekten bıkmıyorum. ayvanın ve narın sarı ve kırmızıda bize anlattığı o kalabalık hikayeleri her güz dinlemekten garip bir mutluluk duyuyorum.
***

bekleme odasını evimden kaldırdım. odama başka bir model verdim. kalemlerim yanımda, başucumda değil artık. kitaplarım derli toplu. eşyalarla aramızdaki inatlaşma ruhumun yılmışlığından, onlar bunu bilmiyor. her akşam küçük bir topla tokatladığım odamın en sevdiğim duvarını kışa ısıtıyorum. beklenti içindeler; kağıtlarım, yarım bıraktığım kelimelerim... meraklı meraklı gözümün içine bakıyorlar ve bu beni çok rahatsız ediyor. çırılçıplak bir odada kalmaya zorluyorlar beni. perde ve ben, dışarıyla aramda bir çekimlik eylem: duvara dönüştüren.
***

rüya görmek istemiyorum artık! çık git içimden! ruhumu sağan şiirler yazmaktan yorgun düştüm. kurduğum her cümle yanan bir şehir gibi. dokunduğun tüm eşyalarımı terket! kendimi bir hikayeye doldurup yakmak istiyorum. hepsi bu.

d..f..

14 Eylül 2010 Salı

"dokunma kalbime zira"



dokunma kalbime zira çok incedir, kırılır.
o tıpkı mabede benzer ki orda hıçkırılır.

gülersen aşkıma gönlüm harap olur, yıkılır.
o tıpkı mabede benzer ki orda hıçkırılır.

makam: Zîrgûle'li Sûzinâk
beste-güfte: Gavsi Baykara

Murat Bardakçı'nın eşliğiyle Yaprak Sayar icrası...

veda ve kutlama olsun.

youtube'u açılmayanlar için Yaşar Özel yorumuyla: http://fizy.com/#s/1g4ieu

11 Eylül 2010 Cumartesi

çöpçü süpürgesi



çöpçünün süpürme saati, mesaisi başladı. eskiden çalı süpürgeler kullanılırdı, asfaltla hırlaşan bir musikisi vardı. şimdi plastik süpürgeler, asfalta uyum içinde sinir bozan bir ses çıkarıyor:

- hırrrt! hırrrrttt! hırrrtttt!

05:56

29 Ağustos 2010 Pazar

"onlar"




saat 06:33
en son baktığım saat. kitap gözlerimi bırakmıyor. göz kapaklarımı açıp kapadıkça içinde çıkan arpacık canımı yakıyor. acısına dayanamayıp kitabı kapatıyorum.

15:40

uyandığımda yanıbaşımda duran kitabı elime alıyorum. evde kimse yok sanırım, sessiz. okudukça içindeyim. saat 18:00 kapı açılıyor. annem. uyanmadın mı diye söyleniyor. görünce susuyor. dakikalar geçtikçe...

ağacın dalları özgürlüğe susamış diyor. insanlar buduyor, kendilerine benzetmek için mi? evet, onlara benzemeyen hakkında konuşulmayı, kötü konuşulmayı hak ediyor. "onlar" kim?

- ne yemek yapıcaz?
--....
- kimse gelecek mi iftara?
-- bilmi...
- az yemek yapalım, hep kalıyorlar!
--.. hımm...

"onlar"dan çok tanımıyorum. aslında kendilerini saklıyorlar. konuşulmasını, haklarında cümleler kurulmasını istemiyorlar. bundan üzüntü duydukları için değil, kuru gürültü olduğu için. nereden biliyorsam...?

- kainat peygamberi... ınınııımmm... o ki...
-- fenerbahçe maç hazırlıklarına devam e...
--- başbakan erdoğan... kastederek... güm güm güm!

onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını düşünüyorum. bu duyu kayıplarının sebebi, hepsinden fazlasıyla yüklenmiş olmaları. onların dışındakiler görsün, duysun, işitsin, tüm nimetlerden yararlansınlar. yeter ki gürültü etmesinler!

- acep ... gelir mi bu akşam?
-- biilmi...
- ... çağıralım mı? uşağı ramazanda yalnız bırakıp gitmiş, nasıl anne?
-...

zehra teyzesinin kokusunu arıyor şaşı kadında. bulamaz tabi. çocukluğun aroması başkadır, bir kez büyüdün mü tüm o aromatik kokular geçmişte hapsolur. şimdi sürekli gelip giden ihtiyar kadın, annem yani... düşüncelerimin orta yerine ses bombası gibi bıraktığı anlamsız sorularıyla onun içinden çıkmışlığımı, organik bağımızı yalanlıyor sanki! sahi, birinin içinden çıkıp ondan bunca hızlı ve keskin ıramak da neyin nesi? tıpkı ağacın kökleri ve dalları gibi!

akşam iftarımı nerede yapsam? bu düşüncelerden kaçmam için, o sevmediğim kuru gürültülerin içine girmem gerek! bir kaç yeri arayıp kim var diye soruyorum. o sırada kapı çalıyor, gelen: ... nasıl seviniyorum, sarılıp öpüyorum. mutfağa dalıp atıştıracak bir şeyler ayarlıyorum. balkona oturup kuru gürültü çıkarıyoruz, ağız şapırtılarımız gürültüye karışıyor. balkon karanlıkta kalıyor. sigaramı yakıp başımı mermere dayadığım kollarımın üzerine bırakıyorum. ılık bir rüzgar...

- bundan içecek misin?
-- ı ıh!
-karpuzları bitirin!
-...
- gene kaldı ...
-...

onlar, en başından sağır, kör ve dilsiz doğsalarmış, kederleri daha mı hafif olurdu acaba?

d..f..

- bir günlük onlardan -

geceyi saran ses

güzel bir çarşambaydı, bizimkilerle sessiz sakin bir iftar için yer düşündük. gülhane dedik. sandviç, meşrubat ve bir termos çayla gülhaneye gittik. sessiz, karanlık, serin... çay keyfi sırasında, ormanın içinde uzun gövdeli ağaçların dalları arasından göğü seyrederken, bir "ses" geldi derinden. sanki içimden etrafa yayılıyormuş gibi. dinledikçe mest eden sese doğru yürüdüm. gülhanenin diğer tarafından geliyordu, duvarın ötesinden. arkeoloji müzesinde caz festivali... hemen oraya oturup dinlemeye devam ettim. aşina bir müzik ve ses... dhafer youssef... daha evvel de bir videosunu paylaşmıştım buradan.

"ramazanda caz" etkinliği çerçevesinde enfes bir sentez. belirtmek isterim ki, bu fikir kültür bakanından çıkmış. diyorum ki şu bir türlü güncellenemeyen, zamanı yorumlamayı beceremeyen ortaoyunu vs ramazan etkinliklerinin yerini sentez tatlarla süslemeye devam etsek..! ille de kültürümüzü koruyalım diyenler: ortaoyunlarının, meydanları dolduran döner/suçuk/yiyecek masalarına üşüşmenin dışında manevi haz veren etkinliklerin farkına varsınlar ve bu kısır ramazan etkinliklerini mutlaka gözden geçirsinler. bu konserler alternatif etkinliklerden öteye gitsin, ramazanlarda geleneksel hale getirilsin. bir duvarın arkasından "korsan dinleyici" olduğum müzik beni mest etti, aldı götürdü. ramazanın derinliğine, zarafetine denk bir etkinlik. çok sevindirici... bu vesileyle sultanahmet meydanından kaldırılan portatif lokantalar beyazıd meydanına taşınmış. buna da sevindim. bir de şu, belediyelerin sokak ortasında yüzleri, binleri aşan kişiye kurduğu iftar masalarının ardından ortaya çıkan çöp yığınları ve pislik çok can sıkıcı. keşke paket halinde dağıtılsa ve herkes evine götürüp yese! belediyelerin giriştiği iftar yarışı amacı aşıyor sanki. israf da çok fazla... ne diyelim, öğreneceğiz bir gün... -buraya bir hatırlatma notu bırakayım, neyi öğreneceğimize dair? -




http://fizy.com/s/12d714

d..f..

