11 Aralık 2012 Salı

suskun*


- derin bir yerde uyuyan hayat,
onun rüyasında kayboluyorum.-

şehri geçtim,
binlerce ışığı söndürdüm körlüğümle.
ölüydü bedenleri insanlarının
ölü ve soğuyan bir aşkı tutuşturmak için
geceyi kazıyorlardı içinden.

kalbimin suskunluğu azalsın,
konuşsun benimle diye
köprüler geçtim.
maviyle ovdum kırmızı damarlarını
kanatlanan yağmur damlalarını gösterdim.

kalbim
bana dönsün diye...
saatlerimi omzuna dayadım.
şarkılar dinlettim deniz kabuklarına
sesini duyurabilmek için lodos boyu yürüdüm.

konuşsun benimle diye kalbim,
ona en sevdiği pencereyi gösterdim.


d..f..

jehan barbur - rüya
yürüyüşüme eşlik eden arkadaşımdı.

*...

Resim: edward munch - çığlık

29 Kasım 2012 Perşembe

söz















yoruldum uzun uzun anlatmaktan.
kısa bir söz öğret bana.
hep onunla konuşayım.

d..f..

resim: selma gürbüz

18 Kasım 2012 Pazar

her şey















birini gördüm
arkadan her şeydi
önden baktım, hiçbir şey...

d..f..

resim: selma gürbüz - gece / 2005





10 Kasım 2012 Cumartesi

Şirin Baba'dan Masallar - İyiliğe Karşı Kötülük

son günlerde evimizde bir modadır, aldı başını gidiyor. konuşan, ses çıkaran yumoş oyuncaklar. ailede herkeste var. eve gelen çocukların pek çoğu onlardan korkuyor. ama biz ailece onları seviyoruz. bizim gibi konuşkan, sevimli, sempatik, cana yakın yaratıklar. mesela bu şirin baba son iki haftadır uyumadan evvel bana bir masal anlatıyor. gerçi çok kolaya kaçmış, antik yayınları gibi kesip biçerek seslendirmişler masalları ama anlatıcı çok sempatik. en sevdiğim masal 'üç kelebek'... sizler için küçük bir çalışma yaptık. umarım beğenirsiniz. d..f.. iftiharla sunaar!



d..f..

16 Ekim 2012 Salı

bir hastanın güncesi


teslimiyet ve teslim olmak, konuşmak ve söylemek, eylem ve niyet... düşüncelerim yer yer kopuyor birbirinden, gerilen bir ipin kopması gibi bu. tüm zihinsel gücümü toparlayıp, uçları yeniden birleştiriyorum ama cevap vermek için yine de yetersizim, çok yetersiz.

aklıma takılıyor; cezalandırmada eylem ve niyete göre ne kadar adil olunabileceği... henüz düşüncedeyim, açılmamış kitapların yön verecek rüzgarına ihtiyacım var.
***

akşam eve geldiğimde bitki çaylarına sarıldım. bir çeşit kış çayım var, içinde; ada çayı, ıhlamur, kekik, papatya çayı, nar çiçeği yumrusu, tarçın kabuğu, zencefil, yayla çayı, limon kabuğu, aslan pençesi, kuşburnu ve ismini hatırlayamadığım sarı odunumsu bir bitki daha. ılık suya koyup, kısık ateşte beş dakika kaynayıncaya kadar demleniyor ve bir kaşık anzer balı karıştırılarak içiliyor. bir fincandan fazla içmemek gerek bence çünkü fazlası zararlı olabilir.

çayımı ve sütümü içip yatıyorum. nefes alırken boğazımı yırtan şey sayesinde uyku-uyanıklık arası uzuun bir gece geçiriyorum. gün ağarırken ılık suya bal karıştırıp içiyorum. nefes almak mümkün değil. üstelik korkunç bir baş ağrısı... bütün sesler, anlamsız bir uğultuya dönüşüp kafamın içinde büyüyor. evdeki bütün yatakları dolaşıyorum, her birini beşer dakikalık kabuslarla terkediyorum.

çaresiz, bir aferin plus alıp yatağa düşüyorum. bir ölü gibi tam 12 saat deliksiz uyuyorum. kabuslar aynı canlılıkta! sürekli gülen, parlak ama anlamsız bir yüz. elimle ittikçe, parmaklarımın arasından fırlayıp, sırıtmaya devam ediyor, ne lüzucet bir yüzdür diyorum... alnımda soğuk bir şey beliriyor, uyanır gibi oluyorum. "kızım, iyi misin?" diyor annem. "korkuyorum" diyorum. annem "çok mu hastasın, niye korkuyorsun?" diyor. "anne kapıyı kilitle. ocağın altını kapatmayı unutma!" diyorum. tamam diyor, buz gibi elleriyle saçımı okşayarak. sabahleyin hatırlayınca, neden korktuğumu hatırlayamıyorum.

çok sık hastalanan biri değilim, hastalanınca da hafif bir bilinç kaybı yaşıyorum ilk günlerde. doğrusu bu haller de sonradan çok ilginç geliyor. insan hastayken çocuklaşıyor. evini, eşyalarını yadırgıyor. hoşlanmadığı insanlar, yiyecekler, giyecekler ve hatta mekanlar kabus olup kısa uykularını çekilmez hale getiriyor. hastalık, bir yönüyle dünyadan tek ayağını çekmek gibi. her şey gövdene yüklenmiş sanki, hayata dair her şey! ne aile, ne arkadaşlar, ne yiyecekler, ne giyecekler, ne iş ne de başka bir şey! kemiklerinin üzerine abanan hayat, sana sıkı bir ders veriyor, ölüme dair. kendine geldiğinde, hayata bakış açın bir derece daha genişlemiş oluyor. tabi bu arada ballı sütten, ıhlamur kokusundan ve o çok sevdiğin karnabahardan bir süre uzak kalıyorsun.

gün içinde, yatağında hasta yatarken, ne okuduğunu anlarsın ne de dinlediğini duyarsın. akıl, kendi düşünce rotasını çizer ve o rota biraz marazidir. gözlerinin zahmetsizce denk geldiği yer, tavandır. bakışlarınla defalarca çizdiğin işaretler vardır orada. o işaretler seni zamanda bir yolculuğa çıkarır.

çocukluğumda, gri soba boyasıyla boyanmış ahşap tavanda, ağacın dairelerinden oluşan bir şekil vardır. bu şekil, sırtı dönük tek ayaklı bir adamdır. giderken dönüp kötü bir bakış atarken oraya, tavana yapışıp kalmıştır sanki. annemin yatsı namazını kılmasını beklediğim süre içerisinde, tavandaki bu adamla uzun uzun bakışır, bir sabah uyandığımda oradan defolup gitmiş olmasını umardım. ama nafile! o hiç gitmedi, ben gittim. ve geldiğim yere, onun tavanda açtığı yarayı da taşıdım. hastalandıkça çocuklaşan bilincim, tavana sakladığı o kapıyı açtı ve oradan dehlizlere indi. sevmediği, tiksindiği, bakmaya cesaret edemediği insan yüzlerini, duyduğu acı sözleri, duymaktan korktuğu acı sözleri, kaybettiklerini, beklediklerini hep o kapının ardına sakladı. ve o kapının anahtarı, benim zayıf bakışlarımdır. zayıf ve acı dolu bakışlarım..

d..f..

resim:  miguel barcelo - faena de muleta

29 Eylül 2012 Cumartesi

Büyük Ozana Veda




Babası az olanlar bilir. Diyeceksiniz ki “babası az olmak” da ne demek?  Benim babam bir gurbetçiydi. Yılda en fazla bir, bilemediniz iki hafta görebilirdik onu. Sonra bir gün dönüverdi, döndüğünde lise son sınıftaydım. Derken bir yıl içinde amansız bir hastalığa yakalandı ve vefat etti. Ama “babası az olmak” az görmek anlamında değil sadece. Çocuk ve baba arasındaki yetersiz bağdan, yetişmeyen sıcaklıktan bahsediyorum. 

