29 Ekim 2017 Pazar

çocukluğuma veda - adamlarım ağaçlar

insanın mekanla kurduğu ilişkide hafıza önemli rol oynar. mekan, zamandan ayrı tutulamaz. dersu ursula isimli bir film izledim. en iyiler listesine aldığım bir film oldu. dersu ursula, doğadaki her şeye "adam" diyordu. hayvanlara, suya ve bir odun parçasına. avcılıkla yaşamını sürdüren dersu ursula, tüm varlığa sonsuz bir saygı ve şefkatle yaklaşıyordu.

tanrı tarafından yaratılan tüm "doğal" varlıklar, birer estetik harikası ve yapıcı/onarıcı iken insan tarafından hırsla üretilen her şey "çirkin" ve yıkıcı. insan ürettiği büyük yoklukta boğulurken, tanrının muhteşem ezgisine ve ruhuna sahip sonsuz güzellikten uzaklaşıyor. bu aslında yaşamın kendisinden uzaklaşmak...

10 yaşlarımda, benimle yaşıt çınar ağaçlarının altında oynadığım, zaman zaman onlara tırmandığım bir parkımız vardı. hemen evimizin karşısında. tüm semtin çocuklarıyla buluşabileceğin yegane nokta. henüz kötülüklerin, tacizlerin, yıkımın olmadığı, şehirleşmenin semtimize uğramadığı günlerdi, 80'li yıllar. parkın bir bölümü su deposuydu. deponun bekçisi mustafa amca, çiçekleri ve ağaçları çok seven, boş vaktini deponun çevre peyzajını yapmakla doldururdu. biz de ona yardım ederdik. beraber diktiğimiz fidanlar bugün benden 10 yaş küçük. ama birbirimizi tanıyor, biliyoruz. çocukluğumuzun sesi saklı onlarda, koşuşturmacalarımız, oyunlarımız, kanayan dizlerimiz ve büyüdüğümüz onca mevsim... 30 yıldır aynı yerdeyiz. ben de onlar gibi, bir ağaç gibi bu semtte kök saldım onlarla. ilk gençliğim, gençliğim ve olgunluk çağıma geldiğim bugünleri, onlarla beraber geçirdik. semtin tek yeşil alanı, bunca ağacın olduğu tek park. dört mevsim pencereye çıkıp onları izledim. kış mevsimi dallarını büken karı, ilkbaharın coşkusunu, yazın sıcağını, güzün dökümünü onlarla yaşadık. ağaçlarımız, hayatımızın tanığı, yaşadığımız semtle, mekanla kurduğumuz bağın vazgeçilmez birer parçası oldu. şehirde ezan vaktiyle coşan kuş seslerini sık duyamazsınız. biz bu seslerle uyanırdık bahar sabahları. hem de büyük bir coşkuyla. belki yeterince şükredemedik bunun için, belki kıymet bilemedik...

40 yaşındayım. çocukluğumun mini ormanı, oyun bahçem, ömrümün tüm mevsimleri bu bahçe... bir adam ve zihniyeti çıkageldi. elinde beton yığını, kağıtlar ve demr yığını yıkıcı varlığıyla, buraya 'kültür' merkezi yapacağız dedi, otopark yapacağız dedi. çünkü şehir yaşantısında araçlar çocuklardan ve insanlardan çok daha kıymetliydi.

dün (27 ekim 2017 cuma günü), yıkıcı insan neslinin kudurmuş üyeleri, 'kültür' adıyla ve 'inançlarıyla' geldiler. hafızamızın, mevsimlerimizin, kuşlarımızın, güzelliğimizin, iyiliğimizin kolunu kanadını budadılar. bir yağma, bir talan gibi, bir savaş gibi... bir günde kesip biçip gittiler ağaçlarımızın dallarını budaklarını. çam ağacımızı, tepesindeki kuş yuvasına aldırmadan tek seferde acımasızca kestiler. bağırıp-çağırmam, çırpınmalarım hiçbir işe yaramadı. onlar 'hizmet' adamıydı. vandallığa, kötülüğe, çirkinliğe, sığlığa, yozluğa ve yokluğa hizmet ediyorlardı.

gece 5. katın penceresine çıkıp, savaş alanına dönen bahçeme baktım. çocukluğumun bahçesine. istop oynadığım yerde, arkadaşlarımın sesini duydum. zamanı ve tanrıyı duydum. ağaçlar, tüm azaları kesilip yanlarına dökülmüş, sağanak yağmurun altında, kurban edilmiş canlılar gibi, rüzgarda öylece hareketsiz duruyrlardı. rüzgarda hareketsiz duran ağaç gördünüz mü hiç? ağladım. çok ağladım, hüngür hüngür... çaresizliğim, yokluğum, ihanetim, kötülüğüm... adamlarım benim, güzel adamlarım, hala dimdik duruyorlardı ama hareketsiz, şaşkın, korku içinde... hayatımın tanıkları, mevsimlerimin sahibi adamlarım... kuşlarınızı da alıp gideceksiniz. siz yokken bu gökyüzü altında anlam ve güzellik bulmakta çok zorlanacağız. biz şehirliler, böyleyiz işte. zavallıyız.










fa...

not: bu kötülüğü yapanları asla unutmayacağım.




