28 Ağustos 2010 Cumartesi

yaz saati uygulamasında buluşmaya geç kalmak




kısacık bir aradan sonra...

akşam kuledibi çay bahçesindeki buluşmaya koşuyorum. her zamanki gibi geç kalmışım. telefonum çalıyor açmıyorum. kulaklarım da nefes almama yardımcı olacak kadar koşmuş, iyice yorulmuşum. -bu yüksek kaldırım bay "C." nin kaldırımları. "güler"i kovladığı yerler olmalı...- bahçeye varıp oturuyorum, garson çay diyor alamam diyorum. bekleyen yok. onca insanın içinde bekleyenim yok! sonra, aklıma geliyor arkadaşımın telefonda söylediği sözler "geç kalmazsın değil mi?" demişti. 20 dakika bekleyip gitmiş olmalı telefonu açmayınca. yerimden fırlayıp istiklale doğru yürüyorum, bakınıyorum, yok... bir türlü sevemediğim, alışamadığım cep telefonuma bakıyorum. o esnada çalıyor. neredesin? - tünele doğru yürüyorum, geç kaldım kusura bakma diyor. içim rahatlıyor. çay bahçesine dönüyorum, evet, bu kez orada beni bekliyor. geç kaldığın için teşekkür ederim diyorum. birini bekletmek çok daha zor beklemekten. belki bu yüzden ben hep beklemekten yanayım, bekletirken bile...

müzeler, sergiler, referandum, ortak arkadaşlar, gizem derken... saat 22 olmuş. istiklale dönüyoruz evimize gitmek için. caddede ilerledikçe uğultu artıyor. yine omuzlarımız, kalçalarımız sızlıyor sağa sola dönüp çarpmaktan. bir tanıdık göremedim diyorum. ileride, bir sokak arasındaki tanıdığı kastederek, belki ileride görürsün diyor. oysa ben başka bir tanıdığı görmeyi umuyorum, sadece benim tanıdığım, diğerlerinin onda eksik kaldığı...

gizemden bahsediyoruz. renklerin ve örtülerin gizeminden bahsediyorum. gizeme inanmıyor. hatırlıyor musun diyorum? içmiştin, yemek yemeği unuttuğun, süzülüp iyice zayıfladığın zamanlardı. sana yemek yemeni tavsiye ettiğimde bana gözlerini sormuştun. - hala aynı derinlikte bakabiliyor muyum? gözlerim tek sermayem bu aşkta demiştin? hatırlamıyor. onun gizemi gözlerindeydi.

renklerin ve örtülerin gizemi, anlamları içinde saklayan... sanat neyi çözmeye çalışıyor bunca yıldır? gizemi olmayan, anlamını kaybetmiştir. imgeler, çağrışımlar, ipuçları... gizemin gücüyle var oldular. sadece tanrısal değil bu! kendi arasını bulup, oraya yerleşmişlerin dünyası. fantastik değil, gizemin yakan gerçekçiliği.
***

sıvazlayıp yerine koydum.
önceden yeri canlıların arasıydı
şimdi cansız.
konuşmaya gücü yok.
ben ise ancak onunla konuşabiliyorum.

kalem.

d..f..

resim: hakkı anlı

15 Ağustos 2010 Pazar

kedi

şiddetli başıboşluk
yollardan geçerken tüm hızıyla
arka ayaklarımı çaldı zamandan.

uzuvlar yara aldıkça
rahmimde hissettiğim sancı...
aynı sancıyla
gövdem ikiye bölündü.
bir yarısı yeryüzünde
öteki başka birine ait şimdi.

kalbin olduğu yer
rahimdir önce.
koptuğu yer ise
...

şiddetli bir başıboşluk
yollardan geçerken tüm hızıyla
kalbim rahime düştü yeniden.

sizin ölü dedikleriniz
bizim zamansızlığımızdı.
burada arka ayaklar
gövdesi olmadan koşar.
sizin başıboşluğunuz
buraya erişemez.
ve burada kalp
bir daha rahime düşmez!

d..f..

-yas-

9 Ağustos 2010 Pazartesi

5 Ağustos 2010 Perşembe

lüzucet mevsim sayıklaması

fabrikada çalışan ağabeyim, akşam beni yanına çağırıp "n'olacak bu gidişat, askerin yaptıklarını görüyor musun? vatanı satıyor bunlar. iş yerinde bir arkadaş var chp li, ona anlatıyorum, dinlememek için kaçıyor. geçen gün ona bir taraf gazetesi götürdüm, oku dedim!" diyor. sonra demokrat partili vekili kürsüden indirip yumruklayan dedemden bahsediyor.

söyleyecek söz mü kaldı?
***

kendimi, kirlenip azalmış suda çırpınan bir balık gibi hissediyorum. benzetme edatlarından nefret ediyorum. "gibi" değilim, ta kendisiyim!

tanrım birazcık daha umut ver, bu kadarıyla yaşanmıyor.
***

ne zaman çok kirlendiğimi hissetsem ruhumu onaran parçaları hatırlarım. ninemi... tek gözü görmeyen, aksi bir ihtiyardı. bir yazmasını döndürüp başının üzerinden, diğerini de çenesinin altından, düğüm yapardı. çenesinde beyaz kalın kılları ziftle alan... aynı zifti ayak topuğundaki çatlaklarına sağaltmak için süren... köy evlerinin kalın taş duvarları gibi garip bir sağlamlıkla dünyada duran... nereden geldi bizim bu naifliğimiz?
***

çoban yıldızını seyrediyorum. hiçbir şey gölge düşüremiyor güzelliğine, yanından geçen uçaklar bile. tanrım! ne yaptık dünyaya böyle?
***

lüzucet bir mevsimin koynunda sayıklıyorum.

ismim gıcırdıyor
söylendikçe azalıyor yoldan.
azap kuşu rüyama kondukça
her gün erimiş bir güne dönüyorum.
erimiş, tozunu yutmuş bir güne.
kara delik ruh
açlığını hacimsizliğinde sorguluyor.
içine çektiği günler
beyazını, ışığını yitiriyor.

size de oluyor mu?
sizi bulanlar
sizden kaçıyor mu?

ruh çatlıyor
sertleşiyor
ufalanıyor sonra.
***

buharlaşan ufukta
kaybolan at...

hatırla!
sırtımda toynakların...
o resim,
kürek kemiklerinin arasında sakladığın
yorgun şelale...
sen bir ölü değilsin,
uzatıyorum elimi
bana sıcak ver.

d..f..

- youtube da, fizy de bulamadım. bulabilirseniz "Farid Farjad - Bekhatereh Tou" anroozha-3 albümünün 8. parçası...