Okul hayatım boyunca, arkadaşlarımın babalarını hep çok sevmişimdir. Mehmet Amca, Sabri Amca, Erhan Amca, Recep Amca… Babası az olmaktan mıdır bilmem, bir de bazı insanları baba gibi sevmişimdir hep. Neşet Ertaş gibi...

Fiziksel olarak da babama benzeyen, onun gibi gurbetçi ve mahalli değerlerinden asla ödün vermeyen, vasiyetinde babam gibi köyünü, toprağını dileyen yüce gönüllü insan. Ve yine babam gibi bir eylül ayı ve bir salı günü kaybettiğim…

Ağabeyimin aldığı ilk Neşet Ertaş albümünü hatırlıyorum, ‘Gönül Dağı’. Arkadaşımla nasıl da sevinçle paylaştığımı… Neşet Ertaş, iyi bir sanatkâr değildi sadece. Bir kültür babasıydı. Sanatını icrası, ilkeli duruşu, mütevazı ve ince ruhluluğu, hepsi hepsi bir yana… O, en kederli günlerimin biricik dostu, ağrılı başımı yasladığım yüce bir dağ, anlatmak istediğim her şeyi en güzel şekilde dile getirerek kalbimi teskin eden vazgeçilmez bir baba ocağı gibiydi. O sonsuz yüreği, tüm merhameti ve şefkatiyle seni yargılamadan anlar ve sana kendi acının sahibi olmayı öğretirdi. Yalnız olmadığını bilmek, en güzel çıkış yoludur, en kıymetli nasihattir. Yalnızca hüzün mü? O, sazının tellerine vurdukça şelale gibi çağlayan sevinci ve umudu da bizimle paylaşırdı. Nice güzel türküleriyle bahar mevsimini karşılar ve iliklerime kadar hissederdim onunla. O duygularımın babasıdır. Vefat etmesi hiçbir şey değiştirmeyecek elbette. Kalbimin en güzel, en kıymetli yerinde her daim yaşayacak ve var olacaktır.

Vefatını öğrendiğim gün, babamı kaybetmişim gibi üzüldüm. Bu yüzyılın en değerli şahsiyeti, aynı çağda yaşamışlığımla gurur duyacağım gerçek bir ozan, hakiki bir bilge. Andıkça gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği acı kayba da alışacağım, alışacağız elbet. Ama Ertaş Ailesi, Kırşehirli insanlar bilmeli ki, onunla gurur duyuyoruz ve onu asla unutmayacağız. Yerinin asla doldurulamayacağına inanıyorum. Bu boşluk duygusuyla, onun türkülerine daha çok sarılacağız, sözlerini en kıymetli nasihat olarak hayatlarımıza işleyeceğiz inşallah. 

Yüce gönüllü, diri yürekli, babacan ozan… Rabbim seni sevdiği ve razı olduğu kullardan eylesin, cennetine kabul buyursun inşallah. Bizler senden çok hoşnut kaldık, seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz. Allah’ın huzurunda iyiliğine ve yüceliğine şahitlik ederiz. Ruhun huzur bulsun babacan insan. Amin.

d..f..

25 Eylül 2012 Salı

seslerin raksı


her şey içime düştü. her şeyin üzerine çıktım. sonsuz bir gökdelen gibi... bağırıyorum buradan: (...)
aramızda her şey var, öyle çok ki, uzaklık az kalır. az kalır, yetişmez sesim/isim.

ve her şeyin içindeki bir şey! bu sonsuz boşluktan aşağıya bıraksam seni.
biliyorum. kalbim, kanatlarının pusulasıdır.

d..f.

adam hurst - seduction

...

burada ağaçlar hep bahar ve hiç ölmüyor kuşlar. tüm insanlar çocuk ve gözyaşı yaratılmamış henüz.
karamsarlık, uçup gitmiş. ellerimiz bile bize ait değil, kötülük doğmamış çocuklardan. burada özgürlüğe doymuş her şey. ve ölüm hayatın en güzel parçası.

d..f..

erik satie - gnossienne - I

resim; v. gogh - yıldızlı gece

20 Eylül 2012 Perşembe

ay kırığı



Kabuğu kırıldı yaz mevsiminin.
Bir sarı filizlendi
Ve gözlerimde olgunlaştı kahverengi.

Aynı gözlerle
Ayın kabuğunu soyarken rüyamda
Ellerime çukurlar bulaştı.
Böyle,
İçine bir şeyler saklamak istermiş gibi çukurlar…
Kalem koydum, kâğıtlarla doldurdum.
Ay düşüp kırıldı.
Kahverengi gözlerimi yıkadım.
Ağlamaktır, arınmaktır dedi bana.
Başka bir şey kırmışlığım yoktur
Aydan başka.

d..f..

resim; joan miro ferra

20 Ağustos 2012 Pazartesi

yaklaşan eylül uykusu

yaklaşan kışta
kaz ayakları.
hep üçe odaklanıyorum.
ayakların üçgenli izi,
ben öyle görüyorum.
sürekli üçten biri çıkarıyorum.
yine kısalmıyor yolum.

bu sessizlik çoğaltıyor beni.
binlerce ben
taraçaların, köşe başlarının, sokak lambalarının altında...
karanlığı yeni terketmiş ışıkların ardından
bekliyorum.
ardımdan başka bir ben
aydınlığa dayanıklı...
mevsim dönüyor yüzünü
ceplerimden yapraklar dökülüyor.
bu tanıdık mevsimler
bildik beklenen isimler.
sonra kokusu eylül olan
bir kasım gününde uyutuyor beni.

sonsuz rüyalar başlıyor..
kuşku yok, 
karmaşa kemik bir tarakla taranıyor.
açılıyor yüzüm,
suyun üzerinde salınarak.
unutmuşa benziyor adını
yeniden başlamak gibi taze.

nasıl da masum bir tuzak!
oradayım,
tam ortasında imkansızlığın.
unutuş talan.

ve dönüş kelimelerin denizine.
seslenmek adına,
çağırmak onu 
bir uyanışı yaşamak için

ben geldim.
yine değil mi?
bu karşılaşmada
fısıldamayacaksan hikayeni
kendi sesinle kulağıma
beni hiçbir zaman duyma!

bir gün yine uyurum ben.
yine...
uyanmaktan yoruluncaya kadar.

d..f..



18 Ağustos 2012 Cumartesi

başka bahar yok

mevsimleri kıştan ibaret sanıyorum.
avuntumun bu beyaz örtüleri.
kimsenin başka baharı yok.
en sevdiği mevsimde ölüyor insan,
istekleri çeyiz yapıp
bir tabuta doldurarak.
***

suskunluğuyla sözümü kesiyor.
ağzına yalvarıyorum
konuş benimle.
bildiğim tüm kısa cümleleri susuyor.
göle dolmamı bekliyor gibi.
yarım kalmışlığı anlamalıyım
fazlası olmayacak çünkü.

benim birçok yazım var
kış kokar hepsi.
bildiğim hayatlar hep üç kişilikti.
kaçıp sığındığım bu küçük oda
beni evrene sığdırdı.

***
bir yağmura yetişmenin telaşı gökte.
beklenen hayata...

hiç olmadığın kadar çoksun yanımda
ellerimi kenetlemiş oturuyorum
avucumdaki çizgiler biribirine değiyor.
bir yaşamın damarları
yollarını ayırıyor defalarca.
alnımda kaşların beliriyor.

bir rüzgarda,
yıllar önce söylediği sözü duyuyorum.
kulağıma değdiriyor dudaklarını.

eşyalara dokunuyorum.
doğum lekesi yok hiçbirinin.
beni bir güneşle hayata batıran
ruhumda ol lekesi.
öl derken dili sürçmüş gibi.
korktum, hep korkuyorum.
ateşböceği hali kalbimin,
ayın karanlık yüzüne uçuş hevesi.

bu yersizlik,
yanarak çıktığım bu karın ağrısı,
hep kuzeye gitsem geçecek gibi.
aç örtümü,
bak içimden
bir yanılgı ağıyım kaskatı.
sevemeyişim kendimi
senin yüzünden.
***

ibrahimsiz ateş ve kurban
nuhsuz fırtına
yusufsuz kuyu
süleymansız dil
meryemsiz isa...
kısa yolculuğu uzun bir manayla anlatan.