4 Nisan 2017 Salı

kuzuların güzelliği



siz büyüklerin
bizim bilmediğimiz
yaşamları varmış.
kuzulara öykünür,
gelen taze baharla
kırlarda oynarmışsınız.

biz hiç bahar görmedik
hep toz toprak...
bir ağacın yeşermediği
taş yığınları arasında
hayatta kaldık.

bir ağaca nasıl tırmanılır,
bir çiçek nasıl açar,
bilemedik.
annemiz geceleri
güzel rüyalar görelim diye
bahar dallarını anlatır bize
bizim masal sandığımız
sizin hayatınızmış.
ne güzel!

açlık ve susuzluk oynamak
sevdiğimiz oyunlar değildi.
ama biz vazgeçmedik
yeni oyunlar aramaktan.
şehrin yıkıntılarından
küçük bir park yapıyorduk.
salıncağında kız kardeşlerimiz sallanacak,
saçları rüzgarla tanışacaktı.
biz mutlu olunca
şehir yeniden canlanacaktı.
ama gülüşümüz yetmedi
bu yoklukta
değiştirmeye dünyayı.
ansızın düştük
büyüklerin bitmeyen ölüm oyununa.

çocuktuk
bahar, bizim için tazelenirdi.
öyle derdi annelerimiz
ninnilerinde.
sizin baharınız ve kuzularınız var hala.
kuzular 
ne güzeldir kim bilir, 
onlarla oynamaktan vazgeçmeyin yine de.


çocuklar - idlib/suriye

d..f..

18 Aralık 2016 Pazar

sonsuz soğuma



üşüyoruz anne.
dünya çekirdeğinden
insan ruhuna lavlar fışkırdıkça,
yanmaya durdukça alem...
ayaklarımızda bitmeyen bir üşüme
yürüyor kalbimize doğru.

baharı olmayan bir kış uykusu
çağırıyor gövdemizi.

sonsuz bir soğumaya dalıyoruz.

d..f..

resim: untitled, mark rothko, 1944

1 Eylül 2016 Perşembe

yazıyı terketmek

yazmak arzusunun benden uzaklaşması, yaşam arzusunun artmasıyla oluştu. oysa yazarak yaşamı hissetme, yaşamı kelimeler yordamıyla kavrama çabam vardı. arayışın verdiği yorgunluğu ve karmaşayı anlatmak zor. sorumluluk duygusuyla büyüyen çaresizlik... sıradan olmanın hafifliği yanında, o büyük çaresizlik. şiiri terketmek. kendimle yüzleşerek geldiğim noktada aynı çaresizliğin ve anlamsızlığın hiç azalmaması.

patates soymak, çamaşır kurutmak, kıytırık yazılar yazıp, köşemde annemin ihtiyarlığını gözlemlemek... yeni yaşam, şiirden çok daha kolay. kolaya kaçmak. dünyaya kelime emanet etmek, dünyanın emanetlerine sahip çıkamadan hep emanet edip daha da ağırlaştırmak. patates soyarken yaşama sokuluyorsun. şiir yazarken ise ölüme sokuluyorsun. o hep sonu arıyor. çünkü son, her şeydir. 


8 ay sonra, yaşamak ve yazmak üzerine.

d..f..

30 Aralık 2015 Çarşamba

narın güz hali













el ele, tek bir ruhla
bir yokuştan çoğalarak vardık tepeye.
orada bulduğumuz

o zehirli
o ham
o ifrit!..
tüm tanelerimize sindi.

sonra azalarak indik ovaya.
koparıp birbirimizden yüreklerimizi,
oyarak ruhlarımızı birbirimizden..
dağıldık, parçaladık, parçalandık.
ah nasıl acıdı kalan canımız,
nasıl yandık birbirimize bakarken, utançla!
saçıldık,
aklımız ve kalbimiz kaçtı bizden.

neydi bulduğumuz,
narı ağulayan 
ve kemiren ruhunu?
neydi tanelere inen gazel?


bir nardık,
döküldük
saçıldık
ağlamak az gelir artık,
tanelerimiz sapsarı.

d..f..

resim: canan berber


28 Aralık 2015 Pazartesi

narın aşk hali




















bir ağrısı var yeryüzünün
varlık aşk halinde.

yaşam ve ölüm yok.
bir pencere var
ve pencereden sürekli bakanlar
sonsuza bakanlar
bakıp geçenler
hiç bitmeyenler.

nardan dünya
kan kırmızı yüreği
yanıyor çekirdeği,
kalbi varlığın.
bu ihtiras,
bu vurulup düşmeler,
usanmadan yeniden doğmalar...

bitmeyeceğiz,
dünyanın nar taneleriyiz biz.
yanmaya doymayacağız.

yeryüzünün ağrılarına pervane
tane yalnızlığında
topyekün acıyız.

dünyanın maviliğini soyunup
narın çıplak kırmızılığını seven

biz,
aşkolacağız.
kanayabildiğimiz kadar
varolacağız.

d..f..

-çünkü aşkta ölüm ve yaşam yoktur.-

resim: canan berber



18 Eylül 2015 Cuma

son söz


çünkü benim konuşacak kimsem kalmadı.
son sözünü ilk söyledin.
şimdi ağla.

her şey ayaklandı burada.
dağların dağlar ardına kaçışı,
ağaçların göğe ırayışı benden.
kentlerin soğuk bencil sokakları,
mezarlık insanları,
yaşamla bağını koparmış
yarım kalmış insanlar...

nerede benim konuşkan duvarlarım,
tavandaki çatlaklardan
benimle konuşan babam.
başucumdaki yapraklı gölgelerim, neşeli.
sığındığım hayaller,
yaşamdan güzel rüyalarım,
şairim, şairimin elleri, suskunluğu...
dünyanın benimle konuştuğu dil,
taşların, yıldızların, dağların ve gecenin...
biricik yalnızlığım, güzel kızım, umudum...

aşk, öldürüyor işte.

fa.

-içim kırıldı, döküldü maviler.-

resim: w.kandinsky

14 Eylül 2015 Pazartesi

tersine yaşam

bulutların beşinci katından atladı.
ölüydü düşerken.
bir tokat gibi çarptı yeryüzüne.
artık hayattaydı.

d..f..