3 Ağustos 2010 Salı

tanrı lekesi


anneden bölündükçe
birbirlerine sarıldılar
ağlayarak.
***
bakışların
"kendini suçlama" dedikçe
suçladım kendimi.
oysa bu tanrının utancıydı.
ben bir tanrı lekesiyim
gölgesi yeryüzünde pas tutmuş
bir tanrı lekesi...
***
yitmeyi çok istediğimde
korkuyorum isteklerden.
ten beni buluyor,
soyuyor, inceltiyor sonra.
koptuğum yerde tanrı yaramı hatırlıyorum.
"acıyacak" diyor,
"istedikçe acıyacak"

lekenin damarları kabarıyor
içkin bir nefesle.
hep göğe bakışım bundan.
bana bir utancı hatırlatıyor.
mavi yüzlü
arınmış bir utancı.
***
sığmıyor yeryüzü odalarına,
leke dokunduğuna fısıldıyor beni.
ayaklarım gölge sesiyle
çekiliyor aranızdan.
ben ölümsüz bir lekeyim,
tanrı utanıyor yaptığından.
***

kime kırıldın?
senin yerine döküldüm
bu yeryüzüne.

kime kırıldın?
ben kesildim yerine,
kurban
leke...

d..f..


- affeyle/me -

1 Ağustos 2010 Pazar

ışıklı rüya


neydi dokunduğum?
daha dünyaya doğmamış gibi
ilk bana doğdu rüyamda.
ışık!
ışığa nasıl dokur insan?
geride bıraktığım tünel aydınlandı.
sana dokundum,
ilk defa ben dokundum
ellerim ışık kadar bakirdi.
rüyamı sarstı heyecan
ismine uyandım.
duvarın diğer tarafından kim bakıyor şimdi?
sen, neresinde duruyorsun anlamın?
beni bırak deme bir daha!
yağmurun büyütmediği ellerim
ancak seni tutabiliyor.
ancak sende bakir.
seni bırakamam,
acın,
cennetin anahtarı.

d..f..

-waymon kadının siyah sesi... beni yanlış anlamalarını istemem tanrım diyor. beni yanlış anlama. yanılgılarımı anla. -



youtube açamayanlar için:)
http://fizy.com/s/1jsibm

-"beni öptüğün yerden başlayacak hayat"-

31 Temmuz 2010 Cumartesi

dalgınlık

bu sabah işe giderken tramvayın camından dışarı dalmışım. bir durak fazla gittim. geçen ay da tramvayın giriş turnikesine doğru yürüyorum. hızlı bir dalış yaptım, pat diye takıldım, dönmedi turnike. şaşkın şaşkın durup elimle yokladım dönmüyor. sonra bir an akpil basmadığımı fark ettim. bu dalgınlık halimi benden başka anlayan olmuyor o an. gerçi ben uzun uzun gülüyorum kendime, o da ayrı bir komedi. gülhane den yukarı yürürken sabahleyin, ağzımı toplayamadım bir türlü. ama en komiği yerebatan sarnıçı nı bulamayışımdı. bir de tramvay durağında bugün mavi gözlü orta yaşlı bir kadın bana bakıp duruyordu. radikal kitap eki okuyordum, boş tramvay beklerken her seferinde baktığını gördüm. acaba dedim tanıdığım biri mi, tanıyıp unuttuğum...?

yavaş yavaş kayboluyorum, ne güzel.

yakında bir okuma kampına gireceğim. gördüğüm, duyduğum kitaplarla haşır neşir oldukça kendimi kaybolmuş, bir "hiç kimse" gibi hissediyorum. bu hafta için güzel planlarım var.

bir kaç cümle de yalnızlık için yazayım. çok güzeldir, sağaltıcıdır, yaşatıcı... iyi olacak, iyi...

ve günlerin kuşu cumartesi... bugün kanadında havalanacağım. uzak bir sırta taşı beni.

d..f..

30 Temmuz 2010 Cuma

ışığa davet

ışık gökten geliyor denmişti.
yerde ışığı davet eden karanlık
bizim biriktirdiğimiz sesti.
bizdik ışığa gideceği yolu gösteren.
***

saçlarımın
yağmur koktuğu zamanlardı.
gürgen yapraklarının arasından sarkan
güneşin küpeleriydi.
ne kadar acele ettimn.

bir kuşa anne olmak için.
benekli yumurtaları seyrederken yuvada
sesimi saklıyordum onlardan.
benim ellerim güneş anne,
toprağın sevdiği bir şarkıydı.
benim ellerim güneş anne,
mavi boyalı pencere kanatlarını açan
son ellerdi.
benim ellerimi hiç büyütmedi yağmurlar.
belki çok tutunmasın diye yaşama
az verdi avuçlarıma sahiplenmeyi.

benim ellerim güneş anne
küpelerini sevdi en çok.
mabetlere tanrı süsü küpelerini
...
ışığı davet eden bendim
karanlığı büyümüş ellerimle.

d..f..

araf




daha saatler var,
o saatlere.
orada,
bir kapının arkasına asılmış
gri bir ceketin
göğüs cebinde
zembereği gölgelerce boğulmuş
bir kış saati...
uzun etekleri çamurlu..
hatırlar mısın bilmem,
ben henüz yaşamadım
ama anımsıyorum,
gelecek.
omuzları dağmış
bir zamanlar.
bir sökükten heybetine sızan
ah o ne hain
ne kahretici...
bir düşünce kemirdi
dağ bedenini.
zaman ölü bulundu
çarkların arasında.

duydun mu zamanın duran sesini?

daha saatler var
o saatlere
git!
zaman öldü,
beklemek
heybetini kaybetmiş
bir dağ şimdi.
***

bir duvarın dibinde uyuyorum.
rüyamdan uyanıp
başka bir rüyanın içine
duvarın diğer tarafından gelen
fısıltıyı dinliyorum.
"git" diyor bana,
"bekleme burada."

tanrım!
ölümü beklediğim bu yer
bir fısıltıyla çalınıyor benden.
nereye gideyim?
yer ve gök arasında
değmediğin neresi var?
***

elimi kesik buldum bir sabah.
avucuma sıkıştırılmış
deniz uğultusu
saçlarımdan koptuğu için inliyordu suya.

her yeni gün
bir rüya kesiğiyle başlamak bir şeylere...
fısıltı su gibi yayılıyor bedenime.
gelme git,
ölme git..!
sen kalmayı da kaçmayı da
bir oyun sanıyorsun hala.
ama değil,
kalmak gün aşırıdır
kaçmak parçalara bölünmüş uykusuz zaman!

gelme git,
ölme git..!
burası
arafın gölgesiz ateşi.
yakma
yan!

d..f..

-şiiri ana rahminden önce duydum, tevatür değildir yanılgılarım.-

27 Temmuz 2010 Salı

Burka


Burka bir başka uzay. İçindeki kadını bir gölgeye indirgeyen, insanoğlunun bulduğu en arkaik form. Burkaya duyulan merak bir başka evrene duyulan merak kadar büyük ve kışkırtıcı.

Kendi hacmi, aurası, bağımsızlığı olan bu kadim giysinin, modern dünyayı meşgul etmesi çok anlaşılır.

Burkayı en fazla Amerikan işgali sonrası ajanslara düşen fotoğraflardan biliyoruz; toz içinde, kurak, Mars'ın yüzeyi gibi görünen mezarlıklarda, ölülerinin başında kıvrılmış, yerle yeksan olmuş kadın bedenlerini örtüyordu.

Burkayı ülkesinde görmek ise bambaşka bir deneyim. Afganistan'ı görüp görmemek kadar dramatik bir fark bu. Hakikatine varmak nerdeyse imkânsız. Afganistan'a gitmeden önce burka giymek aklıma gelmemişti. Ama orada gördüğüm kadınlar, onların burka içindeki varlığı, o kadar dikkat çekiciydi ki, dünyalarına biraz olsun yaklaşabilmek için burka giymeye karar verdim. Dışından bakmakla, içinden bakmak arasındaki fark ancak öyle anlaşılırdı. Burkanın içindeki kadın kimdi? Peşinden seğirten çocuklardan hakkında fikir sahibi olduğumuz o varlık aslında neydi?