çok duydum, rüyamda inleyen duvarlar vardı.
kuzuların beyaz tazeliğine sızan çirkinliği...
konuşmalardan duydum,
gökte biriken kötülüğü.
yusufun yüzünü öptüm.
gözlerimi kapadım.

soluyor dünya bir kırmızıda
ve kainat içimize kapanıyor.
***

şahitsiniz,
sabahın bekareti
her gün bir isa yüzü...

ve sen bana de ki;
yüzümü suskunluğunla kapat!
de ki, ben kainata kapanayım içinden.

d..f..

resim; j.m. william turner

7 Ağustos 2012 Salı

yanılgılar içinde


gök dönüyor ve kusuyor
kusuyor yüzümüze yersiz yağmurları.

toprağa bakınca uyku
göğe bakınca baş döngüsü.
çıkarmak istediği bir şey var benden göğün
tılsımlı bir maviyle
belki hayat, belki bir sır...

düşündükçe sebebi,
toprakla gök arasına sıkışan yaşam
bir yanılgılar küresi.
yerden göğe düşmek,
bir şaşkınlığın yüze çarpması.
bir istifra isteğidir maviyi,
bir intihardır yaşam, yanılgılar içinde.

tutulmak için
"buraya kadar her şey yolunda"
sonrası
çataldan fırlayan siyah bir zeytin tanesi.

"andolsun tin'e ve zeytun'a" tin suresi/1.ayet

d..f..

resim; h.matisse

22 Temmuz 2012 Pazar

yaşamı yadırgamak

yerini yadırgamak. bunu hepimiz biliriz. biliriz, değil mi? gördüğün yerlerden, uyuduğun evinden bir süre uzak kalınca, döndüğün evini yadırgarsın. asıl yadırganan mekan kısa süre kaldığın yer değildir benim için. çünkü oraya şartlanarak gitmişsindir zaten. oysa evim dediğin, koltuklarına, kapılarına, yastıklarına, suyuna, dolaplarına alıştığın yer... evine kavuştuğunda bir süre yabancılarsın, yadırgarsın. evin sana sırtını dönüp yatan eşin gibi muamele yapar sanki, soğuk davranır.

böyle bir yadırgama halindeyim. hala alışmaya çalışıyorum. "bana yüzünü ne zaman dönecek" diye iç geçirdiğim hayat. evimi değil, hayatı yadırgıyorum. buraya nereden gelmiş olabilirim, evim neresiydi benim?

sanki içimi oyup, bir mumla doldurmuşlar. mum? nereye gitse oraya uyum sağlar erime ısısıyla. sahiplenir gibi görünür ama madem yeni bir şekil alabiliyor ısınınca, onun değildir hiçbir yer.

hep yeni yere gidecekmişim gibi. yeni bir şekle girip, oraya da bir türlü sığmayacakmışım gibi. elimde değil, yadırgıyorum yaşamı.
***

bir çiçek dikiyor adam, evinin önüne. suluyor, ilgileniyor, büyütüyor. bir gün bir başkası gelip, çiçeği 'öylesine' koparıyor. bir başkasına vermek için değil ha! 'öylesine!'

yaşamı naifliğiyle büyütenlere karşı, naifliği yaşatmayan insanlar var.
***

bir yeğenim daha oldu. kederlendim.

d..f..

resim: maya kulenovic - karaca

20 Temmuz 2012 Cuma

geldi çattı remazan

geldi beklenen zaman; recep, şaban ve nihayet ramazan...
tüm açlıkların diyet zamanıdır. dilin, gözlerin, kulakların, ellerin ve belin...
bu ayda sofraların bereketi; yemeğin bolluğu değil, misafirin bolluğudur.
her akşam tatlı bir telaşla hazırlanan sofralara, fazladan iki tabak daha mutlaka konulması... 
pencerede, akşam ezanını minareye bakarak beklerken; sokağın telaşı, koşuşturması...
koltuk altına sıkıştırılmış pideler, misafirliğe yetişen güllaçlar...
kalabalık gecelerde uykusuz kalmayı göze alarak, sahura kadar oturmalar...
her sahurda annemin o leziz kuymağının sofrada talan edilmesi.
her sahurda, uyuya kalma ihtimaline karşı bir posta telefonla uyandırma servisi gibi aramak, aranmak...
davullarını erken saatlerde çalmaya başlayan davulcuların araba alarmlarıyla işbirliği yapması...
ki; bu çekilmez bir gürültü!

İstanbul'un bazı semtlerinde davul çalmak yasaklanmış. bizimkiler çaldı bu gece.
ben de belki bir davulcuya kaçarım umudumu hala yaşatıyorum ;)

velhasıl... bu geleneksel ve nostaljik tatların dışında; kutsal kitabımızı türkçe mealinden mutlaka okumalı,
Allah'ı bolca zikretmeli, sadaka vermeli, az yemeli, israftan kaçınmalı, israfın ve lüksün olduğu ortamlardan kaçınmalı, merhametli ve sabırlı olmalı... ruhu, kötü düşüncelerden, haz ve aşırı isteklerden arındırmalı. kalbi iyilikle doldurmalı...

tüm bunları, yapanlardan oluruz inşaallah. (amin)

"Oruçlunun uykusu ibâdet, nefesi tesbihtir. Duâsı kabûl olur. Ameline kat kat sevap verilir. Her şeyin bir kapısı vardır, ibâdetin kapısı da oruçtur."  hadîs-i şerîf

ramazan-ı şerifimiz hayırlı olsun efendim.

d..f..

17 Temmuz 2012 Salı

Karadeniz İsyanda!

elmalar şimdilik kızarabilir, armutlar dalında ballanabilir. gürgen, isriç, pelit, kızılağaç, meşe ve kestane ağaçları henüz ayakta dimdik durabilir. mart çiçekleri hâlâ beyaz, sarı ve pembe açabilir. mustafa kemal, kukku (guguk), atmaca, kisa, serçe, kosva gibi kuşlar şimdilik göğe hayat verebilir. manahoz deresi leziz alabalıklarını henüz saklıyor olabilir. çakıl taşları dere suyuyla şimdilik aşınabilir ve taşınmaya devam edebilir. yağmur hâlâ bu toprakların biriciği; sis, dağların giyindiği beyaz etekler olabilir. şimdilik, bugün, bu sıralar...

burası karadeniz. burada doğa, yaşamla ölümsüz bir bağ kurmuş. burada; anlatıldığı gibi yalnızca yeşilin değil, tüm renkleri en saf ve zarif desenlerle ahenk içinde bulabilirsiniz. burada hayat su gibi berrak kokar. toprağı çetrefilli ama çok cömerttir. bu coğrafya herkese açmaz kendini. uçurumlu, patika yollarına alıştığın gün, renkleri ve kokuyu duyumsarsın ruhunda. bu toprağın ruhu bir kez sızdı mı içine, onu unutman mümkün değildir. karadeniz, büyülü bir ülkedir. kendi başına, kendi doğası ve yaşamıyla, bambaşka bir dünyadır. mucizedir, zarafettir, estetiktir, neşedir, huzurdur, aşkın en yalın halidir. karadeniz, halkının anasıdır. kucaklayıcıdır, merhametlidir, sevecendir.


ağaçları, çiçekleri, kuşları, suları... tanrının en cömert yüzüdür karadeniz. ama...  ... ama çok değil; 10 yıl içinde bu doğal güzellikler, solmaya yüz tutacak. hatta başladı bile! neden mi? HES'ler yüzünden. dağların arasından bir kız gibi süzülerek akan bakir sular, HES'lerle dizginlenmeye ve başka amaçlar için kullanılmaya çalışılıyor. oysa o derelerin, akarsuların karadeniz doğasına can vermek gibi hayati ve elim bir görevi var. her bir canlının bir diğeri için varolduğu, bir saat zembereği gibi işlerlik kazandığı bu doğal unsurlardan biri sekteye uğradığında, başı dönüyor doğanın. sendeliyor. bizim köyümüzdeki manahoz deresi, 30 km içeride yapılan baraj yüzünden alabalıklarını kaybediyor. dere kenarındaki bitki türleri değişime uğramaya başlamış. 


kendi değerlerimize, kendi zenginliğimize büyük bir ihanettir bu. doğaya, çocuklarının yaptığı büyük bir zulüm! kapitalizmin dişlileri, şehirleri çoktan yedi bitirdi, şimdi doğayı kemiriyor son sürat. başbakan, halkına "3 çocuk" 'talimatı' verirken, acaba o çocuklara nasıl bir dünya ve gelecek bırakacak, bunu hiç düşündü mü? tanrının, doğanın kurulu düzenine saldıran bu açgözlü insan eli, cezasını çekmeyecek mi dersiniz? evet, elbette... 


bir gün kuşlar gökyüzünü, sular yatağını, meyveler ağaçlarını, ağaçlar topraklarını terkettiğinde, insanoğluna büyük bir boşluk kalacak, yıkımın boşluğu. en acısı da bugün bizlerin gördüğü ve bildiği bu güzellikler, sonraki kuşaklardan çalınıyor olacak. gelecekten çalmak, en büyük hırsızlık değil midir?

hayatımın en güzel dönemi, biricik çocukluğumu bu kadar güzel ve unutulmaz kılan köyümdür benim. küçücük mucize dünyam. onun varlığını bilmek, arada bir görmek hayatı katlanılır kılan yegane unsur. bizler toprağına köyüne bağlı, her dem o renkli dünyanın özlemini çeken, özünde her zaman gurbetçi olan çocuklarız, çocuklarıyız karadeniz'in. o büyülü ve fantastik dünyamızın zarar görmesi, incitilmesi hepimizi derinden etkiliyor ve üzüyor. HES'lerin, mucizemize çomak sokan kirli ellerini, topraklarımızda görmek istemiyoruz.




bu sebeple; 

d..f..

bu isyana ses ver!

28 Haziran 2012 Perşembe

çocukluğun sonsuz günleri

video
-................-

çocukluğumun sonsuz günleri, bitimsiz yolları, upuzun yaşamı...
...değil artık, bitti.


yol bitiyor, yer bitiyor, gün bitiyor.her şey kısacık. 

çok geride kaldı koşup ıradığım çocukluk.
neden acele ettiysem bu kadar!

d..f..

25 Haziran 2012 Pazartesi

haziran


nergis aralayıp dudaklarını
yakartan kokusunu saldı yeryüzüme.

rüzgar oldu ellerim
sarıldı öyküne
tel tel ayırıp günlerini
yıkadı kara susuyla.
sonra öptü
ve sakladı her birini
sevdiği kelimelerin altına.
başını koydu rüyaya
ve ağladı uzun uzun.
çıplak ayağını bastığın soğuk su avuçlarımdır, dedi.
adımlarına dolup gezdi seninle 
yeryüzünün acılı sınırlarını.
sınırlar ki
kalbin her daim kanayan yaralarıdır.

anlatmaya devam et.
orada,
dudağının sol kanadında
maviye dalıyor soluğum.
usul,
uykulu
bir geceyi bölüyor
kırılmış yerinden.

duymuyormuş gibi
gömül tebessüme.
üzerine kapandığın
bir tepenin uçurumudur.
durmadan düşüp
varlığını beyaza boyadığın...
***

uyandığımda
hazirandı yine.
duvarım buharlaşıp
ruhuma karışmıştı.
penceremi açtım.
ıhlamurlar gitmişti.
kokun, gerinerek
tüm göğü kaplamıştı.
özlemek
böyle zamanlarda
iştahla başlayan bir öğündü.

içimden tekrarladığım;
"ellerini saçlarından
saçlarını ellerinden kıskanmamın bir anlamı olmalı" sorusu
aklıma takılmıştı.
hazirandı
aklım, yapış yapıştı.

d..f..

-......-

resim; c.monet

7 Haziran 2012 Perşembe

bütün ademlerden boşandım


bir mart sabahı
badem çiçekleriyle
doğduğum güne uzandım.
köprüler, martılar
mavi kadar dalgındı.

bir nisan çarşambası
beklerken ıslandım.
ağaç kovuklarında böcek kıpırtıları
su küpesi, gölgede uyandı.
aklım kaçtı kaç kere
aynalarda bir bahar tutulması
her şey mi güzel görünür,
inatçı kadınlarla ağladım.

bir mayıs gecesi uyandım.
yatağımda sarhoş sarmaşık
çırılçıplak rüyalar dökülüyor
gök çivilenmiş laciverde
ıhlamurlar uyanmış
perdeler baygın.

ıhlamur,
güzelleştiğim ayet.
özüne taşındığım ağaç,
yanıma aynamı, tarağımı alarak.
gümüş yaprakları altında
ruhumu kaldırımlara yatırarak.
delirirken
ıhlamur köküne
bir şey doğurdum
kokusu anneme benzeyen.

bir ağaç nerede olursa olsun
kaderinde rüzgar ve kuşlar vardır.

bizim gibi…

biz elmaya bakınca
havva’yı görüyoruz,
ağaca bakınca tohumu.

bu yüzden
incitmemek için mürekkebi
bütün ademlerden boşandım.

d..f..


-uyutma!-


resim: albert herter - the garden of hesperides

26 Mayıs 2012 Cumartesi

her şey konuşsun





bir nehir düşün
denizi yok.
hep gitmek için
kaçıyorum denizlerden.

d..f..


kederdir, kendini anlatamamak. resimler, şiirler, çiçekler konuşsun. önemi yok şaşırtabilmenin, güzelliği göze sokabilmenin... ama önemlidir olmayan bir hatayı telafi için çırpınmak, "kırmak için değildi" diye susmak.beyaz susmak, güven içinde susmak, suskunluğa sığınmak.
***

24 mayıs cumartesi
burda bir çay bahçesinde
duvarlar kuşlarla dolu
bilsen öyle yorgunum ki
yalnız alnımı örtüyor uyku

iki çocuğuyla oturmuş
karşı masada bir anne,
beklediği tren saati
bir olanak arıyor kendine
gözlerine dolan beyaz çiçekte

24 mayıs cumartesi
şehir adları sayıyor küçük kız,
kendiyse belli
yalnız adıyla besleniyor
öyle solgun ki

rüzgar pıhtısı bir imbat
kurşun akıtır gibi

geçiriyor şehrin sokaklarından
cüzzamlı bir kıyının gözlerini.