Doğurduğu çocukların güzelliğinden, saç ve göz renklerinden hakkında ipuçları bulacağınız o varlık örtünün altında başka bir uzaya ait. Burka ülkesine... Burkanın kadını yok eden, onu hiçliğe indirgeyen bir örtü olduğu kuşku götürmez. Ama o hiçlikteki görkemi, estetiği de kabul etmek gerek. Burka arkaik formuyla başörtüsünden çok daha etkileyici.

Doğuyla ilişkisini batı üzerinden kuran bir kültürden geliyorsanız, burka merakınızı, oryantalizme düşmeden samimi biçimde aktarmanız kolay değil. Burkanın içine girmenin ne anlama geldiğini öncelikle kendinize anlatmanız gerekiyor.

Burka talebim oradaki yardımsever dostlar tarafından, anında karşılandı!

Acemiliğe denk gelen aşamaları Özbek şoförümüz sayesinde rahatlıkla geçtim. Gözlere denk düşen kafesi kaplayan tülün, makasla kesilmesi gerekiyormuş. Sentetik burkanın gözleri Özbek şoförümüz sayesinde dünyaya açıldı!

Yardımsever bir başkası, yüzün nasıl açılacağını gösterdi. Burkanın içinde yüzünüz açıkken her şey normal. Sıradan bir örtü gibi. Ama kapanınca dünya da kapanıyor!

Belki acemilikten, belki de burkanın özelliğinden üzerimdeki örtüyü bir fanus gibi hissettim. Ama bu hissin genelleştirilmemesi gerektiğini toz fırtınasını görünce anlıyorsunuz; orada burkanın fonksiyonel bir karşılığı var çünkü!

Afganistan'da sadece kadınlar değil, erkekler de Tuareg savaşçıları gibi yüzlerini tozdan korunmak için kapatıyorlar.

Burkanın içindeki kadının ne hissettiğini, örtünmeyi nasıl yaşadığını o kültüre ait değilseniz anlamanız çok zor. Binyıllar içinde birikmiş İslam öncesi geleneklere ait o giysiyi, bugünden bakarak yorumlamanız sizi her durumda anakronizme düşürür.

Tarihi kadın üzerinden okuyan ve kadın üzerinden toplumları ileri-geri, modern-ilkel diye kategorilere ayıran aydınlanmacı bakışa malzeme yaratan bu geleneği anlamak için, sıra dışı bir düşünce sistematiğine ihtiyaç var. Fransa'daki burka yasağı sonrasında Nilüfer Göle'nin söyledikleri bu bakımdan önemli. Dönemsel olarak hatırlanan bu görkemli perde için Göle, 'Burkanın karanlığını seviyorum.' demiş. Mahremiyeti hatırlatan koruyucu bir nesne olarak tarif ettiği burka, ona göre; her şeyin görünür olamayacağının işareti. Göle'nin bu kışkırtıcı zihin temrini 'kendisi burka giysin' sığlığına kurban edilemeyecek kadar değerli. Batı'daki bütün tartışma şunu gösteriyor; gelenek içinde anlamlı olan, bir başka kültürde görünür olunca sorun başlıyor!

Burkaya öncelikle Afgan kültürünün kendi dinamikleri içinden bakmak gerekiyor. Ama Afganistan'a bakınca sadece burka görenlere de şunu söylemekte fayda var: Burka Afganistan'da alt sınıflara mahsus bir örtünme biçimi. Taliban'ın bir dönem bütün kadınlar için zorunlu kıldığı burka şimdilerde sadece yoksulların tercihi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile katıldığımız karşılama ve açılış törenlerinde tek bir burkalı kadına rastlamadık. Gezimiz boyunca bize eşlik eden Afganistan'ın kadın Sağlık Bakanı Süreyya Dalil başta olmak üzere, Mezar-ı Şerif'teki karşılamada kadınlar, İran usulü saçları gösteren biçimde örtünmüşlerdi.

Kadınlar orada, yıllar süren Rus etkisinin yanı sıra, Özbek, Tacik kültürden gelen özelliklerle, toplumda güçlü biçimde temsil ediliyorlar. Bürokrat çevrelerin, gücü elinde bulunduran yönetici elitin kadınları burka giymiyor. İktidarda olan elit, kendini burkanın 'karanlığından' kurtarmış yani!

Neticede kadının toplumdaki statüsünü örtünme üzerinden açıklamak çok zor. Afganistan ve Pakistan'da örtünmek alt sınıflara özgüyken, Uzakdoğu'da elitlere mahsus bir özellik. Örtünmenin sınıfa ilişkin farkını Vietnam'da da net biçimde gördük. Hanoi'de eli yüzü maskeli olanlar, tüller içinde tenlerini koruyanlar üst sınıfa ait kadınlardı. Bize rehberlik eden genç kız 'Bizim gibi köylülerin öyle bir derdi yok. Zaten esmeriz. Üst sınıfın beyaz tenlileri örtünüyor burada.' diyordu.

Bu örnek, tarih içinde örtünmenin nasıl üst sınıflardan başladığı, altlarda yaşayanların siyah esmer tenleriyle güneşin etkilerinden korunmak gibi bir lükslerinin olamayacağını kanıtlıyor.

Afganistan'ın Belh şehrinden geçerken fotoğrafını çektiğim burkalı bir kadının görüntüsü ise bambaşka bir gerçeğe işaret ediyordu:

Çocuğunu emzirmekte olan kadın, yüzü tamamen kapalı olduğu halde, göğsünün görünmesini sorun yapmıyordu. Hemen yanında diz çökmüş oturan kocasının kucağında taşıdığı bebek de düşünülürse aralarında eşit bir ilişki var gibiydi. Afganlı erkekler çocuk sorumluluğunu Batılı bir erkek gibi paylaşabiliyorlardı.

Bütün bunlar şunu gösteriyor: Geleneksel toplumlarda, kadın-erkek ilişkilerini belirleyen şey, kadının örtünme biçimi değil, geleneğin kendisidir.

b. matur / zaman gazetesi / 27/07/2010
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1009031&title=burka

- bir dipnot düşmek istiyorum. Gombrich, sanatın doğuşuyla ilgili "sanatın öyküsü" adlı kapsamlı eserinde; sanat diye bir şey yoktur. tüm eserler işlevseldi başlangıçta diyor. buradan yola çıkarak bugün başka anlamlar kattığımız her gelenek başlangıcında işlevsellikten doğmuştur dersek hata etmiş sayılmayız düşüncesindeyim.

diğer taraftan doğu ile batı arasından oryantalizm denen bir olgunun doğuşu bir perspektif sonucu ya da sorunudur. batının garip bir derinlik sorunu var; içine girememe, ürperme, kendine ısrarla bir üst söylem oluşturma yaklaşımı... fakat üst söylem oluşturmak istiyorsan üzerine çıkmak istediğin değerleri iyi analiz etmen, ruhunu saptaman gerekir. tasavvuf geleneği olmadığı için varlığı bir görüntüden öteye taşıyamayan yorumlar bugün bu sebeple oryantalist kalıyor.

matur yazısını burkanın içine girerek yazmış. ama tabii, ayşe armanın örtünüp yazdığı manada değil, kültürün içine girmek, tozun içine... şüphesiz anlamak için bakmak yeterli değil. eğer sadece bakmakla duymakla dokunmakla koklamakla tatmakla varlığı algılayabilseydik batıdan ne farkımız kalırdı? doğuyu doğu yapan sezgileriyle çıktığı o derin yoldur... yazarın bu yazısı doğunun hala aynı derin yolda yolcuları olduğunun da işaretidir. d..f.. -