çay bahçesi - c. süreya




22 Mayıs 2012 Salı

...

benim,
tanrı yolcusu.
aç bana kendi kapılarımı
içimden çek çıkar,
doğurt yalnızlığımı.
yeryüzü
sığmazlığımı sezince
öfkeyle uzaklaştı benden.
ve içini kaplayan açlık,
açlığı doyurmak için telaşla bakan varlık,
yetmeyince
boşluk büyüdü.
zerresiyle doğduğum boşluk
beni içine aldı
ve tanrı kapısına uladı.
yol.
binlerce sesle dolu yol.
dinleyip içinden bulmamı istedi,
binlerce çağrıda birine uymamı...
***

kaçıyorum
kaçtıkça bir yanımdan örülüyor duvar.
iri eşyalar
çocukluk kabuslarım
şimdi birbirimize sarılmış
birbirimizden kaçıyoruz
tek vücut.
***

biliyorum
sezgimin gücü yol gösteriyor bana,
inciniyorum,
ruhum kaybetmek istiyor sürekli.
ruhum 'geist',
zamanı şah damarımda öldürüyorum.
***

ve gitmek, kaybolmak
yaşamın koyu gücünde.
şiiri bir yokluğa terkederek.

beni bir hakikate hazırlayan,
tanrım!
yaşamak bu kadar acı ve yanlışsa istek
güzelliği bana yeniden öğret.

d..f..

eleni karaindrou - ulysses gaze

-ol ve öl / önsöz-

20 Mayıs 2012 Pazar

siyah tül


ayaklarına toplanan kara parçalarının yorgunluğuna rağmenim bu gece. rağmenler günümdeyim. yemyeşil dağların arasında bir ırmakla akarak, denizlere, okyanuslara kavuştum. orada kır çiçeklerinin içinde, ağaçların altında otururken, bedenim koşup oynamak için çıldırdı. ruhum ise tatlı bir hüzün ve şaşkınlıkla, bu çıldırışı seyretti. çocukluğumun içine kapanık, kendi kendine oynayan, koşuşturan yüzünü bir kez daha izledi uzaktan. ağaçların kovuklarına, kuruyan dallara baktı siyah bir tül bulmak için. 

büyüttüğüm yorgunluğu, tatlı bir esinti karşıladı. müziğin ritmi bu, ruhun mevsimini, bakışların rengini değiştiren tını. acı veren her güzelliğin, çocukluğa ait oluşunu duyumsadım. 


-duyduğun ağıtlar; yastığımdır, uykumdur, yaşamı duyuşumdur-

***
canını yakan şeyleri de hayatında tutmalı
çünkü insan acıyla tanır kendini.
ve böylece
acıtmamayı da belki öğrenir.

d..f..

-acıtmışlığın derin kederi-

resim: nebahat karyağdı - dilek ağacı

23 Nisan 2012 Pazartesi

ara renklerin huzuru


gökyüzünde, maviyi kırmızıya, kırmızıyı maviye dönüştüren ara renklere bakıyorum. ne kırmızı küsüyor ne de mavi, pastel tonlar bana yaşamı anımsatıyor. yumuşak, incitmeden ve yok etmeden yaşatıyor, birlikte yeni bir renk üretiyor üstelik.bu düşüncelerle günbatımının kızıllığından çok pastel renklerin huzuruna sığınıyorum. varlığını bilmekten büyük mutluluk duyduğum insanlar gibi...
***
burçlar üzerinde büyümeye çalışan gen fidan, tüm şehri görebiliyor yerinden sanki. ama bu günün, bu dünyanın ağacı. hayri irdal'ı görmemiş mesela.uzaklaşıyoruz, kesik kesik ışıklar bir tünelin varlığına işaret ediyor. camda yorgun insan suretleri belirdi. ara renkleri, genç fidanı göremeyen. heyecanım, körpe heyecanım, tünelin karanlığında süzülüp beni yine o yere taşıdı. o tünel, orası...
***
bir sabah uyandığımda kendimi yalnız bulsam. o sabah gibi tıpkı, parmaklarımdan hayatıma sızan şey, beni uykumda terkedip, yalnızlaştırsa. daha, daha yalnız derken (genç fidan gibi zamanlardan ve dünyalardan habersiz) varsam. umutsuzluktan ya da imkansızlıktan değil, vazgeçme isteği belirdi içimde. kendini doğuran bu şey, ne yapsan içime yaranamadığın o şey... bir insan daha düştü karadeliğe.
***
kendi adıma hiçbir şey planlayamayışım, kendime güvenemeyişim, beklentisiz oluşum, başkalarının hayatı için çırpınışım "büyük aptal"a oynamam... bu da bir çelişki... başka bir çelişki..

d..f..

6 Nisan 2012 Cuma

...


gece
sessizliğe dolup
beni izledi duvarlarımdan.
konuşmak kopsa ya ağzımdan,
düşünmek, kuruyup düşse...
oraya saklanmış gözlerinle
göz göze geldikçe karanlıkta
sağıma dönüp gözlerime sözcükler batırıyorum.

ey kanatan,
ey rüyalarımın sahibi
ey ayakları içimde dolaşan
ey seyyahım,
sevgilim, ölüm...
sen miydin bu kıran, acıtan beni?
inanmıştım gerçekten yaşadığına
bu çağda benimle,
ve tüm zamanları...
sokulup kasıklarının kıvrımına
defalarca dökülmek o sert mermere.
sabrın kalesinde taşlaşan melek,
göremez umarsız bakışlarımı.
gelecek kimse yok bana,
annem gibi oturmuş yaşamı seviyorum
yamalı yanaklarımla, baharı...
"ve" sen, sen değil "ve",
naif bir köprü an'ımı an'ıma dövdüren.

ne zaman bırakmak istesem seni
yüzümde yanılgı yanıkları.
ve gövdemi oyalayan başım
daha önce duymadığım ...

devam edece..

d..f..



3 Nisan 2012 Salı

...

verimli bir kalple
çorak bir dünyaya bırakılmış.

kalbin damarları çatladıkça
yine yeniden anlamak.
bağlanmışlığa anlam aramak,
yok!..
git bu yersizlikten.

d..f..

- ne me quitte... / dudaklarımın bayramı -

21 Mart 2012 Çarşamba

...

ayakları toprağı çatlatan
kurak kimseler
-onlardan kopmadır bir yanım-
aynı yöne doğru yürüdüler,
ateş topluyordu avuçları
yer yanacak kadar kopmuştu sudan.
koşarken döküldü tabanlarından
birikmiş çatlaklar.
eğildim, avuçladım toprağı
kısaldı hayat çizgim,
ve kesişmelerim yandı.
***

umut ve su
yeşerme masalıdır.
göğe bırakılan cemre
okşayarak uyandırdığında yeryüzünü,
hayat alnımızda berraklaşır.
koynumuza sokulan tomurcuklar,
kuş gövdesinin büyüttüğü yaşam,
uykuya doyan rüyaların özlemidir.
***

toprağa çekildiğinde can,
dağlara yığıldığında su,
ve perdelendiğinde güneş,
küçük kıyamet dolar içimize.

işte zaman
bulutlanıyor bir yerde
ve sen akıyorsun o ince çizgiden.
çünkü denizler, nehirlerin yerçekimidir.
yanılgılar, güzelliğin
ve çirkinliğin yittiği yerde
yekpare bir denize dönüşür.

...devam edec..

d..f..

16 Mart 2012 Cuma

...


bu kalp içimde ama
elimde değil.

***

fatma'ya tamamlanacağım.

d..f..

adam hurst - thereshold

14 Mart 2012 Çarşamba

bir şiir bir milat

Geldim
Suskun ve kederli
Bıraktım kendimi toprağına
Kalbim bekle diyordu
Bir tapınak bu geç olmadan.
Ama geciktim
Gölgesi kalmış duvarların
Kendileri gitmiş uzaklara
...
...