25 Temmuz 2010 Pazar

tembel pazar günü

evde yalnızım. bu evimiz için hiç alışık olmadığım bir durum. bu yüzden yadırgamakla birlikte garip bir huzur ve farklılık içindeyim. ailemizin yarısı şehir dışında. geç bir saatte kalkıp güzel bir kahvaltı yaptım. sonra televizyonun karşısına oturup saatlerce izledim. ormanda böcekle beslenen adamdan, avrupa yakası dizisinin tekrarına kadar... ev öyle dağınık ki, çarşaflar yataktan sarkıyor, içilmiş soda şişelerine sigara söndürülmüş, orada burada bırakılmış meyve tabakları, ambalajlar, çıkartılıp fırlatılmış giyecekler... içimi kemiren kurdu takmıyorum. şimdi kalkıp mutfakta bir şeyler yapayım dedim, sadece kendim için yemekten çok yapmaktan zevk alacağım bir şey olsun... günün şarkısı roll over beethoven, chuck berry, elo ve beatles yorumlarının içinden en iyisi elo... girizgah enfes... tatlı bir elvis havası, ohh..



akşamı ettik tembel bir tospağa gibi... şimdi ortalığı bir gıdım toplayıp içimdeki kurdu sakinleştireyim. sonra mutfağa girip ortalığı karıştırayım elo ile... sonra da bir film izlerim, tembelliğim tavan yapar. daha ne olsun :/

d..f..

ordan burdan...


dün gece haber izliyorum kanal 7 de... trt de program yapan nuriye akman'ın konuğu olan ali nesin'den bahsediyordu haberlerde. ali nesin, başörtü sorununa çözüm olarak üniversite rektörlerinin yasakçı ve haksız buldukları kararlara karşı gelmesi gerektiğini, onlara uymamaları gerektiğini söylüyordu. rektörlerin uymadığı kararlar neticesinde yargılanıp hapse atılma tehlikesine karşın da hapishane kötü bir yer değildir diyordu. kanal 7 bu haberi bir bilim adamının özgürlük beyanı olarak hevesle ve heyecanla yayınladı. bir kaç hafta önce aynı ali nesin radikal gazetesindeki "TÜBİTAK Başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş'e açık mektup" başlıklı yazısında bilimsel çalışmalarında önünün sürekli kapatıldığından, çalışmalarının ideolojik sebeplerle yok sayıldığından dert yanıyordu. bu yazının haberi değeri şüphe taşımaz. ama haberi maalesef göremedim bu kanallarda. samimiyeti sorgulamak gerekiyor, eğer özgürlük istiyorsak kendimize istediğimiz kadarını başkası için de istememiz gerekir. yoksa olmaz, samimiyeti kalmaz.

***

annem kuş oldu uçtu akşam üstü... memlekete gitti, trabzona... ne fena kadındır ha, gitmesin istedik, hasta olur, zayıflayan kemikleri kırılır korkusuyla... ama kime diyorsun. işten geldiğimde valizini hazırlamıştı bile. güle güle gitti. gitmeden bana yemek yapmış bir de... on gün kadar yalnızım. artık bol bol memleket havaları dinlerim, annemi özlerim, darmadağın bıraktığı evi azar azar yavaş yavaş toplarım. sonra o yine bir şenlikle ve çarşı pazar telaşıyla gelir. evin her yerine renk katar, ses verir, can verir. 72 yıllık bu enerji beni bile utandırıyor. sağ salim gider döner inşallah. -amin-

bende de nasıl bir özlem yığılması oldu akşam akşam, buradan dağlara denizlere, ağaçlara bakıp fotoğraflarda iç geçiriyorum. gitmeye heves ettiğin onca yere kıyasla doğduğun toprakların çekim gücü başka bir şey. bütünün parçasını çekişi gibi, tamamlanacağın hava su toprak orada. sanki içimizde varlığımızla birlikte büyüyen yalnızlığın annesi o topraklar. bu yüzden buralarda daha hasretle doluyuz her şeye, doyamıyoruz...

(ali nesin'in tübitak'la ilgili bir girişim ve diyaloğunun olduğu çok ilginç ama üzücü olayı anlattığı yazının linki...)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspxaType=RadikalHaberDetay&Date=09.06.2010&ArticleID=1001454

22 Temmuz 2010 Perşembe

bir dil bir dua


sabah işe giderken göğe bakıyorum her zamanki gibi, mahmurluğu alıyor benden. iş dönüşü başka düşüncelerle seyrettiğim gök sabahki gök değil sanki. bu girizgahı şunun için yaptım...

kuran da tanrının en sevdiğim sözü "siz hiç düşünmez misiniz?" sözüdür. sarsıcı, cımbızlayan, iğneleyen, varlıklar içindeki farklılığımızı en yalın haliyle vurgulayan çok güzel bir ikaz sorusudur benim için. geçen gece içimde şiddetli bir dua arzusu uyandı. size çok açık bir şey itiraf edeyim. son yıllarda tanrıyla olan irtibatımda hep kendi dilimi kullandım.

eğitim sistemimiz her yıl kendini yenilediğini zannetse de ezbere dayalı varlığını bir türlü yok edemedi. benim okulumda bu ezbere dayalı sistemi benimsemiş hantal bir yapıya sahipti. bize orada "düşünmek" öğretilmedi. ezberlemek öğretildi diğer okullarda olduğu gibi. oysa dini eğitimi baz alan okul temel dayanağı olan kitaba uygun davranmıyordu bu eğitim anlayışıyla. insan düşünmek için bir dile ihtiyaç duyar. bu dil onun bütün varlığını ele geçirmiş olmalıdır, tüm zamanını doldurmuş olmalıdır. yani anadili olmalıdır. eğer akademik bir çalışma olmayacaksa insanın kendi dilinden başkasında rahat edemeyeceğini biliriz, yabancı diller her zaman misafirliğe gittiğimiz evler gibidir. hep diken üstündeyizdir, hep biraz rahatsısızdır orada. hal böyleyken bir inanç sisteminin öğretisini nasıl olur da kendi dilimizin dışında idrak etmeye çalışırız.

çok sade bir örnek vereyim. dua etmek benim için tanrıdan istemek değildir sadece. düşünün, tüm sırlarınızı bilen bir arkadaşınızla konuşmanın rahatlığı, hazzı diğer arkadaş sohbetlerine benzer mi? dua, her şeyden önce tanrıyla konuşmaktır. ona kendini, bildiğini bildiğin halde kendi cümlelerinle bir daha anlatırsın. anlatırken sen de bir kez daha anlarsın. belki yanlışını da görürsün. işte bu içsel irtibatı kurarken öz dilinin dışında o derinliği yakalayamzsın. dahası, duaların bile ezbere yapıldığı bir toplumda yaşıyorsak, din dedikleri inanışın içini ne kadar anladıklarını ne kadar doldurabildiklerini düşünmemeiz gerekir. insan tanrıyla arasındaki tüm perdeleri kaldırmalı. dilemek ise çok daha başka güzel.

tanrıdan istemek, dilemek tanrının varlığını ve gücünü bildiğin ölçüde güzeldir. varlığın oluşumunu, devamlılığını, tabiat sistemlerini, dönüşümlerini bilmek... yaşamın kaynağını ve güzelliğini anlamak ve sevmek... bakarken sanatsal bir estetikle baktığının içine girebilmek... bunu başardığında tanrıdan ev ya da araba talep etmezsin. güzel olana hayranlığın seni onun devamlılığını istemeye davet eder. huzur istersin, aşk istersin, daha çok bilmek istersin, daha çok görmek duymak istersin. bunları yaparken de "ecmain" demezsin, tüm insanlar için bu güzellikleri istiyorum dersin. çünkü ana rahminde duyduğun o ilk kelimelerle tanrının varlık rahminde de o seslerle ve kelimelerle vahdete ermiş, bütünleşmişsindir.

bildiğin kadar, sınırların kadar istersin. tanrıdan talep ettiğin hayatının özetidir aslında.

ne zaman dua etme arzusu kalbime düşse ne yalan söyleyeyim, aşkla başlayıp, aşkla bitiriyorum. varlığın özünde onun olduğuna tanrıya inanır gibi inanıyorum. aşk, bilmekten geçer... tanrı insanları ruhlarını aydınlatacak nitelikli bilgiyle kuşatsın. amin.

ve insan yalnızlığından tanrıya ulaşır.

d..f..

20 Temmuz 2010 Salı

yağmur şehir müzik

yağmur yağıyor - 13:35 -
gördüğüm rüya, kulağımın içinde tüm vücudumu gezen bir fısıltı...

hiç ses yok burda yağmurdan başka. rüzgar denizden esiyor olmalı, damlalar batıya yaslanarak düşmekte. denizin rengi içine kapandı.

yağmurlu hamaklı bir hayal geçti demin gözlerimin önünden. bak şimdi hatırladım, yine şemsiye almadım yanıma. her yağmurda 3 liralık şemsiyeye 5 lira veriyorum, göz göre göre verdiğim 2 liralık fark beni kızdırıyor. sırf yağmura yakalandım diye olmaz ki ama, en azından her seferinde yapmayın. akşam caz festivalinin son demlerinde, buika konserine yer bulduk. latin flamenko caz... fakat 2010 avrupa kültür başkentimizde tüm güzel festivallerin yanına çok komik bir de not düşeyim. toplu taşımalar gece 12'den sonra birçok yerde yok, işlemiyor. bizim başkentliğimiz gece 12 ye kadarmış yani! bunu düşünmez mi bir büyük şehir belediyesi?

sahi ne zamandır ne müzik ekliyorum ne resimli bir şey... birikmiş bir şeyler var ama... bir ara dökerim buralara..

d.f..

-yağmurun şerefine..-

19 Temmuz 2010 Pazartesi

kafes

gururun yelelerimizi okşadığı bayır,
hayır diyemedik kendimize.
en zayıf yerimizdi gözlerimiz,
bakmayı bilen gördü içimizi.
en güçlü yerimizdi gözlerimiz
doğru baktığımızda, susardı.

gururun sırtımızı sıvazladığı çekim,
bir nefeste göğü çektik içimize.
insanlar küçüldü,
nokta nokta dizildiler önümüze.

eyy, şemse tutulan,
yüzünün taldasında ağlıyor
kozasını terketmiş kelebekler.
barış gölgesi susa karışmış,
dudağından şerbet hiç yansıması.
eyy, şemsle tutulan,
rüyaları dolduran fısıltınla
kemiklerimden testiler oyuyorsun.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
ağıt kuşları uçuyor siyah kanatlarıyla,
kara kuyu,
kara susku,
yel kara...
eyy, şemsin tuttuğu eller,
kafes demirlerini eritmez...

d..f..

- söz pas tutmaz, sussa da...-

odalar dolusu yalnızlık

çok yorucu bir hafta geçirdim. en küçük abla bir ameliyat geçirdi. git/gellerden ziyade ailenin en küçüğü olmamıza karşın sükuneti ve huzuru telkin eden aile bireyi olma özelliğimiz bazen gereğinden fazla yorucu olabiliyor.

sabah saat 8 civarı. hastanenin bahçesinde on kişiyiz. hastaya moral olacak her türlü akılsız cümleleri kuruyoruz. sonra odasına çıkıyor yalnız başına. pencereden bize el sallıyor. az sonra ameliyat önlüğünü gösteriyor ve yüzündeki korkuyla telaşın birbirine karıştığı zoraki bir tebessümle perdeyi çekiyor. insan tüm sevgilerin ve aşkların içinde ne kadar yalnızmış meğer? "insanlarla dolu yalnızlık"* diyor yazar. gerçekten de öyle. bunca kalabalığa karşın yalnızlığımız ne kadar diri, hep var, hep olacak...

her şey yolunda, şükür... sadece yalnızlığın bizi bunca kuşatmışlığına duyduğum şaşkınlık geçmiyor.

d..f..

-* ferit edgü bu sözü kendisine mi yoksa kafka ya mı ait hatırlayamıyor, ben de kendisinden okudum.-

14 Temmuz 2010 Çarşamba

tezer özlü ve kelimelerin kardeşliğine dair..


kitap okumanın büyük seçicilik ve özen istediğine inanırım hep. eğer siyaseti tarih, inceleme türü okuyacaksan yazarın ideolojik felsefesine dikkat etmen gerekir. felsefe okuyacaksan yazarı yaşadığın çağın şartlarıyla birlikte düşünmek zorundasın. eğer edebiyat okuyacaksan diğer unsurlardan çok daha fazlasına dikkat etmek zorundasındır. siyaset yazan bir yazarın özel yaşamını bilmeniz gerekmez ama edebi bir tür okuyacaksan önce yazarı okuman gerekir. örneğin şiir... yazara dair en içkin yazın türüdür şiir. bir şiiri okurken önce şairin hayatını, sonra o şiiri yaşamının hangi döneminde yazdığı, hangi duygularla yazmış olduğuna dair ip uçlarınız varsa elinizde o şiiri gerçekten okumuş sayılırsınız. ama bundan daha da önemli bir ayrıntı var. kelimeler...

her insanın iç dünyasında diğerlerinden daha çok parlayan bazı kelimeler vardır. o kelimeler, kalbimizde yaşamla birlikte renk değiştirir ve bize türlü türlü çağrışımlar taşırlar. yaşanmışlıklarımız kelimeleri bir maden gibi işler. her şairin kendine özgü bir kelime dünyası vardır ve o kelimeler onun yaşamla arasındaki damarlardır. okuyucu şiiri okurken ortak kelimeleri olan şairleri seçtiklerinde o şiirin içine daha iyi girerler.

dün tezer özlü nün yeni yayınlanan, ferid ergü ile mektuplaşmalarından oluşan kitabını aldım. uzun zamandır okumak istediğim "yaşamın ucuna yolculuk" kitabından önce bu mektuplaşmaları okumanın daha elverişli olacağına kanaat getirmiştir nitekim öyle de oldu. tezer özlünün dinlediği müzikten, okuduğu yazarlara, gezdiği sayısız şehirden, taşıdığındığı onlarca eve, evliliklerinden arkadaşlıklarına kadar birçok ayrıntıya ulaşmış oldum. tabi bunun yanında mektup yazınının da güzelliğine dikkat çekmek isterim. ben eski beri mektup yazmayı çok sevmişimdir fakat bazı yazarların mektuplaşmalarından kendim yazıp rahatlamış gibi keyif alırım. bir dosta yazılmış mektup ruhunuzdaki tüm ağırlıkları, tüm gri bulutları alır götürür sizden. yazdığınız kişinin derinliği, kelimelere yüklediğiniz ya da yüklemek istediğiniz her anlamın anlaşılacağını bilme, bu kaygısızlıkla yazmanın lüksü başka hiçbir yazında yoktur. gerçekten de "soyunmak" gibidir, mektup yazmak. tezer bu mektuplarda rahatsızlığının verdiği bazı özel anların dışında son derece samimi ve büyük bir dolulukla yazmış ve aynı şekilde de cevaplar almış. bir kaç gülünç ayrıntı, dönemin yazar-çizer taifesine ait ipuçları da bulmak bu mektupların diğer tatlı yanları. bu sebeple ferif edgü ye bu mektupları okuyucuyla bukuşturma nezaketi ve tercihi için teşekkür ediyorum.