Ah sevgili ten
Neden bekliyorsun burada
Alıp kokunu git
Git
O acı rüzgârın ardından.

b.matur / rüzgarı acıtan doğu

9 Mart 2012 Cuma

ninemin şiiri


son aylardaki yoğun çalışma temposu yapmak istediğim pek çok şeyi ertelememe sebep oldu. bazen yazmak istediğim şeyleri erteledim ve sonra unuttum. gitmek istediğim sergileri, filmleri, konserleri kaçırdım vs... ama en kötüsü de yeterince okuma yapamamamdı. bu ertelemelerin ve kayıpların telafisi olur mu bilmem ama özellikle okumanın benim için ne kadar hayati bir eylem olduğunu anladım. çünkü okumak yazının anasıdır. beslendiğinden hamile kalır yazın.
***

özellikle şiir, hayatımın ritmi ve kılcal damarları gibi kuşatıcı. geçtiğimiz aylarda bir arkadaşım misafirim olmuştu. bir yayıneviyle anlaşıp şiirlerini bastıran bir tanıdığının, kendisine hediye ettiği şiir kitabından bahsetti. şiirden ve yazmaktan konuşurken araya giren kitaba göz attım. hece vezniyle yazılmış kimi yarım kafiyeli kimi redifli şiirler bizi tebessüm ettirdi.
"... hasret,
...gayret,
...sabret,
...gitti."

şiirleri okurken aklıma ninemin şairliği geldi. o gerçek ve iyi bir şairdi. tek kelimelik, yarım kafiyeli şiirleri tüm ailemizin varlık sebebi ve hayatımızı kuşatacak kadar değerliydi:
"saniye,
sariye,
safiye,
rabia,
emine,
nermin"

"fehmi
fahri
remzi
nizamettin
hasan
hamit"

ninem 12 mısralık bu anlamlı şiiri yazarken bir yandan da çıplak ayakla ormanlarda gezerdi. sesin ritmine olan düşkünlüğümüz, hayatımızı kuşatan acıyı da mutluluğu da şekillendiriyor.
***

d..f..

-resim:teksin özgüz-

4 Mart 2012 Pazar

şefkatin elleri

güne açılan gözlerim, baş ucumda saçlarımı acemice okşayan ellerin varlığıyla şenlendi. ve güneşin sarı yüzü, sararmaya duran yüzlerimize kırmızı benekler yaydı. ayıyoruz kıştan, derin umutsuzluklardan. rüyalarımı okşayan eller gibi, her şey bir şefkatle dolup taşıyor bugün. tanrım, biricik Allah'ımın varlığı, şefkatle dokunan her şeyden içime sızıyor.
***

bugün annemi alıp nicedir istediği şeyi yapacağız. çarşıya gideceğiz. o alacak ben taşıyacağım.
***

son olarak :)

d..f..

26 Şubat 2012 Pazar

"herkes bana kızar, annem bana kızmaaz" :'(

video

ablamın komşusu, küçük kızını ablama bırakmış. küçük hanım henüz 1,5 yaşında. televizyon izlerken reklamlardaki bir müzikten etkilendiğini ve dudaklarını büktüğünü fark etmiş ablam. tabi bu fırsatı kaçırır mı, aramış taramış aynı reklamı bir kez daha bulmuş, küçük hanım yine aynı duygusal tepkiyi verince... ablam hemen telefon kamerasını açıp, kendi uydurduğu müzikle küçük hanımın duygusal iç dünyasını gözler önüne sermiş. anlattığına göre ablam, şarkıyı söylerken kendi yüreği de kabarmış fakat ne hikmetse uzattıkça uzatmış. gerçi biz, küçük hanımın ağlama sebebinin ablamın korkunç sesinden kaynaklandığını düşündük ama dillendirmedik, sizin takdirinize bırakıyorum.

d..f..

23 Şubat 2012 Perşembe

bir kâse


gün düzü, ışığın yatağıdır. karanlığın saklı engebeleri, geceye gizem katar. günün ışıkları gelecek birazdan ve her şey gizemini kaybedecek, rüyalar bile. bu gecelik rüyalarımdan feragat ediyorum. sahi, ne zamandır rüyalarımı anlatmıyorum değil mi? içimden gelmiyor, boğulsunlar karanlıkta, terk etsinler beni diye, umursamaz davranıyorum.
***

okuduğum kitaplardan bahsetmek istiyorum uzun uzun. o güzelim dünyanın uyutan ya da uyanık tutan uyarıcılarından... bir yandan da günlerdir "dişimin şişi" sızı tamlamasıyla beraberim. iyi de oluyor, bedenimde bir sızıyla yaşamak. diğer sızılarımı unutturuyor işte.
***

annemin kış uğultusunu özledim. özlenecek bir şeylerin olması ne güzel. yaşadığını hissediyor insan. yaşadığını, bazen de çok fazla yaşadığını... bilirsiniz, gövde taşıyabileceği kadarını yüklenir. içimde çoğalmadan ağırlaşan, durdukça derinleşen, yerini içime oturtan o garip duygu. biraz anne, biraz aşk, biraz yaşama sevinci, biraz kekik, bir tutam tarçın... bu neyin tarifidir dersiniz, (biliyorsun, oku ve gözlerini yıka, ruhunu okşamama izin ver)
***

ve yaklaşan bahar... tadını almak için güzelliğin, kederinden emiyorum özünü. bu, her şeyde böyle. işte öldük ve dirileceğiz bir mevsim daha. aynı aşkı, bir kez daha tazeleyeceğiz. bu inanılmaz bir dönüşüm, her seferinde şaşırıyorum, bile bile. durmadan aktığımız yatak, bizi kuşatan bir dinginliğe çekiyor. önce sözleri getiriyor aklımıza, isim vererek düşünüyoruz. ey isimlerin sahibi, yüce, biricik, adından güç alınan, teşekkür ederim. ayna bu kadar güzelse, gösterdiğinin hakikati nasıldır kim bilir?
***

bahara yapılacak hazırlıklar vardır. çocukluğumun sonbahar mevsimlerinde evde hummalı bir kış hazırlığı olurdu. tıpkı onun gibi... damarlarıma sökün eden cemrenin sırrıdır. şimdi yeni sesler, müzikler, yeni sözler, yeni şiirler ve yepyeni yüzler aranmalıdır. bulunanlar baharla kutsanmalıdır.
***

şimdi aklım dağlardadır. bahar için biriktirdiği durgun kara sularında, dağların sırtladığı beyaz örtülerde... akan nehirlerde, sesini beyaza gömen... bir tutam isterim tarifim için, komşudan istenen bir kase "şey" gibi... bir kase görüntü, ses, söz, anlatı... zap suyunu hatırla! bir manzara sevici değilim ben, gözlerim kalbimden sonra duyar, inan. hikayecim, anlat bana, yine baharı anlat, içinde keder olsun bir kase.

d..f..

yeni türkü - başka türlü bir şey

13 Şubat 2012 Pazartesi

baharı beklemek


çıplak ağaçların solgun ve ıslak benzi... derin bir bekleyişte toprak. ve kökler göğü selamlayacağı uyanış gününü bekliyor. ben de bekliyorum onlarla. her gün seyredip yokluklarını, bu görünmez halde kimsesiz bekleyişlerini.. yanlarından aldırışsız geçip gitmelerimize şaşırmalarını... ben görüyorum, seyrediyorum, selam veriyorum geçerken ve sabra davet ediyorum. topraktan öğrendiğim sabırla, toprağın merhametli kavuşturmasını bekliyorum. tıpkı bir ağacın hikayesini beklemek gibi... bir kalemin gecenin içinde çıkardığı sürtünmeyi ve kelimelere can veren ruhu duyar gibi... bu sessizlik beni kederlendirse de, incitse de, yorsa da... meyvenin ruhuma bırakacağı tohumu bekliyorum. "bahar iyiliktir" diyerek, her gün bu sözü tekrarlayarak, bir ayet gibi...

bekliyorum.
inciten sessizliğini de severek, sana dair ne varsa...

d..f..