bir solukta okuduğum kitabı küçük bir yolculuğa çıkaracağım ve mektup arkadaşıma ulaştırmaya çalışacağım. ama kitaba ve tezer özlü ye dair bir kaç şey daha söylemek isterim. delilik mefhumu benim özel kıldığım, yukarlarda tuttuğum bir "mertebedir." tanrı bu hissiyatı ve düşünce yapısını herkese vermez. bazı insanların gerçekten seçilmiş olduğuna inanırım, ama o seçilmiş insanlar kendilerinin seçilmiş olduğundan hoşnut olmazlar bazen. işte tezer özlü de aslında bu düşünce ve yazın halinin kendisine verilmesinden hoşnut olmayan ama buna rağmen yazmaya sığınan özel bir kadın. ruh sağlığı ciddi anlamda yara alsa da o hep bir çıkış yolu bulmuş ve yaşama tutunmayı seçmiş. bunu mektuplarından anlıyoruz. bach dinelemeyi çok sevdiğini, kafka yı büyük bir tutkuyla sevdiğini öğreniyoruz.

çevirmenlerle ilgili bir kaç cümle de eklemek isterim. aslında çok uzun bir yazı olması gerekirdi sadece çevirmenlerle ilgili. çünkü bir edebi yazını çevirmek, yukarıda saydığım "okuma disiplininin" çok daha üzerinde bir disiplin gerektiriyor. varlığa, yaşama dair kendine özgü bir pencere edinmiş her yazar ona yakın bir pencereden bakabilen bir çevirmen tarafından tercüme edilmelidir. can yayınları bu konuda çok değerli eserler üretmekte. örneğin en son can yayınlarından okuduğum hayvanlar çiftliği eserinde çevirmenin çok değerli bir önsöz notu vardı. bu eser sosyalizmle birlikte kapitalizmi de eleştirmektedir deniyordu. oysa daha önce sadece diktatörlüğe dönüşen sosyalizmi eleştirdiği yansıtılmış ve çevirmen bunu özsözde belirterek okuyucuyu dikkatli olmaya davet ediyor. bunlar çok değerli ipuçlarıdır.

"her şeyin sonundayım"
tezer özlü - ferid edgü mektuplaşmaları
sel yayınları
110 sayfa / 10 tl

11 Temmuz 2010 Pazar

cumartesiden kalanlar...

kuşları seyrettim bugün bir köprü altından. vapurlar istifini bozmadan gidip geliyordu sürekli, bir ağırbaşlılıkla. hava gri, yağmur haber bekliyor. derken kuşlar bulutlara bir şeyler fısıldamış olmalı. ansızın döküldü gök. düşünecek ne çok şey var. garson sürekli çay taşıyor masama. düşünecek ne çok şey var, çay dayanmıyor. göğe takılıp gittim. döndüğümde boş değildim.


annemin memelerinde
diş ağrılarıyla beslendim.
süt beyaz işledi ağzımı annem.
temiz, arı, yosunsuz...
sonradan büyüdü tütün sarısı sözcükler.
ellerim annemin yazmasını sararken
sararken, sarardı.
gün geçtikçe esmerleşiyorum.
temmuz açıyor iliklerimi
annemin koynuna benziyorum.
yüzümün kasnağı
hicri aylara bölünüyor.
elmacık kemiklerim şevval
alnımın duvarında ısınıyor zilhicce.
eylül ve nisan senden,
gün geçtikçe esmerleşiyorum.

kuşlar bulutlara ne fısıldar?
aynını sana söylemek istiyorum.
-su, oyuklarımı dolduran dilber-
kuş sözü kadar yok hükmüm,
yok ....

d..f..

işte geldi uyku, elleri vaat dolu..

10 Temmuz 2010 Cumartesi

bekleyip gideceğim bir gün

... elini alime alıp kavradım sımsıkı. avucumuzun içindeki çizgiler kenetlendi, birleşti, aynı yöne akan bir nehre dönüştü. ve sımsıcak tek hecelik bir kelimeyi sakladılar içinde. o bir ağaçtı. her baktığımda daha da incelen, daha da yere derinleşen. gittikçe yontulup bir çelloya dönüşen... ve dönüştükçe bana benzeyen.. hangimiz daha önce geldik buraya bilemiyorum. ama önemsemiyorum bunu. burası bir bekleme salonu. burası cumartesi, günlerin kuşu. burası kimsenin gelmeyeceği bir şehir odası. eli elimde kaldı. almaya gelmeyecek biliyorum. çünkü kaf dağındaki ağaçlar göklere değil, yere dayanıyor. o sırtını toprağa dayamış ben ise göğe. kuşlar parmaklarını taşıyor bana her gün. her güne bir su küpesi...

beni tanımadı, sesimi reddetti. asılı kaldım gökte, yer beni tanımıyor. kalbimi yakıyor mavi. mavi, sözlerinin hücresi...

d..f..

-(...)-

7 Temmuz 2010 Çarşamba

istanbuldan, ordan burdan...

ismini unuttum, bir kadın yazar, akademisyendi sanırım... özen göstermediğimiz dil ile ilgili bir kitap yazmış ve içine tv de geçen cümlelerden tutun, gazete yazılarına kadar tüm günlük dil kullanımından örnekler vermiş. ama en önemlisi cümle şuydu, yabancılar türkçeyi bizden iyi kullanıyor diyordu. kitabın ismi "where are you going to türkçe".. isim kara güldürü örneği istedim diyor. "kara güldürü", kara mizah demiyor... evet jülide gülizar yazarın ismi.
***

akşam istiklalde yürüdük, insanlar ölümüne alış veriş yapıyordu. her şey "al beni" diye bağırıyor.. insanlar bile birbirlerine bir şeylerini satmak ister gibiydi, gözlerini, bakışlarını, saçlarını, bacaklarını... satabileceğimiz ne kalmadı? çağ, pazarlama ve reklam çağı. her birimiz bir ürünün mankeniyiz aslında. ne sıkıcıyız.
***

geçenlerde yahya kemal müzesinin olduğu külliyeye girdim, az nefes alayım, bir tellendireyim diye. restorasyonu bir türlü bitmeyen külliyenin avlusundan bankları kaldırmışlar. her taraf çöp içinde :( içim el vermedi, oradaki kitap dükkanındaki beyden süpürge istedim. bir de kürek. sandığımdan genişmiş avlu. tam iki saat sürdü süpürmem. kıyı bucak süpürdüm ama ellerim su topladı farkına varamadım. beyefendi bana çay ısmarladı. o değil de öyle güzel bir dua eyledi ki.. sürekli tekrarlıyorum içimden, unutmayayım, ben de edeyim diye başkalarına. biraz delidir o dükkanın beyefendisi. ansızın size bir soru sorar ve altüst olursunuz. bakışları da şair ibrahim tenekeciye benzer. aslında avlunun ortasındaki minik yeşil bahçenin de bakıma ihtiyacı var. küçük fıskiye çalışmıyor. izin alabilirsem ve yanıma gönüllü bir arkadaş bulabilirsem bahçenin çiçeklendirilmesinde vs bakımında bizzat çalışmak isterim. hem ne kadar rahatlatıcı, ney eşliğinde kendini unutuyor insan. sanki o minicik avlu istanbul un yahya kemal günlerinde kalmış, hiç de bugüne gelmeye niyeti yok. huzur avlusu...

ne güzel bir şehirdir, yavrum istanbul.

d..f..

4 Temmuz 2010 Pazar

zaman tamircisi

kalp tansiyonunu ölçüyor zembereğin.
bileğinden kanıyor,
zamanın damarları kesilmiş.
gün kaybediyor,
gün, revandan...

öpsün istedim bileğimden,
akan günlerden öpsün.

"tamir edilemeyen saat yoktur*"
demişti bir saat ustası.

tamir edilemeyen zamanlar
kanıyor bileklerimde.
tüm zamanlar bozuk gibi
öyle hissettiriyor
kalbimi sokan akrep.
***

küller sarhoş..
unutulmak, biraz da özgürlüktür.
bir kayanın etekleri
rüzgarla tutuştuğunda
kum ağlar.
işte böyle,
acele etmeden
yavaş yavaş dökülelim
kucaklarımızdan.
gün gelecek
kimse kalmayacak "geride"
gün gelecek,
sonsuzlukla aynı yerde birleşeceğiz.
öyle mi?
geride kimse kalmadığında
biriktiğimiz yeri koruyacağız.
öyle mi?
burada beceremedik,
beceremedik işte.
***

sonra
öpülmekten yorgun düşmüş
dudakları anımsadım.
anımsamak mevsimiyle geliyor.
ağustostu, dardı kapılar
ve limanları terk etmişti şehir.
hangi mutluluk kederi güldürebilirdi?
yolda gördüğüm yorgun dudaklar
ağustos kokuyordu.
çok mutsuz bir ağustos..

işte böyle akıyor zaman bileklerimden,
sıcak bir ağustos gibi...
rengi mutsuz, soluk kırmızı..
***

ne zaman tanınmasam
bunca yaşamışlığımı yadırgıyorum.
o yorgun ağustos sen neredeydin?
güneşin ve rüzgarın
saçlarında bıraktığı toz...

yürüdüm, bekledim, baktım.
kimse görmedi.
kaldım.
zamanım bozuk,
tanınmıyorum.

d..f..

* recep gürgen - bir saat tamircisi, zanaatkarı..

(...)

insan üzüldüğü zaman yüzünü dövüyor çizgileriyle

sözlerden, gözlerden uzak
bir tapınak aynasına bakarken
bir keder dilemek tanrıdan
insandan, sözlerden, gözlerden uzak...

insan üzüldüğü zaman
yüzünü dövüyor çizgileriyle
hep aynı yerinden
derinleşerek...
başka bir yüz çizmek istiyor
tapınak aynasının yüzüne.
***

beni tanımadığında
şiddet gördüm.
ellerim kendini dövdü,
sözlerim sessizliğini..
bir hava baloncuğu gibi
izlerden gittim
görünmeyen.

beni tanımadığında
kan gördüm.
rüyam bozuldu.
***

kuyudan un çektim,
eledim gözbebeklerimi suyla.
ah revan
ah sus!

iniltisi dünyanın
neye dolacak?
neye sığacağız
niye konuşacak?

sükunetinde yangın olanın
sesinde nasıl sağalacağız?
***

sözlerden, sus'lardan uzak...
sükuneti bilmeyen bir dünyanın
dilsiz aynalarında
dudağına yeşeren ova...

yok öyle bir ülke,
kanatsız ruhlar,
öldüğünüzde susmuş olacağız
sadece
sese.
bana göklerden ve maviden bahsetme,
umuttan, aşktan
ve sonunu bilmediğin sonsuzluktan...

daha büyük bir şiddet istiyorum,
tanınmamışlığımı öldürecek,
yokluğumu..
***

...ve şehre siyah kanatlar takıp
gitmesini istedim omuzlarımdan.
beni eskimiş bir gününde bırakarak...

d..f..

*tanrım, yazmak, yazıyor olmak ne büyük bir acı. unutayım kelimeleri, bir kez daha...

30 Haziran 2010 Çarşamba

mektubunuz var efendim


dedi ki
içimi boşalttım üzerinize
yine de azalmadı mavim.
yine de mavimi anlamadınız.

***

çok uzun bir yazı birikti içimde. göğün ilhamı şüphesiz, kanatlarında taşıyor sözlerimizi. bir yığın umutsuzluğa karşın hala devam edebilmek anlamlı.

bu yazı aslında bir mektup. yazıldığı yer sözün kardeşliği, halkların kardeşliği... göğün kardeşliği, mavinin...

yaşadığımız zaman ve topraklar tarihinden bu yana bölünmelere sahne olmuş ama özünde bir kalabilmiş bir mecra. mekanla sınırlandırmak istemiyorum, ruhuyla bir bütün çünkü. son yıllarda ülkemizde derin kamplaşmalar, bölünmeler, yırtılmalar oldu. aynı şehri, komşu semtleri paylaşanlar bir önyargı penceresinden uzaklık ördüler aralarına. onlarca ortak noktaya, onlarca bilincinde olmadığımız aynılığa rağmen, ıradık durduk. bunu hep anlamsız ve acıtan bir yara olarak duyumsadım. hala zaman zaman beni kederlendirir.

sanal dünyanın hayali bir yurdu var. neden hayali dediğime gelince, görmediğimiz, duymadığımız insan çeşitleri bir ekmek etrafında toplanabiliyoruz. bir ekmek tarifiyle kokuya, tada, una suya dokunuyoruz. yürüdüğümüz yolları, gördüğümüz güneşi, müziği yazıp tüm derin çatlakları bir hamurla dolduruyoruz. önce konuşuyoruz yani, önce kelimelerimizle ve anlamlarımızla var oluyoruz. sonrasını önemsiz kılan bu söz kardeşliği tüm uzak mesafeleri de gideriyor. sokakta görsek, bir toplantıda karşılaşsak belki konuşmaya cesaret edemediğimiz, edemeyeceğimiz insanlar burada önce en zor olanı konuşarak başlıyor. bu hayali yurt, gerçek dışı değil. hayali dememin sebebi, hayal kadar güzel bağlar kurabiliyor olması. bazen aynı cümleyi, aynı anlamı kurmak aslında ne kadar aynı olduğumuzun bir kanıtıydı. kadınlar ve erkekler olarak bu hayal yurdunda kendimize nefes aldıracak bir gök açtık. bu gök dışarıda yağmur yağdığında buradan daha güçlü hissedilen bir göktü. çünkü anlamak her şey... bu yüzden tatile gidenler bavullarını bizimle doldurdu, tatilini bizimle yaptı, evine döndüğünde önce ekmek fırınını açtı, ekmek kokusunu yaydı. çünkü burası dışarıdan daha gerçek, daha dürüst ve samimi "çoğu kez". anlamak ve anlatmaktan başka derdimiz yok çünkü. burası beraber yaşayabileceğimizin bir örneği. buydu mektuba yazmak istediklerim.

yani, önyargılar varlığımızı öldürüyor. birbirimizi öldürüyoruz durmadan. konuşalım, yazalım, kelimelerimizi birbirimiz için yaşatalım. anlamak her şey...

kafka milena ya yazdığı mektuplarında diyor ki; yazmak hayaletler önünde soyunmak gibi...

sümüklü böcek böyle düşünüyor :)

d..f..