12 Şubat 2012 Pazar

sayıklamalar

arada perdeleri ve kapıları açıyorum, kapatıyorum. başucumdaki aynaya bakıyorum, sol yanağım sızlıyor mu? görünce hatırlıyorum. sadece uzun saatler uyuyabilmek için onu bahane ediyorum belki... uzuun saatler uyuyup, uyanmak ve başucumdaki kitabın kaldığım yerinden devam etmek... saat 03.27... yapacak tek şey var, okumak ve uyumak, rüya sayfalardan beslenmelidir, hayatın kendisi kabusları besler bir de kitapları. ne yöne?
***

ne yöne gidiyorsun? neden? kaç km hızla? kiminle...?
sık sık olmasa da herkese zaman zaman olur. bedenine ya da ruhuna bir yara aldığında durup düşünürsün ve sorgularsın. aslında sorguladığın yara'ndır, nedenidir ve sorgulama sebebin, aynı yarayı bir daha almamak için gerekirse yön değiştirmektir. şimdi ne olacak?
***

şimdi ne olacak? devrim yapacak kadar güçlü değilim. ama değişimin altını dolduruyorum. ne mütevazı ne de aptal olmak/kalmak istiyorum. ruhumu, dünyamı sıkan şeyi kıskıvrak yakaladım ve irdeliyorum. terazim, kriterlerim nedir?
****

terazim, kriterlerim nedir? kendimi gözden geçiriyorum. yaşamımı düzenleyen ve yürütebilmem için güç veren özgürlüğümü, benim biricik özgürlüğümü... prensiplerimi ve kaygılarımı... irdeliyorum. ama en önemlisi de kazanımlarım ve kaybettiklerim... sonuç?
***

sonuç? durgun su, solucan üretir. değiş/tir.

d..f..

4 Şubat 2012 Cumartesi

Parmaklar




Parmakların üzüntüsü
Cep sürgünü…
Bir incecik ve zarif
Bir incecik
Kirlenmiş sızı.
Harflerin öğüttüğü
Yoğurduğu…
İçimizde
Elleri derin’in ve gizin.
Dokun ve kirlen
Dokun ve kirlet
Büyüsüne yaşamın
Büyüsünü yaşamın.
İçinde erittiği sıcağı
Ve büyüttüğü soğuğu
Cam fanus içinde
Beneklenen ve solan parmakların…
Akıl edemezdi,
Kalp hatırlatıp durmasaydı.
Dokunmak
Ellerin erdemiydi
İyiliğe ve berraklığa…
Saydamlığı, keşfin huzuru
Ve güveni, dokunmak…
Her dokunduğundan bir iz almak üzerine
Ellerin biriktirdiği damarlar.
Çizgiler, biriken dokunuşlar.
Bana kaderini anlatan
Senin ve bizim ve bizim olmak istemeyenlerin.
Ve sözler dokunulmazdır
Ellerin güçsüzlüğüdür
Uzanamayışıdır.

Şimdi
Pencerenin manzarasına dokunuyorum
Güneşin kırıldığı denize.
Parmaklarım ağlıyor
Berraklığa
Huzura
Ve
Aşka…
Neye dokunduğunu bilmeden.

d..f..

Lodos


deniz değil,
kâğıtlar beni tutan,
onun içindir sana yazamadığım.

ahmet cemal

(ne kadar güzel bir şiir.)

***

eleni karaindrou - by the sea

2 Şubat 2012 Perşembe

bi' not

bir önceki blog yazımla ilgili, bazı yanlış anlaşılmalar olmuş.

"işten çıktım" derken, mesai bitiminde eve gitmek üzere işten çıktım manasında kestirme ama çarpıcı bir başlık atmıştım. amacım spekülasyonlara yol açmaktı ))

velhasıl işimden ayrımladım ama akşama kesin ayrılacağım malum eve gitmek lazım.

-arayan soran destek olan blog camiasına teşekkür ediyorum.))-

31 Ocak 2012 Salı

işten çıktım

İşten çıktım. Site parklarının içinden, ayak basılmamış yerlerde yürüdüm. “sıcak nefes, sık adımlar, iz çık iz çık, annem bekler iz çık iz çık…” diyerek metrobüsün yolunu tuttum. Yolda 15 sayfa kitap okudum. Tramvaydan indim, eve doğru yürürken ara sokağa girdim. “iz çık, iz çık, sıcak çorba, nefes buhar, iz çık iz çık…” paçalarım bembeyaz oldu. Zili çaldım, annem pencereye çıkıp kimin geldiğine baktı. Beni görünce kapıyı açtı. Çukur yanağını öptüm, namaza durmuştu, “burnun ne soğuk” dedi. “iz çık anne” dedim, “hıı?” dedi. Üzerimi çıkarmadan yazmaya koyuldum. (pzrts)
***

üzerimi giyindim, cenaze yeşili bir şalı boynuma taktım. patronum üşümeyeyim diye şalımı takmama yardımcı oldu. paran var mı, vereyim mi dedi, istemem, ihtiyacım yok dedim. işten çıktım. site parklarının içinden, ayak basılmamış yerlerde yürüdüm. "aşiyan yollarından ses versem duyar mısın?..." şarkısını söyledim. yanımdan birileri geçerken sustum. arabanın altına sığınan kediye üzüldüm. "çok açım, ABİİLERİM ÇOK AÇIM, ALLAAH RIZAA..." diye bağıran adama para vermek için aradım, üzerimden kuruş çıkmadı. yolda 17 sayfa okudum. 5 sayfada aştı çizilecek cümleler buldum, hepsine cebime attım. eve geldiğimde pencerenin altında durup bir kar topu yaptım ve cama attım. yeğenim baktı gel dedim, omuz silkti. ablama gel yürüyelim dedi, giyinip çıktı. yürüdük, parkta bir sigara içtik, yürüdük. ablam üzerinde para mı, salep alalım dedi. yok dedim. keşke cüzdanımı alsaydım dedi. kar yiyelim dedim. beş lira da mı yok bari kestane alalım dedi. yok dedim, kar yiyelim mi? yemedi. eve geldik. cama kartopu attık. yeğenim geldi, bir süre birbirimize attık. boza içmeye gitmedik çünkü yollar kötüydü. yarın akşam inş... (salı)

parasız olmanın ve dolaşmanın hafifliği vardır. özgürsündür, yalnızca kendin vardır. kestane ya da salep olmadan da olur, kar yersin ))
***

dışarıdan kikir kikir gülüşen çocuk sesleri geliyor.


d..f..

27 Ocak 2012 Cuma

kış masalı


zemheridir, nefesin tüterek yürürsün, artık insanların yüzünü inceleyecek merakın kalmamıştır çünkü herkesin aynı gaileyle baktığını öğrenirsin. sonra düşünür ve bulursun: fikir yürütmeyi sevmez aşk, onun tek hakikati vardır ve oldukça inatçıdır, tıpkı bir kocakarı gibi.
***

salinger'in çavdar tarlasında çocuklar'ı yeni okudum. son 60 sayfaya vardığımda, ne ilginç bir kitap dedim, altını çizecek bir satır bulamamışım. sonlara doğru yaklaştıkça, çavdar tarlasının çağrışımı sardı içimi. bu benim lodosumdu. kimseye anlatmamıştım lodosumu. taa ki geçtiğimiz günlerde küçük bir kahramana dillendirene kadar. anlatırken de kendimi o çavdar tarlasının coşkusuyla koşarken buldum kelimelerde. gözlerimi kapasam, parmaklarımı öpecek gibiydi, lodos. içim, çocukluğumla doldu ama ağlayan o oldu.

"olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir" diyordu kitabın 176. sayfasında.

ve kitabın sonunda "sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra" diyor salinger. aman Allahım, bu korkunç bir doğru. hele ki anlattığın, suskunluğuyla seni onaylıyorsa...

kahramanımız holden, bay c'nin ergenlik dönemi gibi... sayfalarca lanet okuyor sahtekarlara. ve kitabın son sayfasını kapatırken "lanet şey bitti" diyorsunuz.
***

t.angelopoulos'un vefat ettiğini bugün öğrendim. ağlayan çayır filmini izlediğimde içimde olgun bir kıskançlıkla, filmden nefret etmiştim. sonsuzluk ve bir gün filmini izlediğimde de aynı şey olmuştu. bu duygu beğenimi öteledi. taa ki demir özlü'nün hikayelerini okuyana kadar. tezer'in kardeşi demir... şu girişe yazdığım cümleler gibi. "sen" diyor, tüm öteleri, yabancıları, yalnızlığı ruhunun taa içine sokuyor cebren. evet, benim... şehirlerin yalnızlaştıran yüzünü, tezer'den sonra bir kez daha okudum demir'den. ve biliyor musunuz, kış mevsimini ferid edgü sevdirmiştir bana.
***

dışarıda fırtına var. odamdaki baca deliğinden o tanıdık uğultu geliyor. uyumak istemiyorum, günlerdir bastırdığım kelimelerin içimdeki didişmesinden kurtulmak, hepsini buraya boca etmek istiyorum. bazen unutuyorum, kendimi nasıl iyileştirebileceğimi.
***

elimde "pıçak" var dedim, "FıSTıKÇıŞahaP"ın sert ünsüzleriyle... sert sessizlik... içeriyi oyar ve kuyuya hapseder. "bunu neden yapıyorsun?" bu soruyu binlerce kez sorabilirim ve tüm kalbimle söylüyorum ki; bıkmam, belki rahatlarım. içimdeki kocakarının ölmesini bekliyorum. seni kendimden kurtarmak için.

d..f..

-fotoğraf; köydeki evimizden bir kış masalı-

20 Ocak 2012 Cuma

yaşama sevinci



göğe bakıp
seni bir ağaca davet ediyorum dedi.
toprağa bakıp
seni bir lodosa davet ediyorum dedi.
ve bir yaşam doğdu
sevinç içinde.

d..f..

bu şiir bir hikayenin sonuydu. hikayeyi yazmaya devam ediyorum ama...
***

doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. bu hayatın en yalın özeti. doğarken kimse nasıl yaşayacağını düşünmüyor, doğduğun için seviniyor. ölürken de bir süre sonra doğmamış gibi oluyorsun, dünya seni hiç görmemiş gibi davranıyor. yaşıyorsun dediğim şey ise bu hakikattir işte. hiyerarşiye, statükoya ve mesafelere duyduğum öfke bu hakikati reddettikleri içindir. Öfkemi anla(yın)

-bir süre yokum-

8 Ocak 2012 Pazar

benim gövdem


ey gövdemin huzursuz varlığı!
kendine kanat arıyorsun,
göçmek ve yerini bulmak için.
böcek kadar ürkeksin
kopmuş yaprak kadar çaresiz.
duaların kadar varsın,
tanrının seni sevdiği kadar..
belki de yoksun,
kendine yeni bir yer arıyorsun.
ey benim gövdem
varlığın teklik üzerinedir...

sizin gövdeniz
tutmuş tüm yeryüzünü
gövdeleriniz sizin, kan balçığı
huzursuzluk kokuyorsunuz durmadan.
toprağı acıyla gübreliyorsunuz.

gövdemin yılgın varlığı,
yüzünüzde bir sığınak arıyor
belki bir merhamet kırışığı
belki bir onur çizgisi
saklanmış olan hileli suretinize.
sizi kendi yüzümde görüyor,
aynalardan kaçıyorum.

ey gövdemin huzursuz varlığı
kimi sevdin de huzur belledin ruhuna?
bu yeryüzü kuzey ve güneye ayrılıyor
ama tanrı, doğunun ve batının sahibiyim diyor.
kutuplardan kork!
aradığın huzur,
bulacağın kanatlardadır.
ve kanatlar, kelimelerin sihriyle havalanır.

d..f..

4 Ocak 2012 Çarşamba

kelimenin sonsuza ilerleyişi


sürekli adını duyduğumuz... içimize başkaları tarafından dikilen kahramanlık anıtları vardır. yüzünü yakından görmemiş, sesini duymamışızdır. ama kahramandır içimizde işte... j. conrad'ın bay kurtz'u gibi... karanlık bir ülkesi vardır aslında o kahramanın, kendi küçük dünyasını kurmuştur. tıpkı içimizde kurduğu hayranlık dünyası gibi. başkalarından dinlemek birini, başkalarından etkilenerek yön vermek tanı(ma)dıklarımıza, kendi güçsüzlüğümüzdür aslında. inanmak için tanımak gerekir. bir insanı, direncini kırabilecek varlıklar karşısındaki duruşundan tanımak gerek. çünkü zaaflarımızdan geri kalandır, insanlığımız.
***

bu zaaflarımızı düşünürken, yaradılışımızın ardından kaybettiğimiz ya da geliştirmeyi bir türlü beceremediğimiz prensiplerimizi düşünüyorum. öte yandan bizimle gelişip serpilen şımarıklıklarımızı, egomuzu, bencilliğimizi, hasetliğimizi... hepsi bende olan şeyler ama sizler de üzerinize alınabilirsiniz. en tamahkar olmayanımız bile, budalaca bir gururla kaybediyor mutedilliğini. cömert olmuşsa bir anlığına, beceremediğinden midir, saçıp savıyor bir anda. merhametinden midir, ezilmeyi göze alıyor, fütursuzca. hamsun'un budala aç'ı gibi... çok gerçek, çok doğru... insan vicdanı, ahlaki değerleri kaybetmeye başladığında içeriden bir sızı salgılıyor. bir daha yapmayacağım dediğin anda da ise; bir başka çeşit teselli sıvısı salgılıyor adeta, bir anda kendini aklayıp, paklıyorsun hatta halkı çıkartıyorsun. budalalığımızdan kalan, en masum kusurlarımızdır.
***

35 can, çekildi yeryüzünden. tereyağından kıl çeker gibi oldu, hiçbirimiz duymadık onları eksilirken. onlar, "vasati kırk çöp" kıvamında özre gerek duyulmayan birlik beraberlik kurbanı oldular, bir türlü beceremediğimiz beraberliğin kurbanı... yeni yılı böğürerek kurtlarken batıdaki beyaz yakalılar, evinde yas tutan aileler vardı. "duygusal olarak bölün(müş)tük gerçekten. kendi adıma yaşadığım şehri ve içindeki neşeyi yadırgadım ve yabancılaştım. üzerine bir de okumakta olduğum ferit edgü - hakkâri'de bir mevsim, kitabı gelince, daha derinden etkilendim. dağ başında kendini unutmuş bu adamın öyküsü, bana şehrin ruh yıkıntıları arasında varlığını yitirmiş kalabalığı anımsattı (ansımak)).

kitabın sonunda; tanınmayan, uzak, o yabancı sevgiliye, filozofa ve dostlara yazılan mektuplar, utandırıyor okuru. çünkü her biri bize yazılmıştır aslında, zaman içinde elimize rötarlı ulaşmıştır. buraya eklemeyi ne çok isterim o mektupları, yazarın kendi hayatından bir parçayı anlattığı...
***

daha uzun yazmak isterim kitapların içinden. bir sığınaktır her biri, kendinden kaçıp kurtulmak, kendini bağışlamak isteyenler, kendini çok sevdiği için öfkelenenler için... okumak kadar yazmak yazmak da bir sığınaktır, tüm odaların, tarafından tasarlandığı... (tasavvur desek tasarımın mekanik sesindense..) insan sesi çıktığı kadar bağırıp, saklanmak istiyor bazen. odalarına kapanmak istiyor. tüm dünya yok olmuş gibi unutmak istiyor varlığı... sert cümleler kurarak dondurmak istiyor. anladım ki, sertlikte değil maharet, kelimenin zamandaki sessiz ilerleyişinde... birikenler, genişletiyor kalbi, açıyor ve katılığı buharlaştırıyor. şiir bu yüzden hiç ölmüyor...

d..f..

resim; Max Ernst - 1927

3 Ocak 2012 Salı

katılımcılar aranıyor

seviyorum, o halde varım :)

haydi katılın bana.

d..f..

-bu akşam için bir yazı planım vardı fakat...-